30 Mart 2015 Pazartesi

Demokrasi Dedikleri


Son Bir yıl içinde üç ayrı yazıda anlatmıştık.

1.Seçimlere katılacak aday adaylarını teşkilatlar belirlesin.

2.Teşkilatların belirlediği aday adayları, üyeler ve sair halkın en geniş katılımıyla milletvekili adayları seçilsinler.

Teklifimizin biraz eksiği ile CHP yaptı bu işi.

Müthiş bir değişim, muazzam bir gelişim yaşandı. Hiç tahmin edilmeyen, düşünülemeyecek bile derecede tasfiye ve yeniden yapılanma oldu.

Hiç kuşkum yok, bu hareket CHP’ye +%5 kazandıracaktır.

Yurt sathında yapabilselerdi, +%10 kazanmaları işten bile değildi.

Diğer partiler, treni kaçırdılar.

Bu durum:

1.Milletine güveneceksin. Halk çoğunluğunun tercihi doğrudur.

2.Sen ona güvenmedikçe, tökezlemeye devam edersin.

Manalarını içermektedir.

Müşavere, fikrine değer verme, toplam aklın verdiği karara saygılı olma insan olandan istenendir.

Sen korkularınla yaşadığın, korkularını defedemediğin sürece, kâbuslar içinde yaşamaya mahkûmsun.

Allah kurtarsın.


Nasıl Başardılar?


 ‘Niye bu kavgalar’ sohbeti devam ederken, bir biri ardına söylenilen lafların, mantık kurgusu da bozulmaya başlamışken, şunlar şunlar düşünülür oldu:

Öncelikle tespit edilen düşmandır.

Bu tespitten sonra düşmanla mücadelenin araçları belirlenecektir. “-Sen o değilsin” bildirimi önemlidir. “-O değilsin, şusun, busun filan”. İlk farklılaşma sağlanmıştır. Araya küçük farklılıkları da perçinlemek lazım. Bunun için ilk akla gelen, etnik ve mezhep farklılıkları. Öyleyse, aralıksız bu farklılıklara vurgu yapılacak. Duvardan çekilen her tuğlanın, koca bir kaleyi çöküntüye uğratması gibi, farklılıklara vurgular yapıldıkça, ayrışmalar kesinleşecek ve sonuç kavgalara ve hatta kanlı ölümlere kadar varacaktır.

Yapılan budur maalesef. Şu inancımı söylemek namus gereğidir. Bu farklılıkları durmaksızın vurgulayan devlet idaresinin üst kademesinin seçilmiş görevlisinin, bu vurgulamaları, birilerinin kafasına yerleştirdiği ve yapması gerektiği görev olarak değil, kendi düşüncelerine göre gerçekten inandığı için yapıyor.

Tıpkı rüya hali gibi. Düşlerde, bilirsiniz kişi yaptığından sorumlu değildir. Sayısız insanı öldürse bile. Rüyadır çünkü. İnanıyorum ki, bu farklılıkları geniş halk kesimleri önünde aralıksız vurgulayan bu yüksek idareci de kesinlikle bir rüya hali yaşamaktadır.

Rüyadan uyanınca, kâbus olduğu idrak edilecek, lakin iş işten geçmiş olacak.

Aslında, toplum olarak derin rüyalardayız. Soru sormak aklımıza gelmiyor. Sebebini öğrenmek umurumuzda değil. İlahi hikmet yükleyerek, yapılanları hoş görmek, tam da kâbus baskısı.

Çevremiz ve İslam Ülkeleri “çatışma, katliam, yıkım, yağma alanı. Bir Müslüman diğerini beğenmiyor. Birinin hak, hukuk, adalet anlayışı diğeri ile uyuşmuyor” (Nurullah Aydın, haberiniz, 13 Aralık 2013). Nurullah Hoca’nın aylarca evvel yaptığı tespit, ülkemizde ve toplumumuz arasında fiilen yaşanmaktadır. Herkes birbirinden şüpheleniyor, kimse diğerine sırrını veremiyor, herkes karşının altını oymaya çalışıyor. Nasıl oldu da bu duruma düşüldü?

Çapulcunun sözlükteki anlamı açık ve net: Başkasının malını alan, yağma, talan eden kimse, talancı, yağmacı, plaçkacı. Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden.

Peki, garibin malını yağma edene çapulcu denir de, aklını, fikrini, hafızasını yağma edene ne denir?

Geçenlerde bir sohbette dinlemiştim. Türkiye’nin milli servetinin %70’i, nüfusun sadece %10’u tarafından paylaşılmış. Bu nedir? Bu nasıl olur?

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu üstadımızın durumu isabetle faş ettiği şu satırları okuyalım:

“Saldırgan küreselleşmenin sebebiyet verdiği küresel yıkımın ve küresel yağmanın en bariz göstergelerinden birisi, dünyanın en zengin memleketleri ile en fakirlerinin arasındaki makas azıklığının, sözde demokrasi ve insan hakları ideallerinin riyâkâr bir çığlık gibi göklere yükseldiği bu çağda, on dokuzuncu asrın başına nisbetle azalmayıp daha da artarak bire yüz gibi bir farka ulaşmış olmasıdır. Bu ahlâk dışı soygunun ortada duran eserlerinin en başında geleni de, bir yanını tokluktan çatlayanların ve diğer yanını da açlıktan ölenlerin oluşturduğu, bir yanı cennet ve diğer yanı cehennem olan dengesiz bir dünya olmuştur.” (Durmuş Hocaoğlu, Türkiye Günlüğü Dergisi, Sayı 88, 2007)

Küresel ağaların talepleri doğrultusunda, işleri karıştırıp, kimin kim olduğunu unutturup, kimin kiminle düşman olduğunu çaktırmadan zihinlere yerleştirirsen, toplumu, kâbusların tepiştiği derin rüyalara yatırmışsın demektir.

Gel de, ayıkla pirincin taşını.



26 Mart 2015 Perşembe

Blog’umuz Okuyucuya Açıktır

Mahmutemin.blogspot.com adresindeki blog yazılarıma, 22 Nisan 2010 tarihinde başlamışım. 821. Yazıyı bugün yayınladım. Geriye dönüp baktığımızda, eh, fena değil demek mümkün.

Haberiniz.com.tr sitesinde yayınlandıktan sonra blog’ta yayınlamaya devam ediyoruz. İkinci bir stok görevi görüyor.

Şimdi;

Dostlarımız, arkadaşlarımız ve her isteyen, yazılarının fakirin blog’unda yayınlanmasını isterlerse yazılarını, incelemelerini, araştırmalarını, hikâyelerini, röportajlarını, ilginç resimlerini yayınlama kararı almış bulunuyoruz.

Yazı göndermek isteyenlerin:


Adresine, (tahoma 12 punto) olarak göndermeleri…

Not: inceleme yapılmayacaktır, ölçüler bellidir. Ve her yazar kendi yazısından sorumludur.

Bu bir dayanışma örneği olacaktır.

Umulur ki, faydalı bir iş yapmış olalım.

NOT: Blog’umuzun Rusya, ABD, Kanada, Brezilya, Almanya, Fransa, İngiltere, Azerbaycan.. gibi ülkelerde de okuyucusu vardır.


İlgilenenlere duyurulur.

Muhafazakâr Aklın ‘Emanet’ Takıntısı


Hz. Muhammed (sav) boşa konuşmaz, lüzumsuz laf etmez. Söylediği zamana göre nasıl anlaşılması gerekirse cümleler öylece yayılır, ancak söz bütün zamanlarda ve beyinlerde geçerlidir. O beyin ki, kiminde ilim basamaklarını atlamış, kiminde de en aşağılarda kalmıştır. O’nun sözü her ikisi için de geçerlidir. Peki, her ikisinde de aynı manada mıdır? Biz yüksek manalara muhtacız, Bedevi’nin kısır algısından geçip, maneviyatın yüce katlarına umutlanmalıyız.

Emanet: Bir başkasına bırakılan şey, nesne anlamında genel olarak kullanılır. Zaten, Cumhurbaşkanı’mızın da bahsettiği anlam bu olsa gerek. Veda Hutbesinde buyurur “siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız” bu cümleye göre Sayın Başkan, kadınların erkeklere emanet olarak bırakıldığını varsayıyor. Keşke bu kadar basit, bu kadar açık olsaydı Resulün sözü. Hâlbuki cümlenin başında, “Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim” var. Şu cümle de daha sonra kullanılmış: “Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır”.. Emanetçiye bırakılan bir maldan filan bahsediyor mu? Hayır, bizim işimize, kolayımıza öyle geliyor.

Zaten hayatımız ve düşünce dünyamız daraldıkça daralmış, küçüldükçe küçülmüş ve bugün dünyada en alt tabakalarda debelenen değil miyiz? Kavramlara arzu edilen anlamı veremiyor, kelimeleri layıkıyla kullanamıyoruz. Küçülen dünyamızda kendimizi dev gibi görüyoruz hepsi bu. Hiçlikten, yokluktan, boşluktan bihaber geçinip gidiyoruz.

Kemâlât sahibi müminler şöyle kabul ederler: Söz konusu olan İlahi Vuslattır. Çiftlerin birbiri üzerindeki hakları da, İlahi Vuslat sebebiyledir. Erkeğin kadında ilahi vuslatı, kadının erkekte ilahi vuslatı vardır. Bu sebeple, kadın-erkek birleşmesi ilahi tekliğe vuslat anlamını taşır. Bunun dışındaki basit söyleyişler bizi ilgilendirmez.

Halkın önünde, iletişim araçlarının karşısında en yüksek mertebedeki bir zatın sözleri, toplumu derinden etkiler, bildirdiği yüzeysel anlam, toplumca içselleştirilir ve o mana üzere yaşanmaya devam edilirse, bu vebalin altından nasıl kalkılacaktır? Hiç mi danışmanı, hiç mi hacısı, hocası yoktur ki, onların sözleri üzerine laf etsin? Hayır, hayır buna gerek yok, çünkü o her şeyi biliyor.

“Bu feministler filan var ya. ‘Ne demek diyor kadın emanetmiş, bu hakarettir’ diyor. Ya senin bizim dinimizle, medeniyetimizle ilgin yok ki. Biz sevgililer sevgilisinin hitabına bakıyoruz. ‘Allah’ın bir emanetidir. O emanete sahip çıkın diyor ve onu incitmeyin diyor.” (17 Şubat tarihli gazeteler) Sonra bir takım politik laflarla süslüyor konuşmasını, bir grubu küçümseyerek, yok sayarak. Yani, siz bilmezsiniz diyor, ben bilirim diyor! Cevap vermek doğru olmaz, lakin şunu söylemek borcumuzdur: acaba hiç, bir feminist ile konuştunuz mu? Onların fikirlerini sonuna kadar dinlediniz mi? Onlarla tartıştınız mı? Ne söylüyorlar merak ettiniz mi? Yoksa daima olduğu gibi, ezberlerinize göre mi konuşuyorsunuz?

Dikkat edilirse, bir grubun imanını ölçüyor. Bu noktada edep nedir? Hiç kimsenin halleri ile ilgilenmeyip, her insanı ayırımsız hoş görüp, gözünün gördüğü abeslikleri yok etmektir. Ancak o zaman TEK’in, vahdetin ne olduğunu anlayacaksın. Ve bildiğini iddia eden değil, Hakk’ın ilmi karşısında cehaletini dillendirmek asıl olandır. Sözlüklerin kuru, kupkuru bildirdiği anlamlar dışına bile çıkamayan olarak, uluların sözlerini, kelamlarını ayaklar altına almak ve o kelamlarla siyaset arenasında kazanım sağlamaya çalışmak, ancak cücelerin harcı olur. Bildiğini iddia ederek, karşıyı bilgisizlikle suçlamak ise kimlerin harcıdır, bunu da sen ara, bul.

Emanet kavramı, Emin (emn) kökünden gelir ve hıyanet kavramının karşıtıdır. Hukukun incelediği ve ilgilendiği ‘güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak tevdi edilen şey’ manası konumuz dışında olduğundan ve muhafazakâr akıl sadece bu anlamıyla düşündüğünden, evet kadını bir emanet mal olarak kabul etmektedir. Ve Peygamber’in bildirdiklerinin hiç birinde bu mana bulunmaz. Kısırlaştırılmış, küçültülmüş ve işe yaramaz hale getirilmiş bu mana ile bırakalım, piyasa, ekonomi, adalet mekanizması ilgilensin.

İnsan, Kur’an’ın ikizidir. Bu manadan olmak üzere, İnsan’a verilen emanet: “Semâların, arzın, dağların yüklenmekten kaçındığı ve İnsan’ın yüklendiği şeydir o emanet.” Ve İnsan, peygambere has o eminlik vasfıyla, emaneti korur, gözetir ve sırası gelince de sahibine verir. Biz böyle anlıyoruz.

Varın siz kendi mananız üzerinde biraz kafa yorun.

Bende mahfî oldu gaybül-gaybın esrârı hemîn,
Bendedir sır-ı emânet ana kenz-i mübhemim.
(Niyazî Mısrî)

Bizler Sayın Devlet büyüklerinden şunu isteriz. Bırakın ona buna akıl vermeyi biz yaptığınız işlere bakarız. Ki, şöyle buyurulur:

“Muhakkak ki Allâh emanetleri ehillerine vermenizi ve insanlar arasında âdil olarak (herkesin hakkını vererek) hükmetmenizi emreder. Muhakkak Allâh bununla size ne güzel öğüt veriyor. Kesinlikle Allâh Semi’dir, Basıyr’dir.” (Nisâ Suresi / 58)


En doğrusunu Allâh Bilir.

24 Mart 2015 Salı

Ufuk, Ufuk Ötesi ve Anarşizm


‘Ufuk’ kavramı, hayal ile birlikte üşüşür beyinlere nedense. Merak edilen ötesidir, ufkun ötelerinde neler, kimler var? Göz alabildiğine uzanan ovalar, denizler, dağlar hep bir merak barındırır derinliklerinde seyircisinin. Muhteşem yapı, içinden uyumsuzluk, zevksizlik, acayiplik çizgilerini kovmuş hayattan, uyum ve renk ve şekillerin izdivacı albeniyi saklar zihinlerde. Göz kamaştıran ışık oyunlarıyla, renklerin mutluluk haykırışı çoktan sevgi tohumlarının yeşermesine vesile olmuştur. Bu düzen içinde, düzensizliğe öykünmek niye?  

Yoo, anarşistin debdebesinin tenkiti değil amacımız. O da bir sistem içinde fikirlerini deklare ederken, gereğinde eylemlerini de aynı düzen içinde meydanlara yayar. İş o ki, söylemek istediği mesajı ulaşsın ulaşması gereken makama. Epi-topu rahat ve huzurunu bozmamak adına, eğriye, yanlışa, yolsuza, arsıza karışmayanları az biraz rahatsız etmek değil midir anarşi? Ve anarşistin zevki başkaldırı değil midir? Bir dünya düzeni inancı olmayanda anarşi ne arar? Anarşistin felsefesi tutarlıdır kendi içinde, mücadele azmini de her yiğitlik gösterisi yapanda aramayın. Onlar seçilmiş insanlardır. Ne de olsa hürriyete âşıklardır.

Zihnimizi allak-bullak eden anarşistler değil, teşhisi koyalım: Fitne, fesat, ufuksuzluk.

Tespitin önemli uçlarından birisi para. Tamah ve hırs, şeytanın aracı. Öyleyse parayla onayarak hayatımızı yöneten şeytan. Artık, ufuk ötelerinde bir hayatın varlığını unutur olduk. Yakınımızdaki para, ötelerdekini örttü. Öteler: bakışını içine doğru yönlendirenlerin fark edebileceği uzaklık. O kadar yakın ki, baş gözü seçemiyor. Anlamayınca da uzak sıfatını yapıştırıyor. “Ve Şeytan, Âdemoğlu’nu yüksek tepeye çıkardı. Arzın bütün ihtişamını gösterdi ona. Bu ülkeler benim, dedi. Onları dilediğime bağışlayabilirim. Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin. Âdem, İblis’e boyun eğmedi ama çağımızın insanları secde ettiler.” (Cemil Meriç, Bir facianın hikâyesi)

Bu hengâmeden, toplumu canlı tutarak çıkmak mümkün görünüyor. Canlı tutmanın da şartı, fitne ile ifsat edilmiş zihin dünyasına anarşiyi sokmak. Zihinlerdeki fitne, fesat ancak anarşizm ile dağıtılabilir. Cebinde parası olmadığı halde süslü vitrinleri seyreden bi-baht kişiye evvela paranın kazanılmasının gerektiğini hatırlatmak ancak büyük ruhların işi. Bekle dur ki, para gelecek! Bu atalet halinin, anarşist felsefe ile yıkılabileceği görüşlerden bir görüştür. Sadaka bekleyen atıl kişinin, toplumsal hayata kazandırılması ona bir meslek öğretimi ve iş bulunmasıyla mümkün olacaktır. Öncelikle zihninin dağıtılması esastır. Öylesi girift bir bilmecedir ki anlatılan durum, çözümü ancak, bu yola baş koyan ülkücüler tarafından sağlanacaktır. Bir cümleyle şöylece tarif edebiliriz: toplumun yeniden inşası.

Hayat, sürekli bir oluş içindedir. Yaşadığın an, bir önceki anla alakası olmayan ve tamamen bağımsız olan yeni bir hayat ortamıdır. Önceki, sonraki uğraşmalarından sıyrılıp, An’daki oluşumun, gelişimin, değişimin, varoluşun sorgulanarak, sanat ve ilimle izah edilmesiyle yeni bir dünya kurulacaktır adeta o kişi için. Ya da dünyası değişecektir. Zanlarından kurtularak, iyiliklere koşturacak ve uğraştığı iyilikler ona ufuklar ötesindeki gerçek varlığı tanıtacaktır. Zaten, “felsefe, sanat ve ilim hayatın sürekli oluş içinde ortaya çıkardığı etkiler” değil midir? Bu oluşun ortasında hayat süren insan ise bu etkilerden bağımsız olabilir mi? Yeter ki, işaretlere dikkat kesilip, izleri takip etsin.

Unutulması zor enteresan zamanlar yaşıyoruz. Ağzını açan, ezberine aldığı ve ne anlama geldiğini bilmediği hadis ve ayetlerle konuşur oldu. Bilmem hangi hocanın vaazından veya yazısından aldığı uyduruk bir-kaç cümle ile etrafındakileri esir etme niyetinde. Devlet yönetiminin en üstünden, en alt tabakadakine kadar böyle. Hem bilmiyor, hem de en üste çıkıyor. Çünkü milletimiz hadis veya ayet denildiği vakit, itiraz kabul etmez. İtirazı edepsizlik addeder. Tamam, söze itirazımız yok, bizim itirazımız sözün çıktığı ağıza. Aslında dudaklarından dökülen ayet yerine, putların ifşası. Şeytan işi. Öteki (ve gerçek) anlamıyla “…Dünya yaşamı sakın sizi aldatmasın… O çok aldatıcı da (vehme tabi bilinciniz) Allah’la sizi aldatmasın”  (Lukmân Suresi/33)

Bir alt-üst olma devrinin yaşanması gerek. Büyük sarsıntı, Deccaliyetin ayrılacağı güçlü zelzele. Buhranı, daha güçlü buhranlarla atlatmak. Haline şükrederek, hataları kavramak ve hakikatin ufuklarına yelken açmak.

İnsanlık, ufuk ötesinde. Ufku, uzaklarda arama. Kendine dön. İçine bak.

Yolculuk, yolda daima insana doğrudur.

Hz. İnsan!.


23 Mart 2015 Pazartesi

Şunları Not Etmişim:


04.03.2015 yayınlarından HABERLER:

-AĞRI Belediye Meclisi, Mareşal Fevzi Çakmak'ın adını taşıyan mahalleye 1926-1930 yılları arasında kentte Kürt isyanı çıkarıp yönetenlerden İhsan Nuri Paşa'nın adını verdi.

- ALIŞVERİŞ merkezi ve gökdelen yapılacağı iddiaları ile tartışma yaratan Emirgan Korusu’na komşu arazinin ihalesi yapıldı. Katar’lı UCC şirketi en yüksek fiyatı vererek arsaya sahip oldu.

Sıra Emirgan’a da gelecek. Siz uyumaya devam edin.

-Enflasyon haberleri eskisi kadar kimseyi ilgilendirmiyor. Enflasyon rakamı içinde, gıda (mutfak) fiyatlarındaki artış neredeyse gizlenmektedir. Orta sınıf (işçi, memur, esnaf, köylü) vatandaşların ise enflasyonun ilgilendirdiği tek madde gıdadır. Bu ayki gıda enflasyonu %14 tür. Yani daha çok harcayıp, daha az gıdalanacağız demektir.

Gıda enflasyonuna göre düşünecek olursak, verilen faizler negatiftir. Ee.. öyleyse C.Başkanı neden hala faizi indirin nutukları atıyor? Bir bilen açıklamalı bu durumu!..

-Tolga Tanış’ın haberine göre: “ABD Yönetimi, terör örgütü IŞİD’le yürütülen mücadele kapsamında Irak Kürdistan Yönetimi’ne doğrudan silah yardımlarına başlandığını açıkladı.”

-Dolar durdurulamıyor: “Dolar/TL, küresel piyasalarda doların 11 yılın zirvesine yakın seyretmesi ve ekonomi yönetimine dair devam eden endişelerle güne yükselişle başladı. Kur bugün yine 2.5410'u görerek rekor kırdı.”(Hürriyet)

-Şu cümle Cengiz Semercioğlu’na ait:

“Davutoğlu TV'ye program yapsa, üçüncü haftada yayından kalkardı.”
-
****

Efgan Ala’nın ‘anayasayı tanımıyorum’ açıklaması üzerine pek çok eleştiriler yapıldı. Mesela, ‘siyasi etike uygun olmadığını, yemini çiğnemenin ahlaka uymadığı,’ gibi.

Yanlış eleştiriler. Bu türden yapılan eleştirel açıklamalar, insana yapılır. Dikkat çekilirken karşıdaki kişinin yapısının, eğitiminin, yetiştirilmesinin dikkate alınması gerekir.

Söz konusu kişiler, nasıl yetiştirilmişlerse o plan üzere hareketlerine devam ediyorlar. Onlar da etik, ahlak, sözünde durma gibi nitelikleri aramak beyhudedir.

Adamlar işlerini yapıyorlar.

Şöyle dememiş miydi BOP Eş Başkanı:

“Bize bu görev verildi!....”

Eee..


22 Mart 2015 Pazar

Gündeme Dolanan, Küçük Oyunlar


Bu kadar devlet gücü, bu kadar medya gücü, bu kadar propaganda, bu kadar mecbur bırakma, bu kadar kayırma, muhalifleri bu kadar engellemelere karşılık, havuz medyasının okunma oranları, yerinde sayıyor.

Şu da bir gerçektir. Bu kadarlık okunma (satılma) sayısını da maalesef muhalefet kesimleri taraftarları sağlıyor. Ne de olsa gerçek okuyucular muhalif kesim içinde bulunuyor.

Geçenlerde bir araştırmada okumuştum. Hükumet yanlısı yayın yapan (yandaş denir) gazetelerin %70’i muhalif kişiler tarafından satın alınıyormuş.

Çıkın onları, geriye sıfır kalır. Ki, bu da hükumetin gücüdür.

Nerden geldik bu konuya?

Mustafa ÖNDER Hoca, isabetli bir öneri getiriyor. Havuz medyasını satın almayın, okumayın, seyretmeyin diyor. Ben katılıyorum bu öneriye, ben de tavsiye ediyorum.

NOT: yıllardan beri okumadığımı, seyretmediğimi belirtmeliyim.

****

haberiniz.com.tr de köşe yazıları yazan tarihçi Ali BADEMCİ yazılarını takip ediyor musunuz, okuyor musunuz?

Edemeyenler, kaçıranlar….

Çok şeyi kaçırmışlardır.

Önemle tavsiye…

****

MİT Müsteşarı’nın adaylığı konusu sorulunca, “fikrini Başbakan’a söylediğini ve onda gizli olduğunu” basın mensuplarına açıklamıştı.

Dikkat GİZLİ olduğunu açıklamıştı.

Tam bir gün sonra yurtdışına çıkışında soru tekrar edildiğinde ise:

“Fidan’ın adaylığına karşı” olduğunu yine basına açıkladı.

Demezler mi, bu ne perhiz diye. Başkan’da gizli olan bilgiyi ne diye açıklarsın?

Sonra da buna siyaset diyorlar. Hem de usta bir siyasetçinin siyaseti!

Biz söyleyelim:

Fidan’ın adaylığına sizler hiçbir şekilde karışamazsınız. ‘Üst-Akıl’ böyle istiyor. Siz uymak zorundasınız.

Oyunu görebiliyor musunuz?

****

Ne düşüneceğiz, nasıl düşüneceğiz?

Öncelikle, varmak istediğin yeri belirle.

İncelenmesi, araştırılması gereken yerleri bul.

Konuları alt alta sırala.

Kitaplar, ansiklopediler, ilim adamları, bilenler ve ustalardan notlar çıkart.

Düşünme egzersizlerini aralıksız sürdür.

Varacağın yeri ufukta görmeden, konu hakkında ne konuş, ne de yaz.

Dostlarla ara-sıra konuya uğrayabilirsiniz.

Bir de bakmışsınız, problem çözülmüş.

Artık, rahat bir uykuyu hak etmişsinizdir.

Sonra?

Yeniden çalışmaya… Uyudukça, yeniden uyumak ihtiyacı doğar.

Çalışmak, karşılıksız, sadece hizmet için olunca, yorulmak asla düşünülemez.

Dikkat!

Bugüne kadar yanlış öğrenilmiş bir kelime üzerinde durduk.

Ve gizledik.

Bul o kelimeyi!..

Haydi bakalım.

****

İsmail Şahin: “Seçim yaklaştı. Gelenek olduğu üzere gözler Milliyetçi oylarda”. Demiş.

Ne o, bir tutam otun peşinden giden koyun sürüsü mü milliyetçi oylar.

Gerçi, 13 yıldır geçen 8 seçimi hatırlıyoruz!.. hayal kırıklığı!.

****

Hasan Demir: “Karaman Hoca canımızı acıtıyor!”. Demiş.

Hala şuna Hoca diyorsunuz ya!

Eh ne diyeyim size bilemem…

****

Arslan Tekin: “Ölüm-kalım seçimi”!. Demiş.

Aman ölümden bahsetmeyin derim.

Ne de olsa karşı taraf ‘Huri’ vaat ediyor.

****

Türkiye Özel Okullar Birliği Derneği’nce düzenlenen “Geleceğin Öğretmeni” başlıklı sempozyum da Prof. Dr. Üstün Dökmen Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın da bulunduğu salonda:

“Herkesin din dersi 5. İyi de bu kadar ahlaksız, hırsız nereden çıktı” demiş.

Atanamayan öğretmenler dertlerini Milli Eğitim Bakanı’na yanarlarken Bakan: “Merak etmeyin Albert Einstein’de (Ayniştayn) atanamamıştı” demiş.

İki cümleyi birbirine vurunuz, sonuç ve halimiz hakkında ayrıntılı bir yorum yazınız.

****

Ümit Özdağ Hoca net anlatmış kısa bir cümle ile:

“Güneydoğu Anadolu’yu PKK’ya bırakan Orta Doğu’yu şekillendirme peşinde”



20 Mart 2015 Cuma

Görünmeyen Gerçek


Gördüğün; var olanın tamamı değil.

Ancak, gözünün algılayıp, beynine gönderdiği bilgilerin, beyin tarafından çözülüp, sana algılattırıldığı kadarıdır.

Gelen ışınların (bilgilerin) tamamını o anda algılaman ve kelimelere döküp izah etmen mümkün değildir.

‘Eşyanın hakikatini göster’ yakarışı,

Boşuna değildir.

Bildiğimiz, bilemediğimiz bütün güzel isimler O’na aittir. Övülecek, yüceltilecek O’dur. Ne biliyorsak O’ndandır. Ne verilmişse O’ndandır. Hamd O’nadır.

İsimleri de O talim etmiştir.

Bildiklerimiz O’ndan,

Bilemediklerimizi de gizleyen O’dur.

Bilgi, değerlendirilendir.

