30 Mayıs 2017 Salı

Karmakarışık


“Siyaset bilmeyen!” birileri, “C.B.’nin ABD’ye gitmemesi” gerektiğini söylediği zaman, kıyamet kopa yazdı. Söylenmedik laf bırakmadılar. En hafifi cehalet suçlamasıydı. Gerçi sonunda siyaseti kimin bilmediği ortaya çıktı lakin medyanın bir yanına bakınca öyle değil, büyük bir zaferden dönülmüş zannedersiniz. Bu ne banallik!.


Sonrası, başa dönüş.

Yapılan konuşmalar, geçmişin hatalarını örtme, yapılanları unutturma, hataları başkalarına yükleme faaliyetiydi.

Mesela, ‘yeni atılım süreci’ ne demektir? Tamamen önceden yapılanları eleştiri…

Başa dönüş olunca, eskiden yapılan hataların tekerrürü de kaderimiz olmalı. Nasıl ayağı kaymışsa evvelden, yeniden kaymayacağını söylemek iyi niyetlilik olur.

Zaten kimi cümleler, tekrara düşüleceğinin de göstergesiydi.

Üzerinden hafta bile geçmeden, kendi ağzından tam tersi cümlelerin deklaresi gösteriyor bunu.

‘Nokta olmaz’, ‘AB’siz olmaz’, ‘Stratejik ortaklık’, ‘Kadim dostluk’… Gibi laflar gösteriyor.

Yani, “ne derseniz o”. Manasından başka ne anlamalıyız?

Mesela şu ‘dostumuzu artırmak’ cümleciği. Neyi anlatır? Vaktiyle azaltılan dostlukları değil mi? Peki son Bir yılda hangi artırımı yapabildiniz dostluk artırımında? Hiç!.

Bunlara rağmen, sunum mükemmeldi. Renkli devrimlerin ihmale gelmez yaygarası kusursuz yerleştirilmiş, çığırtkanlar görevlerini eksiksiz yerine getirmişti. Göz boyamak için yapılan her şey olması gereken yeterlikteydi. Televizyon canlı yayınlarına yerleştirilenler görevlerini hakkıyla yaptılar. Her üç cümlenin içine ustaca oturtulan, “kurucu genel başkanımız” sözü, sanki yaklaşık üç yıldır siyasetten uzaklaştırılmış bir mağdurun hayat hikâyesi gibiydi. Tıpkı, ‘şiir söylediği’ için hapsedilen bir mağdurun öyküsünün tekrarı gibi…

Anayasa, kanunlar, teamüller bir yana, kurucu genel başkanın talepleri bir yana. Her şey ona feda olsun.

Bir saat Kırk altı dakikalık konuşmada ne söylendi, Seçim meydanlarında söylenenleri tekrardan başka, ne umut verildi, ne vaat edildi? Klasik siyasetçinin yaptıklarını anlatmaktan maada neler söylendi? Hani, çılgın projeler nerede, ecdattan miras büyük hayaller nerede.. Yok. Geleceği umutla kırbaçlamalar yoktu. Yorulmuş, neredeyse bitmiş bir ‘kurucu genel başkan’. Zaman zaman yükseltilen ses ile kalabalığın sloganlarına karışan kırılmış heyecanları kabartama arayışı, sessizce uzaktan izleyenleri sanki güldürüyordu.

Terör örgütleri aleyhinde söylenen sözler de muhalefeti güldürdü. Hem yap, hem suçu muhalefete at. Bu cinliktir?

Cezaevindeki HDP eş-başkanı Demirtaş’ın, kongrelerine gönderdiği mesajda, ‘ortak vatan’dan bahsetmesi, konfederal bir yapıyı anlatıyordu. Klasik AKP rabiasındaki (parti tüzüğüne de kaydedilen) ‘tek vatan, tek devlet, tek bayrak’ söylemi ne anlatıyor acaba? Aralarındaki fark nedir? Bilemiyoruz.

Bekleyip göreceğiz.

Dualarımız, devletimizi yönetenlerin, basiretinin açık olması, hatalara, kandırılmaya kapalı olması yönündedir.


21 Mayıs 2017 Pazar

Ne karizmaymış baba…


Cevaplayamadığım bir sorudur.

Liderler mi karizmatik, yoksa biz mi öyle algılıyor ve öyle yaftalıyoruz?

Biraz da medyanın dayatması ile parlatmak istedikleri kişilere (lider) ‘karizmatik’ sıfatını allayıp-pulluyorlar, binlerce defa okuyoruz, dinliyoruz. Sonra da elbette ‘karizmatik’ olduğuna inanıyor ve bizde tekrar etmeye başlıyoruz.

Kimse karizmatik filan olamaz. Bize yutturuyorlar sadece.

Tayyip Bey karizmatik mi mesela?

Bağırmak, sinirlendiğini göstermek, güya lafını esirgememek, hakarete hakaretle cevap vermek gerektiğinde küfür etmek, sonra da “aldığım edep gereği söylemem, hakaret etmem” diyerek, kendini sıyırmak. Kişiyi karizmatik yapıyorsa karizmatik diyebiliriz.

Yalanla, iftirayla gerçekleri saklamaya çalışmak karizmatik bir kişinin vasfı olabilir mi?

İlme, akla aykırı işler yapmaya çalışmakla karizmanın ne gibi bir ilgisi olabilir?

“Dil” diyor, dil demedim. Din dedim. Diye inat ediyor. Karizmatik olduğu için alkışlıyoruz.

“BOP eş başkanıyım” diyor, ne dediğini anlamadan alkışlıyoruz.

“Libya’da NATO’nun ne işi var” diyor, iki gün sonra küresel çetelerle birlikte kendisi de Libya’ya giriyor, destekliyoruz.

Daha dün çocuklarını okutacak parası olmadığından, arkadaşının bursu ile Amerika’ya gönderiyor çocukları, bugün “gemicik”ler sahibi, şirketler sahibi oluyorlar, hiç üzerinde durmuyoruz.

Galiba tüm bunlar karizmadan kaynaklanıyor.

Propagandanın gücü.

Yarın partisi dağılacak, bölünecek.

Bakalım, karizması toplu halde tutmayı başarabilecek mi?

Ne karizmaymış baba…

Mayıs/2013



17 Mayıs 2017 Çarşamba

Politikacı – Devlet Adamı


‘Politikacı refleksiyle’ hareket eden kişilere değil, ‘Devlet Adamı’ ciddiyetiyle karar veren yüksek ruhlara ihtiyaç var. Devlet adamı, Allah adamıdır. Politikacı refleksli kişi şahsının, nefsinin, hissiyatının, vehimlerinin adamıdır. Örneklendirmeye gerek yok, her gün onlarcasını bilfiil yaşayarak görüyoruz, öğreniyoruz.

Korkularına hapsolmuş, geleceğinin esiri halinde hayatını idame ettiren bahtsızların, hele bir de toplumu idareye yeltenmeleri yok mu? Felaketler bunun üstüne bina edilir.

Felaketin örülmesi, politikacının toplu iletişim araç-gereçlerini ele geçirme hevesiyle başlatılır. Bu isteğin ardında, ‘toplum’u istediği gibi evirip, çevirip, istediği potada eritme emeli yatar. Şimdilerde, ‘toplum mühendisliği’ denen ve tamamı yalan ve haram çalışmalardan ibaret olan, heva ve heveslerin, egonun istediği şekillendirme çabalarıdır. Nefsinin yüklediği ve kendine tamamen ‘doğru’ gelen ve inadına ve hırsla yaptığı çalışmalar, toplumun inandırılması ve tâbi kılınması oranında felaket getirir. Bu çalışmalar, bireylerin körleştirilmesi oranında başarı sağlar. Hamurun olgunlaştırılması gibi, toplumun yalanla, yanlışla, belirsiz hedefle, anlamsız ve istikametsiz gelecekle yoğrulmasıdır toplum mühendisliği. Politikacının ise hep yaptığı budur. Bulduğu her fırsatta toplum önünde attığı diskurlar, hayallerini kabul ettirmeye yöneliktir.

Tabi, rakipleri de vardır politikacının. Onları alt etmek, onlardan daha ilerilerde olabilmek adına, ne yapıp edip rakiplerinin açıklarını aramak, özellikle bir gözünü onların yatak odalarından ayırmamak etkili bir yöntemdir. Örneklerini de gördük yakın geçmişte. Rakibin hatalarını yakalayıp fırsat bulunca da kamuoyuna açıklamak, ne o bilgileri toplayan zavallılara ne de emri verenlere asla şeref kazandırmaz. Zamanı gelince yaptıkları yanlışlar yüzlerine vurulunca utançtan toplum içine çıkamaz hal alırlar, elbette eğer utanma duygusu kalmışsa.

‘Politikacı’, merdivenleri çıkabilmek için ardında destekleyenlerinin bulunmasını arzu eder. Genellikle bu destek için, yabancı ülkelerin düşünürleri, sivil toplum örgütleri, üniversiteleri, devletin üst kademelerinde görevler yapmış ve hala etkili olan beyinleri, parasal kuvveti yerinde olan küresel devleri etrafına toplamaya çalışır. Yurt içi çalışmalardan evvel dışarılarda destekler aramaya koyulur. Ne var ki, bu faaliyetleri büyük bir gizlilik içinde yapar. Çünkü içeride duyulması halinde, milletin bu çalışmaları kabul etmeyeceğini bilir ve sıklıkla, millilikten bahseder. Böylece, yalnızca kendi başına ve halk içinden destekleriyle yolu çıktığını, yine yalanlarla topluma açıklamaya ve kabul ettirmeye çalışır.

Yazık ki, bu çalışmaları yapmayan, yapamayan politikacının, halk nezdinde başarılı olduğu söylenemez. Maddi gücü sınırlıdır. Basın-yayın organlarında kendine yer bulamaz. Üstelik küreselleşmiş hegomanlar, aleyhlerinde kuvvetli kampanyalar geliştirirler. Bu faaliyetlerin onlar tarafından yapıldığı da asla bilinmez. Kalemşorları, düdükleri onları gizleyerek vazifelerini gerçekten çok iyi yaparlar, zira bu konuda iyi yetiştirilmişlerdir.

Küresel emperyalist siyaseti en iyi uygulayan ülke İngiltere’dir. ABD’yi kullanarak, dünyanın hemen her köşesindeki olaylarda parmağı vardır. bugüne kadar hep geri planda kalır, ülkelerinde açmış oldukları kendilerine taraftar yetiştirmenin çabasında olurlar. Yetişen destekçilerini ise ülkelerinde en önemli görevlere getirmek, desteklemek politikalarının başlıcasıdır. Son günlerde bu siyasette bazı değişimler gözleniyor. İngiliz Başbakanı, Ortadoğu-ABD-Türkiye üçgeninde turlar yapıyor. Üst düzey görüşmeler tertipleniyor.. ne görüşmelerden haberimiz var, ne içeriğinden. Dikkatle bakanlar basında karartılmış üç-beş satırdan başka haber-yorum da bulamıyorlar. Neler oluyor? Üzerinde durulan konu Ortadoğu olunca, doymak bilmez çeteler bir bir su yüzüne mi çıkıyorlar? Mesela, çıkıp televizyon ekranından Atatürk aleyhine ağıza alınmayacak laflar edilmesi ile İngiltere’nin bir ilgisi var mıdır? Siyasette en önemli viraj, ancak ‘senin istediklerinin’ konuşulmasıdır. Böyle olmadı mı? Referandum tartışmaları, Suriye konuları, Rakka ve benzeri noktalara yapılacak askeri müdahalelerin dillendirilmesi, hükumetteki revizyon beklentileri ve özellikle İngiliz Başbakanın Ortadoğu-ABD ve Türkiye ziyaretleri ve görüşmeleri…. Bakın hiç birisi konuşuluyor mu? tek konumuz o densizler.

işte size ucuz siyaset ve siyasetçinin yaptıkları.

Bize, nefsi kazanç peşinde koşan politikacılar değil, Allah adamı olan devlet adamları lazımdır. O halde eğitimimizi, ekonomimizi, siyasetimizi, dış ilişkilerimizi, askerimizi, polisimizi… kısaca kendimizi; buna göre düzenlemeliyiz.

Havuç peşinde koşarak, günü kurtarmak bize göre değil.


12 Mayıs 2017 Cuma

“El atına Binen Tez İner”


Suriye’de ne yapacağını bilememek kadar daha kötü olanı, diğer güçlerin politikalarına sığınmaktır. Suriye’de sivil halk boşaltılırken nasıl feryat figan olanlar vardı. Yapılanın yanlış olduğunu söyleyenler, tarihe, insanlığa karşı suç işlemekle, Suriye’nin bizim bir parçamız oluşunun anlayamamakla, ensar ve muhacir’in tarihi ve dini bir sorumluluk olduğunu ve bunu bizlerin bilemeyeceğini filan söylüyorlardı. Oysa Suriye’nin sivillerden boşaltılması, doğrudan savaş – çatışma alanlarının meydana getirilmesiydi. Anlayamayan kimlermiş? Şimdi, yine başka güçlerin belirledikleri bir politikanın uygulanmasını izleyeceğiz. ‘Çatışmasızlık alanı.’! Hem de öyle bir sunuşları var ki, lafta çok ya, kafaları karıştır, kimse bir şey hatırlayamasın!.

Bunun manası resmen, sivilleri yerlerinden, yurtlarından ederek bir savaş alanının meydana getirilmesi yanlıştı. Bu yanlıştan dönüyoruz. Demektir.

Ama böylece açık ve seçik bir cümle ile söyleyemiyorlar.

Özellikle, Türkiye’nin güney sınırlarına yakın bölgelerdeki Kürtleri, Türkiye’ye getirerek, önce İŞID lehinde olmak üzere savaş alanlarının oluşturulması, sonra PYD -YPG- dolayısıyla ABD’ye peşkeş çekilmesi ve hep onların istediği politikaların uygulanması, sonraları başımıza ne dertler açtı!. Taa ki, güney sınırımızda bir Kürt Devletinden bile söz edilebildi.

Bunlar yapılırken şantaj, tehdit, ticaretin kısılması gibi politikaları, PKK, FETÖ gibi hain araçlarla sürdürürken, Avrupa Birliğine girmek isteyen fakat bir türlü işleri rayına oturtmayan yine dünya jandarmalarının Türkiye aleyhine oluşturduğu dış politika araçları da mevcuttu.

Dört bir taraftan sıkıştırılan Türkiye politikacıları boyun eğmekten başka çare de üretemiyorlardı. Zira çook önceleri ‘stratejik ortaklık’, ‘anlık istihbarat’, ‘kadim dostluk’ gibi palavra politikalarla kandırılmış, adeta iğdiş edilmişti. Büyük düşman olarak planlanıp büyütülen FETÖ elemanları devletin en mahrem noktalarına kadar yerleştirildi, öte yandan PKK ile çatışmasızlık devri başlatılarak açılım adında, bitme noktasına gelen örgütü yeniden palazlandırdılar. Öyle ki, valilerin, kaymakamların, ordu komutanlarının gözleri önünde dehlizler açıldı, surlar inşa edildi, kaleler yaptırıldı. Bunların tamamı görmezden gelindi. Ne için? Sırf, dış dostların hatırının yapılması, kalplerinin incinmemesi uğruna! Yurt dışına kaçan PKK ve FETÖ elemanlarının oralarda nasıl gel keyfim gel yaşadıkları basına intikal ediyor zaman zaman. Suçluyu devletimiz istiyor vermiyorlar, yargılanmaları talep ediliyor yapmıyorlar, böyle dostlar düşman başına!.

‘Çatışmasızlık bölgeleri’nin ilan edilmesi, yapılan hataların kabul edilmesidir. Ancak burada bir ince nokta daha var. Tam da PYD-PKK güçleri zayıflamışken, böylesi bir politikanın uygulanması onlara yeniden hayat öpücüğü vermek anlamına da gelebilir. Tıpkı, Türkiye’de yapılan PKK ile müzakere süreci gibi bir sonuç doğurabilir. Ve bu noktada da dış güçlerin dayattığı politikaların aleyhimize sonuçlar getireceğini düşünmek hakkımızdır.

Yandaş basının bilgilendirdiğine göre, Genel Kurmay Başkanı Akar, MİT Müsteşarı Fidan ve C.B. sözcüsü Kalın ABD’ye gitmişler. “C.B. Erdoğan’ın ziyareti öncesi ABD’li yetkililerle temaslarda” bulunacaklarını söylüyor gazeteler.

Adı geçen kişileri, bir-kaç ay sonrasının Savunma Bakanı, İç İşleri Bakanı ve Dış işleri Bakanları olarak okursak, ne amaçla gittikleri de çabucak anlaşılabilir. Referandumdan sonra hükumette revizyon konuşulmuştu. Sonra böyle bir şeyin olmadığı hükumet ilgililerinden açılandı. Zaten hep böyle olur. Önce haberi salarlar, nabızları yoklarlar gerekirse inkâr ederler fakat zamanı gelince de yaparlar.

