31 Ağustos 2015 Pazartesi

Sünnet Üzerinden Bir Okuma Denemesi


Faruk Beşer Hoca gazete köşesinde ‘Sünnet’ hakkında bir seri yazı yayınladı. Ara sıra okuruz yazılarını. Sevdiğimiz yanları da, eleştirdiğimiz yanları da vardır. Ne de olsa, akademinin Profesörlük unvanı verdiği ve yıllarca konusu üzerinde dirsek çürüten bir kişi olarak saygılıyızdır.

Gerçi, kendileri eleştiri getireceği cümleleri kimin söylediğini, nerede söyleyip/yazdığını bir türlü açıklamadan eleştirisini getiriyor; biz onun yolunu tutmayalım ve cümlenin kendisine ait olduğunu direkt olarak belirterek yazalım. Seri yazısında takıldığım bir cümlesi oldu. Ayniyle buraya alalım: “Şu gerçeği kabullenmek dinî makulün gereğidir; eğer müminler İslam’ı doğru yaşayabilmek için sünnete/Peygamber’in örnek uygulamasına ihtiyaç duymasalardı Peygamber gönderilmesine de gerek kalmazdı.” (Y.Şafak, 21.08.15)

Bu cümleden bendenizin anladığı şudur: ötelerde Allah ismini verdiğimiz bir varlık var. Çok çok uzaklarda. Yeryüzünde Muhammed ismi verilen bir insan var. Allah, Muhammed’i Resul olarak seçiyor ve insanların yapmalarını istediklerini ve yapmamalarını istediklerini elçisine bildiriyor. Elçisi de insanlara, sözle, tilavetle, kıraatla ve yaşayarak fiilen göstererek bildiriyor. Çünkü insanlar, Allah’ın dileyişini doğru olarak yaşayabilmek için, Peygamber’in örnek uygulamasını görerek öğrenmelerine lüzum vardır. Zaten böyle olmasaydı, Peygamber’e de ihtiyaç olmazdı.

Uzaklarda bir Allah, yeryüzünde bir Muhammed, arada Allah ve Peygamber arasındaki iletişimi sağlayan vazifeli Cebrail isimli melek. Bilmem hocanın cümlesini yanlış mı anlıyorum?

Bu görüş sanırım yalnızca Faruk Hoca’ya ait değildir. Tüm ilahiyatçılar ve Diyanet teşkilatının tüm fikriyatı bu görüş üzerine oturur. Hatta tarihçilerimiz, edebiyatçılarımız ve konuya ilgi duyan irili ufaklı ilim adamlarımız, fikirlerini bu görüş üzerinden hareketle olgunlaştırmaya çabalarlar. Allah uzakta, Peygamber aşağıda ve arada görevli melek.

Bize göre, içine düştüğümüz ilimsizlik, fikirsizlik kuyusudur bu. Kendi kendimize, ilmin ve tefekkürün yolunu kesiyoruz. Böyle olunca, Allah-Vahiy-Peygamber ayrılıyor, böyle olunca Cebrail-Peygamber-insan ayrılıyor. Çoklu, yapılar içinde, sayısız vücut içinde tevhit yalanıyla kendimizi avutuyoruz. Dil ile söylenilen bazı kelimeleri yeterli görüyor, derununa inemiyor ve yüzeysel bilgilerimizi bir birimize satıp duruyoruz. Maşallah, alıcısı da pek çok!.

Bilinmeyi isteme dileğinin, planlanıp, programlanıp ‘dünya’  âleminde zuhur etmesi, görünen âlemde, çok çeşitli yollarla, çok çeşitli suret vücutlarında yaşatılan (faaliyette bulunan) ‘Hakk’ın, İlahi programa uygun olarak, ‘Halk’ içinde vazife yapmasından maada değildir, ‘Halk’, ‘Hakk’ın perdelenmiş zahiri ismi olarak, dünya vazifelileridir. Nitekim ‘Halk’a hizmet, ‘Hakk’a hizmettir kelamı günümüzde çok meşhurdur. Sistem, ‘Sünnetullah’tır. Allah sistemidir ve bu “sistemde değişiklik asla yoktur”. Araya, başka bir vücudun girmesi muhaldir. Zaten, başka bir vücuttan bahis ikilik alametidir. Şehadet kelimesinde (ki, İslam dairesine girmenin ilk şartıdır) başlangıçta, şahit olunan ve şahit olan diye iki varlık var gibi görünse de, zaman ilerleyip, sınıflar atlatıldıkça, idrakler genişledikçe, şahit olunan ile şahit olanın aynı, kendisi olduğu fark edilir. Nitekim Allah’a şahit olunurken, hemen akabinde, “Hz. Muhammed’in, kulu ve resulü olduğuna” da şahitlik edilmektedir. Burada, ulûhiyeti icabındandır ki, Allah’a şehadetin tam olarak idrak edilmesi, ancak, ‘Kulu ve Resulu olan Muhammed’e’ şahit olunmakla mümkün olacaktır. Ki, söz konusu şehadet, ‘kendisinin’ bizatihi görev yapmak üzere, dünyayı şereflendirmesinden başka bir şey değildir. Zaten böyle olmasaydı, ‘Şah damarından yakınım’ ayetinin bir manası kalmayacaktı. Ve hatta ‘kendine şahittir’ ayet hükmü bile bu duruma örnek olabilir.

Faruk Hoca’nın yukarıya aldığımız cümlesi ve benzeri söyleyişler, bir türlü ‘Tenzih’ hükmünün yerine getirilmesi çabası olabilir. Bu durumda tenzih anlayışı da, yine Allah’ı ötelere atmak ve ulaşılmaz, anlaşılmaz bir varlık hükmüne indirmek. Oysa Allah muradı bilinmek, anlaşılmaktır. Kurulan sistem ise ‘Sünnetullah’ bu muradın tahakkukuna yöneliktir. 124.000 Peygamberliği ile aşağıdan yukarıya doğru her mertebede açıklanan husus, Allah’ın bilinmekliği talebine yönelik çalışmalardır.

Böyle olmakla birlikte, Allah kemali ile bilinemez. Her bilindiği noktada bilinenin ancak bir miktar (cüz) olduğu fark edilir ve bilinmek ilmi sonsuzluğa uzar gider.

Her Peygamberi bir mertebenin yaşanarak açıklaması ve Hz. Resululuh’ta ise tam kemalatı ile zuhura çıkmasından başka değildir. Miraç hadisesinden sonra buyurduğu: “Beni gören, Hakkı görmüştür” hadisi şerifleri her şeyi açık açık anlatmaktadır. Çünkü “O’nu gören gerçekte O’nu görmüştür” ve O’na Şeytan yaklaşamaz. Çünkü Ayetel Kürsî fiilen O’nda yaşanmaktadır.

Emeti Saruhan’ın, Cemalnur Sargut ile yaptığı ve Yenişafak'ta 20.02.2011 tarihinde yayınladığı röportajında Sargut hanımefendi Hz. Ali hakkındaki bir soru üzerine şunları söyler:

“Hz. Ali şunu anlatmış. Kâbe'nin içindeler. Peygamberimiz, "Omzuma çık, putları kır Ya Ali" demiş. Peygamberimiz'in boyu uzun, elinde asa var, istese putları kendi kırar. 3 kere "Ali omzuma çık" demiş. Ali "Ben omzunuza çıkamam" demiş. Bunun üzerine Peygamberimiz "Benim emrim senin edebinden üstündür Ya Ali" demiş. Hz. Ali çıkmış. "Yere baktım her yer Kadem-i Resu-lullah (ayağı), hizama baktım her yer Sadr-ı Resulullah (göğsü), yukarı baktım her yer Cemali Resulullah. Bütün âlem Resulullah'tı."…

Nazik bir konu üzerinde laf dolaştırdığımızın farkındayız, bu kadarı kâfidir. En iyisi, verilenlerle iktifa ederek, okuyucuya düşünme fırsatı tanımaktır.

Ne demişler:

“Danışan dağları aşar mı aşar / Danışmayan düz yolda şaşar mı şaşar”


29 Ağustos 2015 Cumartesi

“Babamın Partisi”


Tuğrul’un gidişi üzerine sosyal medyada atıp tutanlar da var, gazete köşelerini bu konuya hasredenler de.

Gerek yok, biz özetleyelim.

Tuğrul’un gidişi ile MHP 3 oy kaybetmiştir. Kendisi, karısı ve çocuğu…

Tuğrul’un gidişi ile MHP en az 30.000 oy kazanmıştır.

Mesela ben bile bundan böyle Tuğrul’suz bir listeye gönül rahatlığı ile oy veririm. Benim gibi düşünenlerin sayısı da inanın Otuz Binden fazladır.

Özetle, kayıp 3, kazanç 30.000…

Keşke yıllar evvel, kardeşi ile birlikte gitseymiş.

Zaten oraya yakışırdı. Ne yalan söyleyeyim. MHP’ye hiç yakışmıyordu. Yakışmadı. Yakışamazdı.

Babasını anarak, ona paye verildi. Tıpkı, Menderes, İnönü, Özal oğullarına verildiği gibi. Aklımızı kullanmadan duyguların esiri olduk. Bunun altında belki, birleşme isteğinin izleri vardır, böyleyse hoş görülebilir. Sırf soyadından dolayı verilen payeler, bir gün gelir de yaşanan örneği gözlere soktuğunda, ne acılar çekileceğini de varın siz hesaplayın.

Oldu,

Yapılacak bir şey yok. Dövünmenin âlemi yok. Önümüze bakacağız. Öteden beri söylediğimiz MHP’nin baraj altına çekilmek istenmesidir. Tüm çabaları bu yöndedir. HDP’ye giden Kürt oylarını geri alamayacaklarını anladılar, bütün kuvvetlerini MHP’nin zayıf noktalarına vurmaya başladılar. İki ay daha böyle gider…

Şunu kabul etmeliyiz.

Erdoğan İki Sıfır önde. 1. Meclis Başkanlığı, 2. Erken seçimler ve Tuğrul.

Dar alanda hızlı oynayarak bu farkı kapatabiliriz.

Bakınız Tuğrul ne diyor: “Ben MHP’li bir Bakan’ım. Bahçeli’de benim genel başkanım. MHP’den kimse beni atamaz. MHP benim BABAMIN PARTİSİ…”

Bu sözler üzerinde benim söz hakkım yoktur. Sıraya bakkallar, demirciler, marangozlar, aktarlar, eczacılar, muslukçular, cepçiler, terziler, psikiyatrlar, felsefeciler, sosyologlar… Katılmalı. Lafı onlara bırakıyorum.

“Babamın Partisi!”...

İzninizle sadece bir tek kelime hakkımı kullanmak istiyorum:

YUFFFFF…….


İstikrar Vurgusu Ne Anlama Gelir?


Doğrudan Türk düşmanlığını, Cumhuriyet karşıtlığını söyleyemeyenler ne yaparsa, onlar da onu yapıyorlar. Çok rahatlar, ‘yedikleri hurmalar’ doğrudan yağ olup oturduğundan vücutları gün-be gün şişmekte, neredeyse, kendi ağırlıkları altında ezilecek duruma yükselmekteler.

Onların hakkıdır. Düşmanı oldukları yapılara karşı saldırmak, ideolojilerinin gereğidir. Gericilik, yobazlık, sahtekarlık, nizam tanımazlık, kanun bilmezlik, kısaca cehaletin yaptırdığı, yanlış iş ve işlemler sebebiyle, iş bilmezler köşeleri tuttular, dolayısıyla çıkan her işte bir eksiklik, yanlışlık görmek mümkün oluyor. Nitekim karşılaştıkları yanlışlıkları, ‘bürokrasideki aymazlıklara’ bağlayacak kadar da şuurlarını yitirmiş resmi vermekteler. Görevini yapmayan bürokrasi hakkında yapılacaklar bellidir. Öyleyse ne duruyorsunuz demezler mi? Sonra, bürokrat emri kimden alıyor? Üst makam Bakanlar değil mi? Askerin kışlaya, polisin karakola tıkılmasını fırsat belleyen terör örgütünün yıllar önce toprağa, yola gömdüğü, tuzakladığı bombalar patladıkça görevini yapmayan bürokrasi hatırlandı. Sen ehliyetsiz zavallıları işbaşına getirirsen veya görevini yapmak isteyen bürokrata mani olursan olacağı buydu.

Aslında bugün bürokrasiyi suçlayanlar daha önce de, paralel yapılanma üzerine çullanırken de, kandırıldık demekle, açıklarını izah ediyorlardı. Bunun bile farkında değiller, cehalet işte…

Şimdilerde, kaos ve krizlerle korkutuyorlar insanımızı. Halbuki gerçek kaos kendilerinin idare kademelerinde bulunmasıdır. Kaos ve kriz ihtimali ne kadar varsa, kendilerine bağlı, kendilerinden doğan verilerin baskısıdır. Bunu nasıl anlatacaksınız? Onları tek başlarına iktidar yapan halk, hepi-topu %9’luk bir oy azalaşılıyla yine birinci parti yaptı, lakin bunu bile kabullenemediler, neden? Bu sorunun cevabı açık. Soruşturma önergelerini göğüsleyemeyeceklerdi. Buldukları yol ise, yeniden seçimde tek başına iktidar olamazlarsa kriz ve kaosla halkı korkutmak. O kadar cahiller ki, son Üç Yüz Yıldır ne krizlerin atlatıldığının bile farkında değiller.

Bu durum tabii olarak, faşizm sınırına yaklaştırmaktadır. Uygulamalar, öylesine benzerlikler gösteriyor. Şahsi ordusunu kurdu, polis gücünü emirlerinden çıkamaz hale getirdi, istihbarat üzerinde istediği gibi oyun oynayabiliyor, eğitim sistemini tıpkı zihnindeki sisteme uydurdu, şimdi şahsi televizyonunu da kuruyormuş. Her şey tamam. Kendilerine karşı yapılacak en küçük muhalefeti, emir erleri aracılığı ile vatan-millet düşmanlığı iftirası ile suçluyorlar. Her şey o kadar benziyor ki, tıpkı faşizm.. sınırı bile geçmişiz.

Aslında ‘İstikrar’ ve karşıtı ‘istikrarsızlık’ söylemine de sıklıkla faşist diktatörlerin baş vurduğu bilinir. Bir miktar istikrarsızlık örneğini halka gösterirler, karşılığının istikrar olduğunu ve bu istikrarın ise kendileriyle mümkün bulunduğunu propaganda ederler. Haklarını verelim ki, propaganda biçimlerinde ve stratejilerinde Gobels’i metrelerce aşmış durumdalar. Şeytanın aklına gelmeyen söylemleri bulmakta hünerliler.


Evet, durum bu. Lakin gidişat felakete doğrudur.

28 Ağustos 2015 Cuma

Siyaseti Bitirenler Hala Kahraman Edasında!


Niye, AKP koalisyondan uzak durdu diye soruyorlar.

Ne önergeler gelecek, ne soruşturmalar talep edilecekti.

Mesela,

“Yalova Milletvekili Muharrem İnce, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 24. Maddesi’nde Değişiklik İçeren Kanun Teklifi’ni TBMM Başkanlığı’na sundu. Teklif, cumhurbaşkanlığı makamına tanınan örtülü ödenek uygulamasının kaldırılmasını öngörüyor.”

Bunun gibi sayısız tekliflere karşı ne yapabileceklerdi, Mecliste çoğunluğa sahip değiller. Güçleri iyice zayıflamış, ölümü bekler gibi…

Daha beter günler bizi bekliyor.

Görelim neyler…

****

7 Haziran seçimlerinden hemen sonra derin sessizliğe gömülen AKP çevrelerinin, sesinin çıkmasını sağlayanların vebali büyüktür. Kimse bunlar oturup bin kez düşünmeliler. Günahlarına yanmalılar.

Dumura uğrayan beyinlere hayat öpücüğü kondurdular. Çalışma melekesini yitirmişlerin hayata dönmesini sağladılar. Kim bunlar, Baykal mı, Bahçeli mi, Kılıçdaroğlu mu.. kimse, kimlerse otursunlar ne hata yaptıklarını düşünsünler ve gelecek için, bu hatalardan ari bir siyaset planlaması yapsınlar. Kaldı ki, bizler bu ehliyetsiz ve beceriksizlerin, hatalarının sonuçlarını çekmeye mecbur muyuz? Niye bunlar, hala ısrarla siyasetin tepe noktalarını işgal etmeye devam ediyorlar. Kaldı ki, karşılarında, hırs, intikam, kibir, yıkıcılık, bozgunculuk gibi eksi vasıflarla teçhiz olunmuş, işi bilmez, devleti tanımaz, kanun nedir anlamaz bir güruh dururken! Bu kadar başarısızlık üstüne biz bunlara mecbur değiliz diyorum.

Herkes, aklı eren herkesin düşündüğü ve söylediği şudur:

-“Bir şeyler yapılmalı.”

İnsan severler, vatanseverler bir işaret bekliyor. Toplanılacak, mücadele edilecek bir başlangıç, bir işaret bekliyorlar. Siyasi tercihleri, siyaset manevralarını bir kenara bırakarak, asgari müştereklerin etrafında, ortak aklı çalıştırarak, bu terbiyesiz, bu cehaletin pislettiği ortamdan kurtulmak, ilk yapılacak olanların ilk sırasında yer alan bir hedef olmalıdır.

Siyaset bitirilmiştir. Meclis kapatılmıştır. Verilen önergeler, son çırpınışlar ölçüsündedir. Bunların bir işe yaramayacağını hepimiz biliyoruz. Kapalı, üyeleri kovulmuş bir Meclis Başkanlığına soru önergesi verseniz ne, vermesiniz ne?

Yapılacak olan, meydanları harekete geçirmek ve kanuni hakların meşruiyet içinde dillendirilmesi mevkii olan meydanlara hayat pompalanmalıdır. Sandıkla filan varılacak bir yer yoktur. Meclisin %60’ını bile alsanız, nitekim alınmıştı bunların hükumeti terk edecekleri filan yoktur. O kadar büyük pisliklerin batmışlar ki, ne hükumeti terk etmek, ne de yanlarına kendilerinden olmayan ortak istemiyorlar. Artık bunun anlaşılmış olması lazımdır.

Tez elden meydanlara inilmeli ve siyaset sokağa taşınmalıdır. Bir takım beceriksizler yüzünden Meclis’te halledilemeyen problem, halka mal edilerek önümüzdeki seçimler için, oy kullanmak değil, “vatan görevi” yapmalarının sağlanmalıdır. Parti parti, cemaat cemaat, dernek dernek… Bölünerek ve parçalanarak bir yere varamayız. Hayır birliktedir, beraberliktedir, tek vücut olmaktadır. Türk düşmanlarının korkusu da budur. Uyuyan devi uyandırmadan, ellerindekini almak isteğindedirler.

Dürter misiniz, iğneler misiniz ne yapacaksanız yapın ve uyandırın şu devi.


26 Ağustos 2015 Çarşamba

Tuğrul Türkeş


Üstadım Fazlı Köksal “şaşkınım” demiş.

Ne şaşırdım, ne üzüldüm, ne da hayret ettim.

Tuğrul ile aynı dönemde aynı mektepte okuduk, aynı binada. Bölümlerimiz farklı idi o kadar. Buradan bir sonuca ulaşmak niyetinde değilim.

Başka bir partinin genel başkanı iken, MHP’ye gelerek Ankara’dan aday olmuştu. O ilk seçiminde bir türlü elim evet mührünü vuramadı MHP’ye. Çünkü oyum direkt olarak ona gidecekti. Sonraki seçimlerde verdik oyumuzu, bunun adına kerhen derler, istemeye istemeye, zoraki…

Oysa o seçimlerin birinde ‘Benim Oyum Kıymetlidir’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Ve bu cümleyi daha önce Konya milletvekillerinden birisine söylediğim için, bir arkadaşımdan fırça yemiştim sabaha karşı bir otelde, net hatırlıyorum.

Niye oy vermedin gibi bir soru ile karşılaşırım ihtimaliyle söyleyeyim. İtimat vermedi Tuğrul, konuşması sathi, belagati sıfır, meselelere bakışı afakî, sıradan bir siyasetçi… Çankaya’da çalıştığını gören var mı bilmiyorum, bendenize hiç denk gelmedi.

Neyse, Ayhan Eralp Hoca “Unutursunuz ağalar unutursunuz...” diyerek, hem tedavi niyetiyle katkıda bulunmak, hem de, toplum olarak ne mal olunduğunu bir cümleyle anlatmak ihtiyacını duymuş. Doğrusu beğenmemezlik edemezdim. Nice unutulanları hatırladığımız için.. “Hem unutmamak pek de mühim bişey değil!” cümlesini de ilave ederek, halimizi yüzümüze vurarak!..

Söylenecek fazlaca bir şey yok, lakin Mustafa önder Hoca’nın mesajını buraya almadan bitirirsem yazık etmiş olurum:

“Kahpeliğin adıdır Tuğrul… İhanetin kodudur Tuğrul… Sarayın piyonudur Tuğrul… Şehit kanlarında boğul, HDP kadehlerinde yaşa Tuğrul…”

****

Beyler,

Safları sıkılaştıralım, araya şeytan girmesin.


Boş Laflar Yükseklerden Gelirse?


Başbakan Ahmet Davutoğlu;

“Herkes meşru, siyasal platforma gelsin, orada her şeyi tartışalım.” Demiş.

İyi demiş. Lakin unuttuğu bir şey var.