Kütüphane raflarında okuyucu bekleyen kitapların kime ne faydası olur?

Talim edilen, bilinen ve değerlendirilen bilgi asıldır.

Bilgiye, terbiye ile ulaşılır.

Terbiye, okul’da alınır.

Okul, divanda kurulur.

Divana varılışın şartı: edeptir.

Görme, edebe girilerek ulaşılabilecek bir meziyettir.

Bu meziyete, O’nun tenezzül etmesi sonucu varılır.

Hû…..



19 Mart 2015 Perşembe

Merkez Bankası Yetkisi, Kanunla Geri Alınabilir!


Hiçbir ekonomik veri tek başına ölçü değildir, tam aksi o tek ölçüyü değerlendirerek varılacak kararlar, tek bacaklı, tek yönlü, tek eksenli kararlar olur ki, Allah Muhafaza zarara götürür. Mesela faiz ölçüsü, birilerinin söylediği gibi, maliyetin tamamı değildir. Birçok parametre birlikte değerlendirilirse doğru sonuca varılır. Evet, faiz enflasyonun tetikleyicisidir, lakin şu cümle de doğrudur: faiz enflasyonu frenlemek için de kullanılan para piyasası araçlarından birisidir. Sadece birisidir. Tek başına faiz bir şey ifade etmez. Kaldı ki, faiz piyasada arz-talep dengesinde oluşur, bu da paranın fiyatıdır.

Günümüz Türkiye’sinde faizler negatiftir. Sadece bugüne has bir durum değil bu, öteden beri, biraz da şanslarının yardımıyla iktidarı ele aldıkları günlerden itibaren durum budur. Üst yöneticinin söylediği gibi, yüksek faizler yoktur. Oluşan faiz, piyasanın kabul edebileceği bir seviyededir. Zaten piyasanın kabul edemeyeceği bir faiz haddi, kısa sürede piyasa teamülleri çerçevesinde kendini düzeltecektir.

1970’lerden kalma İdeolojik düşünceleriyle piyasayı düzenleyebileceğini sananlar, zihin esaretinden uyandıklarında yaptıkları hatayı fark edince, yaşadıkları pişmanlıklar, ahalinin beddualarından kurtaramayacaktır. Borçlandırılmış, kredi kartı tuzağına düşürülmüş her birey, faizler oynadıkça, kurlar değiştikçe kâbuslar yaşamaktadır.

Şöyle olabilir. Bir kanun çıkartırsınız ve faiz yetkisini mesela Başbakan’a bırakırsınız. Başbakan da hemen bir gece içinde faiz oranı %1’dir, 2’dir gibi bir karar alır ve uygulamaya geçilir. Bu kadar basit bir olayı niçin yatırımcıların, piyasanın gözü önünde yaparsanız da, istikrarsızlığı tetiklersiniz, bu olacak bir şey değildir. Yani Merkez Bankası’nı rahatlatırsınız.

Buyurunuz yapınız. Hazır elinizde, parmak kaldırabilecek yeter sayınız varken.

Ekonominin gidişatı öngörülebilir olmalıdır. Geleceğe göre yapılan planlamalarla ekonomiye yatırımlar yapılır veya o ekonomiden kaçılır. Önünü göremeyen işadamı sermayesini, kendisi için sigorta hüviyetinde olan gayrimenkul gibi ölü alanlara kaydırır haklı olarak, yabancı yatırımcılar da kendilerine daha emin limanlar ararlar. Ekonomide istikrar, siyasi istikrarla birlikte olursa en iyisi de budur. Durup dururken, ekonomideki düzgün gidişi, beklentilerdeki şeffaflığı zedelerseniz varılacak yer, 2001’den daha tehlikeleri alanlar olur. Zira 2001 de halkın borcu şimdiki kadar ödenemez halde yıkıcı değildi, devletin borcu ise şimdikinin ancak %20’si kadardı. Kaldı ki, devletin bilançosunda fabrikalar, limanlar, tersaneler, kamu iktisadi teşekkülleri, araziler gibi pek çok ekonomik değer vardı. Maalesef şimdilerde bunlar da yok, sattınız.

Yani demem o ki, devletin mamelekinde bulunan iktisadi değerler de faizin oluşumunda bir dengeye getirme, dengede tutma görevi görürler. Türkiye, maalesef bu destekten (araçlardan) mahrum bırakılmıştır sayenizde.

Yeni açıklanan aylık enflasyon sayısının içinde, gıdadaki fiyat patlamasının büyük payı var. Yani, yoksul biraz daha yoksullaşmış ve sofrasından eksiltmek zorunda bırakılmıştır. Düzenlemeler, planlamalar öncelikle yoksulun ve mazlumun durumu dikkate alınarak yapılmalıdır.

Herkes yetki ve sorumluluğunu bilmeli ve ona göre davranmalıdır.


Keyfi istikamette hiçbir gemi yüzdürülemez. Aklınızı başınıza toplayınız.

17 Mart 2015 Salı

Neden İttifak!


Anketçiler, araştırma şirketleri, düşünce üreten kurumlar, sosyal psikologlar ne derse desinler, halkımızın oy kullanma tercihini belirleyen tek bir takıntı sebebi vardır:

“- Oylar kazanacak partiye!..”

Yine, tercih belirlemesi dayatma mantığının söylettiği bir sebep de şudur:

“- Oyum heba olmasın!..”

Demokrasi düşüncesi, seçim mantığı, tercih belirleme gibi verilerle asla alakası olmayan bu durum, psikolojik dayatmanın, algı yönetiminin bir sonucudur.

Diğer yandan, bir önceki seçimde aldığı oy oranı ne olursa olsun, irili-ufaklı bütün partilerin de tek bir inancı vardır, etini budunu dikkate almadan:

“- İktidar olacağız!.. Tek başına seçime gireceğiz.”

