5 Ağustos 2015 Çarşamba

Zor Olan Yaşamak, Özgürce!.


Kim ne derse desin, muazzam bir akıl yitimi, çözülmez bir akıl karışıklığı yaşanıyor.

Toplumsal bozuluş histerisi tepemizde karabasan. Geçici bir hastalık hali belki, ama yıkıcı olacağa benzer. Yıkacak ki, yeniden yapılması mümkün olsun. Ne kadar zaman sürer kestirmek güç. Toplama çıkarmayı bilmeyen bir öğrencinin yüksek matematikten imtihana girmesi gibi bir hal ve sonuç bekliyor bizi, anlaşılan bu. Sebep, vaktiyle çalışılmamış derslerin, imtihan sıkıntısı. Aşılır mı? Tez vakitte dersler bitirilebilirse neden olmasın!

Histeri geçici bir takıntı çünkü. Bir yardımcıya ihtiyaç gösterebilir aşmak için dağı. O yardımcıyı, kılavuzu bulmak gerek. Bulmak için de aramak. Dostlara, arkadaşlara, tanıdıklara sorarız, ‘nefesi kuvvetli bir tanıdığınız var mı?’ hemen adresler verirler, şuradan gidilir, şöyle konuşulur.. Gibi. Böylesi dostlara ihtiyaç var. Bulmak için de aramaya ihtiyaç.

Kapısının önünde kaybettiğini arayana sorarlar, “- nerede kaybettin?” Diye. Çok çok uzakları işaret eder. “- Ee, madem orada kaybettin, niye burada arıyorsun be adam?” derler. Ne yapsın garibim, “- Boş mu durayım, işte arıyorum.” Der. Görevini yapıyor. Üzerine düşen aramak görevini yapıyor, lakin arama işlemini yaptığı yer yanlış orada bulamaz ki, orada bulunmaz ki!..

Kendime sordum, “- Sen, nerede arıyorsun arkadaş?”.

Cevap veremedim. Bırak aramayı, bir şey kaybettiğimin bile farkında değilim.

Akıl yitimi, kaybetmeyi anlatmaz mı? İşte ya, var bir kaybettiğin. Ne duruyorsun. Çık yollara, dağlara, ovalara vur kendini, aramaya koyul. Kaybettiğin aklını ara. Kaybettiğin benliğini ara. Kaybettiğin kendini ara. Kaybettiğin derinliğini ara…

Yemek, içmek, seks yapmak, uyumak, gezinmek, dünyanın enva-ı türlü zevkini, şevkini yaşamak. Pejmürde, sahte, kopya hayatlarımızın özü ve özeti bu.

Böyle olunca, kaybettiklerimiz bu cümlelerde saklı.

Süflîyi, ulvîye tercih. Dünyayı, ahire tercih.

Yahya Kemal’in, “Ey tatlı gece, yıllarca devam et” ihtiramını yaşamayı unutalı çok, çook olmuş. Bir dostun dilinden dökülen, bir içten tatlı selama burun kıvırmaya başlayalı aradan asır geçmiş ve bu hali huy edinmişiz. “- Selam değil, para ver” diyeli, yollar hep batağa sürüklemiş…

Büyük bildiklerimizi görmezden gelip, küçüklerimizi tokatlama girişiminde bulunmuşuz. Her ikisi de, susup, boyun bükmüş ve gitmişler kendi hallerinde, gönül kırgınlığı içinde. Ne kendimizin küçüklüğünü fark etmiş, ne de acizliğimizi idrak etmişiz. Hep en büyüğü, en güçlüsü ‘benim’ şeytaniyetinde hayatımızı karatmakla meşgul olmuşuz.

Sırf kendi hayatımız olsa iyi, bunun kimseye zararı olmazdı. Çürüyen üzüm tanelerinin kendine yakın olanları da çürüttüğü gibi, etrafımızdakileri de çürütmeye, bozmaya mehel tutmuşuz. Çürüme sebebi bir kişi ile başlar, ailesi, komşusu, çevresi, ilçesi, şehri derken, tüm ülkeyi kaplar gider, farkında bile olunmaz. Bu yüzden derler, “kangren olan kolun kesilmesi gerek” diye. İş o ki, yaranın işlemesini zamanında bir usta doktor teşhis ede ve gerekli tedbiri ala.

Teşhiste geciken, tedavide yaya kalır.

İlk yapılması gerekenden uzaklaşanlar, sona yetişmek için sprinte kalkmalıdır. Bu da, antrenmanlı, çelik yapılı, adaleleri kuvvetli atletler haline gelmeyi gerektirir. İşin en zor kısmındayız. Olmuyor diye hepten bırakmak, ölüme razı olmak demektir. Ölüme razıyız Eyvallah, ancak yapılacakları yapamadan gitmek, cehenneme razı olmaktır.

Öyleyse, Bismillah ile yeniden ayağa kalkmalı ve bıraktığımız yerden finişe girmelidir.

Başlangıç, sadece ayağa kalkmayı becerebilmeyi sağlamakladır…

“Yüz üstü çok süründün…”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder