14 Ağustos 2016 Pazar

‘L’ Perdesi!.


Muhafazakârlara (artık dinci olarak anılırlar) durmaksızın dersler (sözde öğütler) veren Mehmet Şevki Eygi,11 Ağustos yazısında, “politikacıların On Bir büyük noksanı”nı anlatırken şu maddeyi de ilave eder:

“Halkın değil, Hakk’ın rızasını kazanmanın önemli ve hayatî olduğunu unutmak.”

İlk bakışta doğru gibi duran bir anlam içeriyor değil mi?

Fakat öyle olmadığı, biraz incelikli tefekkür edilince ortaya çıkıyor.

İkilemlerle düşünmek ve hayatı bu ikilik içinde kabullenmek. Hem var, hem yok diyen uluların zerrece düşünce ufkuna yaklaşamamak. Varlıkla yokluk, senlikle benlik, o ile ben, ben ile o, Hak ile Halk.

Oysa çok iyi biliyorlar veya bildiklerini sanıyorlar. Bilgileri, bir-kaç kitap okumak ve okudukları içinden bilgi kırıntılarını aşırmak. İşte bu. Hâlbuki okumak, öğrenilecek taze bilgilerle düşünmeye çalışmak içindir. Düşünerek, öğrenilen bilginin üzerine yeni bilgiler inşa etmek demektir. Yeni inşa yoksa okuduğunun da bir anlamı olmayacaktır. Gereksiz bilgi yükten ibaret.

‘İki’ imiş gibi kabullenmek, ‘perdelerin’ algılara yüklediği bir problemdir. Çıplak gözle güneşe bakılamayacağı gibi, hakikati şıp diye anlamak-kavramak diye bir şey söz konusu değildir. Güneş ile göz arasına bir perde konulmalıdır. Perdeler kâinat ile arana konulmuş kalın duvarlar değil, kâinatı ve varlığı anlayabilmek için yardımcı malzemelerdir. O yardımcı malzemeleri ezberlerimize alarak, kendimizi şartlandırıp, gerçeğinden uzaklaşıyoruz. Görünenin, görünmeyene perde olduğunu fark edemiyoruz. Böylece, şartlanmalarımızın ve değer ölçülerimizin beynimize yüklediği ve tamamı nefisten gelen duygulardan, nefsaniyetimizin kabarmasından bir türlü kurtulamıyoruz. Böylece, görünenin derinliğinden habersiz, yüzeysel bilgi ve görgülerin kabulüyle hevaya yaşayıp gidiyoruz ve ömür tüketiyoruz.

Zanlarımız inançlarımız olursa, baş edemeyeceğimiz sonuçlarla karşılaşmamız kaçınılmaz olur.

Test yöntemi geliştirebiliriz kendi kendimize. Mesela, kişinin aklına gelen herhangi bir duygu ve düşünce, zanların körüklediği, tarihi kabullenmelerin (oradan-buradan, ondan-bundan öğrenilenler) dayattığı bilgilerden mi, yoksa özgür beyinlerin ürettiği saf ve hakiki bilgilerden midir? Bunun farkına varmak gayreti kişiyi doğru yola çıkartacak ve hakikat sonucuna ulaştıracaktır. “..Muhakkak ki, zan gerçeği yansıtmaz!” (Necm Suresi/28)

Karagöz oyununu izlerken, perdenin farkında olmamak, seyircinin zevkine zevk katar. Arada perdeyi fark etmek oyun zevkini bitirir. Bitirir ama yepyeni bir zevk alanı açılır.

Ve…

Sır açılır. Anlaşılır ki, bizim sır diye öykündüğümüz meğer yıllarca önümüzde çırılçıplak duran, fakat bir türlü sır manasını üzerine konduramadığımız mana imiş. Karagöz diye seyrettiğimiz, meğer gerçek değil, gözümüzün gördüğü perdeden ibaretmiş. Öyle algılamış ve fakat öylece kabul etmişiz. Kabul etmiş ve inanmışız, iman derecesinde.

Şu sonuca ulaşıyoruz; ne ki görüyor, ne ki duyuyor, ne ki anladığımızı varsayıyoruz, tamamı, ama tamamı olduğu gibi değil, olması gibi değil… Ancak anlayabildiğimiz kadarıyladır. Anlamamıza sebepler ise, hakikatin önüne kondurulmuş perdelerdir.

Bize yüklenilen görev ise; o perdeleri yarıp, perdenin ötesine geçmektir.

Öneri; kaldır şu ‘L’ perdesini üstat, geriye kalan hayatın gerçeğidir.

Laf uzadı. Anlayan anladı. Son olarak şu dörtlük ile bitirelim;

“Cemâlün cilve-ger eşyâda eşyâ bî-haber senden
Celâlün perdesidür eyleyen men’-i nazar senden
Mezâhir vechüne mir’ât ü nûrundan eser zerrât
Cihân hep cümleten âsârun ammâ yok eser senden”
Nev’î Yahyâ

NOT: “bütün yazarlarımız o tarihten itibaren bir türlü kurtulamadılar darbe ve FETÖ konularından. Dikkatle okunursa, biz de kurtulamamışız.”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder