30 Mart 2015 Pazartesi

Nasıl Başardılar?


 ‘Niye bu kavgalar’ sohbeti devam ederken, bir biri ardına söylenilen lafların, mantık kurgusu da bozulmaya başlamışken, şunlar şunlar düşünülür oldu:

Öncelikle tespit edilen düşmandır.

Bu tespitten sonra düşmanla mücadelenin araçları belirlenecektir. “-Sen o değilsin” bildirimi önemlidir. “-O değilsin, şusun, busun filan”. İlk farklılaşma sağlanmıştır. Araya küçük farklılıkları da perçinlemek lazım. Bunun için ilk akla gelen, etnik ve mezhep farklılıkları. Öyleyse, aralıksız bu farklılıklara vurgu yapılacak. Duvardan çekilen her tuğlanın, koca bir kaleyi çöküntüye uğratması gibi, farklılıklara vurgular yapıldıkça, ayrışmalar kesinleşecek ve sonuç kavgalara ve hatta kanlı ölümlere kadar varacaktır.

Yapılan budur maalesef. Şu inancımı söylemek namus gereğidir. Bu farklılıkları durmaksızın vurgulayan devlet idaresinin üst kademesinin seçilmiş görevlisinin, bu vurgulamaları, birilerinin kafasına yerleştirdiği ve yapması gerektiği görev olarak değil, kendi düşüncelerine göre gerçekten inandığı için yapıyor.

Tıpkı rüya hali gibi. Düşlerde, bilirsiniz kişi yaptığından sorumlu değildir. Sayısız insanı öldürse bile. Rüyadır çünkü. İnanıyorum ki, bu farklılıkları geniş halk kesimleri önünde aralıksız vurgulayan bu yüksek idareci de kesinlikle bir rüya hali yaşamaktadır.

Rüyadan uyanınca, kâbus olduğu idrak edilecek, lakin iş işten geçmiş olacak.

Aslında, toplum olarak derin rüyalardayız. Soru sormak aklımıza gelmiyor. Sebebini öğrenmek umurumuzda değil. İlahi hikmet yükleyerek, yapılanları hoş görmek, tam da kâbus baskısı.

Çevremiz ve İslam Ülkeleri “çatışma, katliam, yıkım, yağma alanı. Bir Müslüman diğerini beğenmiyor. Birinin hak, hukuk, adalet anlayışı diğeri ile uyuşmuyor” (Nurullah Aydın, haberiniz, 13 Aralık 2013). Nurullah Hoca’nın aylarca evvel yaptığı tespit, ülkemizde ve toplumumuz arasında fiilen yaşanmaktadır. Herkes birbirinden şüpheleniyor, kimse diğerine sırrını veremiyor, herkes karşının altını oymaya çalışıyor. Nasıl oldu da bu duruma düşüldü?

Çapulcunun sözlükteki anlamı açık ve net: Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı. Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden.

Peki, garibin malını yağma edene çapulcu denir de, aklını, fikrini, hafızasını yağma edene ne denir?

Geçenlerde bir sohbette dinlemiştim. Türkiye’nin milli servetinin %70’i, nüfusun sadece %10’u tarafından paylaşılmış. Bu nedir? Bu nasıl olur?

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu üstadımızın durumu isabetle faş ettiği şu satırları okuyalım:

“Saldırgan küreselleşmenin sebebiyet verdiği küresel yıkımın ve küresel yağmanın en bariz göstergelerinden birisi, dünyanın en zengin memleketleri ile en fakirlerinin arasındaki makas azıklığının, sözde demokrasi ve insan hakları ideallerinin riyâkâr bir çığlık gibi göklere yükseldiği bu çağda, on dokuzuncu asrın başına nisbetle azalmayıp daha da artarak bire yüz gibi bir farka ulaşmış olmasıdır. Bu ahlâk dışı soygunun ortada duran eserlerinin en başında geleni de, bir yanını tokluktan çatlayanların ve diğer yanını da açlıktan ölenlerin oluşturduğu, bir yanı cennet ve diğer yanı cehennem olan dengesiz bir dünya olmuştur.” (Durmuş Hocaoğlu, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı 88, 2007)

Küresel ağaların talepleri doğrultusunda, işleri karıştırıp, kimin kim olduğunu unutturup, kimin kiminle düşman olduğunu çaktırmadan zihinlere yerleştirirsen, toplumu, kâbusların tepiştiği derin rüyalara yatırmışsın demektir.

Gel de, ayıkla pirincin taşını.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder