25 Ocak 2016 Pazartesi

Niye İş Bankası Üzerine Gidiliyor?


Elimizde kala kala bir İş Bankası kaldı.

Öteden beri daima gündemde tutarım. Bari bu ekonomik varlık elimizde kalsın diye.

Tartışmanın noktasını -mihverini-, İş Bankası’nın bir kısım hisselerinin CHP yönetiminde olması üzerine kuruyorlar. Tartışmayı, bazı konularda, bazı tartışmalarda, bir kısım düşünceler üzerinde haklı kılmaya çabalamaktadır. Milliyetçi düşünceye sahip olduğunu sanan bazı kişiler ise, sırf İş Bankası hisselerinin CHP’ye ait olmasını fırsat bilerek, devletin bu hisselere el koymasını istemekte ve İş Bankası ile CHP ilişkisinin sonlandırılmasını arzu etmektedirler.

Şu fikre katılırım.

Bir siyasi parti asla bir finans kuruluşuna sahip olmamalıdır. Hatta bu finans kurumunun yönetimine idareci tayin edememelidir. Bu fikir için itirazım yoktur.

Ancaaakkkk,

Ülke Türkiye, banka İş Bankası olunca durumlar farklılaşıyor.

CHP, İş Bankası’na yalnızca yönetim kademelerine (yanlış bilmiyorsam Dört kişi) atabiliyor (Üç de olabilir). Elbette önemlidir! İtirazım yoktur. Yalnız, diyelim ki, aldık CHP’nin elinden,  sonra ne olacak?

Biz söyleyelim:

Banka devlet mamelekine geçecek. Yani satılması için her şey hazır olacak. Satılması için önümüzde engel kalmayacak.

Bizim, (belki de) 15 yıldır vurguladığımız konu budur.

Petrol, doğal gaz, elektrik, su, taşıma, dokumacılık ürünleri, tuz, kibrit, et, süt, ayakkabı… Dâhil, pek çok ürünün üretimi veya idaresi devlet elinde bulunan fabrikalar, araziler, tarım işletmeleri, petrol ayrıştırma tesisleri, limanlar, dağlar, ovalar, araziler, meralar… Aklınıza ne gelirse iktisadi olarak tamamı satılmış, hem de yabancılara satılmışken, ülke zayıf duruma düşürülmüş, gelir ( ve kurumsal) vergisi tahsil edemez, iş yaparak gelir elde edenleri (elbette tamamını) kayıt altına bile alamazken, yani devlet gelirleri, reel olarak gün be gün düşmeye devam ederken…

Elinde satılacak bir ekonomik varlığı kalmamışken…

Akla ilk gelen ekonomik değer İş Bankası’dır.

Ve,

Dünyanın ekonomik devleri (başka bir deyimle, küresel eşkıyalar) , alıcı gözlerini ülkemizde dikebileceği sadece İş Bankası kalmışken…

Devlet yönetiminde yetkili olanlar ve özellikle, ekonomi alanında söz sahibi olduklarına inanılan bazı kimselerin, saçlarına jöle sürerek, geçmişini yalanlayanların sözlerine inanmak isteyen milyonların hazır bulunduğu halde; ağzından, kaleminden çıkan bazı sözlerin, devleti yönetme iktidarına sahip kişilerin de inanacağını da bildiğimizden, rastgele söylenen değil, küresel eşkıyaların bilinçli olarak söylettiği bir söz olarak; İş Bankası’nın, CHP’nin elinden alınması gerektiği fikrinin, milliyetçiler olarak karşısında durmak bir devlet, bir namus savunuculuğu, bir küresel diktatoryaya karşı durma ideali olmalıdır deriz…

Olayları başından itibaren iyice takip etmek, dikkatlice takip etmek gerekiyor.

İş Bankası’nın yanlış idare edildiği, zarar ettirildiği, kötü yönetildiği, sermayesinin dağılımında hatalar olduğu.. Gibi konular tartışılabilir, buna itirazımız yoktur. Bunlar bizim şu andaki konumuz değil. Eğer böyle bir durum varsa, bunların çözümü kolaydır ve kısa zaman hallolur. Karşı durduğumuz hususu tekrar etmekte fayda var:

Küresel şeytanlar, Türkiye’nin neredeyse tek milli varlığı olarak hayatiyetini devam ettiren İş Bankası’na el koymak istiyorlar. Vaktiyle milli düşündüğünü sandığımız CB’nin jöleli danışmanı bile, İş Bankası’nın satılması gerektiği noktasına gelmiş ise, bunun karşısında durulması, milli düşünenlerin, millici olduğunu söyleyenlerin boyunlarının borcudur. Savunabileceğimiz tek millî kuruluşumuz kalmıştır onun da adı İş Bankası’dır.

Beyler,

İş Bankası’nın bilmem şu kadar payına CHP sahiptir diye, sırf CHP düşmanlığı yapmak kastıyla bu bankanın devlet idaresine geçmesini istemek demek, Milyon Dolar değerindeki fabrikayı, deposundaki hurdalar fiyatına satmak ve arsasına yapılacak değersiz evlerden bir tanesine sahip olmaya çalışmak demektir. Ki, bu eve sahip olduktan sonra, üstlendiğin borç kadar masraf yapmak da cabasıdır.

Aklınızı kullanın.

Ekonomi kalemizde kala kala bir İş Bankası kaldı. O da giderse,

Biliniz ki,

Vergi tahsilatı bile yapacak bir kuruluşumuz kalmayacak.

Unutmayınız,

Memleketin en büyük kuruluşu olması gereken Telekom bile zarar açıkladı.

Varın sizin düşünün.

Kıçı kırık, jölelilere filan kulak asmayın.

Bizden söylemesi.

Milliyetçi, milli düşünmek zorundadır.

Küreselcilere karşı durmak, milliyetçinin temel vazifesidir. Kimin, hangi danışmanın ağzından çıkarsa çıksın, söylenen sözleri aşağıdan-yukarıya kadar en ince ayrıntısına kadar değerlendirip öylece karar vermelidir.

Asla kişilerin, saçına sürdüğü jölenin kalitesine, fiyatına bakarak ağzından çıkan laflara kulak asmamalıdır, akıllı Türk, zahire bakarak değil, derinliğine nüfuz ederek karar verir vesselam…

İş Bankası tamamıyla devlete geçtiği gün, Türkiye bir iktisadi kuruluşuna, hem de ülkemizin en büyük kuruluşuna daha veda edecektir…

Bilinsin istedik…



23 Ocak 2016 Cumartesi

Bidden, PKK, MHP, BOP ve Bilmiyorum!...


Bidden Bey’in gelişinden itibaren,

Kürt politikasında, doğrusunu şöyle söyleriz PKK politikasında acil bir değişikliğe gidilecektir.

Değişiklik dedikse,

Eskiye acil dönüş diyebiliriz.

Zaten, bizimkiler de böyle bir vesile bekliyorlardı.

Yok, silahları bırakacaklardı, yok, yurt dışına çıkacaklardı gibi anlamsız laflar yine söylenilmeye başlanıldı.

Bidden efendi, sen ne büyük bir As Başkan’mışsın…

Bizdeki Eş Başkan(lar) hemence ne demek istediğini anladılar da, senin bile söylemekten imtina ettiklerini uçak yolculuğunda bile olsa söylediler.

Ah,

Ah, dünya reisi olduğuna inanılan yüce devletin ikinci başkanı ah…

Bir toplantı yaptın, çağırdıkların yalnızca PKK’lılardı… Anlayamadığım bir konu şudur;

Niçin, MHP’den çağırdığın kişi O. Vural’dı?  Reddedileceğini varsaydığın için mi çağırdın, yoksa emrinden çıkmayacağını düşünerek mi çağırdın? Bu konu MHP içinde tartışılacak, nasıl tartışılacak, niye tartışılacak bilmiyorum, ama tartışılacak. Bir de, o toplantıya katılmamak, parti merkezinin kararı mıdır? Bu da tartışılacak.

Şimdi şu konuyu tartışmaya açalım:

İki partili bir Türkiye özlemi var özellikle ABD gibi devletlerde ve an itibariyle Türkiye’yi yönetenlerde. Ancak, yanlış algılanan konu şudur: birinci parti iktidardaki AKP ise, ikinci parti CHP değil!... HDP’dir. HDP’nin Türkiye partisi olduğu, ekranlarda saz çaldırıldığı, Cumhurbaşkanı adayı yapıldığı, neo-liberallerin, romantik solcuların desteklediği şu anki siyasi parti HDP’dir. Ve ABD ikinci adamının toplantıya çağırdığı isimlere bakınız. Sözlerimiz çabuk anlaşılır. Çağrılanların tamamı PKK’lı olanlardır. Peki, bu çağrıların içinde O. Vural’ın ne işi vardı? Sanırım, katılmayacağını hesap edemediler.

Katılsaydı ne olurdu?

1. Katılmış olsaydı, belki Türk milliyetçilerinin fikirlerini anlatabilirdi. Bunun ne faydası olurdu? Bence hiçbir faydası olmazdı. Dinleyenler bile olmazdı. Hatta dinleyeceğini söyleyen başkan yardımcısı bile dinlemezdi. Çünkü toplantıya MHP temsilcisi figüran olarak çağrılmıştı.

2. Katılmış olsaydı, diğer katılan PKK’lılar tarafından provake edilebilir ve kavgaya neden olabilirdi. Bu kez, kavgayı MHP’li bir kişinin çıkardığı propagandası bütün gazetelerde yayınlanır ve yenilgi kesin olurdu.

Ben diyorum ki,

1. iyi ki, katılmamış. Her halde kavgadan uzak durmak ve/veya kavgadan uzak durmaya çalışmak iyidir.

2. İyi ki, katılmamış. Yüksek siyaseti okumuş olmak ve ona göre tavır almak önemlidir. Yanlış bile olsa, inandığını uygulamak, zaman gelir doğrulanınca, hakkı verilir.

Doğrusu,

ABD çok acemice hareket ediyor. Bir yandan Türk siyasetinden MHP’yi ekarte etmeye çalışırken, HDP’yi Türk solunun tek temsilcisi seviyesine yükletmek istiyor. Diğer yandan PKK’yı güya düşman ilan ederken, PKK’nın Suriye temsilcisini, ABD’nin kara ordusu ilan ediyor. Bu kadar yanlışı, ancak bir ilk mektep talebesi yapabilir ki, Biden efendi henüz ilk mektebe bile gidememiş gibi duruyor. MHP temsilcisinin çağrısına katılmamasını bile izah edecek durumda değil.

Bu kadar büyük bir devletin bu acemilikleri, akıl almaz derecede.

Hele, hele… Misafiri olduğu bir devlette, en yetkili kişi ile görüşmeyi sona bırakmak demek, artık senden ümidimizi kestik manasına bile gelebilir. Bunu bile yanlış yaptılar bence…

ABD durmadan yanlış yapıyor, elindeki maydanozları görüp, peşlerinden koşuşturanlara bir sözümüz var;

 Sakın ola ki, maydanoz olarak gördüklerinizin, zehirli ot olduğunu hatırlatmadınız demeyin.


21 Ocak 2016 Perşembe

Soruyorlar, Siyasetten Niçin Nefret ediyorsun?


Şu satırları okur musunuz:

-Cahil ve ahlaksız olduğunu biliyorum.

-Çirkin yüzünü göstermiş.

-Namus ve şeref edebiyatı tutturmuş gidiyor.

-Yüzüne tükürsen yağmur yağıyor der.

-Cehalet ve çirkinlik bir arada.

-Serseri mayın.

-Şeref fukarası.

-Hangi namustan, hangi şereften bahsediyorsun sen.

-Tek bir hayırlı sözü yok.

-Bıraksanız memleketi batıracak.

- Neresinden tutsanız elinizde kalan bir zavallı.

- Hatta akıl sağlığının yerinde olup olmadığını da bilmiyoruz.

- Bunun sıkleti de ölçülemiyor.

- Ben niye adam yerine koyayım ki..

Yüksek siyasetimizin, ileri demokrasimizin geldiği son noktayı en yüksek ağızdan söylenen bu sözlerle anlıyoruz.

Bir söz daha var.

-Onun karın ağrısını ben biliyorum.

Bizim de bildiğimiz bir şey var.

Bu karın ağrısı nedir? Açıklanmazsa…

Daha çok karınlar ağrıyacak!



19 Ocak 2016 Salı

İmzacılar, Başbakan ve Konuşulamayanlar…


Başbakan’ın imzacı liberallere, romantik komünistlere, neo-liberallere, Ermeni sevicilere, bölücülere söylediği:

“İmzanızı çekin”

Sözü üzerine biraz düşündüm.

Diyelim ki çektiler imzalarını. İmzalamamış mı sayılacaklar?

İmzalarını çektikleri anda, aklanmış mı sayılacaklar?

Hiç imzalamamış durumuna mı düşecekler?

Ne yaparlarsa yapsınlar, bu kara sürülmüştür yüzlerine, asla çıkartamazlar.

Atatürk aleyhine idam kararı verenler, yüzlerindeki karaları silebildiler mi?

Sevr yalakalarının yüzünden karaları çıkabildi mi?

Ali Kemaller ve hempaları yüzlerindeki lekeyi silebildiler mi?

Peki, söyler misiniz:

Türkiye’yi bölünmenin eşiğine getirenler bu karayı temizleyebilecekler mi?

Sıfır sorundan, sıfır komşuya evrilen ülkemizin, içler acısı halini yaşatanlar unutulacaklar mı?

Yüzyıllar boyu Türk toprakları olan Ortadoğu’da bile dostumuzun kalmadığını düşünürsek, dostsuzluk acısını yaşatanların, bu acıları unutulacak mı?

Nasıl ki, bu soruların tamamına ‘hayır’ cevabı veriliyorsa, imzacıların, imzalarını çekmeleri halinde de her hangi bir değişiklik olmayacaklardır.

O halde koca Başbakan, niçin çıkıp da ‘çekin imzanızı’ nutku atıyor?

Bir şeyler söylemek için. Bir şeyler söylemiş olmak için. Laf bedava ya! Söyle gitsin, kurusıkıyı havaya istediğin kadar sık, havaya da havaya…

Anladığım şudur:

Bir sıkıntıları var. Utandıkları bir durum var. Ama nedir? Bilmiyoruz. Yakında çıkar kokusu…

Gerçi, geçenlerde bir köşe yazarı, ‘gizliden Kandil ile görüşmelerin başladığını’ fısıldamıştı.

Acaba, koku, bu koku olmasın!

Korkuların sebebi bu olmasın!

Peki,

Koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri, istihbarat ve emniyet teşkilatı bütün güçleri ile bastırdığı halde, bu kavgayı niçin bitiremiyorlar?

Yoksa onlar da mı kirli bir oyunun aktörleri?

Yoksa, anayasayı rahatlıkla değiştirebilecek çoğunluğu sağlamak için yeniden mi bir seçim planlanıyor?

Ne yalan söyleyeyim:

Benim kafam karışık. Tıpkı, Türkiye gibi…


18 Ocak 2016 Pazartesi

Bir Müşavere İsteği ve Sonuç…


Çok saygı duyduğum bir üstadım “Türklerin en büyük yanlışı omurgalı bir solun oluşumuna katkı vermemek olmuştur.” Cümlesini yazdıktan sonra bekledim. Neler yazılacak, hangi itirazlar yapılacak, hangi fikirler serdedilecek. Sol demek ne demektir, niye omurgalı bir sol istenmektedir. Üç saat bekledim. Bir türlü cevap verilmedi. Tartışma da yapılmadı. Söylediği ile kaldı garibim. Elli Bin üyeli Ülkücü’lükleri ile meşhur kalabalıklardan bir tık bile çıkmadı. Büyük bir fikir hareketinin, fikirsiz üyeleri, suskunluklarını korudalar. Veya, korktular fikir ileri sürmeye!.

Çünkü;

“Yeşil Kuşak” politikası, hala etkilerini sürdürüyordu. Hala, ABD siyasasını dillendirdiği halde, bağımsızlık türküleri söylediğini edepsizce dillendirebiliyordu. Hiç kuşku yok, hala, Müslümanlığını, Türklüğünü, milliyetçiliğini, İslamcılığını ve benzeri milli olması gereken değerleri dillendirenlerin, bilerek veya istemeyerek ve hala o politikaya hizmet ettikleri hala anlaşılamamıştı.

Şu sözlerle cevap vermeye çalıştım:

İlk cümleniz, sosyolojinin gereğinin yapılamayışının tespitidir. Eyvallah.

Ama bu yanlış salt, Türklerin ‘katkı vermemesi’nden değil, avanak Türklerin de omuz vermesinden kaynaklanmıştır diyebiliriz.

‘Avanak Türkler’ tanımı tarafımıza aittir ve bu tanımımızda iddialıyız.

Onlara Türk diyemeyiz. Yani, bir (Türk) anadan-babadan doğmak kişiyi Türk de yapmaz, insan da yapmaz. Kişi doğumdan sonra edineceği (aslında tartışılır) bilgilerle Türk olur, falan olur, filan olur… (tekrar ediyorum tartışılır)

Şimdi, doğuş konusu gündeme gelir; [(ve bu konu daha önce) (belki de en az üç yazıda tartışılmıştır)]

Irkçıların dile getirdiği (ki, liberaller, dinciler, ne idüğü belirsiz solcular) millet tanımı içindeki Türk ile, bizim algıladığımız, salt ‘severlik’ anlamının içerdiği Türklük ve (asil kanın dolaştığı-İman) Türk olmanın, insan olmakla eş anlam taşıdığı Türklük, farklı farklıdır.

Biliyorum: saçmalıyorum kimilerine göre.

Ama izin veriniz, akademisyen, düşünce kuruluşu üyesi, falan filan değilsek de söyleyelim.

Tamam, kendini solcu tanımlayan ne kadar varsa özellikle (PKK) ya şirinlik gösteriyorlar tamam.

Peki, söyler misiniz;

‘Yetmez ama evet’ diyenlerin kahir ekseriyeti kimlerdi?

Ya da, onlardan olmadığı halde, onlara ölümüne destek verenler kimlerdi? Sakın ola ki, solculardı, liberallerdi, dincilerdi filan demeyesiniz. Onların kahir ekseriyeti, milliyetçilerdi. Nitekim Cumhurbaşkanlığı ve 1 Kasım seçimlerinde de aynı kahredici sonuçla yeniden yeniden karşılaştık.

Ve bu kişiler,

Sonrasında, evvelinde, ve şimdilerde nerelerde duruyorlar,

Bir de bunları bir-iki cümlede inceler misiniz!

Tek tipleşmeye doğru hızlı gidiştir mevzumuz. Tek tipleşerek, tek renkleşerek, sorunsuzca yönetilebilir kalabalıklara sahip olmak, sanırım her bencil yöneticinin idealidir. Yapılmak istenen de budur. Hâlbuki ayrı renklerin bir arada bulunarak, her manaya ayrı bir yorum getirilmesi, fikren, ilmen muhteşem ilerlemeler sağlayacaktır. Bu durum göz ardı edilmektedir.

Evet,

‘Omurgalı Sol’u yaşatmak… Adam gibi Türk Sol’unu yaşatmak her Ülkü erinin görevidir, boynunun borcudur. Kabul ediyorum. Ama Türk Sol’unu…

SOL’un da boynunun borcudur. Ülkücü’yü yaşatmak.

Bu nasıl becerilecektir?

Bu sorunun cevabı çok kolay…

Ben susuyorum.

Bilenler konuşsun.

Her şeyi bilenler ülkesinde cahillerin susması önemlidir çünkü.


15 Ocak 2016 Cuma

Eleştiriyi de Anlamıyorlar Artık…


 “Türkiye hiçbir zaman bu kadar sıcak çatışmaya yakın olmamıştı. Hiçbir zaman böylesine kuşatılmamış, içeriden ve dışarıdan çevrelenip acımasız bir saldırı ile tehdit edilmemişti.

Hiçbir zaman aynı anda birkaç ülkenin hedefi haline gelmemişti. Bu ülkelerin doğrudan müdahalesiyle Türkiye içindeki çevreler harekete geçirilmemişti.” (İbrahim Karagül, Yenişafak, 23 Aralık 15)

Yukarıda bir devlet tarif ediliyor. Bilgisiz, cahil, beceriksiz, ehliyetsiz kişilerin yönettiği bir devlet.

Ki, iş bilmezler iş başı yaptıktan sonra, yanlış alınan kararlar ve uygulamalar nedeniyle işler hep tersine gider, istenen sonuca ulaşamaz bir türlü. Böyle gittikçe, her şey ters yüz olur, işler karmaşıklaşır, çözülemez hal alır. Sonra devlet zayıf düşer. Keneler, akbabalar, karasinekler üşüşür, bir parça nasiplenmek için. Son durum eleştirilmez. Kenelerin, akbabaların, karasineklerin normal, tabii halidir bu. Yapılması gerekeni zamanında yapmaz, sağlığını korumaz, yeterli beslenemez ve yanlış-haram lokmaları durmaksızın tıkınırsan, zayıf düşersin ve anılan haşerat üzerine dolar. Suç kimin? Elbette senin.

Bütün devletler gözlerini açmışlar ve zayıflayan, yere düşen devletleri kollamaktadırlar. Ki, dış politika ve kurmaylık eğitimine başlayan öğrenciye verilecek ilk dersin konusu bu olmalıdır. “Düşersen, üşüşürler.”

Yukarıdaki cümleleri bir daha okuyunuz lütfen. Hiçbir zaman böylesine (kuşatılmamış, çevrelenmemiş, savaşa çekilmemiş, etrafımızdaki devletler düşman olmamış)tı. Ne veciz bir anlatım. Ben sanıyordum ki, bu satırların yazılmasını takiben, yazarı bir-kaç gün içinde işinden kovulur. İşsiz kalır, ekmeksiz kalır. Olmadı. İşine devam etti. Bunun üzerine şunları düşünmedim desem yalan olur:

Demek, bu satırlarda anlatılmak isteneni ilgilileri anlayamadılar. Okuduklarını anlayamadılar. Etraflarında çalışan Yüzlerce danışmanları da, akademiden, stratejik düşünce kurumlarından, sivil toplum kuruluşlarından, gazetecilerden yanlarında çalıştırdıkları yüksek dehalı kişiler, allameler anlayamadılar bu satırları. Eğer anlamış olsalardı, ekmeklerini kazandıkları efendilerine durumu nazikçe izah ederler ve bu satırların yazarı doğduğuna pişman edilirdi. Olmadığına, üzerine yüklü görevi devam ettirdiğine göre, gerçekten bu satırlarda neyin anlatıldığını hiç birisi anlamadılar. Ya da şu kanaate varmak mümkün. Sıfatları geçen kişilerin hiç birisi bu yazıyı okumadı! Gerçi biliriz ki, onlar okumazlar. Gece rüyaya yatarlar, ilham (vehim kaynağından) olunan bilgileri efendilerine sunarlar ve uygulamaya derhal geçilir. Sanırım, memleket böyle idare ediliyor.

Bu yandaşlardan birisi de TRT’nin Diyanet kanalındaki sohbet programında, “Eğitim, Cumhuriyet tarihinden bugüne kadar, böylesi bir krizi yaşamamıştı” demişti. Onu da duymadılar.

Bildiğim bildik, çaldığım düdük hesabı, yaptıkları uygulamalara devam ediyorlar. Şurada yanlış yapmışım düzeltiyorum, özür diliyorum; diye bir durumları yok. Yanlışa devam ediyorlar. Yanlış olduğunu biliyorlar mı? Ben anlayamadım. Lakin işte kendi adamları, kendi yandaşları, en sıkıntılı zamanlarında bile onları destekleyen ve yanlarından asla ayrılmayan yakınları bile yukarıdaki gibi eleştiriyorlar. Bari bunları dinleseler diyeceğim ama heyhat!.

Yaptıkları yanlışları anladıkları vakit, kendilerine, kendilerinin yaptıkları eleştiri yalnızca: “-Aldatıldık.” Oluyor. Hoş bu da önemli bir itiraftır anlayana. Çünkü devlet adamı aldatılmaz, aldatılamaz. Her adımı hesaplanmış, her yapacağı iş kanunlara, yönetmeliklere, kurallara bağlanmıştır. Bütün bunlara rağmen, aldatılan bir devlet adamı, bunu da itiraf etmişse, artık bir daha o görevde kalamaz, kalmamalıdır ve kendiliğinden görevini devredip ve başının çaresine bakmalıdır. Bizde böyle olmadı. İnadım inat dercesine, yüklendikleri görevleri devam ettiriyorlar.

İşte aklımın almadığı bir hususa geldi sıra. Görevlerini nasıl devam ettiriyorlar?

Ayaklarının altına aldıkları ve çiğnemekten zevk duydukları değerlere sahip çıkarak!

