31 Ağustos 2015 Pazartesi

Sünnet Üzerinden Bir Okuma Denemesi


Faruk Beşer Hoca gazete köşesinde ‘Sünnet’ hakkında bir seri yazı yayınladı. Ara sıra okuruz yazılarını. Sevdiğimiz yanları da, eleştirdiğimiz yanları da vardır. Ne de olsa, akademinin Profesörlük unvanı verdiği ve yıllarca konusu üzerinde dirsek çürüten bir kişi olarak saygılıyızdır.

Gerçi, kendileri eleştiri getireceği cümleleri kimin söylediğini, nerede söyleyip/yazdığını bir türlü açıklamadan eleştirisini getiriyor; biz onun yolunu tutmayalım ve cümlenin kendisine ait olduğunu direkt olarak belirterek yazalım. Seri yazısında takıldığım bir cümlesi oldu. Ayniyle buraya alalım: “Şu gerçeği kabullenmek dinî makulün gereğidir; eğer müminler İslam’ı doğru yaşayabilmek için sünnete/Peygamber’in örnek uygulamasına ihtiyaç duymasalardı Peygamber gönderilmesine de gerek kalmazdı.” (Y.Şafak, 21.08.15)

Bu cümleden bendenizin anladığı şudur: ötelerde Allah ismini verdiğimiz bir varlık var. Çok çok uzaklarda. Yeryüzünde Muhammed ismi verilen bir insan var. Allah, Muhammed’i Resul olarak seçiyor ve insanların yapmalarını istediklerini ve yapmamalarını istediklerini elçisine bildiriyor. Elçisi de insanlara, sözle, tilavetle, kıraatla ve yaşayarak fiilen göstererek bildiriyor. Çünkü insanlar, Allah’ın dileyişini doğru olarak yaşayabilmek için, Peygamber’in örnek uygulamasını görerek öğrenmelerine lüzum vardır. Zaten böyle olmasaydı, Peygamber’e de ihtiyaç olmazdı.

Uzaklarda bir Allah, yeryüzünde bir Muhammed, arada Allah ve Peygamber arasındaki iletişimi sağlayan vazifeli Cebrail isimli melek. Bilmem hocanın cümlesini yanlış mı anlıyorum?

Bu görüş sanırım yalnızca Faruk Hoca’ya ait değildir. Tüm ilahiyatçılar ve Diyanet teşkilatının tüm fikriyatı bu görüş üzerine oturur. Hatta tarihçilerimiz, edebiyatçılarımız ve konuya ilgi duyan irili ufaklı ilim adamlarımız, fikirlerini bu görüş üzerinden hareketle olgunlaştırmaya çabalarlar. Allah uzakta, Peygamber aşağıda ve arada görevli melek.

Bize göre, içine düştüğümüz ilimsizlik, fikirsizlik kuyusudur bu. Kendi kendimize, ilmin ve tefekkürün yolunu kesiyoruz. Böyle olunca, Allah-Vahiy-Peygamber ayrılıyor, böyle olunca Cebrail-Peygamber-insan ayrılıyor. Çoklu, yapılar içinde, sayısız vücut içinde tevhit yalanıyla kendimizi avutuyoruz. Dil ile söylenilen bazı kelimeleri yeterli görüyor, derununa inemiyor ve yüzeysel bilgilerimizi bir birimize satıp duruyoruz. Maşallah, alıcısı da pek çok!.

Bilinmeyi isteme dileğinin, planlanıp, programlanıp ‘dünya’  âleminde zuhur etmesi, görünen âlemde, çok çeşitli yollarla, çok çeşitli suret vücutlarında yaşatılan (faaliyette bulunan) ‘Hakk’ın, İlahi programa uygun olarak, ‘Halk’ içinde vazife yapmasından maada değildir, ‘Halk’, ‘Hakk’ın perdelenmiş zahiri ismi olarak, dünya vazifelileridir. Nitekim ‘Halk’a hizmet, ‘Hakk’a hizmettir kelamı günümüzde çok meşhurdur. Sistem, ‘Sünnetullah’tır. Allah sistemidir ve bu “sistemde değişiklik asla yoktur”. Araya, başka bir vücudun girmesi muhaldir. Zaten, başka bir vücuttan bahis ikilik alametidir. Şehadet kelimesinde (ki, İslam dairesine girmenin ilk şartıdır) başlangıçta, şahit olunan ve şahit olan diye iki varlık var gibi görünse de, zaman ilerleyip, sınıflar atlatıldıkça, idrakler genişledikçe, şahit olunan ile şahit olanın aynı, kendisi olduğu fark edilir. Nitekim Allah’a şahit olunurken, hemen akabinde, “Hz. Muhammed’in, kulu ve resulü olduğuna” da şahitlik edilmektedir. Burada, ulûhiyeti icabındandır ki, Allah’a şehadetin tam olarak idrak edilmesi, ancak, ‘Kulu ve Resulu olan Muhammed’e’ şahit olunmakla mümkün olacaktır. Ki, söz konusu şehadet, ‘kendisinin’ bizatihi görev yapmak üzere, dünyayı şereflendirmesinden başka bir şey değildir. Zaten böyle olmasaydı, ‘Şah damarından yakınım’ ayetinin bir manası kalmayacaktı. Ve hatta ‘kendine şahittir’ ayet hükmü bile bu duruma örnek olabilir.

Faruk Hoca’nın yukarıya aldığımız cümlesi ve benzeri söyleyişler, bir türlü ‘Tenzih’ hükmünün yerine getirilmesi çabası olabilir. Bu durumda tenzih anlayışı da, yine Allah’ı ötelere atmak ve ulaşılmaz, anlaşılmaz bir varlık hükmüne indirmek. Oysa Allah muradı bilinmek, anlaşılmaktır. Kurulan sistem ise ‘Sünnetullah’ bu muradın tahakkukuna yöneliktir. 124.000 Peygamberliği ile aşağıdan yukarıya doğru her mertebede açıklanan husus, Allah’ın bilinmekliği talebine yönelik çalışmalardır.

Böyle olmakla birlikte, Allah kemali ile bilinemez. Her bilindiği noktada bilinenin ancak bir miktar (cüz) olduğu fark edilir ve bilinmek ilmi sonsuzluğa uzar gider.

Her Peygamberi bir mertebenin yaşanarak açıklaması ve Hz. Resululuh’ta ise tam kemalatı ile zuhura çıkmasından başka değildir. Miraç hadisesinden sonra buyurduğu: “Beni gören, Hakkı görmüştür” hadisi şerifleri her şeyi açık açık anlatmaktadır. Çünkü “O’nu gören gerçekte O’nu görmüştür” ve O’na Şeytan yaklaşamaz. Çünkü Ayetel Kürsî fiilen O’nda yaşanmaktadır.

Emeti Saruhan’ın, Cemalnur Sargut ile yaptığı ve Yenişafak'ta 20.02.2011 tarihinde yayınladığı röportajında Sargut hanımefendi Hz. Ali hakkındaki bir soru üzerine şunları söyler:

“Hz. Ali şunu anlatmış. Kâbe'nin içindeler. Peygamberimiz, "Omzuma çık, putları kır Ya Ali" demiş. Peygamberimiz'in boyu uzun, elinde asa var, istese putları kendi kırar. 3 kere "Ali omzuma çık" demiş. Ali "Ben omzunuza çıkamam" demiş. Bunun üzerine Peygamberimiz "Benim emrim senin edebinden üstündür Ya Ali" demiş. Hz. Ali çıkmış. "Yere baktım her yer Kadem-i Resu-lullah (ayağı), hizama baktım her yer Sadr-ı Resulullah (göğsü), yukarı baktım her yer Cemali Resulullah. Bütün âlem Resulullah'tı."…

Nazik bir konu üzerinde laf dolaştırdığımızın farkındayız, bu kadarı kâfidir. En iyisi, verilenlerle iktifa ederek, okuyucuya düşünme fırsatı tanımaktır.

Ne demişler:

“Danışan dağları aşar mı aşar / Danışmayan düz yolda şaşar mı şaşar”


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder