31 Temmuz 2016 Pazar

Hayret, Meğer Hepsi FETÖ’yü Biliyorlarmış!


Dün akşam Habertürk Televizyonu’na, herkesin tanıdığı yandaş sakallı bir gazetecinin idaresinde, 4-5 tane Prof unvanlı, ilahiyatçı, sosyolog, araştırmacı yazar kişileri çıkarttılar. Sabırla dinledim. Hatta bu isimlerden birisi de, iktidar partisinden milletvekili aday adayıydı. Maşallah hepsi, Fethullah Gülen (şimdilerde FETÖ diyorlar modaya uygun olarak, vaktiyle biz derken bize saldırıyorlardı.) örgütünü meğer yıllar yıllar evvelinden bu kadar tehlikeli, bu kadar acımasız olduklarını biliyorlarmış.

Birtakım teorik, bilimsel lakırdıdan sonra, seyircilerin, moderatörün makinesine gönderdikleri sorulara kaçamak verilen cevaplar…

Şu soruyu sormak istedim,

Ya Hu, madem biliyordunuz, hazır desteklediğiniz bir iktidara da sahiptiniz, neden yöneticilerin dikkatlerini çekmediniz, neden anlatmadınız? Şimdi bunun adına günah çıkartmak denir.

Şunları söyledik, bunları yazdık gibi bir iki kelam da etmediler değil. Lakin dikkat çekmek, bütün ömrünün içine sığdırdığın bir-iki yazıyla olmaz. Eşik aşındıracaksın, kafa şişireceksin, seni gördüklerinde köşe-bucak kaçırtacaksın ki, görevini yapmış olasın.

Bence,

Hükumet idarecilerinden daha büyük suçlu olanlar dün seyrettiğim kişilerdi.

Kim ki, üzerine düşen vazifeyi bihakkın yapmadı, yakasına yapışılıp sorulmalıdır.

Hepsi de, dini bütün insanlardı. ‘Vazife’ kavramını araştırıp, ne manaya geldiğini öğrenmemişler.

Biz söyleyelim;

“Bir kimsenin yapmak zorunda olduğu iş, görev” tanımlaması var sözlüklerde. Dikkat ‘zorunda’ diyor. Yapılmazsa ne olur? Suç teşkil eder değil mi?

O halde, hepiniz suçlusunuz. Özellikle, ‘Ben yıllardan beri biliyordum’ diyerek ahkâm kesen Profesörlere duyurulur.

Bunun vebalini nasıl ödeyeceksiniz?

Heey, alnı secde görenler, söyler misiniz, bu vebali nasıl ödeyeceksiniz?


29 Temmuz 2016 Cuma

Dövünme Değil, Çıkış Zamanı


En sıkıntılı zamanlarda, kaçış önemli bir sığınak oluyor. Yok saymak değil, tıpkı renk değiştiren mahluk gibi, farklı bir hayatın sükunetine dalmak için gerek görülüyor belki de. Kaçış dedikse, hadiselerden tümüyle sıyrılmak değil, önemsiz addedip, hakikatinin farkına varma çabası diyebiliriz. Olagelen hadiselerin ayrıntısıyla içselleştirilip, anlamlandırılması, olayın üzerine biraz su dökülmesi ve soğutulmasını zorunlu kılıyor. Medyanın haberleriyle düşünmek, gerçeği kavramaya değil yardımcı olmak, bilakis karanlıklara boğuyor. Algı, artık üzerinde sürekli oynan bir oyun sahası. Her düşünen farklı bir açıdan anlamlandırdığı hadiseleri… Hangisinin sözüne inanarak doğrusunu bulmaya çalışacağız. Zor bir soru ve durum. O halde, biraz soğutmada fayda var. Unutmak değil, soğutmak. İnsan serinlikte daha iyi tefekküre varıyor. Serinlik ve alaca karanlık da loşluk, kendisiyle hoşluğu da doğruyor. Öyleyse neden kendi kuyumuza yönelip, kendimize ait suyu yeryüzüne çıkarmayalım? Bize verilmiş ilim, gönül kitabına yazılmış lakin bu kitap, benlik kuyusunun diplerine yerleşmiş. Çıkaramayanların zırvalarını her gün televizyonlardan dinliyor, makalelerinde okuyoruz. Ezberlenen üç-beş satır fikir artıklarını durmaksızın tekrarlıyorlar. Sıkılmamak elde değil. Sıkılmak olağan çünkü Yusuf kuyuda…

Günümüz modası ya, eline kalem alan herkesin konusu 15 Temmuz. Yazmaya başlayan, ‘püskürtülen darbeden’, ‘Gülen’in paralel’liğinden dem vuruyor. Darbenin başarısız olduğunu söyleyenler, aynı zamanda hükumete de selam çakıyorlar. ‘Bakın ben de sizin gibi düşünüyorum.’ Ya hu, bu düşünce filan değil, beyninize zerk edilmiş başkasının fikirleri o kadar. Siyasetin emrine verilmiş fikir kırıntıları, seni bir süreliğine yüceltse de, gelecekte, şimdi küfür ettiklerinin akıbetine gark olmayacağın garanti değil. O halde, doğrulardan asla kaçmamak ve doğruyu üretmek gayemiz olmalı. İnanmadığın, kabul etmediğin fikirleri, iktidar ileri gelenleri söylüyor diye tekrar etmek doğruları söylemek değil, başkalarının ezberlerini tekrar etmektir.

Asıl olan nedir?

Ordumuz dağıldı. Peygamber ocağına saldırdılar. Subay kalmadı, Mehmetçik yaralandı, asker anaları ağladı. Millet ağladı. Türk silahlı Kuvvetlerine güven zayıfladı… savunma gücümüz neredeyse sıfırlandı. Söyler misiniz, bir darbe daha nasıl başarılı olurdu?

Öteden beri yapılmak istenenler neydi? Anayasanın değişimi, çözüm süreci, Avrupa’daki Suriyelileri, Afganlıları, Iraklıları Türkiye’ye kabul etmek, onları vatandaşlığa almak, okullardaki tedrisatı gözden geçirmek, ders sayılarını azaltmak, köyleri boşaltmak, tarım üretiminden vazgeçmek, yollarla, köprülerle uğraşmak, büyük teknolojik gelişmeleri ıskalamak, 4. Sanayi devriminde yaya kalmak… hatırıma gelen istenenler bunlardır. Şimdi dikkatle izleyiniz, derhal bunları hayata geçirmek için tüm siyasiler kollarını sıvadılar. Neden? İtiraz edecek gücünüz yok, sırtınızı dayayacağınız dağ yıkıldı çünkü. Birilerinin adına bir başarı değil midir bu?

Bu badireden soyutlanarak çıkacağız. Soyutlanıp, Hakk ile bütünleşerek. Varsın yağsın bombaları düşmanın, o sesler, o yıkıntılar ancak uyanmasını sağlar müminin.

Şimdi toparlanma zamanı, yapılan hataların bir bir tespiti ve tamiri zamanı.

Hataya düşmek bizler içindir. Mühim olanı, hatayı kabullenip gerekli tedbirleri almaktır. Tövbe en başta geleni. İyi yüzme bildiğini sanan kişi, yüksek dalgalara karşı kulaç atmaya devam eder. Gelen daha yüksek bir dalga ise alır onu basar içine. Olan olmuştur. Tedbir ise, dalgalardan uzak durmaktır. İyi yüzücü olduğunu kabul ettirmenin yolu, azgın dalgalara dalmak değil, kendi ayarında yüzücülerle, uygun sularda ustalığını göstermektir ki, bu da imanın bir gereğidir. Gücünü Allah’a karşı sınamak nasıl da günahtır…

Bilginin tamamına sahip değilsin. O halde hata yapma ihtimalin de (her zaman için) vardır. Bu sebeple ulular “Allah’ım ilmimi artır” duasını eksik etmezler. Biz çokbilmişler ise, her şeyi bildiğimizi ve hata yapmayacağımızı iddia eder dururuz. Ne gaflettir!..

Neyse olan oldu, 15 Temmuz’dan lazım olan dersleri çıkartır ve doğru kararlarla, doğru yasaları çıkartabilirsek, ‘Hak şerleri hayr eyler’ kavlince, Şerri, Hayr’a tahvil etmiş oluruz.




27 Temmuz 2016 Çarşamba

Anlaşılması Gereken!.


Dünyevi kazanç merkezli, insandaki ayrımcılık ve ele geçirme hırsı ile çalışan, tamamen materyalist orjininden kaymış din anlayışı çatırdadı.”
(okyanusum.com)

İşte görülmesi gereken, idrak edilmesi gereken konu budur.

Hangi cemaatin, hangi dini kisveli oluşumun maddi menfaatler temin etmediğini söyleyebiliriz? Hangisinin siyasi faaliyetlerde bulunmadığını, devleti yönetmeye talip olmadıklarını söyleyebiliriz? Sıfır. İşte, çıkıyorlar televizyonlara, gözleri yaşlı bir halde, sözde yardım hesaplarını, fakire-fukaraya neler yaptıklarını anlatıp, insanımızı zayıf yerinden yakalayarak yardımlarını talep ediyorlar. Çok da başarılılar doğrusu. Ayetlerle, hadislerle, ulu zatların kelamlarıyla süslenen, tamamen insanların ceplerindekini avlamaya yönelik tiratlarını nasıl da ezberlemişler, nasıl da mükemmel bir şekilde vazifelerini yapıyorlar.

Kaç seferdir unuttum artık, onlarca konudan dolandırmadığı Müslüman kalmayan birisi, evler, ticaret merkezleri, villalar yapmak üzere pazarlama çalışması yapıyorken, cüppesiyle ünlü bir hoca efendiyi neden yanına alır ve bu hoca neden bu dolandırıcının yanında yer alır? Tabi, bir müddet sonra paralarını kaptıranlar derin bir ah ile yanıp yakılırken, ne dolandırıcıdan, ne de hoca kılıklı dolandırıcı yardımcısından tek kelam çıkmaz. Olan, saf ve masum insanların emek zahmet birikimlerine olmuştur. Onların artık, ağlayanları da bulunmaz. Çünkü kendileri ettiler, kendileri buldular. Hem de ilk değil, defalarca!..

Biliyorum, arkadaşlarım, tanıdıklarım bizatihi veya onların anlattıklarına göre, binlercesi Menzil gibi, İsmail ağa gibi, Nakşiler gibi, Kadiriler gibi.. daha ismini sayamayacağım onlarca tarikat ve veya cemaat yakınlaşmasına girmesi ve hatta milletimizin hemen tamamına yakınının özellikle 1980 darbesinden itibaren, bir bakıma kaçış, bir bakıma kurtuluş yolu arama, bir bakıma geçmişine sünger çekme çabaları anlamında, oralara kapaklanmışlardı. 15 Temmuz müsebbipleri de anlattıklarımızın içindedir. Bir türlü izah edemediğimiz, o din değildir, o hikâyeler din hükümleri değildir, yaptıklarınız yardım değil, yıkıcılıktır diyemedik, anlatamadık bir türlü.  Kimilerinin yolları ayrıldı, kimileri ne olduğu bilinmeyen dünyalarına gömüldü. Ve geldik, 15 Temmuz tarihine…

15 Temmuz’da derin bir çöküş yaşandı. Çöken, Türk Silahlı Kuvvetlerinin zayıflatılmasına, yara almasına rağmen çöken, sahte, Siyonist, materyalist din anlayışıdır.

Peki, bu çöküş anlaşılabiliyor mu?

Anlaşılacak. Zaman ister. Binlerce yıllık sözde din öğretisinin bir anda yıkılması ve o bilgilerden, o inançlardan cayılarak hakikate yürümek o kadar da kolay değildir. Fakat hakikate yaklaşılacak. Yani, “hakiki Muhammedi anlayış ve yaşam tarzı” halkımızın geniş kesimince idrak edilecek. Eğer böyle olmaz ise, “alınacak tedbirler yaraya ilaç olmayacaktır.”

Ümit edilir ki, evvela, ülke yönetiminin teslim edildiği yöneticiler anlasın. Zordur. Evet, çok zordur. Yıllar, yıllar boyu beyinlerini doldurdukları yanlış, hatalı, eksik bilgilerle kısa bir zamanda temizleyip, berrak anlayışlara kavuşmaları zordur. Biraz gayret, biraz ceht gerekir.

15 Temmuz felaketi, kendilerini manevi sanan ve fakat maneviyatın kenarına bile yaklaşamamış bedbahtlar ve de bedhahlar elleriyle yaşanmıştır.

“Hz. Muhammed’in anlaşılmasını bilinçli örtenlerin karşısına O’nu anlamadan yaşayıp gidenlerin aldığı önlemlerle çıkılmaz… Allah muinimiz olsun…”


26 Temmuz 2016 Salı

Onlar, Yalnız Değildir…


Yani, şimdi…

“Bilmiyorduk, tanıyamamışız”

Demekle, (ahmaklığına hükmeden bile çıktı)

Kurtulmuş mu oluyoruz?

Haklarında bilgimiz yoktu demek, ne olursa olsun, bana oy versin de, beni desteklesin de ne olursa olsun demektir..

Kaldı ki, salt oy vermekle kalmıyor. ‘Ne istediniz de vermedik’ noktasına varana dek, devletin ekonomik kaynaklarını, onların adreslerine arklandırıp, bir tarafı, yani milletin bir tarafının fakirliğine sebep olunmaktadır. Asıl sahibi başkasıyken, bir ala-dalavere ile ekonomik değerler, kendisini destekleyenlere aktarılıyor. Bu ne vebaldir? Bu ne vurdumduymazlıktır?

Şimdi onlarla savaş hali var. Her ne karar alınırsa tan destek bizden. Ne bir eleştiri getiririz, ne bir karşı dururuz. Allah zihin açıklığı versin.