Her ülke halkının büyük çoğunluğu daima, memleket sever, millet sever, kamu haklarına riayet eder niteliktedir. Bizde de böyledir. Fakat işler bizde diğer ülkelerde olduğu gibi gitmemektedir. Milletin büyük çoğunluğunun değerlerine aykırı hareket edenler, zayıfladıkları zamanlarda o değerlere taparcasına sahip çıkarak, milletin zekası ile alay edip, tekrar onların desteğini bizim ülkemizde sağlamaktadırlar. Böyle olmuştur. Milleti sükuna, onların değerlerini adeta baş tacı ederek kavuşturmuşlardır. Öte yanda, yapılan hatalar neticesinde hemen her gün şehitler, bombalamalar, adam kaçırmalar, devlet memurlarının taciz edilmesi gibi olaylar millet tarafından görmezden gelinmektedir. Bu sefer, millet kandırılmıştır ve millet kandırılmaya hazır ve layık olduğunu, kandıranlara destekleriyle bildirmiştir.

“Vatan, millet, milli güvenlik, milliyetçilik” teraneleri sözde de olsa, çeşitli yetkili ağızlardan dillendirildikçe, hele hele, “dindarlığı hatırlatan kavramlar kullanıldıkça, resimleri tedavüle sokuldukça” millet dut yemiş bülbüle dönmektedir. Elbette bu durumun incelenmesi, analiz edilmesi sessiz, soluksuz kalan ilim yuvalarının işidir. Bizler onların hayatiyet kazanarak, görevlerinin başına döneceği günü sabırla beklemekteyiz.

Büyük yıkım gerçekleşmeden, tedbir alınmalıdır noktasındayız.

Tedbir, sandıktan geçer.




13 Ocak 2016 Çarşamba

Değişim Dedikleri; Bölünmektir, Parçalanmaktır…


“Yazmanın çok acı verdiği günleri yaşıyorum uzun süredir.” Diye başlamış yazısına Ahmet Takan. Silopi, Cizre, Şırnak ve benzeri il ve ilçelerdeki olayları hatırladıkça yandığını anlatıyor. Yürek burkan acıları taze tutmak belki uyanamayanların iğnesi olurda acıtır, belki de uyanırlar diye tekrarlar yapılıyor. Nafile. Bir yandan terör, bir yandan Ortadoğu’daki düşman sarmalı, yetmezmiş gibi, Türk egemenliğine son vermek isteyen ve canla-başla çalışan, Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran bir iktidar!. Yazmak gerçekten zor. Bir görevi baştan savarcasına yapmak, zevk vermiyor insana. Severek, anlayarak, bilerek yapmalı insan işini.

Ortadoğu’daki yaygaralar, Türkiye’nin Güney Doğu’sundaki terörist faaliyetler, IŞİD –PKK ve benzerlerinin Türkiye sathına yaymaya çalıştıkları terör saldırılarının tamamının temelinde, Türkiye rejiminin değiştirilmek istenmesi yatar. Hazır ellerinde ezici bir meclis çoğunluğu varken, yaptılar yaptılar. Geri kalırsa avuçlarını yalayacaklarını biliyorlar.

İstenen şudur: Türkiye’yi 5-6 parçaya ayırarak (PKK’nın siyasi temsilcilerinin ağzından 20-25 parça) küçük devletçikler kurulsun. Sonra birleşerek, birleşmiş federe şeklinde yeni bir birlik kurulsun. Niye ayırmak istiyorlar? Çünkü küçüklerle baş etmek daha kolaydır. Sağlam duran, kuvvetli ve ara sıra da olsa bağımsızlık fikri aklına gelen büyük devletler tehlikelidir.

Anayasa değiştirmek isteyenlerin söyledikleri şu: 1982 Anayasasının ilk dört maddesi, ideolojik söylemlere sahip. Bunların değiştirilmesi gerekiyor. İlk dört maddeyi yazalım buraya:

“Madde: 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
Madde: 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Madde: 3- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “istiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.
Madde: 4- anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

İşte kıyametin koparıldığı maddeler bunlar.

Amaçlarının gerçekleştirilmesine ket vuran hüküm şudur: ”Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür”. Bu hüküm yürürlükten kaldırılırsa hedefe ulaşmak kolaylaşacaktır.

Yine anayasanın 66. Maddesinde belirtilen “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” hükmü, yaratılan çatışmanın esasını oluşturuyor. “Eşit vatandaşlık”tan bahsediliyor. Bu maddenin eşitliği bozan neresi var anlamak zor. Sen kendine Türk demeyebilirsin. Burada, seni zorla “Türk” yapan yok. Yalnızca bu devletin vatandaşıysan, bütün vatandaşlığın haklarına sahip olabilmenin tarifi var. Hepsi bu. Sen kendini Kürt olarak, Laz olarak.. Tanımlayabilirsin, bu senin en tabii hakkın ve hiç kimse senin bu tanımına karşı çıkmaz, çıkamaz. Nitekim yaşadığımız bu yıla kadar da Kürt, Laz… Komşularımız serbestçe kendilerini tanımlamışlardır. Ne bir ayıplama olmuştur, ne de bir ayırımcılık. Söz konusu madde, tamamen herkese eşit vatandaşlığı tanımlayan ve özel olarak vatandaş olan herkesin eşit kabul edildiği bir mana içermektedir. Bu maddeye göre kavga çıkartanlar, başaramayacaklardır. Bir noktada kesinlikle ayakları tökezleyecek ve yaptıklarından utanacaklardır.

Hiç kuşkum yok, Türkiye idarecilerine, Anayasa’nın değiştirilmesi gerektiği fikrini de, bu ülkenin bölünmesini, parçalanmasını, küçük devletçiklere ayrılmasını isteyen dış güçler ve kadim düşmanlarımız istemiştir.

Anlayamadığım şudur:

Bir kişi neden, neden düşmanının istediğini canla başla yapmak için çırpınır durur?

Ahmet Takan’ın yaşadığı acıları anlıyorum. Zaten, o acıyı duymayanlar insan bile olamazlar…


11 Ocak 2016 Pazartesi

Anayasa, Sistem, Başkanlık Derken!.

Cumhurbaşkanı Ahmet N. Sezer’in Başkanlığında yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında önemli büyüklükteki krizin fitili ateşlenmişti. Anayasa kitapçığının fırlatılması fitili ateşleyen tetikleme olarak hatırlarımızdadır.

Şimdi bu krizi üretenin ‘SİSTEM’ olduğunu söylemek, altın oyuncaklarıyla oynayan çocuğu, üç kuruşluk bir şeker parçasıyla kandırıp, altını şekerle değiştirmeye benzer.

Sistem bazı parçalarından arıza yapabilir. Bu mümkündür ve hep karşılaşılan bir sonuçtur. Ancak, tamiratı çok kolay olup, bozulan parçanın değiştirilmesi günümüz mühendisliğinde basit bir eylemdir.

Yüzlerce Üniversite açmak değil iş; iş odur ki, makinenin (sistemin) arızalı parçasının tespiti ve tamiri için gerekli önerilerin yapılmasıdır. Kitapsız, hocasız üniversitelerin bolluğunda, her okul amaan diğeri yapsın bana ne, ağrımaz başım diyebilmektedir.

Evet,

Suç sistemde değil, sistemi olduğu gibi, ilmi ve Hakkani verilerle çalıştırmamaktadır.

Ancak;

Mahallenin çocukları gibi, altından yapılı oyuncağını, üç kuruşluk şeker parçasına değiştirmek isteyen heveslileri gördükçe;

Neden demokrasimizin ilerlemediğinin sebeplerinin, muhalefet yapılanmasında olduğu anlaşılmaktadır.

Sistem gözden geçirilmelidir, doğrudur.

Lakin sistemi toplan değiştirmek, lüzumsuzluktur. Mevcut siyasi korelasyonla da bunun mümkün olmadığı gün gibi ortadadır.


Deriz, vesselam.

7 Ocak 2016 Perşembe

Bir ‘An’dı Yaşanan…


-‘Tiyatroya gidelim’. Diye tutturdu.

Kıramadım. Kabul ettim. Filanca saat, filan salonun önünde buluştuk randevumuzun tam vaktinde. Biletleri aldık ve girdik içeri.

Yerimizi bulduk oturduk. Neredeyse tüm koltuklar doluydu.

Bir süre sonra, oyunun başlayacağı anons edildi.

Salon ışıkları söndü. Perdeye kuvvetli spot ışıkları vurdu. Merakla bekledik.

Salonda fısıltılar yükseldi;

-‘Başlıyor.’

Meraklı bakışlar, yoğun ışık altındaki perdeye odaklandı.

Ağır bir iş makinesinin gürültüsünü andıran, kulakları sağır edercesine kuvvetli bir ses sahnenin bir tarafından, diğer tarafına doğru inleyerek uzandı. Arka taraflardan: -ha! Sesi duyuldu. Seslenen anlamıştı adeta. Dikkat kesildik, anlamaya çalıştık. Ne mümkündü!

Bir yerlerden aslan kükremesine benzer ses işitildi. Yanımda oturan korktu. Üzerime doğru bir hamle yaptı. Ona korkmamasını işaretle anlatmaya çalıştım. Kan ter içinde kaldığı ıslak ellerinden anlaşılıyordu.

Yukarılardan gelen, gök gürültüsünü andırır ürkütücü bir ses ise, hemen önümde oturan yaşlı hanımefendinin arkaya doğru kaykılıp, bayılmasına neden oldu. Salonda fısıltı tonunda mırıltılar yükselmeye başladı. Gerilerden birisinin; -‘Harika!’ diye seslendiği duyuldu. Heyecanla o tarafa doğru baktımsa da kimin olduğunu anlayamadım. Doğrusu bir ben anlayamıyordum. Seyircilerin tamamı oyuna konsantre olmuşlar, fiilen senaryoyu yaşıyorlardı.

Birden sahne yükselmeye başladı.

-‘Hey, neler oluyor’ lakırdıları salonu doldurdu. Bazıları oturdukları koltuktan ayağa kalkmışlar, olanı-biteni anlamaya çalışıyorlardı. İki sıra önümdeki seyirci aniden yukarı doğru fırlatıldı. Yanındakiler kahkahayı bastılar. Etraftan: -‘Şışşt’ ikazları yükseldi. Gülenlerden birisi özür diledi. Yukarı fırlatılan sert bir biçimde koltuğuna geri döndürüldü. Yalnızca –‘oh!’ diyebildi.

Olanlara anlam yüklemeye çalışan akıllı birisi;

-‘Anlayamıyorum diyemem azizim. Lakin tam da ne anlatmak istediğini kavramış değilim. Hele biraz daha sabredelim bakalım neler olacak!’

Bir bebek ağlaması, seyircileri yeniden sahneye odakladı. Kimi merakla, kimi çekinerek, kimi terini silerek bakışlarını keskinleştirdiler.

Mırıltılar sinirli bir hal aldı. –‘Bu nasıl bir oyundur’ diyenlerin, -‘Bizimle dalga mı geçiyorsunuz’ şeklinde şikayetlenenlerin gürültüleri birbirine karıştı. Bağrışanlara karşılık, mest halinde oyunu izlemeye devam edenlerden de bahis gerekir. Belki de onlar, füze benzeri bir alete binmişler ve başka alemlere geçmişlerdir kim bilir!.

Salonu terk etmeye hazırlananlar bile vardı.

Kocasının kolunu çekiştiren bir kadın, -‘Haydi, biz de gidelim’ dedi. Oyunun nasıl biteceğini merak eden adam, hiç oralı olmadı. Dur, dur der gibi sertçe çekerek kolunu kurtardı. Kadın, ellerinin arasına başını alarak, kocasının omzuna doğru sürükledi başını. Bir daha da sahneye doğru bakamadı.

Böylece iki saate yakın bir zaman geçirdiler. Perdedeki spotlar söndü. Salon ışıkları yandı.

Büyük bir alkış koptu. Seyirciler birbirlerine sarılıp, hoşça vakit geçirdiklerinden, çok önemli şeyleri öğrendiklerinden emin olarak tebessümler fırlattılar.

Perde açıldı.

Salon alkışlardan yıkılıyordu.

Sahnede hiçbir oyuncu yoktu.

Esasen, salonda da seyirciler yoktu.

Kendinden, kendine bir âlemdi yaşanan. Bir kere daha yaşanmayacak olan…



5 Ocak 2016 Salı

Ortadoğu, Özerklik, Başkanlık… ve BOP;


Suudi Arabistan ziyareti, ihramlı resimlerin oy ve BOP kaygısıyla gündeme taşınması, dini içerikli mesajların sıklıkla verilmesi…

Ve…

Arabistan’ın uyguladığı Şiilerin idamı!.. Bu kadar da tesadüf olamaz!

Ziyaretle ilgisi var mıdır? Bilinmez. Lakin hepten ilgisizliği de söylenemez. İran-Rusya dostluğu, Suriye ve genel olarak Ortadoğu politikaları üzerinde BOP politikalarının etkisinin artırılması isteği, ABD’nin yeni bir hamle yapmasının gerekliliği ile Şiilerin idamının yapılması, önümüzün çok çok karanlık dehlizlere olduğunu haber veriyor.

Kimse söyleyemez, Suudi ziyareti sırf dini vecibelerin yerine getirilmesi yapılmıştır.

BOP eş başkanı olarak, projenin bir ayağının uygulanması talimatı ve tavsiyesi ile gidilmiştir diye düşünüyorum.

İdamlar yanlıştı. İdamların karşılığında İran’da Suudi Elçiliğine yapılanlar da yanlıştı.

Arabistan siyasası kendine önemli derecede büyük roller biçiyor. Kurulduğu belirtilen ortak ordunun yönetimini üstlenmesi de bunun kanıtı. Hele hele Türk Ordusu’nun -Mehmetçik- bu orduya katılması kabul edilemez incelikler taşıyor. Kim verdi bu emri, kimlerden akıl alındı da bu işe giriliyor anlamsız.

Daha ne kadar başkalarının düdüğünü öttüreceksiniz?

Hızla mezhep savaşlarına sürükleniyorken, hiçbir şey olmamış gibi susup oturamayız. Memlekette bir taraf bölücülük propagandasını özgürce yaparken, bizlerin elini kolunu bağlayarak beklememizi istemek de ihanetle eş değerdir.

Zaten ‘özerklik’ sizin de programınızda olan bir olgu değil mi arkadaş?

Zaten siz de bu işe teşne değil misiniz arkadaş?

BOP politikaları bunu emretmiyor mu arkadaş?

Ne diye kayıkçı kavgasıyla bizleri oyalıyorsunuz arkadaş?

Nasılsa kadim ortağınızla sayısal çoğunluğu buluyorsunuz. Ne diye yok o partiyle, yok bu partiyle toplantılar yapıp da bizlerin zihnini bulandırıyorsunuz arkadaş?

Sonuç şu değil mi:

Ver özerkliği, al başkanlığı…

Birilerine de şunu söylemeliyiz:

Uyu uyu yat uyu…