15 Eylül 2015 Salı

İnanılmaz Değil, Bizatihi Yaşıyoruz!,


“Dâhili bedhahların” ezici çoğunlukla iktidar olduğu günleri yaşadık. Acılar, eziyetler, geri kalmışlıklar, utanç yorumları… Ne derseniz deyin. Hep birlikte yaşadık. Bize ait olmayan ve bize asla yapışmayan sıfatlar, dünya milletleri tarafından üstümüze atıldı. Beyinlerindeki yobaz, gericiliğin resmi olan idare-i devlet düşünceleri, kendilerini destekleyen küresel çetelerin tam da arzuları yörüngesinde, alınan kararlar, çıkarılan kanunlar her ne varsa uygulamaya yönelik, hep onların istekleri doğrultusunda onaylanmıştır. Yıllar, bir tarafın verdiği tavizlerin tarihe not edildiği zamanlar olarak geçerken, bu tavizlerin verilmesi şiddeti arttıkça, onları destekleyenlerin artması sonucuyla noktalandı. Bu durum halen devam etmekte. Buna hiçbir ilim, hiçbir ilim adamı açıklama getiremez, getiremiyor günümüzde. Olmayacak dediğimiz tahminler, tam tersine ve şiddetli bir destekle devam ediyor. Buna inanılamaz. İnanılmaz dediğimiz, bu ülkede böyle bir sonucun hem de yıllarca yaşanılması kabul edilemez. İncelenmesi, toplumun nasıl bu hale getirildiğinin incelenmesi, ilim adamlarının namus borcudur. İmkânsız olan nasıl gerçekleşti? Buna yalnızca, yok ABD, yok Batı, yok Dış destek gibi basit cahili savunma araçlarıyla cevap veremeyiz, vermemeliyiz. Zira, önümüzdeki sorun daha derin ve aslında bu soruya cevap vermesini beklediğimiz, aydınlara, üniversitelere ve kendini konuşma, fikir bildirme tahtında görebilme yeteneğinde gören herkesindir. Hiç kimse, ama hiç kimse bu sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü halk bunların tamamını ve herkesi en ince düşünce noktalarına kadar tanıyor.

Amacımız, yakın tarihin olumsuzluklarını hatırlatmak değil.

Milletimizin içine düşürüldüğü ve fakat milletimizin de bu işkenceye razı olduğu halin deşifrasyonudur. Kimse kusura bakmasın, bu hali yaşayan insanlara hâlihazırda inancımız kaybolmuştur. Ümidimiz tamdır, ümit ettiğimiz makam etrafımız değildir. Açıkça, ana-avrat küfür yiyenlerin seslerinin çıkmadığını hatırlıyoruz, tam aksi küfür edenlere desteklerinin tam ve sağlam olarak devam ettiğini birlikte gözledik. Bu inanılmaz ve hiçbir sosyoloji âliminin notlarında göremeyeceğimiz bir durumdur. Faşist (Nazist) kuvvetlerin yönetimleri işgal ettiği zamanlarda bile böyle bir hal görülmemiştir. Ve maalesef dünya sosyoloji ilmi bunun örneğini Türkiye’de ve maalesef Türk milletinde müşahede etmektedir. Bu utancı tarih alnımıza yazmıştır ve silinmesi de mümkün değildir.

Önce, ‘Millet’ tanımına bakmalıyız. İnancım şudur; biz, artık millet olma sınırını aşmış, nasıl parçalanacağımızın resmi politikalarını geliştirmekle meşgul olmaktayız. Bir olmak, beraber olmak, bütün olmak, iri olmak, karşı durmak, tek yürek olmak gibi vasıfları kaybetmişiz (kaybettirilmişiz) artık, bunu kabul etmeliyiz. Artık, önümüzde bir millet değil, aşiretlerin kendilerini farklı isimlerle tarif ettiği ne idiğü belli olmayan garip bir yapılanma var. Bunu kabul edelim. Önümüzdeki ve çözülmesi gereken gerçek problem budur. Ve asla hayali söylem ve inançlar üzerinden hareket etmeyelim. Yok, kardeşim, yok… Millet olma refleksimizi kaybettik. Kabul edelim ve yeniden teşkilatlanalım. Seksenler öncesi gibi değiliz artık, hatta Doksanlar içinde bile değiliz. Bırakın onları 2002’in son günlerinde ne olduğunu bile düşünebilecek idrakten noksanız. Bu bela başımıza nasıl tebelleş oldu ne anlıyoruz, ne de anlamak istemiyoruz.

Şimdi;

Ne olduysa oldu…

Bırakalım, ne olduysa. Tarihi bilgiler bize ders olsun. İnceleyelim, araştıralım, öğrenelim, bu güne uyarlayalım ve önümüze ışık olsun.

Fakat asla takılıp kalmayalım. Zaman hızla ilerliyor ve maalesef biz hala, Seksen öncesine takılıp, oralardan kalma flu hikâyeleri bugünün gerçeğiymiş gibi hayat tazı yapmaya çalışıyoruz. Yapmayın, etmeyin. Her geçen An, bir sonrakinin devamı değildir. Sonra gelen anın öncekiyle hiçbir alakası yoktur, bağımsızdır. Her an, kendi içinde kendini yaşar. Sonraki yeni bir kendi yeni bir anın kendi yaşamıdır. Tamam, Seksenlerde kahramandınız, zindanlara tıkıldınız, yargılandınız, asıldınız biliyoruz. Ama Kırk yıl evveldi bu hatıralar. Bugün yaşanan o değil ki?

Söyler misiniz mesela? Niye hala BBP adı altında bir parti var? Anlatabiliyor musunuz? Anlayabiliyor musunuz? (ismini bilmediğim iki-üç tane daha var) söyler misiniz niye var? Size namusum ve şerefim üzerine konuşurum ki, bu soruya siyasilerin bile hiç birisi doğru cevap veremez. Ya…, anladım. Vaktiyle, bir şeyler, bir şeyler söylediniz ve ayrıldınız. Hala anlamıyor musunuz ki, bu söylediklerinizin zamanı tamamlandı. Hala mı anlamıyorsunuz? Peki, hala kendinize ait politikalarınızın, takip ettiğiniz siyasi bir yolun olduğunu söyleyebilirsiniz, bu fikre saygım var. Lütfen devam ediniz. Yalnızca şuna cevap veriniz lütfen; mücadele ettiğiniz güce karşı, birleşmekten başka bir çareniz var mı? Bu birleşmekten yalnızca, kendilerini ‘milliyetçi’ olarak tanımlayanlardan bahsetmiyoruz. ‘Milli’ güçlerin tamamından bahsediyorken, sizin, sizlerin… hey.. Sizlerin dışarıda kalmanızın bir anlamı var mı?

Önceki paragraftaki ‘siz’ kelimesinden kimse alınmasın ve kimse üzerine almasın.

Son cümlemizin üzerinde de kimse düşünmesin.

“Dâhili bedhahların” ezici çoğunluk iktidar oldukları ve iktidarlarını pekiştirmek ve daimi kılmak üzere ne lazımsa yaptıkları zamanlarda, yok ‘benim siyasetim’, yok ‘benim düşüncelerim’ gibi anlamsız lafların yalnızca, iktidarın ve/veya iktidarını güçlendirmek isteyen ‘bedhahların’ işine yarayacağını da anlayın lütfen.

Milli güçler; sizler kendinizde bir güç vehmediyorsunuz. Hepiniz, ‘BEN’ diyorsunuz. Yanılıyorsunuz ve asla söylediğiniz gibi değilsiniz. Düşman bellediğinize yardım ettiğiniz ve onlar için çalıştığınızı anlayınız artık.

Daha ne diyebilirim?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder