2 Haziran 2017 Cuma

Yarım Kalan Yazılar…


Başbakan Binali Yıldırım, "Lozan'ı ortaya koyup Lozan üzerinden siyaset yapmak Sayın Kılıçdaroğlu'na bir şey kazandırmaz. O defterler açılınca üzüleceği çok şeyler göreceksiniz. Fevkalade ayrıştırıcı bir dil kullandı" dedi. (gazeteler)
Kılıçdaroğlu’nun üzülüp üzülmemesi benim umurumda değil. Lozan Defteri’ni açalım ve gerçekleri öğrenelim. Kimin üzülüp, üzülmeyeceği gerçekten umurumda değil. Eğer, Başbakan olarak bir söz söylemişseniz, bunun ilmi ve sosyolojik sorumluluğunu da kabul etmişsiniz demektir. Haydi, bakalım neymiş bu Kılıçdaroğlu’nun üzüleceği konular. Çok mühim bir iddiada bunup, gerisini getirmemek bizim siyaset meydanlarında görebileceğimiz cinsten bir şey, ne demek ‘Lozan konusu tartışılırsa, gerçekler üzücü olur’ ne demek? Böyleyse, aylar geçti hala neden doğruları önümüze getirmiyorsunuz? Yakışır mı size?

***

İçinde bulunduğun toplumun kabulleri, algıları ve ilmi seviyesini dikkate alırsak, yeni olan bir konuyu anlatmak çok zordur. Hele de yarım-yamalak anladığın bir konu ise. Anlatma zorluğunun, anlayamamanın ardında, vehimler, zanlar, kuruntular, iddialar, ben bilirimler, haydi oradanlar, tarihçilerin yazdığı, fıkracıların anlattığı öyküler, ilim diye yutturulan herzeler.. Vardır.

Denemek kolay. Tarihte de binlerce hikâyesi vardır.

Tebliğin yapıldığı sırada anlatan yenilmiş görünse de, çok kısa bir süre sonra gerçekler anlaşıldığında, bazıları dizlerini döver. –Biz ne yaptık? Diye.

Kazanan ümidini yitirmemişti çünkü dayandığı dağ yıkılacak gibi değildi. Diğerlerinin dayanakları ise, üfürükten…

Hem öyle demezler mi?

‘Gerçeklerin bir gün su yüzüne çıkma gibi adetleri vardır.’

“Mahzun olmazlar” (Bakara/38, Maide/69, En’am/48…) Çünkü imanları dağ kavîliğinde, bilgileri ilahi kaynaklı.

***

Çok basit;

1. İlk, orta ve lise öğrenimini ilinde, kasabasında görmüştür.

2. Bu eğitimini görürken, ‘bazıları’ birilerinin dikkatini çekerek bir eve, bir yurda belki bir otele kabul edilmiş olabilir.

3. Diyelim ki, bazıları da yaz tatillerinde dış ülkelerdeki gençlik kamplarına katılmış ve hatta gidiş-dönüş imkanları da bedavaya getirilmiştir.

4. Bazı aileler, lise döneminde çok başarılı olan çocuklarını özel kurslara göndererek, büyük harcama yapmalarına rağmen, nasıl oluyorsa mesela Bitlis’in, Muş’un en küçük kasabasındaki en sıradan talebeyi bile geçemez ve onlar dört işlemi bile yapamazlarken en önemli okullara yerleştirilirler.

5. Onunla da kalmaz.. bir süre sonra; sen sıkıntılar içinde debelenirken, bir de bakmışsın o çocuk, büyük bir burs bulur. Kıskanmıyorum. Hayret içindeyim. Bununla da kalmıyor tabi;

6. Okulun yarısına varılmışken devlette ‘talebeye göre çok iyi bir maaşla’ işe başlarlar. Bu arada bedava evler ve burslar devam eder.

7. Sıra geldi mezuniyete;

Çok güvendiğimiz çocuğumuz iki dersten çakar. O beyefendi dereceye yakın bitirir ve hemen bir Büyükelçilik de danışman olarak çalışmaya başlar. Maaşını sormayın ayıp olur!

8. İşe girdikten sonra rehabilitasyon ayaklarıyla 9 yıldızlı bir otelde kampa alınırlar. Genellikle yurt dışında.

9. Eğitim sonunda, mesela İngiltere, ABD gibi bir ülkeye vatandaş olacak düzeye getirilirler.

10. Boğazda, villada oturuyordur.

11. Bizim çocuk hala mezun olmak için çırpınıyor.

Diğeri ise, İngiltere gibi ABD gibi ülkelerin büyük şirketlerinde küresel politikalar yöneticiliği yapmaya başlamıştır.

12. bu arada sizin çocuğunuz mezun olalı Bir yılı geçmiştir. İş yok. Aş yok.. sıkıntı devam.


Çok kolayla başlamıştık ya lafa:

Gerçekten çok kolay.

Bir kere bile yurt dışına çıkmışlara devlet kademelerinde iş ve yetki vermeyeceksiniz… bu kadar kolay!!

***

Ayrık otlarını temizlemeden, dikenli nebatatı uzaklaştırmadan, taşları ayıklamadan; sürdüğün, ektiğin, emekler harcadığın tarladan ne beklersin? Boşa giden çalışmalar, boşa tüketilen ömür olur.

Gelir hasat zamanı, kervandakiler güle oynaya yol alırken, oturup ağlamak kalır halimize. Seneye, seneye demek sıramız da yok artık. Gün bugünse, yapılması gerekeni yapmak, aklın, ilmin, ulu vasiyetlerin belirttiği sıradan giderek, tarlayı ekime hazırlamak ve sonunda bereketli hasat zamanına kavuşmak.

İstenen de budur…

Haydi Bismillah…

***

Savaşarak problem çözmeye çalışmak, sulh içinde yaşamaya çalışmaktan daha kolaydır.

Öfkesine yenilen kumandan, cephe gerisinden verdiği emirleri askerlerine duyuramaz.

Silahlı asker daima makul emirlere açar kulaklarını.

Ölümü emredebilmek için, ölümü tanımak ve hatta ölmek en başta gelenidir.

Ölmeyi becerebilmek, nasip işidir. Nasibin yoksa beyhude ölüme koşmak boşuna yorucudur.

Her ölüm, yeni bir başlangıçtır oysa. Yenilik, zor alışılacak bir tarz değil, arzulanan hayat seyridir.

***

Osmanlı, devşirdiği gençleri eğitip devletin en üst makamlarına kadar taşıyordu.

Bugünün emperyal devletleri, devşirdiklerini eğitip kendi ülkelerinde devletin yetkili makamlarına taşıyorlar.

Benzerlik var mı? Bilmiyorum.

Osmanlı devşirmeleri Osmanlı ülkesi için çalışıyorlardı. Elbette içlerinde, yanlış yola sapanlar çıkmıştı.

Ya, devşirilip kendi ülkesinde devlet makamlarına taşınanlar, onlar hiç mi hata yapmıyorlar?

Peki, onlarcasının yaptığı hatalar görülmesine rağmen, niçin görevlerine devam edebiliyorlar? Nasıl oluyor bu durum?

Geliniz, Almanya ve Hollanda krizlerinin ardındaki yapılan hatalarda, böylesi devşirilenleri düşünelim.

Kriz kolaylıkla çıkmaz. Bütün devlet adamları, krizlerden kaçarlar. Metanetle, iyi niyetle, dirayetle, liyakatle ve itidalle problemlerin çözümü için çaba harcarlar.

Peki, biz de böyle mi?

Yoksa yangına körükle mi gidiliyor?

***

Evet, böylece başlanılmış fakat devamı getirilmemiş yazılar bunlar.

Tembellik işlemiş içimize. Çalışmak zor geliyor. Kim bilir belki de, bir fayda temin etmediği anlaşıldığı içindir!..


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder