26 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Dosta Arzdır

Ramazan Ayı boyunca iftar saatinde sohbetler yapan bir Profesör Hoca Efendi’ye açık mektuptur;

Sayın Hocam,

1. Ramazan sohbetlerinizde Maun Sure’sini anlatırken, “Orada bahsedilen namazlar cahiliyye müşriklerinin namazlarıdır.” Demiştiniz.

Soru: Kur’an’ı Kerim an itibariyle canlı değil midir? An itibariyle o sure geçerli değil midir? Cahiliye müşrikleri an itibariyle mevcut değiller midir?

2. Bir sohbetinizde, ‘Ubudiyet’ kavramını izah ederken, çok sathi kaldınız. Ya anlatmaktan çekindiğiniz için ya da bilginiz o kadardı. ‘HAK’ ismini dikkate alarak bu kavram üzerinde daha derinlikli çalışmalısınız.

3. Cehennem bahsini anlatırken, ilginç olarak, büyük azap içinde olanların, “azap içindeyken ne yapacaklarını bilemeyecekleri” mealinde bir söz ettiniz. Sanırım sizin yorumunuzdu bu. Oysa Sure-i Yasin’de cennettekilerin (tabi ki bazılarının) “meyvelerle meşgul olacakları!” (Yasin/57) bildirilmiştir. Yüksek azap içinde olanlar ise ne yaparlar? Olsa olsa Allah derler. Allah demek, Allah ile birlikte olmak meyvelerle meşgul! Olmaktan iyidir herhalde!. Konu üzerinde daha ayrıntılı çalışmanız önerilir.

4. Kadın ve başörtüsü hakkında bir videonuzu izledim. Konu hakkında yalnızca ‘kelime manaları’ kadar bilgi sahibi olduğunuz anlaşılıyor. Kur’an’ın bahsettiği ‘kadın’ ve ‘örtünme’ hakkında biraz daha çalışmalısınız. Mesela, ‘ER’lik makamındaki Hacı Bektaş Veli Hazretleri ve gizlilik makamında (örtünenler) bulunanlar üzerinde biraz daha gayret gerekir. Kendini açıklayan H.Bektaş’ın hayatı ile yine kendini açıklamak zorunda kalan Hallac-ı Mansur hayatı hakkında karşılaştırmalı çalışma gerek diye düşünürüz. Ki, ‘örtünme’ konusunda derinlik kazanasınız.

5. “Kur’an” Zat’tır. Unutmayasınız. Lakin Kur’an’ı Kerim’de sıfatlardan da bolca konular bulunur. Sizin anlatımlarınız tamamen sıfatlar üzerine olduğu için, bazen çok sıkıcı oluyorsunuz. Tekrar iyidir, hep tekrar bıkkınlık getirir.

6. Haşr Suresine (son ayetleri) kısaca değindiniz. Bu çok iyi oldu. Eksik olmasına rağmen.

7. Tabi ki yaşadığımız toplum ve gelişen siyasi olaylardan kendimizi sıyıramıyoruz. Haklısınız, bu konulara da zaman zaman temas edilir. Özellikle Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerdeki gelişen çirkin olaylar hepimizi üzmektedir. Cahil bırakılmış Müslümanların ne yapacağını bilememesi ve zengin dev küreselci ülkelerin politikalarına alet olmaları sebebiyle başımıza gelen üzücü olaylar hakkındaki kelamlarınız, belki de yayın yaptığınız kanalın sahibinin siyasi tercihine saygılı davranmaktan bazı olumsuz yerli gelişmeleri söyleyemediniz. İşte bu size yakışmadı. Nerede olursanız olun doğruyu söylemek gerekmez miydi? Özellikle Suriye’deki olumsuz gelişmelerde Türkiye yöneticilerinin hiç mi katkısı olmadı? Ve özellikle BOP eş-başkanlığı gibi yabancı ellerin politikaları yürütülmedi mi?

Ümit ederim ki sizi kırmamışızdır.

Saygılarımla.

Mahmut EMİN


10 Haziran 2017 Cumartesi

“Kardeş kavgasının kazananı olmaz!”


Eyvallah.

Cümlede verilen mesaj doğru.

Söz, hayatında eşleştiği vakit değerlidir.

Bir de geriye dönüp, bu söze göre bir değerlendirme yapmak gerekmez mi?

Kardeşi ile kavgaya tutuşup, başarısızlıktan sonra bu sözü söylemenin, diğerlerini güldürmekten maada bir işe yaramayacağını da görmek lazım.

Irak, Libya, Mısır, Yemen…

Ne kavgalar, ne provokasyonlar, ne lüzumsuz girişimler. Hatırlıyoruz.

Onlar, kardeş kavgası değil miydi? Diye sormak bile boşa.

Hala, yapılan hataların düzeltilmesiyle meşgulüz.

Liyakatsiz, başarısız, becerisiz kişilerle buraya kadarmış.

***

BOP, emperyalist bir işgal hareketidir.

Bu hareketin bir uygulayıcısı olmak, hangi kardeşliğin gereğidir?

Peki, bırakalım dışarıyı, içeride son İki Yüz Yıldır yekvücut olması için çalışılan bir milleti 36 etnik kökeniyle anlatmak hangi kardeşliği anlatır? Parçalamak kolaydır, iş ki bütünleştirmek, beraberliği sağlamaktır. Ezbere alınan ve pişmanlık ifade eden lakırdılar anlamsız beyanlar ötesine geçemez.

Böyle zamanlarda susmak en iyisidir, en yiğitçesidir.


4 Haziran 2017 Pazar

Zorunlu Eğitim


Milli Eğitim Bakanı demiş; 'Türkiye'deki zorunlu eğitimi 13 yıla çıkaracağız”

Demek ki,( 4 + 4 + 4) sistemi yanlışmış. Ve zorunlu eğitimi 12 yıla çıkaranların amacı, din eğitimini engellemek için değilmiş. Yaptığınızın yanlışlığını Binlerce kez tekrar ettiler, duymadınız. Sonunda kendiniz de bu aşamaya geldiniz. Dindar ve kindar gençlik yetiştirmek şiarından da hemen vaz geçin. Bilmiyorsanız, danışın.

Eğitimi azaltmak değil, bilakis ömür boyuna çıkartmak gerek.

Ha,

Sizden birileri söylemişti;

Eğitim seviyesi yükseldikçe bize oy vermiyorlar.

Amacınız ve prensibiniz oy toplamak olunca, halkın cahilleşmesi, ilimden geri kalması sizin neyinize!.

Alınan bir karar yanlış olabilir. Yanlışlık uygulama sonunda anlaşılır.

Anlaşıldığı anda da yanlıştan dönmek ve hata yaptığını deklare etmek üstün bir özelliktir.

Alınan bu kararı böylesi bir anlamda okuyorum. Hatalarından dönenler, tehlikeli yollara sapmazlar bir daha.

Haydi hayırlısı…


2 Haziran 2017 Cuma

Yarım Kalan Yazılar…


Başbakan Binali Yıldırım, "Lozan'ı ortaya koyup Lozan üzerinden siyaset yapmak Sayın Kılıçdaroğlu'na bir şey kazandırmaz. O defterler açılınca üzüleceği çok şeyler göreceksiniz. Fevkalade ayrıştırıcı bir dil kullandı" dedi. (gazeteler)
Kılıçdaroğlu’nun üzülüp üzülmemesi benim umurumda değil. Lozan Defteri’ni açalım ve gerçekleri öğrenelim. Kimin üzülüp, üzülmeyeceği gerçekten umurumda değil. Eğer, Başbakan olarak bir söz söylemişseniz, bunun ilmi ve sosyolojik sorumluluğunu da kabul etmişsiniz demektir. Haydi, bakalım neymiş bu Kılıçdaroğlu’nun üzüleceği konular. Çok mühim bir iddiada bunup, gerisini getirmemek bizim siyaset meydanlarında görebileceğimiz cinsten bir şey, ne demek ‘Lozan konusu tartışılırsa, gerçekler üzücü olur’ ne demek? Böyleyse, aylar geçti hala neden doğruları önümüze getirmiyorsunuz? Yakışır mı size?

***

İçinde bulunduğun toplumun kabulleri, algıları ve ilmi seviyesini dikkate alırsak, yeni olan bir konuyu anlatmak çok zordur. Hele de yarım-yamalak anladığın bir konu ise. Anlatma zorluğunun, anlayamamanın ardında, vehimler, zanlar, kuruntular, iddialar, ben bilirimler, haydi oradanlar, tarihçilerin yazdığı, fıkracıların anlattığı öyküler, ilim diye yutturulan herzeler.. Vardır.

Denemek kolay. Tarihte de binlerce hikâyesi vardır.

Tebliğin yapıldığı sırada anlatan yenilmiş görünse de, çok kısa bir süre sonra gerçekler anlaşıldığında, bazıları dizlerini döver. –Biz ne yaptık? Diye.

Kazanan ümidini yitirmemişti çünkü dayandığı dağ yıkılacak gibi değildi. Diğerlerinin dayanakları ise, üfürükten…

Hem öyle demezler mi?

‘Gerçeklerin bir gün su yüzüne çıkma gibi adetleri vardır.’

“Mahzun olmazlar” (Bakara/38, Maide/69, En’am/48…) Çünkü imanları dağ kavîliğinde, bilgileri ilahi kaynaklı.

***

Çok basit;

1. İlk, orta ve lise öğrenimini ilinde, kasabasında görmüştür.

2. Bu eğitimini görürken, ‘bazıları’ birilerinin dikkatini çekerek bir eve, bir yurda belki bir otele kabul edilmiş olabilir.

3. Diyelim ki, bazıları da yaz tatillerinde dış ülkelerdeki gençlik kamplarına katılmış ve hatta gidiş-dönüş imkanları da bedavaya getirilmiştir.

4. Bazı aileler, lise döneminde çok başarılı olan çocuklarını özel kurslara göndererek, büyük harcama yapmalarına rağmen, nasıl oluyorsa mesela Bitlis’in, Muş’un en küçük kasabasındaki en sıradan talebeyi bile geçemez ve onlar dört işlemi bile yapamazlarken en önemli okullara yerleştirilirler.

5. Onunla da kalmaz.. bir süre sonra; sen sıkıntılar içinde debelenirken, bir de bakmışsın o çocuk, büyük bir burs bulur. Kıskanmıyorum. Hayret içindeyim. Bununla da kalmıyor tabi;

6. Okulun yarısına varılmışken devlette ‘talebeye göre çok iyi bir maaşla’ işe başlarlar. Bu arada bedava evler ve burslar devam eder.

7. Sıra geldi mezuniyete;

Çok güvendiğimiz çocuğumuz iki dersten çakar. O beyefendi dereceye yakın bitirir ve hemen bir Büyükelçilik de danışman olarak çalışmaya başlar. Maaşını sormayın ayıp olur!

8. İşe girdikten sonra rehabilitasyon ayaklarıyla 9 yıldızlı bir otelde kampa alınırlar. Genellikle yurt dışında.

9. Eğitim sonunda, mesela İngiltere, ABD gibi bir ülkeye vatandaş olacak düzeye getirilirler.

10. Boğazda, villada oturuyordur.

11. Bizim çocuk hala mezun olmak için çırpınıyor.

Diğeri ise, İngiltere gibi ABD gibi ülkelerin büyük şirketlerinde küresel politikalar yöneticiliği yapmaya başlamıştır.

12. bu arada sizin çocuğunuz mezun olalı Bir yılı geçmiştir. İş yok. Aş yok.. sıkıntı devam.


Çok kolayla başlamıştık ya lafa:

Gerçekten çok kolay.

Bir kere bile yurt dışına çıkmışlara devlet kademelerinde iş ve yetki vermeyeceksiniz… bu kadar kolay!!

***

Ayrık otlarını temizlemeden, dikenli nebatatı uzaklaştırmadan, taşları ayıklamadan; sürdüğün, ektiğin, emekler harcadığın tarladan ne beklersin? Boşa giden çalışmalar, boşa tüketilen ömür olur.

Gelir hasat zamanı, kervandakiler güle oynaya yol alırken, oturup ağlamak kalır halimize. Seneye, seneye demek sıramız da yok artık. Gün bugünse, yapılması gerekeni yapmak, aklın, ilmin, ulu vasiyetlerin belirttiği sıradan giderek, tarlayı ekime hazırlamak ve sonunda bereketli hasat zamanına kavuşmak.

İstenen de budur…

Haydi Bismillah…

***

Savaşarak problem çözmeye çalışmak, sulh içinde yaşamaya çalışmaktan daha kolaydır.

Öfkesine yenilen kumandan, cephe gerisinden verdiği emirleri askerlerine duyuramaz.

Silahlı asker daima makul emirlere açar kulaklarını.

Ölümü emredebilmek için, ölümü tanımak ve hatta ölmek en başta gelenidir.

Ölmeyi becerebilmek, nasip işidir. Nasibin yoksa beyhude ölüme koşmak boşuna yorucudur.

Her ölüm, yeni bir başlangıçtır oysa. Yenilik, zor alışılacak bir tarz değil, arzulanan hayat seyridir.

***

Osmanlı, devşirdiği gençleri eğitip devletin en üst makamlarına kadar taşıyordu.

Bugünün emperyal devletleri, devşirdiklerini eğitip kendi ülkelerinde devletin yetkili makamlarına taşıyorlar.

Benzerlik var mı? Bilmiyorum.

Osmanlı devşirmeleri Osmanlı ülkesi için çalışıyorlardı. Elbette içlerinde, yanlış yola sapanlar çıkmıştı.

Ya, devşirilip kendi ülkesinde devlet makamlarına taşınanlar, onlar hiç mi hata yapmıyorlar?

Peki, onlarcasının yaptığı hatalar görülmesine rağmen, niçin görevlerine devam edebiliyorlar? Nasıl oluyor bu durum?

Geliniz, Almanya ve Hollanda krizlerinin ardındaki yapılan hatalarda, böylesi devşirilenleri düşünelim.

Kriz kolaylıkla çıkmaz. Bütün devlet adamları, krizlerden kaçarlar. Metanetle, iyi niyetle, dirayetle, liyakatle ve itidalle problemlerin çözümü için çaba harcarlar.

Peki, biz de böyle mi?

Yoksa yangına körükle mi gidiliyor?

***

Evet, böylece başlanılmış fakat devamı getirilmemiş yazılar bunlar.

Tembellik işlemiş içimize. Çalışmak zor geliyor. Kim bilir belki de, bir fayda temin etmediği anlaşıldığı içindir!..


30 Mayıs 2017 Salı

Karmakarışık


“Siyaset bilmeyen!” birileri, “C.B.’nin ABD’ye gitmemesi” gerektiğini söylediği zaman, kıyamet kopa yazdı. Söylenmedik laf bırakmadılar. En hafifi cehalet suçlamasıydı. Gerçi sonunda siyaseti kimin bilmediği ortaya çıktı lakin medyanın bir yanına bakınca öyle değil, büyük bir zaferden dönülmüş zannedersiniz. Bu ne banallik!.


Sonrası, başa dönüş.

Yapılan konuşmalar, geçmişin hatalarını örtme, yapılanları unutturma, hataları başkalarına yükleme faaliyetiydi.

Mesela, ‘yeni atılım süreci’ ne demektir? Tamamen önceden yapılanları eleştiri…

Başa dönüş olunca, eskiden yapılan hataların tekerrürü de kaderimiz olmalı. Nasıl ayağı kaymışsa evvelden, yeniden kaymayacağını söylemek iyi niyetlilik olur.

Zaten kimi cümleler, tekrara düşüleceğinin de göstergesiydi.

Üzerinden hafta bile geçmeden, kendi ağzından tam tersi cümlelerin deklaresi gösteriyor bunu.

‘Nokta olmaz’, ‘AB’siz olmaz’, ‘Stratejik ortaklık’, ‘Kadim dostluk’… Gibi laflar gösteriyor.

Yani, “ne derseniz o”. Manasından başka ne anlamalıyız?

Mesela şu ‘dostumuzu artırmak’ cümleciği. Neyi anlatır? Vaktiyle azaltılan dostlukları değil mi? Peki son Bir yılda hangi artırımı yapabildiniz dostluk artırımında? Hiç!.

Bunlara rağmen, sunum mükemmeldi. Renkli devrimlerin ihmale gelmez yaygarası kusursuz yerleştirilmiş, çığırtkanlar görevlerini eksiksiz yerine getirmişti. Göz boyamak için yapılan her şey olması gereken yeterlikteydi. Televizyon canlı yayınlarına yerleştirilenler görevlerini hakkıyla yaptılar. Her üç cümlenin içine ustaca oturtulan, “kurucu genel başkanımız” sözü, sanki yaklaşık üç yıldır siyasetten uzaklaştırılmış bir mağdurun hayat hikâyesi gibiydi. Tıpkı, ‘şiir söylediği’ için hapsedilen bir mağdurun öyküsünün tekrarı gibi…

Anayasa, kanunlar, teamüller bir yana, kurucu genel başkanın talepleri bir yana. Her şey ona feda olsun.

Bir saat Kırk altı dakikalık konuşmada ne söylendi, Seçim meydanlarında söylenenleri tekrardan başka, ne umut verildi, ne vaat edildi? Klasik siyasetçinin yaptıklarını anlatmaktan maada neler söylendi? Hani, çılgın projeler nerede, ecdattan miras büyük hayaller nerede.. Yok. Geleceği umutla kırbaçlamalar yoktu. Yorulmuş, neredeyse bitmiş bir ‘kurucu genel başkan’. Zaman zaman yükseltilen ses ile kalabalığın sloganlarına karışan kırılmış heyecanları kabartama arayışı, sessizce uzaktan izleyenleri sanki güldürüyordu.

Terör örgütleri aleyhinde söylenen sözler de muhalefeti güldürdü. Hem yap, hem suçu muhalefete at. Bu cinliktir?

Cezaevindeki HDP eş-başkanı Demirtaş’ın, kongrelerine gönderdiği mesajda, ‘ortak vatan’dan bahsetmesi, konfederal bir yapıyı anlatıyordu. Klasik AKP rabiasındaki (parti tüzüğüne de kaydedilen) ‘tek vatan, tek devlet, tek bayrak’ söylemi ne anlatıyor acaba? Aralarındaki fark nedir? Bilemiyoruz.

Bekleyip göreceğiz.

Dualarımız, devletimizi yönetenlerin, basiretinin açık olması, hatalara, kandırılmaya kapalı olması yönündedir.


21 Mayıs 2017 Pazar

Ne karizmaymış baba…


Cevaplayamadığım bir sorudur.

Liderler mi karizmatik, yoksa biz mi öyle algılıyor ve öyle yaftalıyoruz?

Biraz da medyanın dayatması ile parlatmak istedikleri kişilere (lider) ‘karizmatik’ sıfatını allayıp-pulluyorlar, binlerce defa okuyoruz, dinliyoruz. Sonra da elbette ‘karizmatik’ olduğuna inanıyor ve bizde tekrar etmeye başlıyoruz.

Kimse karizmatik filan olamaz. Bize yutturuyorlar sadece.

Tayyip Bey karizmatik mi mesela?

Bağırmak, sinirlendiğini göstermek, güya lafını esirgememek, hakarete hakaretle cevap vermek gerektiğinde küfür etmek, sonra da “aldığım edep gereği söylemem, hakaret etmem” diyerek, kendini sıyırmak. Kişiyi karizmatik yapıyorsa karizmatik diyebiliriz.

Yalanla, iftirayla gerçekleri saklamaya çalışmak karizmatik bir kişinin vasfı olabilir mi?

İlme, akla aykırı işler yapmaya çalışmakla karizmanın ne gibi bir ilgisi olabilir?

“Dil” diyor, dil demedim. Din dedim. Diye inat ediyor. Karizmatik olduğu için alkışlıyoruz.

“BOP eş başkanıyım” diyor, ne dediğini anlamadan alkışlıyoruz.

“Libya’da NATO’nun ne işi var” diyor, iki gün sonra küresel çetelerle birlikte kendisi de Libya’ya giriyor, destekliyoruz.

Daha dün çocuklarını okutacak parası olmadığından, arkadaşının bursu ile Amerika’ya gönderiyor çocukları, bugün “gemicik”ler sahibi, şirketler sahibi oluyorlar, hiç üzerinde durmuyoruz.

Galiba tüm bunlar karizmadan kaynaklanıyor.

Propagandanın gücü.

Yarın partisi dağılacak, bölünecek.

Bakalım, karizması toplu halde tutmayı başarabilecek mi?

Ne karizmaymış baba…

Mayıs/2013



17 Mayıs 2017 Çarşamba

Politikacı – Devlet Adamı


‘Politikacı refleksiyle’ hareket eden kişilere değil, ‘Devlet Adamı’ ciddiyetiyle karar veren yüksek ruhlara ihtiyaç var. Devlet adamı, Allah adamıdır. Politikacı refleksli kişi şahsının, nefsinin, hissiyatının, vehimlerinin adamıdır. Örneklendirmeye gerek yok, her gün onlarcasını bilfiil yaşayarak görüyoruz, öğreniyoruz.

Korkularına hapsolmuş, geleceğinin esiri halinde hayatını idame ettiren bahtsızların, hele bir de toplumu idareye yeltenmeleri yok mu? Felaketler bunun üstüne bina edilir.

Felaketin örülmesi, politikacının toplu iletişim araç-gereçlerini ele geçirme hevesiyle başlatılır. Bu isteğin ardında, ‘toplum’u istediği gibi evirip, çevirip, istediği potada eritme emeli yatar. Şimdilerde, ‘toplum mühendisliği’ denen ve tamamı yalan ve haram çalışmalardan ibaret olan, heva ve heveslerin, egonun istediği şekillendirme çabalarıdır. Nefsinin yüklediği ve kendine tamamen ‘doğru’ gelen ve inadına ve hırsla yaptığı çalışmalar, toplumun inandırılması ve tâbi kılınması oranında felaket getirir. Bu çalışmalar, bireylerin körleştirilmesi oranında başarı sağlar. Hamurun olgunlaştırılması gibi, toplumun yalanla, yanlışla, belirsiz hedefle, anlamsız ve istikametsiz gelecekle yoğrulmasıdır toplum mühendisliği. Politikacının ise hep yaptığı budur. Bulduğu her fırsatta toplum önünde attığı diskurlar, hayallerini kabul ettirmeye yöneliktir.

Tabi, rakipleri de vardır politikacının. Onları alt etmek, onlardan daha ilerilerde olabilmek adına, ne yapıp edip rakiplerinin açıklarını aramak, özellikle bir gözünü onların yatak odalarından ayırmamak etkili bir yöntemdir. Örneklerini de gördük yakın geçmişte. Rakibin hatalarını yakalayıp fırsat bulunca da kamuoyuna açıklamak, ne o bilgileri toplayan zavallılara ne de emri verenlere asla şeref kazandırmaz. Zamanı gelince yaptıkları yanlışlar yüzlerine vurulunca utançtan toplum içine çıkamaz hal alırlar, elbette eğer utanma duygusu kalmışsa.

‘Politikacı’, merdivenleri çıkabilmek için ardında destekleyenlerinin bulunmasını arzu eder. Genellikle bu destek için, yabancı ülkelerin düşünürleri, sivil toplum örgütleri, üniversiteleri, devletin üst kademelerinde görevler yapmış ve hala etkili olan beyinleri, parasal kuvveti yerinde olan küresel devleri etrafına toplamaya çalışır. Yurt içi çalışmalardan evvel dışarılarda destekler aramaya koyulur. Ne var ki, bu faaliyetleri büyük bir gizlilik içinde yapar. Çünkü içeride duyulması halinde, milletin bu çalışmaları kabul etmeyeceğini bilir ve sıklıkla, millilikten bahseder. Böylece, yalnızca kendi başına ve halk içinden destekleriyle yolu çıktığını, yine yalanlarla topluma açıklamaya ve kabul ettirmeye çalışır.

Yazık ki, bu çalışmaları yapmayan, yapamayan politikacının, halk nezdinde başarılı olduğu söylenemez. Maddi gücü sınırlıdır. Basın-yayın organlarında kendine yer bulamaz. Üstelik küreselleşmiş hegomanlar, aleyhlerinde kuvvetli kampanyalar geliştirirler. Bu faaliyetlerin onlar tarafından yapıldığı da asla bilinmez. Kalemşorları, düdükleri onları gizleyerek vazifelerini gerçekten çok iyi yaparlar, zira bu konuda iyi yetiştirilmişlerdir.

Küresel emperyalist siyaseti en iyi uygulayan ülke İngiltere’dir. ABD’yi kullanarak, dünyanın hemen her köşesindeki olaylarda parmağı vardır. bugüne kadar hep geri planda kalır, ülkelerinde açmış oldukları kendilerine taraftar yetiştirmenin çabasında olurlar. Yetişen destekçilerini ise ülkelerinde en önemli görevlere getirmek, desteklemek politikalarının başlıcasıdır. Son günlerde bu siyasette bazı değişimler gözleniyor. İngiliz Başbakanı, Ortadoğu-ABD-Türkiye üçgeninde turlar yapıyor. Üst düzey görüşmeler tertipleniyor.. ne görüşmelerden haberimiz var, ne içeriğinden. Dikkatle bakanlar basında karartılmış üç-beş satırdan başka haber-yorum da bulamıyorlar. Neler oluyor? Üzerinde durulan konu Ortadoğu olunca, doymak bilmez çeteler bir bir su yüzüne mi çıkıyorlar? Mesela, çıkıp televizyon ekranından Atatürk aleyhine ağıza alınmayacak laflar edilmesi ile İngiltere’nin bir ilgisi var mıdır? Siyasette en önemli viraj, ancak ‘senin istediklerinin’ konuşulmasıdır. Böyle olmadı mı? Referandum tartışmaları, Suriye konuları, Rakka ve benzeri noktalara yapılacak askeri müdahalelerin dillendirilmesi, hükumetteki revizyon beklentileri ve özellikle İngiliz Başbakanın Ortadoğu-ABD ve Türkiye ziyaretleri ve görüşmeleri…. Bakın hiç birisi konuşuluyor mu? tek konumuz o densizler.

işte size ucuz siyaset ve siyasetçinin yaptıkları.

Bize, nefsi kazanç peşinde koşan politikacılar değil, Allah adamı olan devlet adamları lazımdır. O halde eğitimimizi, ekonomimizi, siyasetimizi, dış ilişkilerimizi, askerimizi, polisimizi… kısaca kendimizi; buna göre düzenlemeliyiz.

Havuç peşinde koşarak, günü kurtarmak bize göre değil.


12 Mayıs 2017 Cuma

“El atına Binen Tez İner”


Suriye’de ne yapacağını bilememek kadar daha kötü olanı, diğer güçlerin politikalarına sığınmaktır. Suriye’de sivil halk boşaltılırken nasıl feryat figan olanlar vardı. Yapılanın yanlış olduğunu söyleyenler, tarihe, insanlığa karşı suç işlemekle, Suriye’nin bizim bir parçamız oluşunun anlayamamakla, ensar ve muhacir’in tarihi ve dini bir sorumluluk olduğunu ve bunu bizlerin bilemeyeceğini filan söylüyorlardı. Oysa Suriye’nin sivillerden boşaltılması, doğrudan savaş – çatışma alanlarının meydana getirilmesiydi. Anlayamayan kimlermiş? Şimdi, yine başka güçlerin belirledikleri bir politikanın uygulanmasını izleyeceğiz. ‘Çatışmasızlık alanı.’! Hem de öyle bir sunuşları var ki, lafta çok ya, kafaları karıştır, kimse bir şey hatırlayamasın!.

Bunun manası resmen, sivilleri yerlerinden, yurtlarından ederek bir savaş alanının meydana getirilmesi yanlıştı. Bu yanlıştan dönüyoruz. Demektir.

Ama böylece açık ve seçik bir cümle ile söyleyemiyorlar.

Özellikle, Türkiye’nin güney sınırlarına yakın bölgelerdeki Kürtleri, Türkiye’ye getirerek, önce İŞID lehinde olmak üzere savaş alanlarının oluşturulması, sonra PYD -YPG- dolayısıyla ABD’ye peşkeş çekilmesi ve hep onların istediği politikaların uygulanması, sonraları başımıza ne dertler açtı!. Taa ki, güney sınırımızda bir Kürt Devletinden bile söz edilebildi.

Bunlar yapılırken şantaj, tehdit, ticaretin kısılması gibi politikaları, PKK, FETÖ gibi hain araçlarla sürdürürken, Avrupa Birliğine girmek isteyen fakat bir türlü işleri rayına oturtmayan yine dünya jandarmalarının Türkiye aleyhine oluşturduğu dış politika araçları da mevcuttu.

Dört bir taraftan sıkıştırılan Türkiye politikacıları boyun eğmekten başka çare de üretemiyorlardı. Zira çook önceleri ‘stratejik ortaklık’, ‘anlık istihbarat’, ‘kadim dostluk’ gibi palavra politikalarla kandırılmış, adeta iğdiş edilmişti. Büyük düşman olarak planlanıp büyütülen FETÖ elemanları devletin en mahrem noktalarına kadar yerleştirildi, öte yandan PKK ile çatışmasızlık devri başlatılarak açılım adında, bitme noktasına gelen örgütü yeniden palazlandırdılar. Öyle ki, valilerin, kaymakamların, ordu komutanlarının gözleri önünde dehlizler açıldı, surlar inşa edildi, kaleler yaptırıldı. Bunların tamamı görmezden gelindi. Ne için? Sırf, dış dostların hatırının yapılması, kalplerinin incinmemesi uğruna! Yurt dışına kaçan PKK ve FETÖ elemanlarının oralarda nasıl gel keyfim gel yaşadıkları basına intikal ediyor zaman zaman. Suçluyu devletimiz istiyor vermiyorlar, yargılanmaları talep ediliyor yapmıyorlar, böyle dostlar düşman başına!.

‘Çatışmasızlık bölgeleri’nin ilan edilmesi, yapılan hataların kabul edilmesidir. Ancak burada bir ince nokta daha var. Tam da PYD-PKK güçleri zayıflamışken, böylesi bir politikanın uygulanması onlara yeniden hayat öpücüğü vermek anlamına da gelebilir. Tıpkı, Türkiye’de yapılan PKK ile müzakere süreci gibi bir sonuç doğurabilir. Ve bu noktada da dış güçlerin dayattığı politikaların aleyhimize sonuçlar getireceğini düşünmek hakkımızdır.

Yandaş basının bilgilendirdiğine göre, Genel Kurmay Başkanı Akar, MİT Müsteşarı Fidan ve C.B. sözcüsü Kalın ABD’ye gitmişler. “C.B. Erdoğan’ın ziyareti öncesi ABD’li yetkililerle temaslarda” bulunacaklarını söylüyor gazeteler.

Adı geçen kişileri, bir-kaç ay sonrasının Savunma Bakanı, İç İşleri Bakanı ve Dış işleri Bakanları olarak okursak, ne amaçla gittikleri de çabucak anlaşılabilir. Referandumdan sonra hükumette revizyon konuşulmuştu. Sonra böyle bir şeyin olmadığı hükumet ilgililerinden açılandı. Zaten hep böyle olur. Önce haberi salarlar, nabızları yoklarlar gerekirse inkâr ederler fakat zamanı gelince de yaparlar.

Üç önemli bakanlığa getirilmesi planlanan kişilerin ABD’de onay almak için bulunduklarını bakalım kim, ne zaman yazacak?

Ha, her üçü de Suriye politikası uygulanmasında çok önemli isimler!..


9 Mayıs 2017 Salı

‘İnsan’a Varır Yollar


Ne ki,

İkram edilmiştir kurtuluşu için âlemin…

İnsan, 

Ve İnsan eli iledir kuruluşu kalenin.

Yazan da insan, yazdıran da İnsan olunca,

Ne dermanı vardır, ne de bir hali kalemin.

