29 Eylül 2015 Salı

Gülelim mi, Terörün Beli Kırılmış!


“Terörün belinin kırıldığını” söylemek, önünü göremeyenlerin sayıklamalarından ibarettir. Dağda konuşlanmış örgüt mensuplarının tıkıldığı inlerinin, erzak depolarının, mühimmatlarının saklandığı kovukların bombalanarak, 500-600 teröristin öldürülmesinin, ‘beli kırılmak’ kavramıyla izahı, seçime giden ülke halkının kandırılmasına yönelik olduğu izaha muhtaç değildir.

Doğruları söylemek bazen kaybettirir.

Kaybetmeyi göze alarak doğruları da ancak ehl-i hakikat söyleyebilir. Taklitlerinde boğulanların işi değildir doğrular. Nerden bilirsin ki kaybetmek, kazanmaktan daha hayırlı değildir? Burası ince bir noktadır, ehline açıktır. Zihni melekeleri korkularının esiri olanların, doğrulardan kaçması kadar tabii bir şey olamaz. Çünkü vehimleri daima onları yanlışlara, yalanlara sürükler. Çünkü eksik ve yanlış bilgilerle kurdukları küçücük dünyaları yalan duvarlarına tutunmuştur. İlk gelen dalgaya kadar ömrü olan kumdan kaleler gibidirler. Yalanın tuttuğu duvar yıkılsın. Doğrular hayat iksirimiz olsun.

“Terörün belinin kırıldığının açıklandığı saatlerde Karayılan, ‘içinden geçtiğimiz süreç özgür Kürdistan’ı kurma sürecidir. Onun için her zamankinden daha çok birliğe ihtiyacımız var’ diyordu.” (http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Kurt_Devleti_Insa_Formulu/26440#.VghIaLS1tVg , Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol)

Terör eylemlerinin başlama (başlatılma) sebepleri kadar, vardığı sonuçlar ve seçilen hedefe yaklaşılıp, yaklaşılamadığının da değerlendirilmesi gerekir. PKK terör örgütü yalnızca Türkiye refahına çevrilmiş, Türk vatanının bölünmesine hedeflenmiş bir terör örgütü değildir. Bakınız, Brüksel! şehrinde toplantı yapıyorlar, konusu Suriye’de bir Kürt devletinin kurulması, Kuzey Irak Kürt devletiyle birleşilmesi, sonra da Türkiye’de Kürt devletçiğinin kurulması ile birleşilmesi kararlarına varılıyor. ABD başkanı da PKK (PYD’yi söyledi fark etmez) bizim kara ordumuzdur dedi. Tıpkı, BOP politikalarının İslam coğrafyasındaki 22 ayrı devletin sınırlarının değiştirileceği ve bu yönde çalışmaların yapılacağının kararını alması gibi. Maalesef bu politikaların uygulayıcısı da eş başkanı olması dolayısıyla Türkiye Başbakanı olmuştur. Havuç daima kırmızı değildir, çürümüş şalgamı havuç diye yuttururlar bir zaman. Uykudan uyanınca bir yalan rüyanın içinde kıvrandığını fark edersin lakin korkularınla baş başasındır artık. Vehim rüyalarının, yalan senaryolarının içinde büyüttüğü derin korkular…

1 Kasım seçimlerine giderken, millilik vurguları yapmanın ne manası var? ne zaman milli oldun diye sorarlar. Tabi, şimdi kendini milliyetçi olarak tanımlayan ve ziyadesiyle MHP’ye oy verenlerin kendi partisine akmasını sağlamak niyetinde. Baktı ki, Kürtlerden buna fayda yok ve AKP’den, HDP’ye kayan oyların geri gelme ihtimali yok, MHP oylarına bastırıyor. Yakın bir gelecekte ‘varlığım, Türk varlığına armağan olsun’ derse hiç şaşırmam.

Sorulacak soruların içinde, Oslo ve İmralı ile yapılan müzakerelerde, ‘Başkanlığı verin, özerkliği alın’ tavizinin olup olmadığıdır. Nasıl oldu da, 7 Haziran seçimlerinden evvel bir anda HDP’ye düşmanlık atışlarına başladılar? Tek sebebi vardı: ‘Seni Başkan yaptırmayacağız’ sloganı. Ve çok önemli bir gelişme olmazsa Kürtler hala bu noktada duruyorlar. Bu sebepten zaten milliyetçi oylara göz diktiler.

Göz göre göre ülke topraklarının bir bölümünde, ayrı bir devletin kurulması çalışmaları yapanlar, hesabın sorulacağı günün yaklaştığının da farkındalar.

Hesap gününden kaçışın imkanı yok.

Küçükken, zayıfken başını ezmediğin yılan, beslendi, büyüdü, kuvvetlendi bundan böyle dönecek ve seni sokacak. Haydi bakalım, şimdi yaptığınız hataları itiraf etmeye başlayın.

Yargılama erkenden bitsin. Sizinle uğraşacak halimiz yok.


28 Eylül 2015 Pazartesi

Cehalet, Kültürsüzlük, Demokrasi, Seçimler!


“Yeteri kadar eğitim görmeyenin elinde oy pusulası, yalnız yararsız değil aynı zamanda tehlikelidir de”. (H.G. Wells’ten aktaran Metin Aydoğan)

Biz ülke olarak bu ‘tehlikelidir de’ kavramının manasının çok acı ve derinden yaşadık. Şimdi, eğitimin kalitesinin düşürülme çabalarının sebeplerini daha iyi anlıyoruz. Liselerin çoğunluğunun İmam Hatip Lisesi yapılması, sokaklara varana değin Kur’an Kursları açılması, yaz tatili yapması gereken çocukların cahil hocaların önüne oturtulmak istenmesi (ve oturtulması) hep, eğitim seviyesinin düşürülmesi ve yanlış ve/veya hatalı bilgilerin çocuk zihinlerine şırınga edilmesi isteğidir. O zaman, işte ‘arka bahçe’ ordusunun gerçekleşmesi kolaylaşacaktır. Düşük eğitim politikasının yanına bir de, aç ve yoksul bırakılmış halk yığınlarını ilave edersek ve onların karınlarının doyurulması için, çeşitli devlet imkânlarını ve devletin elemanlarıyla, parti adına verirsek! Amaç yüzde yüz gerçekleşmiş olur. Çünkü aç insana sorgu sorulmaz. Niye böyle davrandın denilemez. Çünkü aç. Çünkü düşünebilme yetisini başkalarının emrine bırakmıştır.

Mevcut siyasi partilerin tamamı yönetime seçimlerle getirilerek denenmişlerdir. Anlamadığım şudur: bu partilerin hiç birisi, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim kanunu üzerinde çalışmamışlar ve değiştirilmesi yönünde faaliyete geçmemişlerdir. Neden?

Her partinin bir genel başkanı vardır. Güya bu başkanlar farklı halk kesimlerindendir, güya farklı eğitimler almışlardır, güya farklı farklı toplum kesimlerini partilerine bağlamışlar ve güya onların isteklerini dikkate alarak siyaset yapmaktadırlar. Ve hepsinin güya farklı olan sıfatları vardır. Kimisine solcu, kimisine sağcı, kimisine İslamcı, kimisine milliyetçi, kimisine sosyalist veya komünist denmektedir. İş seçimler ve siyasi partiler Kanunlarının değiştirilmesine geldiğinde hiç birisi parmağını kımıldatmamaktadır. Halk ne yapsın? Güya çok partili, çok fikirli bir partiler yapısına sahibiz, göreve geldiklerinde görüyoruz ki, birbirlerinden farkları yok. Hepsinin uyguladıkları aynı, aynı bedenin farklı görünen uzuvları. Öyleyse şu yargıya varabiliriz. İsimleri ve sıfatları farklı olsa da, “Batı çıkarlarına çalışan ve onların gizli veya açıktan verecekleri emirler” doğrultusunda kararlar alan, kanunlar yapan, ülke varlıklarını küresel çetelere pazarlayan tek bir siyasi parti tarafından yönetilmekteyiz.

Meclisi tek tip adamlar dolduruyor. Kendisini oralara taşıyan Genel Başkanların emirlerine intizar eden, kör, sağır, el pençe divan duran, düşünme sahasında hiç faaliyette bulunmayan tek tip vekiller. Nasıl oluyor da 550 kişi hep aynı tip kişiden oluşuyor? Çünkü onları genel başkanları seçiyor. Halkın önüne konan dayatılmış listelerden başkasına oy verme şansı yok. Listeye girebilenlerin seçilme şansı %100. Böyle bir sistem olabilir mi? Böyle mi olmalı? Tarihi devlet tecrübesi sıfır olan küçücük bir muz cumhuriyetinde bile böylesine rastlamak zordur. Peki, nasıl oluyor da, On Binlerce yıllık devlet tecrübesinden bahsettiğimiz Türklerde, Türkiye’de böylesi bir dayatma demokrasisini yaşıyoruz?

Genel seçimlere koşturuyoruz. Az bir zaman kaldı. Ne değişecek? Hangisi kazanırsa ne değişecek? İşte 7 Haziran’da seçip gönderdiklerimiz ne yaptılar da, 1 Kasım’da seçilenler ne yapacaklar? Seçimin sonucu değişmeyeceği gibi, seçilenlerinde yapacakları değişmeyecek.

Bir umutsuzluğun ifadesi değil anlatılan, tam aksi neler oluyor, nasıl oluyor sorularına cevap aramaktır. Bağımsızlık inancından vazgeçen toplulukların idarecileri de bu kavramdan uzak yaşayacaklardır. Her ne yapacaklarsa emirleri, dış desteklerinden alacaklar ve onların çıkarlarını sonuna kadar savunacaklardır. İster bilerek olsun ihanete varan sadakatle, ister bilmeden derin gafletin kucaklarında. Belki onlara anlaşmaları gereği iktidar koltukları verilecek, belki siyasetin dışında çok geniş zenginlikler sunulacak, belki medya sayfalarında şöhrete kavuşacaklar, alkışlayanları bol olacak, övgü düzenlerin sayısı her gün artacaktır. Bunlar yaşanmıştır, yakın tarihimizin tecrübeleri içinde bulunuyor.

Onlara bir hatırlatma yapmak kalemin namusudur:

“Ortaçağ papalarının kendi takipçilerine kâfir Müslümanlarla yapılan anlaşmalarda verilen sözlerin bir şeref borcu olmadığını söyledikleri gibi”, (Türk istiklal harbi, Prof. Stanford J. Shaw Sh.850) şimdiki siyasetçilerimiz, aydınlarımız, sanatçılarımıza da hatırlatırız. Ne yaparsanız yapınız, hala Ortaçağ zihniyetiyle hareket eden dostlarınız, sizlere verdikleri sözleri yerine getirmeyeceklerdir. Çünkü hala onlar için “Kâfir Müslümana verilen sözler şeref borcu değildir.” Ve sizi Üç Kuruşa satmakta hiç tereddüt etmeyeceklerdir. Aklınızdan çıkartmayınız. Özellikle ABD ile yapılan ‘anlık istihbarat’ anlaşması sonucu bazı yaşananları hatırlayınız…

1 Kasım seçimlerinde partiler için iktidar olmak elbette hedeftir. Gerçi bunu nasıl yapacaklarını bilmiyoruz. Birleşemediler, anlaşamadılar, görüşemediler, danışamadılar… Herkes bildiğini okuyor.

Bizler, oy kullanacak vatandaşlar olarak birleşmeyi tabanda gerçekleştirip. Alenen ülke, vatan bütünlüğü aleyhinde olanları, yolsuzluklara bulaşanları, adam kayıranları, hesap vermekten kaçanları elemek üzere, düşüncelerimize, kabullerimize uygun olduğunu düşündüğümüz siyasi partilerde birleşmeliyiz. Bu partilerle hesaplaşmayı sonraya bırakarak…

Küresel çetelere bir tokat daha atmak üzere…


27 Eylül 2015 Pazar

‘Klinik Ölüler’


Yazımız başlığı, tababetin ‘ölü’ olarak tanımladığı vakaları anlatır. Ölmüştür, kalp masajı ile veya farklı bir yöntemle hayata kavuşturuluncaya kadar ki dönemi ifade eder. Yani doktorlar, ‘ölmüş’lüğünü düşünürler ve ölmüştür de, ancak yeniden yapılan bir takım eylemlerle hasta hayata yeniden merhaba der. Hasta o an için gerçekten ölmüştür. Hayatta değildir. Tababet bunu tespit eder. Lakin kalp masajı gibi, damardan verilecek ilave ilaçlar gibi tedbirlerle hasta dünyaya döner. Bu tıbbın başarısıdır. Bunu böyle görmek lazımdır. Zira ilim, hayatla başa baş giden tanrı buyruğundan başka bir araç (araştırıcı) olamaz.

“Ölümden sonra bilinç ne kadar sürüyor” başlıklı makaleyi okudum da bunları yazmak geldi içimden. Bakalım kalem (klavye) bizi nerelere sürükleyecek!

‘Dünya elbisesi’ (vücut) kalbin çalışmasını sürdürdüğü müddetçe hayattadır, bu sebeple tabip ölümünü düşündüğü kişinin ilk önce kalbinin çalışmasına yardımcı olmayı dener. Kalbin durması, beyin faaliyetlerinin sonlandığını ve dünya hayatının bittiğinin habercisidir. Beyin damarlarına oksijen yürütmeyi başarabilir ve kalbin pompalama işlevini yeniden başlatabilirse doktor başarmıştır!. Hasta, hayata döner ve tabibe teşekkürler eder.

Bu tespit ilim adamlarına aittir. Doktorun ölüm kararını verdiği fakat ilave çalışmalar yaparak hayata döndürdüğü! ‘Kişilerin %40’ı ‘bu sürecin farkında oldukları’nı belirtmiş olmaları, diğer %60’ın fark etmemelerine rağmen hayata dönüşlerinin, ‘ölmediklerini’ de anlatır. Ölümle her şeyin bittiğine dair genel inanış, İslam terbiyesinde ‘ölüm’ün son değil, ‘sonsuz hayattaki başlangıç’ olduğuna dair kabulü güçlendirmektedir.

Nitekim ilmi araştırmaların tespitine göre “Ölümden sonraki bir-kaç dakikalık sürede bilincin yok olmadığını tespit ettiklerini” açıklayan verileri ve namuslu bilim adamlarını da gördük.

İlim adamları çalışmalara devam ettiklerinde bulacakları şudur: Bilinç, ölümden yalnızca üç dakika sonra değil, sonsuza kadar diridir. Öldü, denen bedendir. Beden, bu dünyada yaşamaya elverişli bir elbiseden başka bir şey değildir. Ecel gelip de, ruh bedenden ayrıldığında ölüm diyoruz. Fakat insanın, insan olabilmesini sağlayan bilinç daima mevcuttur. Çünkü biliriz ki, kabir azabı, berzah âlemi, mahşer âlemi bizatihi yaşanılacak ve insanlar bilinçlerinde hayatlarını müşahede edeceklerdir.

Ölüm son değildir Müslüman için. Tam aksi, sonsuzluk hayatının başlangıcıdır. Ölüm anından, ahiret hayatına kadar tamam bütün olacakları bilinci ile yaşayacak, o âlemlerdeki verilecek elbise (vücut) ile edebi kalacağı mekânları (cennet, cehennem) bilinci ile giydirilecek oraya has elbise ile yaşayacaktır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ölüm, yoktur. Bir halden, diğerine geçmek, bir boyuttan diğerine atlamak üzere yaşatılacak bir tadımlık olaydır.

Asıl ölüler dünyada yaşadığını sananlardır. Hakikatten bihaber olanlar ölü hükmündedir. Nitekim Hz. Resulullah buyurur: “İnsanlar uykudadırlar; ölümü tadınca uyanırlar!”

Bizden istenen ise, mecburi ölümden evvel, ölmektir. Beden zevklerinden geçmek, dünya lezzetlerinden uzak durmak, sonlu olduğu bilinenlerin peşinden gitmemek, “ne varlığa sevinmek, ne yokluğa yerinmek”

Ve Ulu Zatların bizlere bıraktıkları eserlerden anlıyoruz ki, beden ölümü gerçekleştikten sonraki geçen zamanlarda, kabre defin işlemi sırasında ölü dediğimiz kişinin bilinci açık ve her şeyi anlamakta olduğudur. Ağlayanları da, gülenleri de, daha defnedilmeden çocuklarının miras kavgasına tutuştuklarını da bir bir görmekte, anlamakta ve işitmektedir. Ne çare ki, bulunduğu âlemin lisanı dünyaya ulaşmamaktadır. Onlarla iletişime geçememektedir.

İlmin bulduğu tabir yerindedir. ‘Klinik ölüler’; ülkemiz, ölmüşlüğü doktor düşüncesinde gerçekleşmiş ve fakat yeniden hayata dönmek için, mucize bekleyen insanlar ülkesi. Kalp masajı yapılmalı, hayat öpücüğü kondurmalı, damardan hikmet şırıngalanmalı ila ahir..

Yoksa tutulduğu derin uykudan uyanması imkânsız.

Klinik ölüler ülkesinde yaşamak ise büyük ıstırap.



25 Eylül 2015 Cuma

‘Beka Sorunu’ Varsa, Niye Hala Oturuyorsun?


Hem Cumhurbaşkanı’nın, hem de Başbakan’ın ağzından, ‘Türkiye’nin beka sorunu’ yaşadığını duymuştuk. Bu ilginç bir tespittir. İtiraftır, suçun başkalarına yüklenilmesi telaşıdır. ‘Beka sorunu’, imparatorluğun dağılma sürecinde tartışılmış mıydı acaba? O karanlık günlerde? Sanmam. Belki, yazarlar, aydınlar, şairler eserlerinde değinmişlerdir, yorumcular ‘beka’ üzerine yazılar yazmışlar, konferanslar vermişlerdir. Padişahların ve devlet yönetimindeki yüksek zevatın böyle bir yakınması olmuş mudur? Sanmam. Çünkü üst düzeylerden gelecek yakınmalar, alt seviyelere inildikçe dağılmalara sebep olur. Avamın dilinden, yüksektekiler konuşamaz. Demezler mi, “senin orada ne işin var, niçin tedbir almıyorsun?” diye. Bunca danışmanı, bunca devlet kurumunda çalışan bürokratı, bunca üniversiteyi, bunca sivil toplum organizasyonunu ne yapıyorsun, nasıl kullanıyorsun diye.

a) BOP Eş Başkanlığı, nasıl kabul edildi, neler istendi, karşılığında hangi tavizlere göz yumuldu? ‘Aylan’ bebeğin sahile vurmuş cesedinin, BOP politikalarıyla ilgisi nedir?

b) Çözüm adı verilen, teslimiyetçi müzakere dönemine nasıl girildi, bu dönemde hangi sözler nasıl verildi, karşılığında PKK’dan (veya ABD’den) neler istendi?

c) Sırrı hala çözülememiş olan MİT tırları hikâyesi nedir? Niçin gizli yollarla ’yardım, yiyecek-battaniye filan!’ gönderilme işleri yapılmak istenmiştir?

d) Suriye muhalefetinin yanında durulması, onlara silah dâhil yardımlar yapılması hükûmetimizin özgür aklıyla aldığı kararlar sonucu mu olmuştur, yoksa kararlarımıza başkaları tesir etmiş midir?

e) ABD ile ortak istihbarat alış-verişi bize ne kazandırmıştır? Yoksa bu antlaşmayla ‘Uludere’ gibi karşılaştığımız (haydi kazalar diyelim) yanlış istihbarat ve istihbaratın yanlış, aleyhimize okumasından mı kaynaklanmıştır?

f) Beka sorunu, ülkenin ekonomik değerlerinin özellikle yabancılara satılması sonucu sertleşmiş midir? Bu satışların kararını acaba hükûmetimiz kendi iradesi ile mi almıştır?

g) İçinde bulunduğumuz günlerde ortaya konulan ve hala devam ettirilen ‘paralel yapılanma’ savaşlarında, paralel adı verilen kuvvetlerle yapılan 12 yıllık ortaklık nasıl oluşmuştu? Niçin uzun süre bu ortaklık devam ettirildi? ‘Ne istediniz de verilmedi’ sözünün anlamı nedir? Yoksa bu cemaatle mecburi yapılan ortaklık bir yerlerden dikte mi edilmişti?

h) PKK’nın, silahlarını gömerek Türkiye dışına çıkacağını söylediğinizde, ‘onların çıkmayacaklarını ve silahlarını gömmeyeceklerini’ söyleyenlere, ‘faşist bunlar, anaların ağlamasını istiyorlar’ suçlamalarını, kimi memnun etmek için söylemiştiniz?


Daha pek çok madde sıralanabilir. Hatırlamak anlamına faydalı olsa da, milletin aklını karıştırma vesilesi olacağından burada kesiyoruz.

“Milli Beka”nın adım adım tehlikeye girmesi senaryosu yukarıdaki maddelerde anlatılmıştır. ‘Milli’, ‘yerli’, ‘bir beden’, ‘beka’, ‘millet geleceği’ gibi lafları ederken, hangi anlamlarda kullanıyorsunuz da bizim yüklediğimiz manalar farklı çıkıyor? Yoksa aynı lisanla, aynı gönülle konuşmuyor muyuz?

Mandacılık, mandaterlik tartışmaları sürerken, meşrutiyet’in bekasının sağlanması için, yok o devletin, yok bu devletin himayesine girmek istekleri dillendirilirken, Anadolu’ya geçerek çalışmalara başlayan Mustafa Kemal Amasya’dan ilk gönderdiği talimatların birisinde temas ettiği konu budur ki;

“Şu halde ya meşrutiyet bakidir, âdil bir hükûmetin tesisini Amerika’dan talebe mahal yoktur veyahut âdil bir hükûmetin tesisi Amerika’dan talep edilince meşrutiyetin bekası lafızdan ibaret kalır.”

Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetlerinin birleştirilmesi ve onların adına oluşturulan meclisin faaliyetlerinin sürekli hale getirilmesi, bilahare Türkiye Millet Meclisi’nin açılması ve Meclis’in sürekli açık tutulması, millet adına yapılan işlerin kararlarının Meclis’ten çıkartılması ve yapılan işlerin Meclis tarafından denetiminin sağlanması Beka Sorunu yaşayan ve yaşadığını tespit eden yönetimlerin yapacağı ilk işlerdendir.

Haziran seçimlerinden sonra Meclisi kapatmak ve keyfi uygulamalara geçmenin, Beka sorunu dillendirme ile ne alakası var? Beka sorunu yaşayan milletler böyle mi yapar? Bir kişideki akıl sadece bir akıldır. Meclisteki akıl ise meclisi oluşturanların toplam aklıdır. Millilik nutukları atmak hoş gelir kulaklara, ancak millik, millet toplam aklının kullanılmasından geçer, bu da Meclis’in açık tutulmasından.

Üçüncüsünün de denenmesi ihtimali olan ikinci seçimlere gidiyoruz. Tahmincilere göre fazla bir değişiklik olmayacaktır. İktidar güçlerinin istediği tek başına iktidar çıkmayacaktır. Meydana gelecek meclisi ne yapacaksınız bu durumda, çalışmayan vekilleri beslemeye mecbur muyuz?

Misâk-ı Millî’nin (milli and) son maddesinde “tam bağımsızlığa ve serbestliğe sahip olmamızın hayat ve bekamızın esas temeli” olduğu vurgulanmıştı.

Şuraya kadar anlatılanlardan, bağımsızlık ve hürriyeti görebiliyor musunuz?

Siyaset, lüzumsuz ve yapılamayacak uygulamaları anlatmak değildir. Gücünün ve inancının yettiği kavramlarla konuşmaktır. Beka sorununu dillendirmezden önce, bağımsız davranıp davranamadığınızın değerlendirilmesini yapmak, devlet adamının namusudur. Ve beklediğimiz budur.



23 Eylül 2015 Çarşamba

“Güven Endeksi”, Siyasetçiyi de Kapsar


Güven endeksleri 100 ‘güven sınırı’nın temel alınarak yapılan ölçümleri gösterir. 100’den (aşağıya doğru) uzaklaşılan her birim, güvensizliğin arttığını gösterir. Hane halkının ihtiyaçlarından bir kısmından vazgeçerek sonra alırız kararıyla alışverişini yapmaması ekonominin geleceğine güveninin azaldığının göstergesidir. Tüketici güven endeksi son ölçümü bir felaketin habercisi gibi, 58,5 çıkmış. Dip yapmış. Halkın ekonomi geleceğine güvenini yitirdiğini anlatıyor. Geleceğini parlak göremeyen halk, elbette siyasete de güvenini yitirmiş demektir. Siyasetin aldığı kararlar direk olarak ekonomiyi, dolayısıyla hane halkının gelirinin nasıl harcanacağının da belirtisi olacağından, demek oluyor ki, halk siyasete ve devlete hâkim olan siyasi güce de güvenini yitirmiş durumda.

Ekonomiye güvensizlik, siyasete ve siyasetçiye güvensizlikle başlar. Büyük krizlerin habercisi olarak ‘Tüketici Endeksi’ takip edilir. Cebindeki nakit parayı bankada, yastık altında tutma isteği (kamuoyu tepkisi) bir kere oluştuktan sonra doğrudan piyasaya yansır ve ticaret erbabı, esnaf siftah edemeden kepenk kapatır. Kriz yoğunlaştıkça, fabrikalar üretimlerini kısar, işçi çıkarır, stoklarını elden çıkaramadığından üretimini sıfırlar, borçlarını ödeyemez duruma gelir ve korkunç son.

Konut piyasası, ekonominin lokomotifi olarak görülür. Piyasanın canlı tutulması, ‘kira öder gibi taksit ödeyin ve ev sahibi olun’ palavrasının özellikle siyasetçiler ağzından söylenmesidir (söyletilmesidir). Halk, tuzağa çabuk düşer. Evin yanında bir de otomobil sahibi olma isteği caziptir. O da kolay. Uğra bir bankaya, tek imza ile On Binlerce liralık kredin hazırdır. Bu da yetmez, market alışverişlerine bile yaptırılan ve tüketime özendirilen halk, yaptığı borçları nasıl ödeyeceğini bile düşünemez hale gelir. Ta ki, haciz ihbarnameleri evine gelene kadar. Artık, deniz bitmiş ve kara görünmüştür. Söylenen yalanlar çabuk yutulmuş ve derin rüyaya dalınmıştır. Rüyadan uyanınca, ortada ne ev, ne araba kalmıştır. Üstelik ödenmesi imkânsız borçlar yüzünden aile perişan olmuş ve dağılma noktasını yaşamaktadır. Bütün bunlar ne uğruna yapılmıştır? Küresel çetelerin talepleri uğruna, acımadan halkını batağa sürüklemişlerdir.

Ve son 13 yıldır Türkiye borçlanma ve borçlandırılma politikaları üzerine oturtmuştur gelişmesini. Bu vicdansızlıktır. Geleceğini göremeyen ve biraz da lüks yaşamaya hakkı olduğunu düşünen insanların geleceği ile oynamadır. Bir kere şunu bilelim. Ekonomik olsun, siyasi olsun ne gibi bir karar alınıyorsa, bu karardan siyasiler sorumludur ve vebal onların boynuna asılıdır. Ülke ekonomik değerlerini yok pahasına yabancılara satılması, madenlerinin peşkeş çekilmesi, alınan borçların üretici yatırımlara değil, getirisi sıfır olan inşaatlara, AVM’lere, getirisiz yollara yatırılması kararlarının tamamı siyasilerin vebalidir. Değirmene su geldiği sürece, buğdayınızı öğütürsünüz. Kaynak kesilmeye görsün!.

Büyüme güzeldir. Ne olursa olsun büyüme politikası, istikrarsız ortamlarda felaketleri doğurur ki, bütün dünyada sayısız örnekleri yaşanmıştır.

Bir de şöyle soralım: nasıl olurda, büyüyen Türkiye ekonomisinde aynı hızla işsizlik de büyür? Bunun cevabı, verimsiz alanlara yatırılan kaynaklardır. Plansız, projesiz, liyakatsiz adamların elinde ekonomi kısırlaştırılmıştır. Kendisi üretemeyen, ihtiyacını dışarıdan sağlayacaktır. Bu basit yargıdan bile habersiz ehliyetsizler, kuru ot ithalatı bile yaptılar. Alınlarındaki bu kara sonsuza kadar gidecektir.

Ya şu veriye ne dersiniz; 100 Tl.lık ihracat yapmak için, 80 Tl.lık ithalat yapılıyor. İhracatımızın ancak %20’si reel ihracatımızı anlatıyor. Yani, üretemiyoruz. Üretim kanallarımız kurumuş. İnşaatlarla, yollarla filan oyalanmışız. Bırakın koca koca fabrikaları, köylünün evindeki sığırını bile sattırdılar. Tavuklarını zehirlediler. Maydanozunu kestirdiler. Ekmeğini fırından aldırdılar…

“79 yıllık Cumhuriyette..” diyerek, küfre varan söylemlerini hoyratça yapanlar, Cumhuriyetin kazandırdıklarını ona-buna peşkeş çektiklerini bir türlü söyleyemiyorlar. Bırakın söylemeyi, kendilerinin ne kattığını bile anlatamıyorlar.

Her neyse,

Önümüz karanlık. Halk umudunu yitirmiş vaziyette.

1 Kasım seçimlerine giderken, hala oy kullanacak insanlara ne anlatacağız diye mi düşünüyorsunuz?

Güldürmeyin Allah Aşkına!.


22 Eylül 2015 Salı

Yine, Yeni Birleşme Denemesi…


Birleşemediniz. Kayıp, Türkiye Hanesine yazılacak. Henüz vakit geçmiş değil. Birleşmek de ille de milletvekili sıralarına adamlarını yazdırmak değil. Güç birliği denenmelidir. Birlikten kuvvet doğar atalar sözü, fiilen uygulamaya geçirilmelidir.

Problemi anlaşılabilir bir şekilde tanımlayabiliyorsanız, çözümü bulur ve sizden uzak durmayı tercih eden taraflara güzel ve anlaşılabilir bir Türkçe ile anlatabilirseniz, anlayışla karşılanacak ve güç birliğine yakın olduklarını göreceksiniz. Bir siyasi partinin seçim kazanması meselesi değildir içinde bulunulan durum. Çok daha derinlerde biriken problemlerin çözümü eğer bugünden yapılmazsa ileride hiç kimsenin siyaset yapma imkânı da kalmayabilecektir. Gidiş, bu yöne doğrudur. Hal böyle olunca, kimse milletvekili seçilemeyeceği için güç birliğinden uzak duracaktır diye bir düşünceye kapılmak tehlikeli bir karanlık kuyudur. Bu düşünceden uzak durmak ve ne olursa olsun, küçük gibi görünen siyasi partilere ve sivil toplum kuruluşlarına müracaat edilerek destekleri istenilmelidir. Bu görüşmelerde tavizler istenmesi muhtemeldir. Vatan, devlet, millet aleyhinde olmayan taleplere evet demenin hiçbir zararı olmayacaktır.

Tüm anketler de ve yorumcuların dillerinde olan şudur: 7 Haziran seçimlerine göre fazla bir değişiklik yoktur. Seçmenler pozisyonlarını muhafaza etmekteler. Birinci parti sıfatını halen taşıyan iktidar mensupları ise, alamadıkları 1 (Bir) oyun peşine düşmüşler ve ellerinden geleni yapmaktalar. Devlet kesesinden yaptırılan mitinglerle işe başladılar. Tarafsızlığını yitiren Cumhurbaşkanı, bir siyasi partinin genel başkanı ve il başkanı ile birlikte sahne alarak, iktidar partisine oy istiyor. Diğer partiler sanki ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Oysa ilk yapılması gereken, birleşerek alan daraltma taktiği uygulanmalıdır. Rakibin siyaset yapma alanının daraltılması demek, oy alma ihtimali olan halk kesimlerini onlardan evvel kendi siyasi çizgine çekmek demektir. Bu da görüşerek, konuşarak, taleplerinin dinlenilerek olabilecek bir iştir.

Terör can almaya devam ediyor, dış politikada yerlerde sürünüyoruz, Suriye’de aranan çözüm için bir araya gelen Rusya, ABD ve İran üçlüsünün yanına bile sokulamadık. Hani, Ortadoğu’da bir yıldız olacaktı Türkiye, model olacaktı? Olmadı, olamazdı. Yaparlar mı diye hiç sorulmadı. Dış politika da yokuz. İşçinin, memurun gelirlerine göre alım gücü günden güne düşüyor. İnsanımız borçla yaşamaya çalışıyor. Kredi kartlarını ödeyemediklerinden icrai takibe intikal edilenlerin sayısı her gün artıyor. Cüzdanlarındaki birden fazla kredi kartlarını ‘takla attırarak’ yaşamaya çalışıyor insanımız. Aradaki bir banka kısa bir süreliğine kredilerini kapatsa zincir kırılacak, takip oranları tavan yapacak. Fabrikalar ve ticaret erbabı önünü göremediğinden orta ve uzun vadeli kararlar alamıyorlar. Yeni yatırımlar yapılacağı yerde, mevcut kapasitede kısıtlamalara giderek, işçi, memur, mühendis kadrolarını işten çıkarıyorlar. Böylece işsizler ordusu gün be gün artıyor. Küçük aile işletmelerinde yapılan hayvancılık sıfırlandı. Köylü, ihtiyacı olan iki yumurtayı bile ‘satın alma’ yoluna gidiyor, tabi para bulabilirse. Ev ihtiyacı olan basit üretimleri bile yapamıyor, çünkü köy nüfusunun iş yapabilecek yetenekteki gençleri şehre göç ettirildi. Oralarda işsiz, güçsüz, parasız, pulsuz zaman geçiriyorlar.

Anlatılan sosyal durum dikkate alındığında, muhalefet partilerinin kazanmaması ihtimali çok zayıf gibi görünüyor. Bu anlatılanlar iktidar için hiç de iç açıcı veriler değil.

“Aklını işletmeyenler üstüne pislik” yağacağını buyurur Allah C.C.

Herkesin kabul ettiği gibi, ‘tehlikeli bir badiren’ geçmekteyiz. Bu badire ancak, ‘BİRLEŞİLEREK’ atlatılır. Son ana kadar birleşmenin yollarını tıkamadan, aramaktan bıkmadan talepler, teklifler götürülmelidir. El elden üstündür derler. Birlikten kuvvet doğar derler. Aklını işletmekten korkanların, çekinenlerin, yardımcı akıllara ihtiyacı vardır. Millet geleceği için yardım talep etmekten çekinilmemelidir. “Halka hizmet, Hakk’a hizmettir” kelamı gereğince, kurtuluşa birleşerek gitmek gerekiyorsa, bu yol denenmelidir.

Çünkü tahmincilerin ortaya koyduğu sonuçlara göre 7 Haziran seçimlerine benzer bir sonuç bekleniyor. Bunu ters yüz edip, tüm tahmincilerin yanılmalarına sebep olunmak için, birleşerek, ‘üst akıl’ların yaptığı planlar bozulmalıdır.

Hem sağda hem de solda birleşmenin, güç birliği yapmanın önünü tıkayanları tarih affetmeyecektir.


21 Eylül 2015 Pazartesi

‘550 Vekil isterim’, İsterim de İsterim


8 Eylül tarihli yazımızda şunları söylemişiz:

“Ne yapacaksın 400 vekili arkadaş? 400 vekili aldıktan sonra da söyleyeceğin şudur. 550 vekil isterim. Çünkü sen karşında muhalefet adına konuşanları, karşı fikirler üretenleri istemiyorsun. Tek sesli, tek fikirli stabil bir halk, üretmeyen bir millet istiyorsun. Nasılsa sana eş başkanı olduğun politikalar tarafından yeni yeni fikirler deklare ediyorlar. Düşünene de, fikirlerine de karşıyız.”

Tam isabet diyebiliriz. Daha ayına kalmadı efendi ağanın ağzından çıkanlara bakınız: “550 tane yerli, milli bedeni ve kalbiyle bu ülke için çalışacak milletvekili göndermenizi istiyorum” (20 Eylül tarihli İstanbul mitingi.)

“Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi?” sorusu ise, gerçekten kaba, kalın ve tedavisi zor bir hastalığın pençesinde kıvranıldığının kanıtı. 550 AKP’li milletvekili demek, yalnızca bir kişinin meclisi oluşturması demektir. Tek ses, tek yürek demektir. Oysa milli menfaatler çevresinde toplanmış, farklı fikirler, değişik yorumlar, başka siyasetler dillendirenlerin birlikteliği, akan toprak yığının önüne yapılan birden fazla duvar (set) gibidir. Tek duvarın yıkılma ihtimali kuvvetlidir. Ayrıca, bu cümledeki ‘tane’ kelimesinin anlattığı, sıradanlığı fark edebiliyor musunuz? Elma, armut gibi şeylere ancak kullanılabilecek olan ‘tane’, burada en üst ağızdan insan için kullanılmaktadır. Ne kadar acayip, ne kadar cahilane! Ama gam değil, kendilerini ‘tane’ hesabının içinde görebilmeye can atan 550 kişi listelerinde kayıtlı. Düşünebilme hassasını beyinlerden sildiğiniz vakit, ‘tane’ de deseniz, ‘şey’ de deseniz ve hatta farklı hakaret laflarını da etseniz, kimsenin sesi çıkmayacaktır.

 İstenen de budur. Kimsenin sesi çıkmasın. Ne emir verilirse, ‘baş üstüne’ densin. Onlar, milletvekili değil, emir eri arıyorlar.

Aynı konuşmasında, “Milli irade dışında bir çözüm asla yok.” Sözü de var. Şu soruyu kimse soramıyor: “7 Haziran seçimleri hangi iradenindi?” hadi gel de hatırlama: ‘Benim partim kazanırsa, demokrasi çok iyidir, kaybederse tu kakadır’. Şimdi milli irade nutukları da aynı havada.

Size bir şey söyleyeyim mi? Zıddını bilmeyen, aslını da anlayamaz. Doğru, ancak zıtlıkların seçilmesi ve uzlaşmasıyla bulunabilir. Zıddına tahammül gösteremeyenler, bilin ki, yalan söylüyordur. Çünkü hayatın tamamlanması ve huzura erilmesi ancak zıtların birlenmesiyle mümkündür. Zıt renklerin kontrastı ile muazzam tablolara ulaşır ressamlar.  “Sözcük anlamıyla zıtlık; karşıtlık, karşıt olma, çelişki olarak ele alınmaktadır. Zıtlık-karşıtlık kavramına geniş kapsamıyla bakıldığında, evrende her şeyin karşıtlıklar dengesi içinde oluştuğunu görürüz. Bu sosyal yapıda da, biçimsel yapıda da böyledir ve zıtlık yoksa hareket yoktur, varlık yoktur, süreç yoktur. Sanki hayat yoktur. Yaşamla ölüm zıtlığı gibi…” (Tülay Çellek, Pivolka, sayı 10)

Şu yargıya kolayca varabiliriz. 550 milletvekili istemek, meclisin ölümünü istemekle eş anlamlıdır.

Aslında istenen yalnızca 550 vekil değil. 78 Milyon’un tamamının kendisi gibi olmasını istiyor. Burası iyice felakettir ve milletin ‘sürüleşmesi’ni istemektir. Elbette, sürüye bir de çoban gerekecektir ki, bu da kendisinden başkası değildir. Bu düşünce son padişah Vahdettin’in düşüncesidir. “Bu millet sürüdür ve sürüye bir çoban lazım, bu da benim” diyebilmiştir. Düşünce aynı. 550 vekil istemek, milleti sürü gibi görmekle eş anlamdadır.

Prof. Dr. Bengi Semerci’nin bir makalesinde okumuştum. “Geleceğin psikopatlarını yetiştirme yolları”nı anlatıyordu. Hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle olmalıymış:

“-Küçükken çocuğa istediği her şeyi verin. – Kötü sözler söylediği zaman gülün! Böylece kendisini akıllı sanacaktır. – Ona düşünmeyi ve beynini kullanmayı hiç öğretmeyin! 20’li yaşlara gelince kendi kararlarını kendisi versin diye bekleyin!”

Böylece devam edip gidiyordu hocanın önerileri.

Eh, fena da değilmiş hani. Bakıyorum da etrafımız ‘Psikopat’tan geçilmiyor. Sanırım herkes hocanın önerilerini bihakkın tutuyormuş…

Metin Boşnak Hoca 31.7.2011 tarihinde Haber7’de yazdığı yazıda bizim anlatmak istediklerimizi iki cümlede özetlemiş:

“Yüz tane (biz 550 diyebiliriz) bağlamanın bir arada çalması, ortaya senfoni çıkarmaz. Sadece, aynı sesi çoğaltmış oluruz.

‘Uyumlu’ olmak, uyumaktan ibaret değildir.”


20 Eylül 2015 Pazar

Dedikodu Kültürü, İnsanı Tüketiyor


Ahmet Takan’ın verdiği kulis haberine göre, “Davutoğlu, Konya’dan listeye girebilir mi, girerse kaçıncı sıradan aday gösterilir” totosu oynanıyormuş. Bu cümledeki kavgayı ve içerdiği espriyi anlayabiliyoruz. Arınç’ın dediği gibi, “Ben” kavgası. Biraz da alaylı, biraz da burun kıvırarak meselelere yaklaşılması, görülmesi gerekenleri görmemek, görülmemesi gerekenleri görmek ve seslendirmek kokuların fezaya yayılmasına sebep oluyor. Rahatsızlık duyanlar ve seslendirenler doğru adamlar gibi duruyor. Ne Musa’ya, ne İsa’ya meselesi. Doğruluk, lügat sayfaları arsında kalmış ve etki alanı unutulmuş garip kavram. Herkes ve bu dedikodulara katılan herkes, gelecekten pay kapma yarışında. Pozisyon alarak, ‘ben de buradaydım, ben demedim mi, beni nasıl unutursunuz’ diyebilmenin yollarını, köprülerini kuruyorlar şimdiden. Ah!, ah..

Oysa her dedikodu, karmaşaya, karışıklığa, çözümsüzlüğe kişisel ve toplumsal olarak bir adım daha yakınlaştırır. İnsanın ve toplumun geleceğini mahveder. Bunu fark etmek o kadar da kolay değildir.

Dedikodu, yurt sathında ve toplum içinde yatay bir yayılma gösterir. O sırada üretilen ve doğruluğu test edilmemiş (ki, doğru bile olsa dedikodudur-gıybettir) bilgilerin insanlar arasında yayılması, o beyinlerin asıl yapması gereken işleri değil, bilakis uzak durması gereken işleri yapmasına neden olur. İnsanın fıtratındaki olumsuzluk yönüne doğru giden hayat seyri içinde, baldan tatlı gelen dedikodu üzerindeki oyalanmalar ise, ilimden, irfandan kısaca Allah’tan uzaklaşmayı doğurur. İşte size felaketin ellerimizle kurulması senaryosu. Dedikodu, yıkıcı, yakıcı bir zararlı enerji birikimidir, ‘beyin’i işgal eder ve çalışmasına mani olur, hatta beynin yanlış yollarda işlemesine vesile olur ve zamanla insan kendini unutur ve tamamen dışa yönelik çalışmalar içinde görünür. Bundan kurtuluş ise, beyin faaliyetlerinin kesilmesine fırsat vermeden, dedikodudan, dedikodu ortamından uzaklaşmak olmalıdır. Böylece, içe dönük çalışmalar içine giren insan beyni, zararlı enerjinin önünü tıkayacak ve ilim, irfan yolunda yeni ve faydalı enerjilere yol verecektir.

Bu dünya ve sonsuzluk âlemindeki ‘dünya’ için hiçbir işimize yaramayan, başkasının hayatlarının tecessüsünden ibaret olan dedikodu yoluyla öğrendiğimiz bilgiler (ne bilgisiyse) bizim hayatımıza ne ilave ediyor? Ne gibi güzellikler, ne gibi ilmî gelişmeler ilave ediyor? Bunları öğrenmek, kendimizi aldatmaktan başka ne işe yarıyor? Aldatmak ve zaman kaybı. Oysa, her öğrendiğimiz bilgi, sorgulanarak ve geliştirilerek insanlığımızın şerefini yaşamak için olmalıdır. Öğrendiklerimiz, ‘şerefi’ götürüyorsa, nidem ben o bilgiyi! Unutulmamalı ki, falancanın, filancanın yanında bulunmakla ne bu dünya da, ne de gelecekteki sonsuzluk âleminde onların bize faydası olmayacaktır. Dedikodu ve dedikodunun ürettiği bilgileri öğrenmek ise, insanın kendini kandırmasından başka bir şey değildir.

Dedikodunun, sosyal hayat içinde de çok zararlı tesirleri vardır. Kırk yıllık can dostlarının, dedikodu nedeniyle kanlı bıçaklı oldukları hikâyelerine yabancı değiliz. Hatta ölümle sonuçlanan hadiseler yaşanmıştır. İki çocuğun sokaklarında oynarken, birisinin belki de yanlışlıkla yapacağı bir hata ile diğer çocukta meydana gelebilecek basit bir arıza nedeniyle, etraftakilerin dedikodu aleviyle insanları ateşlemesi sonucunda nice kötü sonuçların meydana geldiğini her gün gazetelerden okuyoruz. Taraflardan birisi, bir kere yutkunsa, bir kere düşünebilse ve bir kere etraflarındaki gıybet ordusuna bir kere kulak vermese belki de sonuç olan gibi değil, tatlıya bağlanacak ve huzur içinde yaşam sürüp gidecekti.

“Ucuz etin suyu kara olur” anlamında bir sözümüz vardır. Dedikodu ortamında öğrenilen bilgiler de böyledir. Emek verilmeden, zahmete katlanılmadan elde edilmiş bilgilerin, ucuz bilgiler olduğuna şüphe yoktur. Ve bu bilgilerin neden emeksiz ve zahmete katlanılmadan bize verildiğini mutlak surette değerlendirmeliyiz. Sonra, o bilgi ne işimize yarayacak? Ne bir kazancı var, ne de tuttuğu bir duvar. Tam aksi ileride telafisi imkânsız yıkımlara sebep olacağı bilinerek… Onun bunun sunduğu bilgi kırıntılarını öğrenmekle, geleceğimizi ve ahirimizi yıktığımızı fark edelim.

“1. Merhamet ve şefkat, 2. Doğruluk, 3. Sadakat, 4. Cömertlik, 5. Sabretmek, 6. Sır tutmak, 7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek, 8. Rabbine şükretmek.”

İslamiyet’in sekiz esasıdır yukarıdaki maddeler. Bunlara “Sekiz cennet kapısı” denir. Bu güzel huy ve ahlaklar, Peygamberimizin Hz. Muhammed’in (sav) güzel huy ve sıfatlarıdır.

Bunların tam karşıtı olanlar da vardır ki, bunlara da Yedi Cehennem denir.

1. Gurur, 2. Hırs, 3. Kıskançlık, 4. Bölücülük, 5. Dedikodu, 6 Şehvet ve 7. Öfke.
(Hacı Ahmet Kayhan, Âdem ve Âlem isimli kitabından)

Görüldüğü gibi dedikodu, cehennemin kapılarından birisidir. Hem dünyamızı, hem de ahiretimizi yakar bitirir. Toplum olarak ve kişisel olarak dedikodudan uzak durulabildiği ölçüde, kalpleri ve toplum hayatını huzur kaplayacaktır.

Bütün işlerin kolaylaşmasının başı; Bismillahirrahmanirrahiym…

Tivitter’da karşılaştığım şu cümle ne güzel özetliyor meramımızı:

“Eser üretemeyen zavallı dedikodu, gıybet üretir! Kendini geliştirip yeni bir bilgi üretemeyen, üretenlere çamur atarak tükenir!”


16 Eylül 2015 Çarşamba

Bölünmeye Yardımcı Olanlar


Siyasi mücadele, ‘fikirlerim kabul edilsin’ beklemesi değildir.

Mücadelenin yapılacağı alanlar demokrasi içinde belirlenmişse de, yeni çalışma alanlarının açılması, yeni yepyeni sahalarda siyasi faaliyetlerde bulunulması da mümkündür, elbette kanunlara (hukuka) aykırı olmamak kaydıyla.

Sokaklar, meydanlar, kahvehaneler, köy odaları, mahalle toplantıları, evlerdeki sohbetler… Bunlar eskidi artık. Eskidiyse de hiç mi kullanılmayacak? Olur mu öyle şey. Biz bunların tamamının kullanılmaya devam edildiğini farz ederek konuşuyoruz. Bunlar klasik siyasi çalışma yöntemleri, aralıksız kullanılacak.

Ne kadar meydanlarda, kahvehanelerde, evlerde toplantılar yaparsanız yapınız, ümit verememiş iseniz, toplantılarınızın siyasi verim kazandırması düşünülemez. Umut olmak ise, halkın elindekilerinin aslında borçları olduğunu ve doğan her çocuğun binlerce liralık borcun üstüne doğduğuna inandırmalısınız. Evvela yapılacak, ellerinde aslında hiçbir şeyin olmadığına inandırmak olmalıdır. Bu çalışmalar da kalabalıklar arasına sıkışmış insanlara anlatmakla değil, yüz yüze, bizatihi konuşarak, tartışarak anlatılabilir. Evet zordur, herkese yüz yüze ulaşmak çok zordur. Ama başka çare yok gibi. Kısa sürede mümkün görülmeyen bu işlem için, gerçekten inandırıcılığın kuvvetlendirilmesine yönelik yapılması gereken ilk işlem; B İ R L E Ş M E K T İ R… mesaj vermenin en kolay yolu, birlik, beraberliğin gözlere gösterilmesidir. Yazık ki, birleşmeye yönelik her hangi bir hareket göremiyoruz. Birleşemiyorsanız, bölünmenin yanındasınızdır.

Siyasi çalışmalarda karşılaşılacak ve tespit edilecek iki önemli psikolojik kişisel tespit vardır;

1. İnanılacaksınız.. 2. İnandıracaksınız.

İnanılmayan, inandıramaz da. Kandırma eylemi sohbetimizin hiç bir yerinde, hiçbir harfinde olamaz. Kandıranların hangi vahim hallere düştüklerini çok yakın geçmişte birlikte yaşadık. Kandıranlar, gün gelir kandırılırlar, bu kaçınılmaz sonuçtur.

Kirli olanlar, siyasete soyunmasınlar. İlk tespit budur.

Siyaset; basamakları hızlıca geçmek için gerekli bir yol filan değildir. Tam aksi, dünya ve ahiret çalışmalarında insana köstek olan acayip bir yoldur. Başlangıçta ve işin içinde olmayanların anlayamayacağı ilginç meslektir siyaset. Siyasette tek amaç hizmet olmalıdır. Gelir sağlamak, mevki edinmek, şöhret yükseltmek gibi amaçları olanlar asla siyasete bulaşmamalıdır, çünkü bu imkânları orada bulamazlar. Maalesef, bu gerçek insanlar arasında bilinememekte ve aklı eren, ermeyen herkes kısa yoldan köşeyi dönmek iştiyakıyla siyasete katılmak istiyor. En büyük yanlış.

“Düşman”! Öyle tesirli çalışıyor ki, nereden vuracağını da belli etmemekte oldukça usta. Resimler, filimler, yazılar, röportajlar.. Çok çeşitli sahalarda hazırlıkları var. Tam bu noktada; siyasi rakipleri ‘düşman’ olarak görmek doğru değil, güreş minderinde rakip olarak görmek gerekiyor. Ancak, ‘düşman’ tanımımızın arkasındayız. Türkiye’mizde an itibariyle, demokrasi mücadelesi değil, ‘Sevr’ taraftarları (yani düşmanlar) ve milli güçler ayırımı, bilinçli olarak yaratılmıştır. Biz de bu ayırıma denk olmak üzere söylüyoruz. Düşünebiliyor musunuz, siyasi rakiplerinizden birisi kendisinin BOP Eş-Başkanı olduğunu ilan ediyor! Buyurunuz size, demokrat kurallar içinde mücadele edeceğiniz bir rakip!. Bununla demokrat mücadele değil, olsa olsa meydan savaşı yapılır. Bu sebeple ‘düşman’ dedik. İster kabul edilir, ister dava edilir.

 Artık, siz bilirsiniz.

Önümüzdeki yıllarda da siyaset yapma niyetiniz varsa; Cumhurbaşkanı’nın “Fiilen rejim değişmiştir, yasaları buna göre ayarlayın” talimatını ve AKP milletvekilinin “Seçim sonucu ne olursa olsun, seni Başkan yaptıracağız” nutkunu unutmamanızı öneririm.

Faziletli insanların fazilet rejimi olan Cumhuriyet, elimizden kayarken, hala ayrılık peşinden gidenleri tarih affetmeyecektir.


15 Eylül 2015 Salı

İnanılmaz Değil, Bizatihi Yaşıyoruz!,


“Dâhili bedhahların” ezici çoğunlukla iktidar olduğu günleri yaşadık. Acılar, eziyetler, geri kalmışlıklar, utanç yorumları… Ne derseniz deyin. Hep birlikte yaşadık. Bize ait olmayan ve bize asla yapışmayan sıfatlar, dünya milletleri tarafından üstümüze atıldı. Beyinlerindeki yobaz, gericiliğin resmi olan idare-i devlet düşünceleri, kendilerini destekleyen küresel çetelerin tam da arzuları yörüngesinde, alınan kararlar, çıkarılan kanunlar her ne varsa uygulamaya yönelik, hep onların istekleri doğrultusunda onaylanmıştır. Yıllar, bir tarafın verdiği tavizlerin tarihe not edildiği zamanlar olarak geçerken, bu tavizlerin verilmesi şiddeti arttıkça, onları destekleyenlerin artması sonucuyla noktalandı. Bu durum halen devam etmekte. Buna hiçbir ilim, hiçbir ilim adamı açıklama getiremez, getiremiyor günümüzde. Olmayacak dediğimiz tahminler, tam tersine ve şiddetli bir destekle devam ediyor. Buna inanılamaz. İnanılmaz dediğimiz, bu ülkede böyle bir sonucun hem de yıllarca yaşanılması kabul edilemez. İncelenmesi, toplumun nasıl bu hale getirildiğinin incelenmesi, ilim adamlarının namus borcudur. İmkânsız olan nasıl gerçekleşti? Buna yalnızca, yok ABD, yok Batı, yok Dış destek gibi basit cahili savunma araçlarıyla cevap veremeyiz, vermemeliyiz. Zira, önümüzdeki sorun daha derin ve aslında bu soruya cevap vermesini beklediğimiz, aydınlara, üniversitelere ve kendini konuşma, fikir bildirme tahtında görebilme yeteneğinde gören herkesindir. Hiç kimse, ama hiç kimse bu sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü halk bunların tamamını ve herkesi en ince düşünce noktalarına kadar tanıyor.

Amacımız, yakın tarihin olumsuzluklarını hatırlatmak değil.

Milletimizin içine düşürüldüğü ve fakat milletimizin de bu işkenceye razı olduğu halin deşifrasyonudur. Kimse kusura bakmasın, bu hali yaşayan insanlara hâlihazırda inancımız kaybolmuştur. Ümidimiz tamdır, ümit ettiğimiz makam etrafımız değildir. Açıkça, ana-avrat küfür yiyenlerin seslerinin çıkmadığını hatırlıyoruz, tam aksi küfür edenlere desteklerinin tam ve sağlam olarak devam ettiğini birlikte gözledik. Bu inanılmaz ve hiçbir sosyoloji âliminin notlarında göremeyeceğimiz bir durumdur. Faşist (Nazist) kuvvetlerin yönetimleri işgal ettiği zamanlarda bile böyle bir hal görülmemiştir. Ve maalesef dünya sosyoloji ilmi bunun örneğini Türkiye’de ve maalesef Türk milletinde müşahede etmektedir. Bu utancı tarih alnımıza yazmıştır ve silinmesi de mümkün değildir.

Önce, ‘Millet’ tanımına bakmalıyız. İnancım şudur; biz, artık millet olma sınırını aşmış, nasıl parçalanacağımızın resmi politikalarını geliştirmekle meşgul olmaktayız. Bir olmak, beraber olmak, bütün olmak, iri olmak, karşı durmak, tek yürek olmak gibi vasıfları kaybetmişiz (kaybettirilmişiz) artık, bunu kabul etmeliyiz. Artık, önümüzde bir millet değil, aşiretlerin kendilerini farklı isimlerle tarif ettiği ne idiğü belli olmayan garip bir yapılanma var. Bunu kabul edelim. Önümüzdeki ve çözülmesi gereken gerçek problem budur. Ve asla hayali söylem ve inançlar üzerinden hareket etmeyelim. Yok, kardeşim, yok… Millet olma refleksimizi kaybettik. Kabul edelim ve yeniden teşkilatlanalım. Seksenler öncesi gibi değiliz artık, hatta Doksanlar içinde bile değiliz. Bırakın onları 2002’in son günlerinde ne olduğunu bile düşünebilecek idrakten noksanız. Bu bela başımıza nasıl tebelleş oldu ne anlıyoruz, ne de anlamak istemiyoruz.

Şimdi;

Ne olduysa oldu…

Bırakalım, ne olduysa. Tarihi bilgiler bize ders olsun. İnceleyelim, araştıralım, öğrenelim, bu güne uyarlayalım ve önümüze ışık olsun.

Fakat asla takılıp kalmayalım. Zaman hızla ilerliyor ve maalesef biz hala, Seksen öncesine takılıp, oralardan kalma flu hikâyeleri bugünün gerçeğiymiş gibi hayat tazı yapmaya çalışıyoruz. Yapmayın, etmeyin. Her geçen An, bir sonrakinin devamı değildir. Sonra gelen anın öncekiyle hiçbir alakası yoktur, bağımsızdır. Her an, kendi içinde kendini yaşar. Sonraki yeni bir kendi yeni bir anın kendi yaşamıdır. Tamam, Seksenlerde kahramandınız, zindanlara tıkıldınız, yargılandınız, asıldınız biliyoruz. Ama Kırk yıl evveldi bu hatıralar. Bugün yaşanan o değil ki?

Söyler misiniz mesela? Niye hala BBP adı altında bir parti var? Anlatabiliyor musunuz? Anlayabiliyor musunuz? (ismini bilmediğim iki-üç tane daha var) söyler misiniz niye var? Size namusum ve şerefim üzerine konuşurum ki, bu soruya siyasilerin bile hiç birisi doğru cevap veremez. Ya…, anladım. Vaktiyle, bir şeyler, bir şeyler söylediniz ve ayrıldınız. Hala anlamıyor musunuz ki, bu söylediklerinizin zamanı tamamlandı. Hala mı anlamıyorsunuz? Peki, hala kendinize ait politikalarınızın, takip ettiğiniz siyasi bir yolun olduğunu söyleyebilirsiniz, bu fikre saygım var. Lütfen devam ediniz. Yalnızca şuna cevap veriniz lütfen; mücadele ettiğiniz güce karşı, birleşmekten başka bir çareniz var mı? Bu birleşmekten yalnızca, kendilerini ‘milliyetçi’ olarak tanımlayanlardan bahsetmiyoruz. ‘Milli’ güçlerin tamamından bahsediyorken, sizin, sizlerin… hey.. Sizlerin dışarıda kalmanızın bir anlamı var mı?

Önceki paragraftaki ‘siz’ kelimesinden kimse alınmasın ve kimse üzerine almasın.

Son cümlemizin üzerinde de kimse düşünmesin.

“Dâhili bedhahların” ezici çoğunluk iktidar oldukları ve iktidarlarını pekiştirmek ve daimi kılmak üzere ne lazımsa yaptıkları zamanlarda, yok ‘benim siyasetim’, yok ‘benim düşüncelerim’ gibi anlamsız lafların yalnızca, iktidarın ve/veya iktidarını güçlendirmek isteyen ‘bedhahların’ işine yarayacağını da anlayın lütfen.

Milli güçler; sizler kendinizde bir güç vehmediyorsunuz. Hepiniz, ‘BEN’ diyorsunuz. Yanılıyorsunuz ve asla söylediğiniz gibi değilsiniz. Düşman bellediğinize yardım ettiğiniz ve onlar için çalıştığınızı anlayınız artık.

Daha ne diyebilirim?


13 Eylül 2015 Pazar

Reenkarnasyon İkilemi


Reenkarnasyon tartışmaları yeniden mi başlıyor? Sorusunu sormadan edemedim. Sıklıkla gündeme getirilir ve insanları farklı konulara eğilmesini sağlamak üzere, örneklerle desteklenir ve inanç sistemleri üzerinde tesirlerini kuvvetlendirmek üzere, tartışma alanlarına isminblin önünde ağır sıfatlar bulunan kişiler de dâhil edilir. Ya unutturulmak istenen bir olaylar zinciri vardır, ya da insanlara dayatılacak yeni bir konu bulmuşlardır. Zihinleri esir almanın yoludur, tartışmanın yurt sathına çekilmesi çalışmaları. Ne kadar çok insan dâhil edilir, ne kadar çok insan tartıştırılırsa olayı kızıştıranlar o kadar başarılı olacaklardır.

Yıllar evvel, güya Türkiye’nin Hatay ili çevresinde rastlanılan, evvelce ölmüş (dünyadaki hayat süresini tamamlamış) kişilerin yeniden bir bedene girerek, hayatını devam ettirdiği örnekleri hemen bütün gazetelerin sayfalarında görülmüştü.

‘Proof.’ İsimli bir dizi film varmış, hangi TV’de yayınlanıyor bilmiyorum. Yazılan-çizilenlerden anlıyoruz ki, oğlu ölen bir bilim adamının, reenkarnasyon araştırmalarına katılması ve hastaneye yatırılan kalbinden hasta bir çocuğun kendi çocuğu olduğu ve başka bir bedenle yeniden dünyaya geldiği, gariptir ki, oğlunun yaptığı hareketler, hatalar, alışkanlıkların filan bu çocukta da aynen olduğu… Yani çocuğunun reenkarne olarak (başka bir bedenle) dünyaya yeniden geldiği konusu üzerinde dönüp dolaşan bir film. Tabi, izleyiciyi ‘şok eden, şaşırtan, düşündüren olayların yaşandığı’ sahnelerin de ustaca işlendiğini dikkate alırsak, üzerinde çalışılmış, paralar harcanmış önemli bir yapım olarak değerlendirebiliriz. Bu kadar emek, para harcanan bir yapımın da önemli bir amaca hizmet etmek politikasının olduğunu düşünmeliyiz. Yani, şeytani tasavvur!.

Konu hakkında elimizde yeterli kaynak var. Reenkarnasyon inancının tarihi ve gelişimi hakkında çok eser yazılmıştır. Meraklıları kolayca bulabilir.

Reenkarnasyona inanların, inanma sebeplerine baktığımızda açıkça şunu görürüz: 1. Söylenileni anlayamama. 2. Eksik veya yanlış bilgiyle yapılan değerlendirme hataları. 3. İnandığı ve kabul ettiği bir kişinin sözlerinin doğruluğunu sorgulamadan kabul etme alışkanlığı. 4. Tarihten gelen inançların değiştirilememesi.

Hulul veya tenasüh olarak adlandırılan hadise, bir şeyin bir şeye girmesi sonucu oluşur. Mesela, bir bardağa suyu dolduralım. Su giren, bardak girilen olur. Burada iki varlıktan bahis vardır, nitekim ne bardak, ne de su diyebiliriz. Ancak tarif babında bir bardak su diyebiliyoruz. Bu örnekte iki vücuttan bahsedilir, su ve bardak söz konusudur.

Âlemler, Cenab-ı Hakk’ın zuhur mahallidir. Zuhuratta ise iki varlıktan değil, ancak Tek (Ahat), Bir (Vahit) varlıktan bahsedilebilir. İhlas Suresi’nin bize öğrettiği de budur.

“Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: ‘Rabbim beni (dünya yaşamına) geri döndür.”

“Tâ ki uygulamadığım şeylerde (iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkaramadıklarımda) sonsuz geleceğime yararlı çalışmalar yapayım!.. Hayır, (geri dönüş asla mümkün değil!) öyle bir şey söyler ki geçerliliği yoktur (sistemde yeri yoktur)! Arkalarında yeniden bâ’s olunacakları sürece kadar, bir berzah (boyutsal farklılık) vardır (geri dönemezler)”.  (Mu’minun Suresi/99, 100)

Yaşar Nuri Öztürk’ün mealinde ise aynı ayetler şöyle anlamlandırılmıştır:

“Sonunda onlardan birine ölüm geldiğinde şöyle der: ‘Rabbim, beni geri döndürün:

“Döndürün ki, o arkada bıraktığım yerde iyi bir iş yapayım. ‘Hayır, bir kelime ki bu, o söyler onu. Ötelerinde, dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.”

Yani ayet-i kerime ile sabittir ki, “geri döndürülme” kesinlikle yoktur, mümkün değildir. Ölüm tadıldıktan sonra, o âlemdeki ortamda yaşamaya uygun olan bir elbise ile (oraya uyumu sağlayacak vücut diyebiliriz) ‘Berzah’ âleminde beklemek vardır. Geldiğimiz noktada ‘ölüm, kabir, berzah’ konularında çalışmalara bakılabilir.

Nasıl oluyor da reenkarnasyon fikrine hem de Müslüman olduğunu söyleyenler arasında inanlar çıkabiliyor? “‘Şeytan’ adıyla bilinen Cinler, insanları kandırmak için her kılığa bürünüp kendilerini uzaylı, evliya ve hatta peygamber diye tanıtarak; önce birini kendilerine tabî kılarlar, sonra da ona inanan binlerce saf iyi niyetli insanı!

Oluşturdukları en önemli itikadi sapma, reenkarnasyon fikridir… cin tabanlı, hemen her bilgi kaynağında bu görülür.! (Ahmed Hulusi, Ankara Gazetesi, 25 Haziran 2012)

İnsanın tekâmülünün gerekli olduğu ve tekâmülün de ancak gidiş gelişlerle mümkün olabileceği düşüncelerinden kaynaklı bir kabuldür reenkarnasyon. Bu düşünceyi de kuvvetlendirmek üzere, Hz. Mevlâna’nın “Maden olarak öldüm, nebat olarak geldim, nebat olarak öldüm, hayvan olarak geldim, hayvan olarak öldüm insan olarak geldim” anlamındaki kelamını örnek vererek güçlendirmek isterler. Her mertebe yükselişini ölüm ve doğum olarak anlatmıştır Mevlâna. Yoksa ölmek dirilmek, ölmek dirilmek anlamında değildir. Bir ömür içinde yükselen her mertebe, bir evvelkinin ölümü demektir. Kısır anlayışlarla, dehanın dillendirdiği hakikatler anlaşılamaz, bilakis unutulmasına sebep olur.

Dünyada misafiriz. Bu saraya bir kere kabul edildik. Padişahın, yapılmasını istedikleri var. Ancak, ilk girişten itibaren yapılabilecek bir eğitim ve sınav süresidir. Başaran, sınıfını geçer, başaramayan ise sonucuna katlanır. Bir daha o saraya gelebilmek ve eksik bırakılanların tamamlanması istekleri mümkün değildir.

Gelişimi başka zamanlara terk etmeyi bırakarak, gün bu gün deyip, ebedi âlemdeki huzur için neler yapılması istenmişse bir an evvel başlanılmalıdır.

Dünyaya dönüş hayali, şeytanın vehimlerinden başka bir şey değildir.


12 Eylül 2015 Cumartesi

Sakallı Dönek Yandaşın Yalakalığı


Star’ın sakallısı şunları söylüyor güya Fethullah Gülen’i eleştirirken. Biz biliyoruz ki, onunla sarmaş dolaş olan ve onun gazetesinden yıllarca nemalanan bu sözde akil sakallının, menfaat kaynakları tanım değiştirdikten sonraki laflarına bakınız:

“Bu kadro (AKP’lilerden bahsediyor) son derece dikkatli bir politika ile Türkiye’nin stratejik derinliği fonksiyonel hale getirmeye çalıştı. ‘Komşularla sıfır sorun’ bunun içindi. Ekonomik ilişkilerle Ortadoğu’nun bir barış coğrafyası haline getirilmesi çabaları bunun içindi. Öyle ki bölge ülkeleriyle ortak bakanlar kurulu toplantısı yapılacak bir ilişki çerçevesi gelişmişti.” (Ahmet Taşgetiren, Star, 11.09.15)

Yo, yo. Eleştirmek için almadım bu satırları. Gülmeye de ihtiyacımız var ya? Gülünüz diye aldım.

Madem ‘startejik derinlik’ lafını kullandın. Biz de buradan söyleyelim.

Ah!. Derin stratejik ideolojik körlük.

Ah! Menfaati sebebiyle yazıp çizen, konuşup söyleyen dindar kılıklı yalakalık.

Dünkü dostunu, yumuşak koltuklar, ballı aylıklara satan dalkavukluk…

Niye bu durumdayız diye hala soracak mısınız. İşte dindar görünümlü ve öyle isim yapmış, sakallı, sözde İslamcı müthiş bir örnek.

Bir kere eski dostunu satıyor, ikincisi yalan yorumlarıyla insanların beynini karıştırıyor. İşi gücü günahlarına ortak aramak.

Peki, söylediklerini kabul edelim. Fethullah Gülen’in Neo-Conlarla işbirliği yaptığını ve Erdoğan aleyhine çalışmalar yaptığını kabul edelim. Bu senin Neo-con dediğin güçler Erdoğan’ı kullanarak bulunduğu makamlara taşımadılar mı? Türkiye’nin 90 yılda biriktirdiği ekonomik değerler bu Neo-Conların ellerine geçmedi mi? Çözüm dediğiniz, bizimse çözülme dediğimiz süreci bu Neo-Conlar dayatmadı mı? BOP denen ucube politikanın eş başkanlığını bunlar vermedi mi? Bana ne Fethulllah Gülen’den, o bir suç işliyorsa, Kanunları işleterek o ve yandaşlarına gerekli cezayı vermek devletin görevidir ve devlet dümeni şimdi sizin elinizde değil mi? Niye ağlıyorsunuz, nedir bu telaşınız?

Şu ekranlarına çıkan ve şehitler ayeti aleyhinde konuştuğunu söylediğiniz (seyretmediğim ve konuyu bilmediğim için üzerinde duramıyorum) ateist olduğunu vurguladığınız bahtsız kişilerle yıllarca yaptığınız ortaklığı, el birliği halinde Türk Ordusuna yaptığınız saldırıları da bir zahmet anlatıver Sayın Taşgetiren. Onlar, bilgilerini ve siyasi kıvraklıklarını Erdoğan lehine kullanırlarken hiç sesiniz çıkmıyor ve hatta aynı gazetenin köşelerinde, aynı televizyonun ekranlarında birlikte Türk aleyhinde atıp tutuyordunuz. Bunlara ne diyeceksiniz?

Dindar kimliğin, bir çuval sakalın, incecik sesin ve akilliğin hakkı için açıklayıver kuzum.

Tabi, birazcık imanın, insafın, izanın, basiretin, hakkı söyleme özelliğin varsa.

Bakınız Sayın Taşgetiren, MHP milletvekili Alim Işık şöyle bir soru soruyor, akiller heyetinden olduğunuzu da dikkate alarak, belki cevabını siz biliyorsunuzdur, bırakınız FETÖ’yü filan da sorunun cevabını veriniz, Fetö’yle devlet ilgileniyordur;

“Onlardan Türk milleti adına tek bir beklentimiz var. Terör örgütü PKK ile ne üzerine anlaştılar ve hangi kirli oyunların sonucu Türkiye bu hale geldi. Bunu açıklasınlar yeter”

Ha, ne dersiniz, bu soruya bir cevabınız var mıdır?