Evet, tüm desteğimiz yanınızdadır. Şunları unutmamak tavsiyesiyle;

Onlar yalnız değildiler, kendilerine benzer onlarca yan kitle oluşturdular. Onunla da kalmadı, güya onlara karşı duran yine onlarca cemaat grupları türedi. Aslını astarını bilemeden, karşı durmak neye yarar? Yalnızca taraftarının desteğini devam ettirmesine ve mali imkânlarını iç etmeye yarar. Alenen yapılıyor. İşte uydudan yayın yapan televizyonlar, bir değil, üç değil…  Sakallı, sakallı kişiler çıkmışlar hacı, hoca sıfatlarıyla insanımızı dolandırıyorlar. Sürekli olarak söyledikleri, akla, mantığa, imana aykırı sözler. Bir-kaç hikâye, bir-kaç gözyaşı insanı avlamaya kâfidir. Bu insanlarımız nasıl koruncak?

Nasıl da savaşırdınız ‘laik’ düşüncelerle ve laiklik yanlılarıyla.

Neymiş;

Laiklik, dinsizliği çoğaltmak için değil meğer dini ve dindarı korumak içinmiş.

İşe, bunları itiraf ederek başlayabilirsiniz.

Yanlışı kabul etmek, başarının ilk adımıdır.

İtiraf edebilir ve kendinize inanırsanız, diğerleriyle de, akıl ile, ilim ile, kitap ile, tefekkür ile mücadelede başarılı olursunuz.

Unutulmaması dileğimizle;

Diğerleri de onlar kadar tehlikelidir.

Hz. Mevlana şöyle söyler:

“Kendini uyanık sananlar aslında en ağır uykudadır.”

Divan-ı Kebir



19 Temmuz 2016 Salı

Savaş Nedir?


“Savaşın çapraşık ve bilgiççe bir tanımlaması ile işe girişmeyelim. Savaşın özüne, düelloya bakmakla yetinelim. Savaş, çok daha büyük çapta olmak üzere, düellodan başka bir şey değildir. Bir savaşı oluşturan sayısız kişisel düelloları tek bir kavram içinde toplamak istersek, iki güreşçiyi düşünmemiz uygun olur. Her biri, fiziki gücü sayesinde, diğerini iradesine boyun eğdirmeye çalışır; en yakın amacı hasmını alt etmek, yıkmak, böylece tüm direnişini yok etmektir.

Demek oluyor ki, savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir.

Şiddet, şiddeti göğüslemek için, bilim ve sanatların buluşları ile silahlanır. Gerçi kaydedilmeye değmez bazı ufak tefek sınırlamaları devletler hukuku yasaları adı altında kabul eder ama bunlar uygulamada savaşın gücünü zayıflatmaz. Şiddet, yani fiziki kuvvet (çünkü devlet ve kanun kavramlarının dışında manevi kuvvet diye bir şey yoktur), böylece savaşın aracı olmaktadır, ereği ise düşmana irademizi zorla kabul ettirmektir. Bu ereği tam bir güven içinde gerçekleştirebilmek için, düşmanı silahtan arındırmak gerekir ve işte bu silahsızlandırma, tanımlama gereği, savaş operasyonlarının gerçek anlamda ilk amacıdır. Bu amaç son ereğin yerini almakta, onu bir bakıma, savaşın kendisine ait bir şey değilmişçesine, bir kenara itmektedir.” (Carl Von Clausewitz, Savaş Üzerine, sh. 14)

Unutulmasın ki, savaş gayeye ulaşmak için bir araçtır.

Aklını kullanan, kurmay subayın yapacağı ilk tespit, düşmanın amacının ne olduğudur. Amaç belirlenebilirse, bu amaca ulaşmak için kullanılacak yolların hesabı kolaylaşır. Bir de şu husus unutulmasın, savaş, savaşın başladığı anda başlamamıştır. Ön hazırlık yıllar, yıllar evvel başlamış ve olgunlaştırılmıştır. İşte kurmayın tespit edeceği de bu hazırlık dönemidir. Düşman cepheye yerleşmiş, toplar, tüfekler patlarken, savaş gemileri denizden döverken, uçaklar bombalarını yağdırırken siz kurmay olsanız, akıllı olsanız ne yazar? Elbette bu zamanda da yapılacaklar vardır. Heyecanlanmadan, kıvrak zekânın devreye girmesiyle, en azından kısa vadede kurtuluş ve refaha kavuşmanın yollarını buluvermek, üstün subayların yapabileceği işlerdendir.

Yıllardır söyleriz, Türk milleti bir savaşın içindedir diye. PKK yalnızca kendi halinde bir terör örgütü değildir diye. Evet, bir savaşın içindeyiz, fakat düşman cephede henüz yerini almamış, devşirdikleri ile işlerini kotarmaya çalışıyor. Devşirilenler hep dağlarda eli silahlı teröristlerden de olmuyor. İçimize kadar sokulmuş kanlı hançerlerini gizlemeyi başarabilmiş alçaklar, devletin tüm kurumlarına yerleştirilmişler verilecek emri beklemektedirler. Son 14 yılımız binlerce örneğini yaşadığımız felaketlerle geçti. Sıradan bir kurumda terfi ettirilmeyen basit bir memurun hakkını bile savunamadığımız günler çok uzaklarda değil. Tüm kurumlarda yapılmış olmasından da eminiz. Ve bunların toplamı, cephedeki askerin elinden silahlarını almakla eş değer bir tesir üretmiştir.

Savaş alanlarının en kıymetli silahı insandır. Karar mevkilerinde bulunanlar ise, yetişmiş en kıymetli insandır. Öyleyse ne yapılmalı? Çok basit, karargâhı yetişmiş iyi insanlardan arındırmak. Silah olmuş neye yarar, gez-göz arpacık ayarlamasından sonra tetiğe basacak olmadıktan sonra.

Geriye doğru dönüp bakalım, görüntü bir felaketin adım adım yaklaştığının resmidir. Defalarca söyledik, defalarca söylendi. Kandan beslenenler olduk, kafatasçılar olduk, anaların ağlamasını isteyenler olduk… Olduk da olduk.

Buyurun bakalım. Ülkeyi getirdiğiniz yerden memnun musunuz?

“Ne mutlu Türküm diyene” özdeyişini ‘dağdan taştan silmek’ eyleminin bile getirdiği yerdir bulunduğumuz yer.

Atatürk düşmanlığı, Cumhuriyet düşmanlığı nice azgın kişileri yetiştirdi. Türk’e karşı atılan her nutuk, yazılan her makale doğal olarak Türk düşmanlığını artırmıştır.

Şimdi soralım: Türk’e düşmanlığın en basit göstergesi nedir? Türk Ordusu’na karşı durmaktır.

Evet, kanlı darbe girişimi, Türk tarihinin sayfalarında kara yerini almıştır. Darbeye iştirak edenler en sert biçimde, en ağır cezalara çarptırılmalıdırlar. Türk adaletine inanıyoruz. Bu olacaktır.

Şimdi darbeyi ve darbecileri aşağılamak için, Mehmetçiğe yapılanları tasvip etmemiz mümkün değildir. Neydi o sakallı IŞİD benzeri kişilerin, ne yaptığının bile farkında olmayan ve silahını bırakmış Mehmetçiğe yaptıkları.

Ordumuz, PKK ve IŞİD belası ile savaşmaktadır aylardır. Sayısını takip edemediğimiz Binlerce şehit verilmiştir. Bu hengâmede karşılaştığı ihanet çemberinde, darbecilere katılmayarak ve karşı durarak, milletin, devletin, demokrasinin yanında yerini almıştır. Gözü dönmüş satılmışlar deşifre edilmiş ve adalete teslim edilmişlerdir. Şimdi, masum Mehmetçiğe o çirkefliği yapanların da tutuklanarak en ağır cezaya çarptırılmaları beklediğimiz bir adalet olacaktır.

Şunu yaptınız, bunu yaptınız diyecek halimiz yok. Şimdi yaraların tamiri zamanıdır. Şimdi Türk düşmanlarına gerekli derslerin verileceği zamandır.

Savaşın geldiği bu noktada hedef Türk Genel Kurmayı, Ordu karargâhı olmuştur. Darbenin başlangıcı Üst komutanların alıkonulmasıyla başlamıştır. Genel Kurmay basılarak, Başkan zorla etkisiz hale getirilmiştir.

Ancak… Darbecilerin amacı devletin bütün kurumlarına el koyarak, 80 darbesinde olduğu gibi uzun yıllar yönetme isteği olamaz. Bence tek amaçları vardı. Vur-kaç taktiği ile olabildiğince büyük zarar vermek. İnsanlara korku salmak, yöneticileri düşünemez hale getirmek. Böyle olmasaydı, ne diye komutanları tutuklasınlar, Genel Kurmay Başkanını enterne etsinler? Hazırladıkları ilanlar, demeçler, tayin listeleri filan hikâyeyi tamamlayan belgeler. Onlar için devleti ele geçirmek değildi amaç. Verilen görevi hızlı bir şekilde bitirmek ve kaçmak. Çünkü üst komutanları ikna edemeyeceklerini biliyorlardı. Çünkü yola çıktıkları kişilerle devleti ele geçiremeyeceklerini biliyorlardı.

Nitekim amaçlarına ulaştılar. Günlerdir televizyonlarda asker elbisesi giymiş kişilerin aşağılanarak, üstlerinin aranması, başları öne eğilerek iterek götürülmesi, çıplak askerlerin teslim alınması…  Gibi resimler seyrediyoruz. Görülen her resim, askere olan kini artırıyor, gittikçe de, askerin, dolayısıyla Türk ordusunun güvenilmez olduğu belleklere kazınıyor.

Artık iş adaletindir. Devleti yöneten siyasilere düşen ise, tez zamanda, milletin orduya güvenini sağlamak olmalıdır. Bu amaçtan olmak üzere, tutuklu darbecilerin tez elden üniformaları çıkartılmalı ve sivil kıyafetlerle televizyonlarda görünmeleri temin edilmelidir.

Bizim, ordumuzdan başka neyimiz var? Bu darbeyi planlayan -üst akıl- ordu-millet ayırımının, millette ordu düşmanlığının pekişmesinin, asker karşıtlığının zihinlere yerleştirilmesinin istediğinden adım gibi eminim. Ve başarılan da budur.

Oyuna gelmeyelim.



17 Temmuz 2016 Pazar

Deniz Bitti, Sıra Geldi Kaçırılan Paralara


Çağın inceliklerini, ilmi gelişme seviyesini idrak edemeden, akıl edemeden çağa ve ahirete dair yapılan uyduruk söylemler, sadece lafta kalıp, insan ruhuna asla işlememekte ve hatta yıkıcı, yakıcı sonuçlar bile doğurabilmektedir. Aslında nefsani haykırışları bir nevi dindarlık söylemleri gibi halka kabul ettirmek, sonunu göremeyen gariplerin hevaya çırpınmalarıdır. Neden mi, semiren nefisi doyurmak mümkün değil de ondan.

Bakınız, duble yollar, köprüler, barajlar, hava meydanları gibi insana rahat ve huzur sunması gereken hizmetler, nasıl oluyor da, düşmanlığı körüklüyor, nasıl oluyor da toplumsal bloklaşmayı sağlıyor? Bu soruya iktidar ileri gelenlerinden, muhafazakâr çevrelerden tatminkâr bir cevap beklemek hakkımızdır. Huzur, yollarda, barajlarda değildir çünkü. Onlar huzura yardımcı araçlardan başka bir şey değil. Kredilerle satın alınan evler, otomobiller, lüks tatil gezileri patlamaya hazır bomba değil de nedir?

Bu aşamaya bilinçli şekilde getirildi toplum. Daima yüksek oranda tüketmek yalancı bir mutluluk sanrısı yaşatmakta ve fakat devamını ama daha güçlü şekilde talep etmektedir. Aslında yeniden borçlanılarak, kredi kartlarından çekerek diğer borçlarını kapatarak, tatlı ama acısı sonralarda hissedilecek sahte mutluluklar sağlanıyordu…

Derken, deniz bitmiş gibi, yurt dışındaki paralara gözler çevrildi. O paraları biliyorlar, çünkü nasıl çıkarıldığını da bildikleri gibi. Kara para, vergisi ödenmemiş ve yasal olmayan yollardan elde edilen paralar yurt dışı bankalara istiflenmekteydi. Deniz bitince bu paralar akla geldi. Getir de nasıl getirirsen getir. İster kendi adına getir, ister başkasının adına getir. Ama ne olur getir! Böylece yalvaran devlete de şahit olduk.

Hatırlatalım. Kara para, durduğu yerde duramaz. Etrafını da karartmaya başlar. Çürümüş bir salkımın, küfenin içindeki üzümlerin tamamını çürütmesi gibi. Hem yasal olmayan yollardan kazanılmış, hem bu ülke insanının olması gereken paralar yurt dışına çıkarılmış (kaçırılmış) ve hem de getir o parayı vergi almayacağız demek, dürüst insanların da hırsızlık yapmasını, görevini suiistimal etmesini, zimmete bulaşmasını ve daha sayamayacağımız nice suçlara sürükleyeceğini de bilmek lazımdır. Ben enayi miyim? Duygusuna sürüklenecek insanımız. Madem onlar çaldı-çırptı kaçırdılar paraları ve kısa bir zaman sonra da affedildiler!.. Ben niye yapmayayım? Düşüncesine sürükleneceklerdir. Bu durum, geminin delinip, su alması olayına benziyor. Bizimkisi, deliğin tamiri çabası. Başka ne niyetimiz olabilir?

Adına ‘varlık barışı’ demişler. Şuna bakar mısınız, bu kadar suyu çıkarılmış bir kavram daha var mıdır bilmiyorum; ‘Barış’. Kim bilir, belki çalınarak-çırpılarak edinilmiş ve yurt dışına kaçırılmış paralar, şimdi yurda getirilirken, nerden buldun diye sorulmayacak, vergi istenmeyecek, üstelik, bu paralar başkalarının adına bile getirilebilecek. Yani paranın esas sahibi bilinmeyecek!. Bu nasıl bir anlaşmadır, bu kanuna kimler el kaldıracak? Belli ki, korkulan gelecek ve korkutulmuş birileri var. henüz yetkili iken aklama – paklama işleri de hallolacak..