Ey göremeyen göz,

Daha nasıl anlatılır, 

Hangi misaller getirilir ki, göresin.

Karşı çıktığın ve itirazın ancak kendinedir,

Nasıl kavrasın şu kısıtlı bilgin.

Hüner o dur ki,

Eyvallah’a girip sıkıntısız,

Hayatından çıkartmaktır tümünü ne ki manasız.

Eskiye takılıp kalmak mıdır iman?

Taklit illetinden kurtarıver kendini hemen.

Sonsuzluk bilgisi, nur ile akar semadan,

Ol nur ki ezeli de, ebedi de Muhammed.

İşte mana, işte yol bir olsun gönüller,

Zaman-ı cuşta şahlansın gemisi Nuh’un,

Kurtuluş, varsa bigânelikten,

Her an oluşun hakkı için,

Her an gelişenin Hakkı için,

Hû, Hû,Hû…

Aşk olsun.

Eyvallah.
 Formun Üstü
Formun Altı
Formun Üstü

                        MAYIS/2013

7 Mayıs 2017 Pazar

İflah Olmak!


Sıklıkla söylediğimiz şuydu; ‘Bilmezler, bilmedikleri kavramları hoyratça söylerler, anlamazlar, anlamadıkları cümleleri ona buna yakıştırmaktan öte durmazlar.’

Dünya Lideri’nin ettiği şu lafa takıldım. “Bu partiye sırtını dönenler iflah olmazlar!”

Baştan söyleyeyim; ‘İflah – felah” kavramının manasını da bilmiyorlar. Bilse, böyle konuşmazdı.

Sözlük anlamını filan verecek değilim. Açsınlar baksınlar.

Anlayamadığım husus şudur; İslamcı, dindar, maneviyat savaşçısı, dini bütün… filan geçiniyorlar ya?. Her gün Beş vakitte okunan Ezan-ı Muhammedî de On kere tekrar edilen, ‘Felaha’ çağırıyı da duymuyorlar, bilmiyorlar, anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Ee böyle olunca da, avam kısmının ağzında pelesenk olan sözleri, büyük bir laf etmiş edasıyla ahalinin içine salıveriyorlar. Sonradan bir pişmanlık, özür dilemek filanda görülmüyor.

Bunların ‘iflah’ dediği olsa olsa, mala, paraya, şana, şöhrete, makama kavuşmak olmalı. Kendisine sırt dönenlerin ise bunlardan uzaklaştırılacakları elbette doğaldır. İşte anladıkları maneviyat bu. Oysa, dünya malı dünyada kalıcıdır. Senin sağlayacağın makamlar da, mallar da kalacak. Burada iflahtan değil, zelil olmaktan bahsedilebilir. Şana, şöhrete bulaşanların bu yükü taşıyamamaları (ki, taşıyabilenlerin oranı milyonda bir ancaktır!) halinde, ense kalınlaşması insanı felakete sürükler.

Bir felakette, aralıksız olarak verdikleri mesajların ‘dinî’ olduğunu sanmalarıdır. Hâlbuki tamamen hayal dünyasından üretilen ve dünyevi bilgilerle yoğrulmuş hayal cümleciklerinden ibarettir. “madde ile mana, soyut ile somut” hep birbirine girmiş vaziyettedir. Varlığı ve sonsuz geleceği sınırlı akıl ve hayal dünyasının yalanlarıyla değerlendirmekten öte ortaya koydukları bir hakikat görülmemektedir. Bilinç, bu ikilemler arasında kendini ‘şirk’ uçurumuna yuvarlamaktadır. “Bilinçte şirkin başlayıp tortu bağladığı ve bir daha iflah olmadığı nokta da işte burasıdır! Din – Bilim ayırımı ile körüklenen bu şirkin kilit ve kirlerinden kurtulmaksa epey bir bilginin yanı sıra geleneğe karşı cesur bir başkaldırı ve derin bir sorgulama istiyor” (Mehmet Doğramacı)

Dünya, dünya sonrası sonsuz yaşamın tarlası ise eğer ki, inancımız böyledir, öyleyse, dünyalık kazanmak uğruna ahiretimizi harcamanın bir anlamı olmayacaktır. Bir siyasi partiyi desteklemek nasıl iflah eder kişiyi? Anlamsız, lüzumsuz bir tirat. Oysa Kur’an’ı Kerim iflah olmayanları pek çok ayette şöylece açıklar:

“Oysa sihirbazlar iflah olmazlar” (Yûnus Suresi, 77)

“Demek ki kâfirler iflah olmayacak” (Kasas Suresi, 82)

“Allah üzerine yalan uyduranlar kurtulamazlar (iflah olamazlar) (Nahl Suresi, 116)

Görüldüğü gibi, bir siyasi partiden uzaklaşanlardan bahis yok. Peki, niye böyle söylerler? Avlama mekanizması çalıştırmak için diyebiliriz. Cahil bırakılmış, aç-susuz bırakılmış İnsanımız manevi söylemlerden çekinmekte ve isteneni yapmaya çalışmaktadır. Dini içerikli kavramlarla hitap edilince, çocukluğundan itibaren haramla, cehennemle, cinlerle, zebanilerle doldurulan beyin, geleceğinden korku duymaktadır ve ‘bir bildiği vardır’ gibi, sorgusuz, düşüncesiz yargıyla bu kavramları kullananlara itaat etmektedir.

Bu kadar kolayca kutsal kavramları nasıl kullanırlar? Mesela iflah kavramını?

Çünkü “İflah olanı görmeyen kişi, iflah bulamaz.” (İsmail Hakkı Altuntaş). Heva ve hevesinin peşinden sürüklediği halk çoğunluğunu da böylece felakete sürükler.

Ko fikr-i câhı ki Fir’avn olurdu yâ Nemrûd
Olaydı devlet-i dünyâ ile kişi iflah (Rûhî-i Bağdâdî)

Allah doğruyu bilir.


6 Mayıs 2017 Cumartesi

Enteller!..


Entelektüeller sustukça, enteller konuşmaya başlar.  Bırak konuşmayı, özellikle devlet idarecilerinin etrafını sararlar. Zamanla, idareciler de onlar gibi olmaya, konuşmaya başlarlar.

İşte felaket.

Bir iş mi yapacaksın? Var bir entele danış. Bak gör nasıl karmakarışık yollara saptırır seni.

Arifan susarsa, Karamanlar konuşur. Bırak konuşmayı idarecilerin etrafını demir ve yüksek duvarlarla çevirirler, idareciler de bir bakmışsınız onlar gibi olmuş, onlar gibi fetvalarla konuşur olurlar.