Bu, partiler ve seçmenler arasındaki tenakuz; bildiğinde ısrar etme, acaba yanlış düşünüyor muyum sorusunu soramama, en cafcaflı, en kalabalık, en gürültülü toplantı ve mitingler yapan siyasi partinin en kuvvetli olduğu inancının her iki tarafça da perçinlenmiş olduğudur. Partiler de, seçmenler de bir gözünü kapatarak bakıyor geleceğe. Parti yönetimi, tek başına iktidar olarak, iktidarın nimetlerini diğerleriyle paylaşmak niyetinde değil, seçmenler ise, hiç olmazsa ellerindekini kaybetmemenin derdinde.

İşler istenildiği gibi gitmediğinde seçmen;

“-Elim kırılsaydı!..”

Partiler;

“-Bu seçmenden bir şey olmaz!. Bunca çalıştık, çabaladık millet bizi görmedi, bize vekâlet vermedi.”

Hezeyanını yaşarlar.

Zaten demokrasi denen sistemin maddiyatça güçlü partilere sağladığı yetenek de bu değil midir? Oy vereceklerin tercihlerini düzenlemek ve kuvvetli olan siyasi partiyi önde tutarak, başka oy verilecek bir partinin bulunmadığını zihinlere yerleştirmek. Diğerlerine verilecek oyların çöpe gideceğini propaganda etmek. Dikkat! Çöpe giden oylarla birlikte, oyunun çöpe gittiğini düşünen seçmen de kendisini çöpte görüyor. Psikolojisine enjekte edilen sonuç budur. Kimse kendini çöpte görmek istemez, bu sebeple oylarını kazanacak partiye vermek seçmenin temel fikridir ki, döndürülmesi imkânsız değilse de, çok ama çok zordur.

Midesiyle düşünenlerin, beynine söylenilecek sözlerin hiçbir tesiri olmayacaktır. Bir taraf tamamen, midelere hitap ederken, diğer tarafın yolsuzluklar, vatan bölünmesi, emperyalizm, vatan mallarının yok pahasına satılması, eğitim sistemindeki düzenlemelerin nasıl olması, milletin huzuru için silahlı kuvvetlerin güçlendirilmesi politikalarının öne çıkartılması gibi ulvi konuları gündeme getirmesi, dinlenilmeyeceği gibi alay konusu da olabilecektir. Çünkü midesine indirmeyi planladığı tatlı taamların hayaline kapılmış bir zihne, geleceğe dair ulviyet içeren söylediklerinizi duyuramayacaksınız bile. Sizin sözleriniz yine, bir avuç taraftarınız arasında dolaşacak duracak, ama o kadar.

Şimdi, yüksek politikaların öne sürülmesi sırası değildir. Hedef, yanlış yaptıklarına inandığımız, yolsuzluk yaptıklarını düşündüğümüz, ülkeyi parçalanma eşiğine getirdiklerini kabul ettiğimiz, gerici fikirlerini tüm milletimize öğretmeye çalıştıklarını bildiğimiz ama seçmenin büyük çoğunluğunun oyunu alarak iktidar koltuklarında oturan bir kesimin bulundukları yerden indirilip ve layık oldukları yerlere gönderilmesi zamanıdır bu zaman.

Öyleyse üzerinde durulması ve yapılması gereken, geçmişteki ayrılış hikâyeleri, parti ve şahsi menfaatler bir yana bırakılarak; olabildiğince geniş siyasi kesimlerle görüşülüp, ikna edilerek ortak listeler altında seçime katılmaktır. Müşavere ve birlik farzdır. Ben bilirimcilik, ayrılıkçılık, bölücülük, yıkıcılık haramdır.

Gezici Araştırma Şirketinin sahibi Murat Gezici’nin, “olmazsa mesleğimi bırakırım” diyebilecek kadar iddialı sözü şudur: MHP, SP ve BBP’nin ittifak yaparak seçimlere girmesi halinde alacağı oy oranı %30’dur. Ki, biz bu ittifaka, Pamukoğlu Paşa’nın Genel Başkanı olduğu HEPAR ve Prof. Haydar Baş’ın genel başkanı olduğu Bağımsız Türkiye Partisi’nin de katılmasının çok çok yararlı ve zorunlu olacağını düşünenlerdeniz.


Başarı, müşavereye açık olan, makul düşünen ve olumlu kararlar alanların olacaktır.

15 Mart 2015 Pazar

Devirlerin Tek Değişmeyeni: ‘Dalkavuk’


Öyle değil mi?

Nice sultanlar geldi geçti, nice krallar, nice padişahlar sürdüler saltanatlarını, nice ihtilallerin altında ezildi milyonlar, nice devrimciler karşısına dikildi karşı devrimciler, ölen öldüğü ile kaldı, ezilen ezildiğiyle. Lakin bunlara kimseler dokunamadı. Her devirde, her zamanda, her idarede onlar hep baş tacıydı.

Benim yazı buraya kadar. Şimdi Falih Rıfkı Atay’ın, Batış Yılları isimli kitabının, ek bölümünde yer alan dalkavuk isimli makalenin bir bölümünü birlikte okuyalım.

Sakın ha unutmayınız, yazarın mesajını bir yerlere not ediniz, lazım olacak:

Buyurunuz:

****

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile beraber zaferin ilk günlerinde İzmir’e Mustafa Kemal’i görmeye gitmiştik. Herkes ‘biten bir şey,’ bir savaştan kurtulma hafifliği içindeydi. Yalnız O:

-Asıl işe yeni başlayacağız, diyordu.

-Asıl düşman orada, diye İzmir’in arka mahallesinden Sovyetler Birliği sınırlarına kadar bütün Anadolu’yu kaplayan geriliği ve gericiliği gösteriyordu. “Padişah benim!” dese, herkes eteklerine sarılacaktı.