Üç önemli bakanlığa getirilmesi planlanan kişilerin ABD’de onay almak için bulunduklarını bakalım kim, ne zaman yazacak?

Ha, her üçü de Suriye politikası uygulanmasında çok önemli isimler!..


9 Mayıs 2017 Salı

‘İnsan’a Varır Yollar


Ne ki,

İkram edilmiştir kurtuluşu için âlemin…

İnsan, 

Ve İnsan eli iledir kuruluşu kalenin.

Yazan da insan, yazdıran da İnsan olunca,

Ne dermanı vardır, ne de bir hali kalemin.

Ey göremeyen göz,

Daha nasıl anlatılır, 

Hangi misaller getirilir ki, göresin.

Karşı çıktığın ve itirazın ancak kendinedir,

Nasıl kavrasın şu kısıtlı bilgin.

Hüner o dur ki,

Eyvallah’a girip sıkıntısız,

Hayatından çıkartmaktır tümünü ne ki manasız.

Eskiye takılıp kalmak mıdır iman?

Taklit illetinden kurtarıver kendini hemen.

Sonsuzluk bilgisi, nur ile akar semadan,

Ol nur ki ezeli de, ebedi de Muhammed.

İşte mana, işte yol bir olsun gönüller,

Zaman-ı cuşta şahlansın gemisi Nuh’un,

Kurtuluş, varsa bigânelikten,

Her an oluşun hakkı için,

Her an gelişenin Hakkı için,

Hû, Hû,Hû…

Aşk olsun.

Eyvallah.
 Formun Üstü
Formun Altı
Formun Üstü

                        MAYIS/2013

7 Mayıs 2017 Pazar

İflah Olmak!


Sıklıkla söylediğimiz şuydu; ‘Bilmezler, bilmedikleri kavramları hoyratça söylerler, anlamazlar, anlamadıkları cümleleri ona buna yakıştırmaktan öte durmazlar.’

Dünya Lideri’nin ettiği şu lafa takıldım. “Bu partiye sırtını dönenler iflah olmazlar!”

Baştan söyleyeyim; ‘İflah – felah” kavramının manasını da bilmiyorlar. Bilse, böyle konuşmazdı.

Sözlük anlamını filan verecek değilim. Açsınlar baksınlar.

Anlayamadığım husus şudur; İslamcı, dindar, maneviyat savaşçısı, dini bütün… filan geçiniyorlar ya?. Her gün Beş vakitte okunan Ezan-ı Muhammedî de On kere tekrar edilen, ‘Felaha’ çağırıyı da duymuyorlar, bilmiyorlar, anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Ee böyle olunca da, avam kısmının ağzında pelesenk olan sözleri, büyük bir laf etmiş edasıyla ahalinin içine salıveriyorlar. Sonradan bir pişmanlık, özür dilemek filanda görülmüyor.

Bunların ‘iflah’ dediği olsa olsa, mala, paraya, şana, şöhrete, makama kavuşmak olmalı. Kendisine sırt dönenlerin ise bunlardan uzaklaştırılacakları elbette doğaldır. İşte anladıkları maneviyat bu. Oysa, dünya malı dünyada kalıcıdır. Senin sağlayacağın makamlar da, mallar da kalacak. Burada iflahtan değil, zelil olmaktan bahsedilebilir. Şana, şöhrete bulaşanların bu yükü taşıyamamaları (ki, taşıyabilenlerin oranı milyonda bir ancaktır!) halinde, ense kalınlaşması insanı felakete sürükler.

Bir felakette, aralıksız olarak verdikleri mesajların ‘dinî’ olduğunu sanmalarıdır. Hâlbuki tamamen hayal dünyasından üretilen ve dünyevi bilgilerle yoğrulmuş hayal cümleciklerinden ibarettir. “madde ile mana, soyut ile somut” hep birbirine girmiş vaziyettedir. Varlığı ve sonsuz geleceği sınırlı akıl ve hayal dünyasının yalanlarıyla değerlendirmekten öte ortaya koydukları bir hakikat görülmemektedir. Bilinç, bu ikilemler arasında kendini ‘şirk’ uçurumuna yuvarlamaktadır. “Bilinçte şirkin başlayıp tortu bağladığı ve bir daha iflah olmadığı nokta da işte burasıdır! Din – Bilim ayırımı ile körüklenen bu şirkin kilit ve kirlerinden kurtulmaksa epey bir bilginin yanı sıra geleneğe karşı cesur bir başkaldırı ve derin bir sorgulama istiyor” (Mehmet Doğramacı)

Dünya, dünya sonrası sonsuz yaşamın tarlası ise eğer ki, inancımız böyledir, öyleyse, dünyalık kazanmak uğruna ahiretimizi harcamanın bir anlamı olmayacaktır. Bir siyasi partiyi desteklemek nasıl iflah eder kişiyi? Anlamsız, lüzumsuz bir tirat. Oysa Kur’an’ı Kerim iflah olmayanları pek çok ayette şöylece açıklar:

“Oysa sihirbazlar iflah olmazlar” (Yûnus Suresi, 77)

“Demek ki kâfirler iflah olmayacak” (Kasas Suresi, 82)

“Allah üzerine yalan uyduranlar kurtulamazlar (iflah olamazlar) (Nahl Suresi, 116)

Görüldüğü gibi, bir siyasi partiden uzaklaşanlardan bahis yok. Peki, niye böyle söylerler? Avlama mekanizması çalıştırmak için diyebiliriz. Cahil bırakılmış, aç-susuz bırakılmış İnsanımız manevi söylemlerden çekinmekte ve isteneni yapmaya çalışmaktadır. Dini içerikli kavramlarla hitap edilince, çocukluğundan itibaren haramla, cehennemle, cinlerle, zebanilerle doldurulan beyin, geleceğinden korku duymaktadır ve ‘bir bildiği vardır’ gibi, sorgusuz, düşüncesiz yargıyla bu kavramları kullananlara itaat etmektedir.

Bu kadar kolayca kutsal kavramları nasıl kullanırlar? Mesela iflah kavramını?

Çünkü “İflah olanı görmeyen kişi, iflah bulamaz.” (İsmail Hakkı Altuntaş). Heva ve hevesinin peşinden sürüklediği halk çoğunluğunu da böylece felakete sürükler.

Ko fikr-i câhı ki Fir’avn olurdu yâ Nemrûd
Olaydı devlet-i dünyâ ile kişi iflah (Rûhî-i Bağdâdî)

Allah doğruyu bilir.


6 Mayıs 2017 Cumartesi

Enteller!..


Entelektüeller sustukça, enteller konuşmaya başlar.  Bırak konuşmayı, özellikle devlet idarecilerinin etrafını sararlar. Zamanla, idareciler de onlar gibi olmaya, konuşmaya başlarlar.

İşte felaket.

Bir iş mi yapacaksın? Var bir entele danış. Bak gör nasıl karmakarışık yollara saptırır seni.

Arifan susarsa, Karamanlar konuşur. Bırak konuşmayı idarecilerin etrafını demir ve yüksek duvarlarla çevirirler, idareciler de bir bakmışsınız onlar gibi olmuş, onlar gibi fetvalarla konuşur olurlar.

Arif’in susması bilinçlidir. Bir-kaç cümle ile karşıyı ölçer, kumaşının kalitesini bir cümle ile anlar. Bakar ki, onda anlayacak beyin yok, susar. Hiç olmazsa kendinin üzülmesine fırsat vermez. İşte Karamanların ortaya çıkışı bu aralardadır. Çıkarlar ama işleri de berbat ederler. Yıktıkları eserlerin tamiri için hiçbir emek harcayamazlar, çünkü bilemezler, bilmezler. Eksiklidirler. Lakin kendilerini öylesine kabul ettirmişlerdir ki, idareciler onlardan bir türlü ayrılamazlar. Bu durum, gittikçe büyüyen sorun yumağına dönüşür. Karamanlar bir yandan yüksek getirili hayatlarına devam ederken, hasta yatağında, kendisi gibi hastalık pençesine düşürdüğü, devleti, toplumu seyirden zevk almaya devam ederler.

Güzel bir sözü hatırladım: Koyunun bulunmadığı yerde, keçiler kendini Abdurrahman Çelebi sanırlarmış.

Böyledir, herkes vazifesini hakkıyla yaparsa, ne entellere, ne de Karamanlara yer kalmaz.