Arif’in susması bilinçlidir. Bir-kaç cümle ile karşıyı ölçer, kumaşının kalitesini bir cümle ile anlar. Bakar ki, onda anlayacak beyin yok, susar. Hiç olmazsa kendinin üzülmesine fırsat vermez. İşte Karamanların ortaya çıkışı bu aralardadır. Çıkarlar ama işleri de berbat ederler. Yıktıkları eserlerin tamiri için hiçbir emek harcayamazlar, çünkü bilemezler, bilmezler. Eksiklidirler. Lakin kendilerini öylesine kabul ettirmişlerdir ki, idareciler onlardan bir türlü ayrılamazlar. Bu durum, gittikçe büyüyen sorun yumağına dönüşür. Karamanlar bir yandan yüksek getirili hayatlarına devam ederken, hasta yatağında, kendisi gibi hastalık pençesine düşürdüğü, devleti, toplumu seyirden zevk almaya devam ederler.

Güzel bir sözü hatırladım: Koyunun bulunmadığı yerde, keçiler kendini Abdurrahman Çelebi sanırlarmış.

Böyledir, herkes vazifesini hakkıyla yaparsa, ne entellere, ne de Karamanlara yer kalmaz.



1 Nisan 2017 Cumartesi

Yandaş Fıkıh Âlimi Uçmuş…


Bu referandum denen ne menem şeydir ki, bir konuda fikrini açıklayan insanlara, hem C.B. hem B.B. terörist, hain sıfatlarını yakıştırabiliyor. Direkt söylemiyorlar lakin cümlenin taşıdığı mana bu.

Sanki senin fikrine olduğu gibi katılmak ve savunmak zorundayım. Bir de söze gelince, demokrasilerde fikir hürriyetinden dem vururlar. Şimdi aynı söylemlere MHP genel başkanı Devlet bahçeli de başladı. İhanet ne demek, yapılanlara ve açıp bir kere sözlüğe baksalar dilleri lal olur.

Geçtik bunları, alıştık artık. Ne çukurluğumuz kaldı, ne ihanetimiz. Meydanı dolduran taşınmış kalabalıklar bir yandan gülüyorlar, bir yandan da eğelenmek için adı geçenleri dinliyorlar. Ne dediklerinin hiçbir ehemmiyeti yok.

Asıl, fıkıh üstadı olarak anılan sakallı bir yazarın söyledikleri daha acıtıcı. Şahsen ben üzerime almıyorum. Acıtıcı olan, ilahiyatçılarımızın içine düşürüldüğü durum. Yazık, ilim iflas etmiş onların beyinlerinde. Sokak çocuklarının küfürleri bile daha edepli.  Hiç olmazsa dostlarını ayrı tutarlar.

Bir sayfalık gazete köşe yazısında Bir milyon hata, bir o kadar da hakaret, aşağılama… Küfürden beter.

Neymiş;

“Müslümanlar Yahudilere, Hristiyanlara ve diğer din mensuplarına aralarında, kendi toplumlarında yaşama hakkı tanıdıklarına, onlarla “iyilik ve adalet çerçevesinde” ilişkiler kurduklarına göre kendi insanlarından olup zaman içinde değerlerine, öz medeniyet ve kültürüne yabancılaşmış parçalarına bunu tanımayacaklar mı? Elbette tanıyacaklardır.


Referandum sürecinde “Hayır” cephesinde yer alan insanların büyük çoğunluğu işte bu “…yabancılaşmış parçamızdan” oluşuyor. Biz bu parça ile fikirde ve fiilde derin ayrılıklarımıza rağmen müştereğimizin azamisini temel kılarak birlikte, barış içinde yaşamak durumundayız”

Gördünüz mü, hakareti. Hissedebildiniz mi, derin ayrıştırma çabasını. Anlayabildiniz mi, küfrün inceden inceye nasıl da aşılandığını.

Hâlbuki yabancılaşan kendisi. Nereye, neye, kime yabancılaşmış?

Bir kere okuduğu, okuttuğu ilme yabancı. Onun inançlarında olan, daha doğrusu kendi beyninde var ettiği ve adına islam (i, küçük harf) dediği bilgi kırıntılarının, İslam ile uzaktan yakından alakası yok. Hayal âleminde var edilen asla hakikat olamaz.

Milletine yabancı. Kurdukları gettolarda kalın ve yüksek duvarların ardında yaşarken, kendilerinden başkasını göremeyen bu zavallı zihniyetin, elbette milletinden uzaklaşacağı, yabancılaşacağı da gerçektir. Bunların millet diye adlandırdıkları kavram, ne sosyoloji ilmine, ne de tarih ilmine asla uygun değildir ve hatta bu ilimler ret etmektedirler.

İrfana yabancı. Her şeyden evvel, İslam medeniyeti Yahudi ve Hristiyanlara, farklı din mensubu oldukları için değil, insan oldukları ve insan olarak kabul ettikleri için hürriyet tanımıştır. Bu allamenin yazısında ise, bozulmuş ilahi dinlerden bahis vardır. Bu akıllıya söyleriz ki, ilahi kaynak nasıl bozulabilir? Kimin gücü yeter? Sen kimin adına bu açıklamaları yapıyorsun. Elbette hayallerindeki safsatanın.

Devlet fikrine yabancı. Bunların kafalarında, bir devlete yer yok. Bir vatana yer yok. Aynı hedefleri paylaşan topluma yer yok. 5 vakit namazını kılsın yeter, neresi ve hangi toplum olursa olsun. Zaten bu kafanın inancı günde 5 vakitle sınırlı. İlmi 5 vakitte bile geçerli değil. Kafası basmıyor, yıllar heba olmuş gitmiş. Lakin buna nasıl olurda fıkıh hocası, fıkıh üstadı derler bir anlam veremiyorum.

Hasılı yabancı oğlu yabancı.

Ve bu yabancının tedrisatına göre eğer bendeniz hainsem, yabancıysam, zaten kabul ediyorum ve o nasıl düşünüyorsa tersini düşünmek zorundayım.

Doğru, ancak doğru ağızdan çıktığında değer kazanır.

Sakal bırakmakla da fıkıh âlimi olunmaz…

Kendine gel hoca, hoca…


28 Mart 2017 Salı

Tek Adamlığın Devamı için…


“Diyelim ki Cumhurbaşkanı nefsine yenildi, yoldan çıktı, gerçekten tek adamlık yapmaya kalktı. Her şeyden önce bu kişinin yakasına kim yapışır? Bu dünyada millet yapışır”

Nefse yenilmek!