Meşru platform Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.

Meclis başkanı kim?  AKP’li.

Meclisi tatile sokan kim? AKP’liler.

Meclisin toplanmasına mani olanlar kimler? AKP’liler.


Boşa konuşuyorsun hemşerim, boşuna konuşuyorsun. Ezbere konuşuyorsun. Laf ola beri gele kabilinden konuşuyorsun.

Yalnız hatırlatalım:

Boş lafla çuval dolamaz.




24 Ağustos 2015 Pazartesi

Terör, Çözüm, Tedbir


Armağan Kuloğlu emekli General, Yeniçağ Gazetesinde köşe yazıları yazıyor. 22 Ağustos tarihli yazısını, Diyarbakır’dan kendisine gönderilen bir okuyucu mektubuna ayırmış. Bu mektuptan biraz alıntı yapalım:

“Merhaba Armağan Bey, yazılarınızı takip ediyorum. Diyarbakır’da yaşayan T.C. Vatandaşı bir Kürt olarak yazdıklarınıza bir katkı sunmak istedim. Çözüm süreci PKK rahat propaganda yapsın diye getirildi. Süreç sayesinde PKK bölgenin egemen gücü oldu ve vatandaşa şunu söyledi: Devlet burada kiracıdır, buraların hâkimi biz olacağız, dağlardaki gerillamız (çeteleri) ve şehirlerdeki YDH-H üyelerimiz asker ve polis vazifesi görecekler, halk, artık geleceğini devletin safında olmakla değil; PKK’nın yanında yer almakta görmeye başladı. İktidar, devletin yanında duran köy korucularını dahi savunamadı. Çözüm sürecinde anlarca Korucu şehit edildi.

Kürt halkı çözüm süreciyle zaten PKK’ya terk edilmiş durumda. Çözüm süreciyle birlikte etnik ve zihinsel bölünme gerçekleşti. 30 yaş altındaki gençlerin belki de %90’dan fazlası PKK’nın ideolojik eğitiminden geçiyor ve aynı zamanda İslam’a düşman olarak yetişiyor. Bunun manevi vebali çözüm sürecinin aktörlerinindir.”

Aynı gazetenin aynı tarihli sayısında Ahmet Takan’da şunları yazıyordu:

“Oldukça güvenilir olan kaynağımın mesajı şöyleydi;

‘Jandarma Komutanlığı nizamiyesinde sıkıntılı, sıkıntılı olduğu kadar acı bir bekleyiş var… Teröristler arazide değil… ilçe merkezinde… Yoğun bir saldırı bekliyoruz. Nerede olduklarını da iyi biliyoruz. Verilen talimat gereği savunmada bekliyoruz. Operasyon yapmamıza izin vermiyorlar. Daha da acısı girdiğimiz çatışlarda Savcılar teröristlere ait boş kovan arıyorlar. Boş kovan bulunmadığı takdirde ilk ateşi açan asker ise derhal soruşturma açılıyor.”

Yoruma hacet yok.

Sözün bittiği yerdeyiz.

Birilerinin aklını başına alması zamanı çoktan geçmiş…

****

“Ne kadar basit olursan,
Anlaşılma ihtimalin,
O kadar zayıftır.
Açıklık, anlaşılmayı zorlaştırır.
Zor olmasından değil,
Bu kadar basit bir şeyi anlayamamanın kahrı,
Yakar bitirir.
Ve bunu kimseye açıklayamaz.
Ah nefis...
Sen neymişsin!!
Ve şu ayet;
"Ve kim nefsinin kusurlarını örtmeye çalıştıysa hüsrana uğramıştır...” (Şems ;10)


21 Ağustos 2015 Cuma

Oldu Bir Kere, Ne Yapalım!


İktidar elemanlarının içine düştükleri sıkıntı bizi pek ilgilendirmiyor.

Lakin ülkenin içine düşürüldüğü sıkıntılı durum, uykularımızı kaçırıyor.

Sorulmayacak mı?

Dikkatinizi çekenlere “küfürler” ediyordunuz, “okumaları yok” diyordunuz, “muhalefet sıkıntısı var” diyordunuz daha pek çok yakıştırılmış laflarla aşağılamaya çalışıyordunuz hatırlayınız… Hem de bu lafları entelektüel birikiminizi vurgulayarak anlatıp, onların cahilliklerini vurguluyordunuz.

‘Tekrar Seçim’ diyerek, sizlere oy vermeyenleri yine aşağılama moduna geçerek, menfaatinizi okşadığı sıralarda sarıldığınız ‘milli irade’ borazanlığını da unuttunuz.

Saray sofralarına topladığınız, âlimlikleri kendiliğinden menkul garibanların resimlerini yayarak, kendinize bir paye edinme telaşındasınız. Kurtarmayacağını bile bile…

Yine, saray köşesine serdiğiniz seccadelerin üzerinde İmamete geçerek, arkanızdaki yarım safa kıldırdığınız namazın resimlerini yayınlatmanız bile, artık uyanmak vaktini yaşayan milleti kandıramayacak. Çuvalınızda sermayeniz de kalmadı. Yapacaklarınızın sonuna geldiniz.

Sonuna geldiniz, ama yapılacak olanların listesinde delikler var. Beceremediğiniz ve hala ulaşamadığınız BOP stratejisindeki beceriksizliğiniz de, emir verenler tarafından sorgulanacaktır elbette. Burası bizi ilgilendirmez. Eşeği süren, osuruğuna katlanır derler.

Evet, gerçekten içine yuvarladığınız necaset çukurundaki haliniz bizi hiç ilgilendirmiyor.

Lakin,

Pislik içine yuvarladığınız memleket,

Düşündürüyor bizi!..

7 Haziran seçimleri sonunda, partiniz kenara çekilseydi ve muhalefet görevine razı olsaydı ve hatta bu hali gönüllü olarak kabullenseydi…

Şimdi,

Çok değişik, çok güzel günler yaşıyor olurduk.

Anlatamadık bir türlü…



20 Ağustos 2015 Perşembe

Cahile Verilen Makamlar


Muhiddinî Arabî Hazretleri Füsus’ul Hikem adlı eserinde, ‘yücelik’ konusunu tartışırken bir noktaya gelir şunları söyler: “.. Zira kemâl-i mutlak-ı hakîkî ancak kendisine mahsustur. Ve onun ulüvv-i sıfâtîsi ma’kul ve mahsus olmayıp, belki niseb-i zâtiyesinden ibaret bulunan o sıfat, ezeli ve ebedî bulunan zâtıyle beraber ezelî ve ebedîdir. Ve bu ulüvv-i sıfat, mahlûkât mabeyninde dahi ulüvv-i mekân ve ulüvv-i mekanetten farklıdır.” Açıklamasından sonra şöyle bir misal verir akabinde açıklar. “zira bir cahil menâsıb-ı hükümetten birine geçip zîr-i idaresinde bulunan âlimlere hükm eder. O câhil âlimlerden ulüvv-i mekânet ile ve o âlimler dahi o mansıp sahibi olan câhilden ulüvv-i sıfat ile âliyydir. Ve keza bir câhil kürsîye çıkar ve bir âlim dahi yerde oturur. O câhil orada ulüvv-i mekân ile âlim ise ulüvv-i sıfat ile aliyydir. Binâenaleyh ulüvv-i mekân ve mekânet ile âliyy olan kimsenin ulüvvü, mekâna ve mertebeye tebaen olur. Ulüvv-i mekânet ve mertebe ile âilyy olan kimse o mertebeden azl olunduğu veya yüksek bir mekânda bulunmak suretiyle âliyy olan kimse, o mekândan indiği vakit, o ulüvvler ondan zail olur. Fakat ulüvv-i sıfat ile âlî olan âlim, ister âlî veya sâfil mekânda bulunsun ve ister ehl-i mansıp veya âhâd-ı nastan olsun, daima ulüvv-i sıfat ile ‘âliyy’dir. Çünkü onun ulüvvü, teba’i değil nefsidir.” (A. Avni Konuk, Füsus Şerhi C.II, Sh, 44 civarı)

Demek ki, yücelik ‘sıfat ile yüce’ olmaktan geçiyormuş. Tayin olunan makamlar, birisinin sırtından çıkılan mekânlardan azil veya indirilme söz konusu olduğunda, kişinin elinde ‘yücelik’te kalmıyor makam da. Makamdan azil ile birlikte yücelikte elinden alınıyor veya otomatikman, yücelik son eriyor.

Prof. Celal Şengör Hoca, Faih Altaylı’ya yazdığı mektupta şunları söyler: “Türkiye pek uzun zamandan beri bilgisi sınırlı, kültürü kıt, kentli kültürden uzak, kaliteden daha çok kantiteye önem veren politikacılar tarafından yönetildiği için başı giderek derde giriyor, içeride milli bütünlüğü yaşam huzuru azalıyor, dışarıda güvenilirliği ve itibarı sıfıra koşuyor, ekonomisi de tamamen tefeciliğe dayanan ve dış dünyanın uyanıkları tarafından empoze edilen yalancı bir ‘gelişme’ dönemi sonu baş aşağı gitmeye başlıyor. Sıfırlar atıldıktan sonra dolar karşısında 1 Liradan başlayan Türk Lirası nihayet 2.30’u gördü (bugünlerde 2.85 civarında M.E.). düşüş devam edecektir, çünkü Türk Lirasının karşılığı yok!”

“Akıl fakirlerinin bunun ne anlama geldiğini anlaması mümkün değildir. Ta ki, hayatını tam olarak etkileyinceye kadar bugünkü siyasi tutumunu sürdürmeye devam edecektir.”

Meraklıları, yazının devamını  http://www.fatihaltayli.com.tr Sitesinden bulun ve okuyun, çok mühim tespit ve çözümleri göreceksiniz.

Kişinin yaptığı hizmetlerle övünmesi cahillik gösterisidir. ‘Övme’ karşının bir hali olmalı. Hayatındaki iyileri, bırak başkaları övsün. Senin için en iyisi, yapmadıklarını hatırlayıp üzüntü duymandır, kaçırdıklarını fikr edip, yanmandır. Hazreti Resullulah, Hz. Ali’ye verdiği öğütler de, “Zekâtın afeti övünmektir” buyurur. Yaptığın bir hizmettir zaten, görevindir. Kişi yaptığı görevi dolayısıyla kendini över mi? Hiç olmazsa yaptığın hizmetleri, afet dolabında perişan etme. Hz. Muhammed (sav), tavsiyelerine devamla: “Ya Ali, cahillikten daha beter fakirlik yok. Akıldan daha güzel mal yok. Kendini beğenmekten daha korkunç yanlışlık yok. Müşavereden daha kuvvetli yardımcı yok…” buyurur.

Maneviyattan yoksun, zahir inançlarının esiri olanların ülkeyi getirdikleri yer, yarın başıdır. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali, ölüm ile imtihan edilir oldu millet. Ölümün soğuk ve ürkütücü yüzü insanımızın hafızalarına nakşedildi. Öyleyse, ölümden de beteri sıtmaya razı oldu(lar). Sebep nedir sorusu sorulabilir. İşbaşına getirilenlerin hemen tamamı, o işe liyakati tescillenmemiş olanlardır. İşe alınırken, lise diplomasına bakılıyor, karısının başına bakılıyor. Seçim böyle olursa, sonucu tahmin etmek zor olmaz. Maalesef hala akıllanmadılar da aynı alışkanlıklarını devam ettiriyorlar. Cahilin cesareti!.

İlmiyle veya getirildikleri makamlarıyla “kibir gösteren cahiller, diğer insanların her zaman kendilerine saygı göstermelerini, hizmet etmelerini isterler. Bu davranışları görmediklerinde çok öfkelenirler. Çünkü akıllarınca, insanlardan daha fazla ilme sahip olmaları (ve makama) ve onlara ilim öğretmeleri (veya idare etmeleri) karşılığında, diğer insanların kendilerine bu çeşit davranışları göstermeleri gerekmektedir.” (Hacı Ahmet Kayhan)

Biz de böyle değil, aklı erenlerin tamamının bildirdikleri, anlatım ve kelime farklılıklarına rağmen aynıdır. İstenen tevazu, arzulanan karşılıksız hizmet aşkı ve kibrin sıfırlandığı bir hayat tarzı… Kötü ahlakı bırakıp, Allah’ın ipine sarılmak zordur, zor geliyordur. Ne de olsa inancı odur ki, bulunduğu makamlara kendi çalışmaları, çabalamaları sayesinde gelmişlerdir, kendileri başarmışlardır, kendilerinden daha büyüğü yoktur. Fir’avun zihniyeti.

Yücelik senin içindedir, zahiren görünenler, bir heves, bir inat bir vehim sonucudur. Sahip olduklarının aslı sana ait olmayıp, geçici bir süreliğine insanlara hizmet edebilmen için sana sunulmuş bir fırsattır. Bunun değerini iyice bilmek lazımdır. Fırsat elde iken, hizmette kusur edilmemek lazım gelir.

Övünmeye gelince; bırak kendine övgüler düzmeyi. Sırası gelende, ulaşabilirsen o makama seni övecek olan Allah’tır. Sen o Makama çıkmaya gayretli ol. O’nun övgüsü, senin kendini övmenle eş olabilir mi? Yapacağın sadece, karşılıksız hizmete talip olmak ve çalışmaktır. Fırsat varken heba etme.

Şengör Hoca’nın makalesini konu edinen bir yazısında Namık Kemal Zeybek, hayati bir soruyla bitirir yazısını, biz de o cümle ile bitiriyoruz:

“Akıl ve bilimi yok sayan bağnazlığın gittikçe, hem de devlet gücüyle yaygınlaştırıldığı bu ülke geleceğini nasıl koruyacak?.” (haberhergün.com)…


19 Ağustos 2015 Çarşamba

Kürtler, Gaza Gelmeyin


Şu laf epeydir ortalıkta dolaşıyor:

“IŞİD’a karşı en etkili savaşı PYD veriyor!”

Böyle mi acaba?

Sanmam. PYD’nin görevi, Türkiye’nin güneyindeki alanı sahiplenip (ki, efendileri böyle istiyor) Irak ve Suriye Petrolünü daha ucuz ve riskleri bertaraf edilmiş bir şekilde Avrupa’ya ulaştırmak. PYD bunun için var.

İki maddelik kısa analiz yapalım.

1. ABD, petrolü muhafaza edebilecek daha etkili bir partner bulana kadar PYD’yi kara ordusu tanımına sokmuştur. Yani, onları hemence harcama niyeti açıkça ortada duruyor. Nitekim, Körfez Savaşı sırasında bunu açıkça yaşadık.

2. Kürtler, hayatlarında hiçbir zaman menfaatleri olmadan bir işe girişmezler. Mesela, üçüncü bir devlet yeni bir güzel teklifle gelirse ABD’yi anında satarlar.

Özel NOT:

ABD bu durumu biliyor. PYD bu durumu bilmiyor. Çünkü genlerindeki gizli bilgiler henüz ABD’nin de düşman olabileceği yönünde harekete geçmedi.

****

Böyle bir durumda Kürtlerin müracaat edebileceği tek ülke ve millet var;

Uyarı:

Söz ağızdan çıkar. Ve bunu en iyi Kürtler bilir. Türk, önce verdiği sözü hatırlar.

Yanlış yapıyor, eski dosta düşmanlık gösteriyorsunuz. Anlaşıldı, eski Dost’un başında şimdilerde Mart yelleri esiyor, aklı başında değil, bunu fırsat bilip, temelini oymaya kalkışmayın.

Olur a,

Bir gün,

Şimdi dost bellediklerinizin kazığını görür de, bize yönelirseniz, belki o günün iktidar mensupları size bugünleri hatırlatır ve utanırsınız.

Dönün yanlıştan.

Unutmayın,

Türk, evvela sözünü hatırlar.


18 Ağustos 2015 Salı

Davutoğlu’na Acizane Önerimizdir


“Elimden geleni yaptığıma manen mutmainim” ; Ahmet Davutoğlu.

Yapmayın hemşerim, siz ki önemli bir alanda Prof.luk makamına ulaşmış önemli bir kitap yazmış ve Türkiye Dış Politikasını perişan etmiş büyük bir kişiliksiniz.

Bu büyüklüğünüzü devam ettirebilecek misiniz? oyun burada.

Ve, size bu oyunu kurma ve oynama görevinin verilmediğini biz, şu anda sizden 300 kilometre uzaktan görebiliyoruz.

Aslında siz bu oyunun, oynan sahnesinin yalnızca “Yeni Osmanlı” bölümünde vardınız, rolünüz buydu. Takdir edelim ki, iyi de oynadınız. Ama bu kadar. İşiniz bitti. Rolünüz bitti. Siz de bittiniz. Size şu anlamda bir acıma duygum var: gerçekten siz, bu kadro içinde gereği gibi yetişmiş kişilerden biriydiniz. Maalesef cahillere yenildiniz. Üzülmeyeniz, bu tarihi bir gerçekliktir. Alimler, cahillerin karşısında daima yenilmiş bir resim sergilerler.

Size bir tavsiyem var;

Şu, insanları avlayacağınızı zannettiğiniz İslami kavramları siyasette kullanmayınız. Tamam, avlarsınız, insanları yanınıza çekersiniz, ama sonu gelmez. Bilemediniz 13 yıl sürer. O kadar. Bu kadarcık bir zaman önemli değildir.

Mesela, şu yazının yazıldığı anda size (havuz) ölesiye destek veren bir Tv kanalı ve sizin (siyasetinizin oluşturduğu) bir vakıf başkanı lehinize konuşuyorken MHP’nin aleyhinde atıp-tutuyor. Olabilir. Size bir tek şey söyleyeceğim. Satın aldığınız adamlar parasını aldığı sürece konuşurlar, siz onlara inanmayınız. Hatta onları hiç duymayınız. 

Anlıyorum, bunu yapamazsınız. Zaten, yapıyorum deseniz bile bunun yalan olduğunu bilen bilir.

Size tavsiyem:

Siz, benim hemşerimsiniz. Ben sizi tanımam, siz beni tanımazsınız. Ama bu öneriyi yapmak zorundayım ki, hemşerim olmasanız bile bir diğerine de bunu söylemek zorundaydım.

“Sizin yandaşlar, bu görüşmenin MHP’’nin aleyhine bir sonuç doğuracağını söylüyorlar, olabilir. Konumuz bu değil ki, farz edelim ki, bu oyun MHP’nin zararıyla sonuçlandı ve siz kazandınız. Size şunu soruyorum; “-gerçekten kazandınız mı?” bu soruya, “-hayır” cevabını vereceğinizi biliyorum ama ne zaman, belki bir-kaç yıl sonra.

Siz bu laflara, bu övgülere, bu rakiplere karşı eleştirilere filan aldırmayın. Olabilir, MHP’ye giden oylar AKP’ye geri de dönebilir. Bu anlamda Bahçeli eleştirilebilir de, ama konumuz bu değil ki, biz farklı farklı konulardan bahsediyoruz.

Mesela, “-bendeniz sizin neden başbakan olmanızı istemesin?”

Buna cevap verebilir misiniz?

Hayır, veremezsiniz, çünkü dalkavuk yandaşlar etrafınızı öylesine çevirmiş ki,  onların her söylediğini gerçekmiş ve onların her söylediğinin doğru olduğunu düşünüyorsunuz.

Hemşerim, önerime dönüyorum:

Derhal istifa ediniz, adam gibi, Konya’da bir mütevazı evde hayatınızın geri kalanını tüketiniz.

Ha,

Bu öneriyi de biz, ancak Adam olana yaparız.

Sen Bilirsin.


17 Ağustos 2015 Pazartesi

Bir Görüşmenin Sonunda…


Davutoğlu, açıklamasında açık yüreklilikle MHP’nin koalisyona HAYIR dediğini açıklamış.

Güzel…

Lakin,

MHP’nin ileri sürdüğü 4 maddeyi kabul edemeyeceklerini söylemiyor.

Siyasetçinin kurnazı, bilin ki, cehalet elbisesi giymiştir veya şartlandığı (şartlandırıldığı) badireden çıkamıyor demektir.

Lafa bakın,

Değil elimizi, gövdemizi bile taşın altına koruz diyen irade koalisyona hayır diyor. NEDEN? Bunu da açıklasana sayın başbakan.

Hayır, kurnaz ya!

Biz söyleyelim,

Kurnazlık, tilki görünene kadar idare ettirir. Hele kırk tilki bir araya gelirse, kuyruklarını bile göremezsin, hangisi hangisine değiyor.

Herkese tavsiyem; akil olun, akıllı olun, basiretli olmaya gayret edin, olayları tek yönlü değil, milyon yönlü düşünün, eleştirin ama hakkıyla, vurun ama günahsızca…

Davutoğlu hemşerim artık Genel Başkan bile olamaz.

Güle güle AKP, yolun açık olsun…




Milliyetçi Söyleme Sarılmak


Bülent Arınç, Bebek Katili’nin “bir zamanlar dindardı, namazını kılardı” güzellemesini yaptığı günlerde, hükumet edenlerin, karşılarında İmralı’yı tek yetkili görmek istediklerini anlamakta zorlanmıştık. Kim bilirdi ki, ‘Çözüm’ denilen süreç, tepe takla olacak ve verilen tavizler bile yetersiz görülecekti. Çözüm aleyhinde konuşanlar bunları söylemişlerdi gerçi, dillerinde tüyle bitmişti lakin dertlerini bir türlü anlatamamışlardı o günün Başkanı’na ve çözüm sevdalılarına. Mantık şuydu, eli silahlı militanların şehirlere kadar indiği zamanlarda, onlarla ne konuşacaksın? Onların anladığı lisan, ellerinde görülüyor, görmüyor musun?

Oysa istenen çok basitti. Silahlarınızı bırakın ve gidin. Aslında ‘gidin’ kelimesi yerine ‘teslim olun’ denseydi, devletin yaptırım gücünün, hala var olduğu kabul ettirilseydi, Habur gibi rezalet yaşanmasaydı da, gelenler, anlaşmalı mahkeme heyeti önünde değil de, devletin ağırlığının hissedileceği, baba hâkimler önünde yargılanıp gereken kararlar verilseydi, inanırım ki, hiçte bugünkü durumlar yaşanmazdı. Tarihle, ‘saydı’ şeklinde tahminleri öne alarak konuşulamaz biliyorum. Bu cümleler aslında yapılması gerekenleri yapmayıp, daima tavizler vererek hayatiyetini sürdürmek isteyenlere bir eleştiri olarak algılanmalıdır.

Nitekim girdikleri yanlışlar çukurundan bir türlü kurtulamıyorlar. Bebek Katili’ni parlatma çalışmalarından da geri durmuyorlar. Başbakan Yardımcısı’nın ağzından, çok ilginç övgüler duyduk yakın zamanda. Kandil’e ve PKK’nın meclisteki temsilcilerine eleştirilerini söylerken, “İmralı’nın onları sopayla kovalayacağını” filan anlatması, oraya yakılan bir ışık gibi geldi bize. Sonra, yandaşların üzerinde durduğu, “Apo’nun milli olduğu ve fakat Demirtaş’ın, ABD-AB’nin ajanı gibi” faaliyet gösterdiği fikirlerini sıklıkla zikretmeleri de, Çözüm Sürecinde yeni bir döneme geçileceğinin sinyallerini veriyordu. Bizim oralarda bir söz vardır: şaşıran ördek geri geri yüzermiş. Düştükleri bataklıktan kurtulamıyorlar bir türlü. Her hareketleri, batağa biraz daha oturtuyor.

Bir AKP milletvekili de şöyle söyledi: “Şehitlerimizin vebali HDP’ye oy verenlerin üzerinedir. Allah onların belasını versin.” Hani bunlar, işlerine geldiği sıralarda “Milli irade” söylemine sarılırdı ya, ne oldu, milli iradenin bir bölümü, sana göre yanlışta olsa, verdiği oylar milli iradeden sayılmayacak mı? Niye bela anıyorsun ki, be hey vekil! Bela geldiğinde seni mi ayıracak? Fethullah Hoca’nın aleyhinize yaptığı bedduayı hatırladım da, o gün o duaya karşı çıkmıştık. Bugünde bu sayın vekilin sözüne karşı çıkıyoruz. Azıcık edep, çok kalın cehaleti perdeler.

Sanki, Oslo görüşmelerini, Habur rezaletini, Diyarbakır Nevruzu’nu.. Daha pek çok olmaması gerekeni, HDP’ye oy veren seçmenler yapmıştı da… İşleri güçleri ayırımcılık, işleri güçleri bölücülük.

Şimdi,

Vaziyeti anlamak üzere derin derin düşünelim. Ne yapmak istiyor bu AKP yöneticileri?

AKP yöneticilerinin, MHP ile yapacakları görüşmeden evvel düşünmelidir;

Bendeniz şu karara varıyorum:

7 Haziran seçimlerinde, AKP’den giden %9 civarındaki oyların ¾’ü MHP’ye gitmişti. Biraz daha milliyetçi söylemlere ağırlık vererek hem bu giden oyları geri alırız, hem de MHP’nin ana seçmeninden de alacağımız oylarla, MHP baraj altında kalır ve biz yine istediğimiz oranlara ulaşırız.

Diye düşünüyorlar.

Çünkü biliyorlar ki, MHP içine salınan, bir takım ajanların, MHP tabanında yaptığı provokasyonlar bugünlerde çok etkili bir şekilde, AKP’nin işine yarayacak şekilde vazifesini yapmaktadır, gelişmeler bunu gösteriyor.

Uyanık olmak, uyuyanların da uyanmak mecburiyetleri vardır.

İki tarafı da keskin bıçak sırtında, nereye kadar gidebilirsek…



16 Ağustos 2015 Pazar

Yönetemezler Dememiş miydim?


Günlerdir televizyondan uzak, gazetelere bakmaya isteksiz bir tavrın içindeyim. Günlerdir, bir yandaşın ne yazdığını merak bile etmiyorum. 32 gün süren Koalisyon çalışmalarının -görüşmeleri- başarısızlıkla bittiğini ancak dün öğrenebildim. Meğer 32 gün boyunca yapılan keşif çalışmalarından sonra, koalisyon kurma teklif bile edilmemiş. Terör azmış. Ekonomi çökmüş. Dış politikada olanlar, küçük dilini ısırtıyor insana. Kuzey Irak’tan gasp edilerek Türkiye üzerine salınan petrolün satılmasına aracılık edilerek, günü kurtarmaya çalıştığımızın haberlerine bakıyorum. Ülkede kurulu büyük fabrikalar üretimlerini 2014 yılına göre neredeyse yarısına düşürmüşler. Atıl kapasite işçi, memur, mühendis gibi elemanların işten çıkarılmasını gerektiriyor. Sektör ayakta durabilmenin yollarını, işçilik giderlerini düşürmekte buluyor. 7 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu sonuç bir türlü hazmedilemiyor. Halkın, yanlış karar verdiği inancı, özellikle iktidar partisinin derin inancı. Hocaları söylemişti evvela, sakallı hocaları. Bunun üzerine politika ürettiler. ‘Tekrar seçim’ bu yüzden gündemde taze tutuldu. Kendilerinin hazmedemediğini, halka rahatlıkla hazmettirebileceklerini sanırlar.

Türk Lirası değerinde muazzam düşüşe rağmen, ihracatta artışlar sağlanamaması ekonominin, ikna yönünün de değiştiğini anlatıyor. Çin, büyük bir cesaretle parasının değerini düşürüp, dünyanın tüm alıcılarını üzerine çekmek niyetinde. Böylece, fiyatlardaki üstünlüğümüz de bir anda elimizden uçtu gitti. 13 yıldır ekonominin başında bulunan kişinin ağzından bir tek kelime duymuyoruz. Nasıl bu duruma gelindi? Para bolluğunda atıp tutmak kolaydı, haydi buyurun konuşun. Nedir durum, nasıl oldu da bu hallere geldik? Halkın borçları ödenemez seviyelere dayanmış. Artık borçlandırılarak ekonomiyi ayakta tutmanın imkânsızlığı konuşuluyor. Ödeme sıkıntısına düşen halk, kredi kartlarını da yenileyemiyor. Takibe intikal krediler, borç çevirme lüksünün de sonuna gelindiğini anlatıyor.

Seçim sonuçlarına göre bir hükumetin kurulması mümkün olduğu halde ve aslında iki tarafta bunu istediği halde, niçin kurulamıyor? Birileri kurulamasın mı istiyor? Birilerinin isteklerine kurban mı gidiyoruz?

Yoksa;

Yoksa yönetilemez duruma getirerek mi, hedeflerine varmayı planlıyorlar.

Yönetilemez durumu gösterip, düşüncelerindeki sistemi mi dayatacaklar?



15 Ağustos 2015 Cumartesi

Yönetim Sistemini Değiştiriyoruz!..


“İster kabul edilsin ister edilmesin, Türkiye’nin yönetim sistemi değişti. Yapılması gereken bu fiili durumun yeni Anayasa ile netleşmesi gerekir.”

Cumhur Başkanı söylemiş bu sözleri.

Yoruma muhtaç sözler değil.

Biz buna benzer lafları 1980 yılının Eylül ayında da duymuş ve kısa süre sonra gerçekten, sistemin değiştiğini müşahede emiştik.

O duruma darbe demiştik, yapanları da yıllarca darbeciler ismiyle tesmiye etmiştik.

Şimdi, demokratlığını dillerden düşürmeyen, millet iradesi dediği zaman, akan sular duran bir devletlû ağızdan duyuyoruz. Türkçesi şudur anlamak isteyenlere: ben 13 yıl boyunca yaptığım çalışmalarla, devletin sistemini fiilen değiştirdim. Lakin bu sisteme uygun olmayan bir anayasa ile devam ediyoruz. Şimdi, bu anayasayı benim değiştirdiğim sisteme göre yeniden düzenleyin.

Buna darbe demiyoruz. Peki, ne diyeceğiz?

Değişecekler nelerdir?

Evvela, Başkanlıkla yönetilir maddesini en başa yazacağız. Laiklik mi? Kalkacak, zaten ne gelmişse başımıza bu laiklikten gelmedi mi! Tevhidi tedrisat diye bir şey uydurmuşlar, atın çöpe. Tevhit, tedrisatta değil, Allah’ın birliğinde sağlanır. Türk devleti mi? O da ne? Çıkartın, Türkiye’de yaşayan halkların kurduğu bir devlettir tanımıyla halledin.

Ha,

Unutulmasın. Mevcut başkan, kayd-ı hayat başkandır. Dünyayı terk ettiği gün, en büyük oğlu başkan olarak yerine geçer.

Bir de, hilafet yeniden tesis edilir ve hilafet makamı da başkanın yönetimine sevk edilir. Böylece, tüm İslam ülkelerinin biatları alınır.

Mekteplerden, matematik, fizik, felsefe, sosyoloji gibi gâvur bilimleri kaldırılır. Tüm okullar İmam Hatip okullarının alt veya üst birimleri haline getirilir. Her işyeri açılışında, yapacağı işlerinde, Halife’nin atayacağı bir İmam’dan olur alır, olur alınmayan işler ve işlemler yapılamaz.

****

Buyurun, Cenaze Namazına…


14 Ağustos 2015 Cuma

Yetim Malı


“Arayayım, ne var ne yok, neler yapıyorsun” diyeyim dedik, çevirdik telefonunu.

El cevap:

“Yetim malı yiyorum”. Dedi.

Hayda… Konuşma burada noktalandı, iki kelimelik muhabbet sonlandı. Kapattık telefonu.

Şimdi düşünme sırası bize geçmişti.

Ne konuşulacak laf, ne seyredilecek resim kalmıştı. En iyisi telefonu kapatıp, bir ‘yetim malı’ aramaya koyulmalıydık yemek, doymak üzere…

Öyle ya, yenilecek en helal mal yetim malıymış!…

****

Oyunu bozmak ve oyundan ayrılmak mı en iyisi? Bilmiyorum. Öyle karışık ki!

****

Bildiğimiz yetim malı yemek, günahların en büyüğü. Tamam işte. Adem (A.S)’da yetim malı yedi ve cennetten kovuldu!. Yani günahların en büyüğünü işledi!

Bu nasıl iştir, bu nasıl hakikattir Allah’ım!..

Hem yasaktır, hem de yemeye mecbursun!.

Hem yasaklayacaksın, hem de yemeye mecbur tutacaksın. Mecburiyet, farz olandır değil mi? Öyledir.

İşler iyice karıştı.

“İlim Çin’de bile olsa gidin alın” emri duruyorken, bu kadar da karışık değil. Neredeyse alınacak. O ilim ki, yetimin malıdır. Yetime teslim edilecek. Yetim’de, yattığı yerden, malını beklemeyecek. Uğraşacak, çalışacak, uykusuz kalacak, yorulacak ve malını bulacak ve alacak ki, o mal “Çin’de bile olsa”, gidecek ve alacak. Emir’de “gidin alın” buyuruluyor. Nasılsa sana ait, bekle o gelir demiyor. Gideceksin ve alacaksın! Bu emirdir, yani farzdır.

Bizde farzları Beş ile sınırlamışlar. En kalın perde!

Oku, ilim edin, cömert ol, tahkik ehli ol, dedikodu yapma, gıybet etme, zekâtı artır, verici ol, yardımcı ol, hastayı ziyaret et.. Sayısız farz var, biz de Beş ile sınırlanmış. Bu Beş’in içinde de en ağırlıklısı, daima üzerinde durulan namaz olmuş. Gerçekten en kalın perde.

Yetim ve malına gelince.

Hz. Resulullah’ın bir emri şöyledir: “Ölmeden evvel ölünüz.” Bakınız burada kesin emir var, yani farz hükmünde kesinlik. Ölünüz!. (ölebilirsiniz değil!)

Ölüm nedir, nasıl olur?

Fiziki olarak irtibatın dünya ile kesilmesidir. Bir, iradi olarak gönüllü, iki, gayr-ı iradi olarak zorla ölüm söz konusudur. İkinci maddedeki ölümü herkes biliyor. Zorunluluk olarak, vade sonunda tadılacak ve gidilecek. Asıl önemlisi, Resul buyruğu olan gönüllü olarak ölmek. Dünyadan geçmek, iyisinden, kötüsünden, güzelinden, çirkininden.. Zorla giden ölü de öyle değil mi? Nefsi de sıfırlanmıştır. İçi Hakk ile dolmuş, daim Hakk ile birliktir. Bu tıpkı ölü gibi olmaktır, zahire göre. Aslında gerçek hayatı bulmuş ve onunla doludur. Ve aslında gerçekte yaşayan yalnızca odur.

Ki, bu hali yaşayan kişi bu dünyanın yetimidir. Bir başınadır çünkü. Dünyadakilerin hareketleri ona ters gelir, bu yüzden ilgilenmez. Herkesin alaka kurduğu konular onun için hiç değerindedir. Mala mülke değer vermez, şana şöhrete itibar etmez. Hasılı o bu dünyadakilerden apayrıdır. Tıpkı, Abdullah’ın Yetimi (SAV) gibi.

İşte bu merhaleden sonradır ki, yetimlik gömleğini giydikten sonradır ki, O’na ait ilim hazinesinin kapıları açılır. Çünkü Dostluk elbisesini giyinmiştir. Artık Yetim, malına kavuşmuştur. Bundan böyle, helal olan malından istediği kadar yiyebilir (tahsil edebilir, öğrenebilir) ve onunla neşvünema bulur. İdraki, görüşü, duyuşu O olur. Bildiklerini gerçek yetimlere aktarmak görevi bile verilebilir. Artık, sahibi nasıl isterse öyle davranır.

O yetim malını bulup da, yememek olur mu?