21 Mayıs 2015 Perşembe

Ordu, Millet, Terslik ve Talepler


Ordu, sahip olduğu silahlar ve sağlıklı asker sayısı ile topraklarında gözü olan düşmana (yabancılar) karşı koruyucu bir kalkan vazifesi görür. Düşman ise daima ordunun zayıflamasını, güçten düşmesini, silahlarını kaybetmesini, iç karışıklıkların çıkmasını bekler. Ne zaman istediği kıvamda bulur orduyu, taleplerini gönderir bir bir topraklarında, tarihinde, kültüründe, dininde gözünün olduğu devlete. Küçük masum taleplerdir evvela. Şimdilerde, ‘demokrasi’, ‘insan hakları’ gibi itirazı kabil olmayan kavramları öne sürüyorlar, zamanımızda böyledir. Savaş artık, orduların meydanlarda karşılaştığı, kılıç-kalkan, sonraları toplar, gülleler, daha sonraları savaş uçakları gibi ağır silahlarla yapılmıyor. Elbette bunların da kullanıldığı durumlar da ortaya çıkıyor ve kullanılma gerektiği zamanlarda da hiç tereddütsüz bombalama emirlerini rahatlıkla veriyorlar. Son örneğini Yemen’de yaşıyoruz, bundan önce de Libya üzerine gönderilen ağır silahlarla donatılmış uçakların saldırısında görmüştük. Masum Libya halkı, tepeden ve nereden geldiği belli olmayan hain saldırılarla perişan edilmişti. Ne zamana rastlamıştı bu saldırılar? Devletin zayıfladığı, ordunun dağıldığı, orduya komuta edecek subayların birbirlerine düştüğü zamanlara!...

Yazının geldiği noktada, ‘Subay’ın ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor değil mi? Subay, tıpkı bir otomobili kazasız-belasız hedefe vardıran kaptan şoför gibidir. Emrindeki birliği hasarsız ve tam olarak sevk ve idare etmek basireti subaylarda vardır. öyleyse, bir orduyu dağıtmanın ve zayıf duruma düşürmenin ilk yolu, subaylarının arasını açmak, onları birbirine düşürmek, görevlerinden el çektirmek, hapishanelere tıkmak.. Gibi olmalıdır.

Yabancısı değiliz bu durumun. 8 yıldan beri Türk Subaylarına karşı topluca bir saldırı yapıldığını izliyoruz, milletin eli kolu bağlanmış seyretmekle iktifa ediyor. Salt seyretmek mi? Hayır, gizlice de olsa aralarında bir derlenip-toparlanmanın da olduğu aşikârdır. Neyse, subaylarımıza özellikle kurmay heyetine yapılan saldırılar sonucu, ordumuz derin bir zafiyetin içine itilmiştir. Düşmanın ne yapmak istediğini tahlil etmek ve tedbir almak kabiliyetinden düşürülmüştür. Yanında, bu süre içinde sahip oldukları dev medya şirketleri vasıtasıyla, geceli gündüzlü akademik unvanları kuvvetli adamlar ağzıyla ordu mensuplarının aleyhlerinde olmadık yalanlarla psikolojik harplerini devam ettirdiler. Nihayet ordumuz gücünü yitirdi. Karar alamaz vaziyete getirildi.

Neden?

Bir zamanlar üç buçuk eşkıya dediğimiz PKK sürüsü elini kolunu sallayarak Güney-Doğu Anadolu Bölgesinde adeta hâkimiyetini ilan etti. Çözüm dedikleri bir süreç dayattılar ki, sonucunda çözülme olabileceğini düşünen, düşünmesi gereken kurmay heyeti göremedi. Kışlalarına tıkılan ordu hareket edemez hale getirildi.

Gözü önünde 16 Türk Adası Yunanlılar tarafından işgal edilmesine rağmen, ne bir hareket, ne bir demeç, ne bir yaptırım uygulamasına asla müracaat edemediler.

Yıllardan beri, tamiri yapılan, yeniden imar edilen tahrip edilmiş Ermeni kalıntılarının artık içini doldurma vakti gelmiş olmalı ki, dünyanın hemen her tarafından, Türk topraklarında gözü olan devletlerce sözde Ermeni soy kırımı atakları peş peşe gelmeye başladı. Misafirimiz iken Hazret kavramıyla mukabele ettiğimiz Papa bile sözde soy kırımı deklare etti, yetmedi, yıllardır yanıp tutuşarak girmeye can attığımız Avrupa Birliği Parlamentosu aleyhimizde karar bile aldı. ‘Bir kulağımızdan girer, diğerinden çıkar’ gibi abes bir politikayla karşılık verdik. Şimdi Amerika Başkanın 24 Nisan’da ne diyeceğini tartışıyoruz. Hâlbuki ne Papa, ne de Avrupa Birliği’nin Amerika Başkanı’nın bilgisi dışında bu kararları alamayacağını düşünemiyoruz. Hala ne diyecek diye saf saf bekliyoruz. Dese ne, demese ne, dedirtti işte, daha ne bekliyorsunuz?

Sözde soykırım kararlarının bir anlamı da, bizden ‘talep’lerde bulunmaktır. Nedir bu talepler?

Güney Doğu Bölgesi’nin Kürt devletine bırakılması, Ağrı ve civarının Ermeni devletine bırakılması. Türkiye’nin 20 eyalete bölünerek ‘Başkanlık’ sistemine geçilmesi.

Şöyle düşünüyorlar:

1. Ordunuz zayıflatılmış, yapabileceği bir şey yok.
2. Devlet ağır bir borcun altına sokulmuş, kımıldayabileceği bir alan kalmamış.
3. İşsizlik had safhaya çıkartılmış, günden güne de (faiz ve kur oyunlarıyla) işsizlik oranı artıyor. Böylece devlete karşı güven yitimi yaşanmakta ve vatandaş desteği giderek azalmaktadır.
4. Milletin kültürü ve inançları ters-yüz edilmiş ve doğru bildiklerinin yanlış olduğu, meğer kültürümüz de yokmuş, tarihimiz de yokmuş, kurtuluş savaşı da yaşanmamış… Böylece iç çekişmelere itilen millet evladı, tamamen devletinden desteğini çekmiştir.

Bu sebeplerle milletin istedikleri yönde davranacağını ve önümüzdeki seçimlerde oylarını istekleri doğrultusunda kullanacaklarını düşünüyorlar. Tabi, havalarını alacaklar.

Demek ki, neymiş?

Ordunu zayıflatmayacaksın. Milletini tedirginliğe düşürmeyeceksin. İnsanlarının arasını mezhep ve etnik farklılıklarıyla açmayacaksın. Dikkatini ve zamanını daima düşmanın hedeflerine odaklayacaksın ki, zamanında tedbir alasın. Eğitim ve kültür işlerini cahillere bırakmayacaksın. Devlet dairelerindeki görevleri liyakata göre dağıtacaksın. Kamunun elindeki değerleri etrafına dağıtmayacaksın. Gelir bölüşümünü adalet içinde ve herkesin hak ettiği ölçüde yapacaksın.

Böyle olmazsa,

Düşmanların uykudan uyanır ve taleplerini sıralarlar…


Şimdi dövünme sırası sendedir.

2 yorum:

  1. İlhan Yalçın :
    Ordusu tarumar edilirken susan milletin, dövünmeye bile hakkı yok Hocam.

    YanıtlaSil
  2. Mehmet Kınacı :
    Bizim tarihimizde bir BALKAN HARBİ-1 vardır....Enver Paşa sonrasında EDİRNE'yi Bulgarlardan alır da KAHRAMAN olur....Okumaz isek...Anlatmaz isek...Dinleyip düşünmez isek, İSTANBUL'u da Hakkari’yi hatta ta Anadolu'nun göbeği ANKSARA'yı bile alırlar elimizden....Ne dost belli ne düşman...Olsun.. Ama biz DİNİ BÜTÜN MÜSLÜMANIZ!!!! (Allah, böyle derken 1. Dünya Harbinde belamızı vermişti...)

    YanıtlaSil