Neyse, kimin para kaçırdığı niye kaçırdığı umurumuzda değil. Ancak, bu paralar yurda getirildikten sonra, araştırmacı gazetecilerimiz, paraların izini sürecek, takibini yapacaktırlar eminim.

Panama Belgelerinde adı geçen ve iktidara yakınlığıyla bilinen Mehmet Cengiz, Ali Ağaoğlu, Remzi Gür gibi isimler ve Çalık Holding gibi şirketlerin de yurt dışındaki paralarını getirebilecekleri ve aklanacakları da bir gerçektir.

Hem bu milletin A’sına koy, hem hırsızlıkla edinilen paraları yurt dışına kaçır ve hem de gün gelsin affedilsin!

‘Barış’ kavramı kullanılarak, iç karışıklığın ve bloklaşmanın artırılmasına yardımcı olunacağı bilinmelidir. Bu paralar bu milletin paralarıdır ve el konularak, hazineye kayıtlanmalıdır. Aksi durumda düşmanlık artacaktır.


Bir şeyler yanlış gidiyor…

5 Temmuz 2016 Salı

Alkış ve Alkışlar…


Önceki Başbakan Ahmet Davutoğlu görevi teslim aldığında, Tayyip Erdoğan’ın yanında “restorasyon hükumeti olacaklarını” söyleyerek, geniş anlamıyla Erdoğan’ın yaptıklarının tamire ihtiyaç gösterdiğini anlatarak hem de yanında eleştirmişti. O gün büyük alkış kopmuştu salonda, ne de olsa yeni Başbakan alkışlarla taltif edilmişti AKP seçmenince. Zaman geçti, Türk tarihinin en acı azil eylemi yapıldı ve Davutoğlu çok sevdiği koltuğundan uzaklaştırıldı. Koltuk boş kalmazmış fehvasınca, yerine aynı ağızın seçtiği tek seçici, Binali Yıldırım’ı getirdi. Yeni Başbakan’ın İlk hitabında söylediği söz şudur; “Düşmanları azaltacağız, dostları çoğaltacağız.” Bu söylemde de tek bir mana vardı, dostları azaltan, düşmanları çoğaltan Ahmet Davutoğlu’nun eleştirisi. AKP destekçileri olanca güçleriyle yeniden alkışladılar.

Bir iş yapıyorlar alkışlıyorlar. Yaptıkları işi muhalefet eleştirdiğinde acımasızca, hakaret ve hatta küfür içeren cümlelerle saldırıyorlar. Lakin gün geliyor yapılan o işi kendileri eleştirdiklerinde, yine alkışlıyorlar. Diyemiyorsun ki, ‘yahu biz bunların yanlış olduğunu söylediğimizde, bizi acımasızca eleştirmiştiniz, şimdi ne oldu da bizim safımıza geçtiniz?’.

PKK’ya verilen tavizleri söylediğimizde, nasıl da karşı durmuşlar ve bizlerin ‘kandan beslendiğini’ filan söylemişlerdi. Ne oldu? Nasıl oldu da saf değiştirdiniz. Irkçı denilebilecek kadar sert sözleri neden halkın huzurunda söylemeye başladınız? Rüyanızda mı korkuttular yoksa, yakında planladığınız seçimlerde milliyetçi oylara ihtiyacınız mı var?

Tek tek örneklemeye gerek yok, Ergenekon soruşturmalarında, Balyoz ve daha nice isimlerle yapılan soruşturmalarda ve tutuklamalarda hep bize karşı sert tutum içine girdiler. Ama sonunda bizim dediğimiz yere geldiler.

Yargı sisteminde böyle, eğitim sisteminde böyle, yanlış borçlanma politikasında böyle, Arap Baharı politikası ve uygulamalarında böyle, yaptıkları doğru bir iş yok. Yanlışı yapıyorlar sonunda ama en sonunda düzeltme uygulamasına geçtiklerinde yine yavuz hırsız çevikliği ile önümüze geçiyorlar. Aydın sıfatlı, pahalı kalemşorları vasıtasıyla tabii.

Son potları da şöyleydi: “bana mı sordunuz giderken!”. Bu sözü eleştirenler çok oldu. Kastımız eleştirmek değil. Olabilir, dış politikada yapılan manevra için gerekli bir cümle olabilir. Yazık ki, yıllar önce İHH gemisi, Dış İşleri bakanlığı ve Başbakanlık yardımıyla Akdeniz’e çıkıyorken, yine yapılanın yanlış olduğunu söyleyen ve hatta dünya dış politika literatürüne bir derneğin kullanılmasını hediye edildiğini söyleyen bizler olmuştuk. Karşı saldırı olarak, Başbakan’ın ağzından söylenenleri şimdi hatırlamaya gerek yok. Umarım pişmanlık yaşamışlar ve bilinçli bir politika değişikliğine gitmişlerdir. Aksi takdirde ‘günü kurtarmaya’ yönelik politikalarla nasıl bir tehlikeli yarın başına geldiğimizi görmeyen, bilmeyen yok!.

Rus uçağının düşürülmesi yanlıştı. Düşürülmesinin hemen ardından “Rus uçağının düşürüldüğünün” C. Başkanı ağzı ile açıklanması ve “bir daha girerlerse bir daha düşürürüz” gibi sakil bir cümleyle açıklanması en yanlışıydı. Bu düşürülme olayının Haklılığına içeriden hiç kimseyi ikna edemediler, yandaşlar hariç. Onlar, alkışlamaya devam ettiler.

Şimdilerde unutturmaya çalıştıkları bir de “BOP ve eş başkanlığı” var. Yabancı bir devletin Türk Başbakanı’na emir vermesini içimize sindiremediğimizden, karşı durduğumuz BOP ve eş başkanlığı. Aynı zamanlara isabet eden ‘Medeniyetler ittifakı’ oluşumu da benzeri bir politika sonucuydu. Bundan vaz geçmiş görünüyorlar. Lafını bile etmediklerinden yanlıştan dönmüş kabul ediyoruz. Bizler karşı durdukça, Aman Allah’ım neler söylememişlerdi. Ne hakaretler, ne yanlışlar… Neyse ki, ufaktan ufaktan yanlışları fark ediyorlar. BOP ve medeniyetler ittifakı, emperyalist bir saldırıydı ülkemiz ve milletimiz üzerinde, en başa da içeriden devşirilenleri yerleştirmişler ve hedefe iç güçlerle ulaşmaya çalışmışlardı. Bilmem artık BOP ne durumda.

Bakmayın ne durumda dediğimize.

Bakınız; Almanya meclisinin almış oldu, hem de bir Türk’ü kullanarak almış olduğu sözde ‘Ermeni soy kırımı’ kararı, İngiltere’nin AB’den çıkış için yapmış olduğu referandum eş zamanlıdır. Kesinlikle inanıyorum ki, BOP politikalarının bu uygulamalarda tesiri vardır. Durun bitmedi; daha dün İstanbul’da patlayan IŞİD bombaları doğrudan BOP politikaları sonucudur. Durun, durun bitmedi. PKK’nın gemi azıya alarak yaptığı saldırıların tamamı bu hain politikaların sonucudur. Haa, onlarla dün yapılan sözde ‘çözüm süreci’ uygulamaları mı dediniz? O süreç olmasaydı, PKK ve yavrusu PYD-YPG bu kadar semirebilir miydi dersiniz?

Bütün bu karmaşanın yanında bir de MHP’ye bakalım. Bulunulan durum için bir hatırlatma ve yoruma gerek yok. 22 Haziran 2015 tarihinde şunları yazmışız: “Dans, yolsuzluklarla başlar, BOP ile devam eder. Çözülmenin Türk Ruhu’na yüklediği yorgunluk makamındaki resitale geçerken, Beştepe’nin ağır baskılarından bunalarak ortaklığı bozmak da var. Ve erken seçim (ağaları tekrar seçim demişti). İşte kapanış sinyalleri. Bu durumdan sonra yapacağınız hiçbir şey kalmaz ki, AKP’nin MHP’yi getirmek istediği yer burası olabilir. Muazzam medya gücü, sahip oldukları sınırsız para gücüyle yapılacak propaganda ile son hazırlanır. Baraj altında kalacak MHP oyları AKP’ye akarken hedefe ulaşılmış olur. İkili parti sisteminin diğeri ise Türkiye Partisi sınıfına terfi ettirilmiş HDP. Birisi iktidarda, diğeri muhalefette kardeş kardeş ülkeyi götürürler. Kimin muhalefette, kimin iktidarda olduğu önemli değildir artık.”

Ortaklık gerçekleşmemiş ama kapatılmaya doğru sürükleniş tüm hızıyla devam ediyor. Doğrusu BOP politikaları burada da kendini gösteriyor. Milli duyguları törpülemek, milli dayanışmayı kötülemek, milli düşüncenin önüne set çekmek. Yaptıkları bu. Eğer MHP’yi kapatabilirlerse, önemli bir engeli daha aşacak BOP’cular.

Tabi,

Bir yandan alkışlar devam ediyor hiç hız kesmeden. Çünkü hala ekonomik musluklar onların elinde. Medya Yüzde Yüz oranında onların elinde. Şana şöhrete kavuşmak isteyenlerin uğrayacağı noktalar onların elinde. Makam sahibi olma niyetindekiler hala onlara doğru koşmak zorunda…

Durum bu iken,

Haydi ya alkışlara biz de katılalım,

Ya da kavgaya devam edelim ve kavgayı kızıştıralım.

Tercih sizin!...

(Bayramınız kutlu olsun.)