Bütün konuşmalar ve yapılanlar dini kavramları kullanarak insanları avlamaya yönelik.

Peki;

BOP eş-başkanlığını kabul ederken, partinin karar organlarında görüşüldü mü, bu yönde bir karar üretildi mi?

Hayır diyebiliriz. (üretildiyse açıklanmadı).

Tek başına aldığın kararı, yani nefsine yenilerek aldığın kararı uyguladın.

Çünkü Arap ülkelerinin de dahil olduğu muazzam bir liderlik vaat edilmişti, ret edemedin.

Ret; ilk önce nefse yapılır. Hayatında yaptığın retleri biliyoruz. Türk’ü, Atatürk’ü, Cumhuriyeti, demokrasiyi, anayasayı… ret ediyorsun. Burada da nefsine yenilerek tabi. Nefsin, bu değerlerle sana, senin istediklerinin yapılamayacağını emrediyor.

Tek adamlık, itirazlarına reddiye getiriyorsun demek!. İktidarının ilk günlerinden itibaren sözde danışma kurullarına yaptığın müracaatlar, fakat çıkan kararların uygulanmasında da getirdiğin reddiyeler ne olacak? Karar ne çıkarsa çıksın, senin söylediklerin uygulanmadı mı? Böylesi daha zevkliydi çünkü. Bu durumda nefse yenilmek yok mu?

Çünkü ‘nefs’in ne olduğundan haberiniz yok.

Bilmediğiniz konularda da ahkam kesmekten yana üstünüze yok.

Tek adamlık, özellikle C.B. seçiminden itibaren, fiilen yaşayan bir, yaşattığınız bir olgu değil de nedir?

Bugünkü uygulamalar, yarının göstergesi olacaktır.

Tek adam sistemine hayır demek, hayırlı sonuçlar üretecektir.

Türkü şöyle söylüyor:

Danışan dağları aşar mı aşar
Danışmayan düz yolda şaşar mı şaşar.



25 Mart 2017 Cumartesi

Avrupa’nın Yaptıkları


Günlerden beri tek konumuz var; Almanya ve Hollanda’nın iktidar mensuplarının, o ülkelerde yapmak istedikleri ‘Evet’ propagandasına izin vermemesi, kiralanan salonların izinlerinin iptal edilmesi, son olarak propaganda için Hollanda da bulunan Bakanın, büyükelçilik binasına alınmaması ve sınır dışı edilmesi.

Fikrimizi baştan söyleyelim de, kimse yanlış düşüncelere kapılmasın: adı geçen devletler tarafından yapılanlar kabul edilemez. Hele hele, konsolosluk veya büyükelçilik binalarına bakanların sokulmaması adeta faşizan bir baskıdır. Üstelik yapılanlar kendi ülkelerinde Faşist-Nazist, ırkçı oluşumların güçlenmesine neden olabilecektir ki, bunu zaman gösterecektir.

Nitekim Hollanda devletinin uygulamalarına teşekkürlerle cevap veren ve destekleyen ırkçı siyasetin lideri Geert Wilders’in twitterde yayınladığı mesajları 2 Milyon civarında beğeni almakta ve reetweet yapılmaktadır. Değerlendirmelerde yalnızca adı geçen lideri alırsak yanılırız. Müslümanlara karşı istemezük cephesi daima taraftarlarını artırmaktadır. Burada NEDEN? Sorusunu sormalıyız. Neden, bulundukları her yerde yüksek kabul görmesi gereken Müslümanlar, istenmemektedir? Araştırılması, incelenmesi ve üzerinde onlarca rapor yazılması gereken bir konu. Üstelik yalnızca, Hollanda ve Almanya’da değil, hemen tüm Avrupa ve ABD’de. Bu aşamada iğneyi biraz da kendimize batırmamız icap edecektir.

Seçmen davranışları incelendiğinde, özellikle Türkiye’de büyük ağızların ve devletlerin dayatmalarının aksine hareket edildiği ortaya çıkar. 12 Eylül ihtilalinden sonra yapılan ilk seçimlerde, devrin adamı Kenan Evren’in işaret ettiği siyasi partiyi ezici çoğunlukla Anavatan Partisi geçmişti. İşaretin zıddına çıkmıştı sonuçlar. Yine, 2015 genel seçimleri öncesi Genel Kurmay Başkanı’nın “ben yazdım” dediği bir bildiri yayınlanmıştı, bu bildirinin de sonucu AKP’nin çoğunlukla kazanmasına sebep olmuştu.  Aynı durum 7 Haziran 2015 seçimlerinde de görüldü. C.B. devlet imkânlarını kullanarak yaptığı propagandalarda, “400 milletvekili” istemesine rağmen, mecliste çoğunluğu kaybetmişti.

Aynı durum Almanya ve Hollanda’da olacaktır ve bilinçli olarak yapılmıştır. Yasalarına aykırı olmasına, aklı eren makul vatandaşlarının fikirlerine ters olarak Türk Bakanların ülkelerine gelmesine karşı çıkmışlardır. Bakınız televizyonlara, radyolara, gazetelere bunlardan başka haber, yorum yok. Daima mağduriyetten nemalanan Ak-parti bu seferde Avrupa’nın yaptıklarından mağduriyet çıkartmış ve her konuşmalarına konuyu ustaca yerleştirmişlerdir. Almanya ve Hollanda’da yapılan yasaklamalar, oralarda referanduma katılacaklara, inadına evet vermelerini sağlayacaktır. Çünkü bu yapılanlardan sonra ‘evet’ demenin bir vatanseverlik olduğuna inandırılmışlardır. Doğrusu iktidar mensupları da bu durumu, sahip oldukları büyük medya gücünü arkalarına alarak, evet lehinde kullanmışlardır.

Bu duruma bilinçli getirilmiştir. Çünkü Avrupa, Türkiye’de rejimin değişmesini istemektedir. Hayallerini demokratik kurallarla işleyen bir meclisten sağlayamamışlardır. Tek adam rejiminde rahatlıkla amaçlarına ulaşacaklarını sanmaktadırlar.

Adamlar Türk Milletinin karakterini bizden iyi biliyorlar. Nasıl davranacaklarını, nerede neyi nasıl yapmaları gerektiğini ezberlemişler.

Tüm bu olanlardan sonra, Avrupa’dan ezici çoğunlukla evet gelmesi beni şaşırtmayacaktır.

Not: Türk Dış Politikasının iflası zamanlarını yaşıyoruz.

Böyle bir Dış İşleri Bakanı olursa, başımız dertten kurtulmaz.