O ise elindeki yüzde yüzü gerçek kurtuluş savaşı uğruna tehlikeye koyacaktı. Yarın hiçbir iş yapmamışa dönecekti. Bütün Anadolu köylerinde onun dinsizliği söylenecekti. Biraz sonra, düşman elinden aldığı bu şehrin sokaklarında onu öldürmeye kalkacaklardı.

Yalnız o zaferin her şeyi bitirdiğine inanmıyordu. Bir ültimatomla İngiliz donanmasını limandan kovabiliyor, fakat yine de kurtulduğumuza inanmıyordu. Kapitülasyonları kaldırıyor, bağımsızlığa kavuştuğumuza inanmıyordu.

Anadolu bir Asya parçasıydı. İçinde oturan vatandaşlar, maddi manevi, Asya gerileri arasındaydılar. Bu topluluk bir Batı topluluğu olmadıkça her şey boşunaydı. Bu zafer de son Osmanlı yüzyıllarının nice zaferleri gibi, harcanıp giderdi. Biz medeniyetçe kurtulmalıydık. Biz toprağımızdan fazla kafamızı ve vicdanımızı kurtarmalıydık.

Bütün devrimciliğin felsefesi buydu.

****

Hiç kimsenin yapamayacağını yaptı adam. Hiç kimsenin yıkamayacağını yıktı adam. Bütün yolları açtı bize. Bütün engelleri kaldırdı yolumuz üstünden!

Derken kuvvet ve ikbal demokrasi ile halka geçti. Ne görsek beğenirsiniz: Nasıl 1923’te bütün gericiler ilericilerin dalkavuğu olmuşlarsa, bu defa, formasyonları bakımından, ilerici olması gerekenler gericiliğin dalkavukları kesildiler.

İşte biz on yedi yıldan beri kara yığın dalkavukluğunun cezasını çektik ve çekiyoruz.

Bu memlekette hiç kimse Kuran Okulu denen iskandalin akıl yatırır bir gerekçesini bulamaz. Eğitim birliği gibi temel devrimlerden birini temelinden sarsan bu bid’ate hepsi, sözde Atatürk’ün partisinden olanlar bile göz yumarlar. Dalkavuklar! Ağızları öğle yemeği rakısı kokarak oruçları üzerine yemin edenler!

Hani 1923’te;

-Tek ödenek alalım, hükmedelim de Mustafa Kemal isterse kara kitabı da kaldırırız, diyen sarıklı dalkavuklar yerinde, şimdi tek koltuğa kurulsunlar da ödenek alsınlar da, devlet arabasına binsinler de, medreseler açılsa umurlarında olmayacak olan bıyıklı, tıraşlı, başları silindirliler!

1923, 1962… sanki 39 yıl ileri değil, 39 yıl daha gerideyiz.

İdeal ve irade adamlarına haber vereyim: Bunlar korkaktan korkaktırlar. Yarın ilerleme davası yeni savaşçılarına kavuştu mu, hepsi başlarını göbeklerine kadar eğecekler:

-Aman efendimiz, ne emir buyurursunuz diyecekler.



14 Mart 2015 Cumartesi

Süleyman Şah, Caber, Çekilme ve İş Bankası


Süleyman Şah topraklarından (Caber Kalesi) çekilmek, ordumuzun Kurmay Heyeti’nin düşünme melekesinin yitimi sonunda gerçekleşmişse,

Durum vahimdir.

Yapılacak başka işler demektir.

****

Biraz tarih karıştırdım. Gördüm ki, geri çekilenler ya yenilmişler de çekilmişler, ya da yeni planlarını uygulamak için zaman kazanmak için çekilmişler. Bunun için önemli bir örnek, Eskişehir civarında girilecek savaşın kaybedileceğini sezince, orduyu Sakarya gerilerine çeker ve iki aylık bir hazırlıktan sonra hücuma geçer Mustafa Kemal. Sonuç zaferdir.

Caber Kalesi’nden geri çekilme, hangi sebeple olmuştur acaba?

Ve,
Genel Kurmay’ın açıkladığı, ‘Geride değerli bir şey bırakmadık’ cümlesi ne manaya geliyor?

****

Şanlı Şah Fırat çekilmesi ardından hafızamızda kalan nedir?

Ben söyleyeyim:

Yeşil örtülü sandukaların etrafına sıralanmış askerler ve sarıklı bir imam dua ediyorlar!.

Gördünüz mü?

İster yenilgi olsun, ister şerefli çekilme. Ne olursa olsun. Dini kisveli sakallı kişileri fotoğraflarla üste çıkarırsanız, kaybınız göz ardı ediliyor. Bu bizim geri bıraktırılmış toplumumuzun durumu. Hakaret et, malını al, küfürler savur, hanesine tecavüz et… yeter ki, sakallı bir imam resmini göster. Yumuşar, unutur, vazgeçer.

Böylece,

Yine kahramanlık, yine kazanç… sebep: din ve dini kisveler, dini söylemler…

Söylemiş olalım: bunlar siyaset malzemesi olarak dini kullandıkları sürece, karşılarında kimseler duramaz. Taa ki, millet uyansın.

****

Türk Dil Kurumu’ndan CHP’ye para aktarıldığı gibi bir haber yayınlanmıştı.

Düşündüm de,

CHP İş Bankası’nın yönetiminde. Hisselerin (sanırım %45)’i CHP’nin. Ancak, bilanço kar’ından bu partiye tek kuruş verilmez ve CHP hisselerinin karşılığı olan kar payı, Türk Dil Kurumu, Türk Tarh Kurumu gibi kurumlar arasında pay edilir. Yani, bu kurumlardan partiye para aktarılması yanlıştır.

Şimdi sıkı durun:

İşin içinde neresi var?

İş Bankası.

El konulamamış, ele geçirilememiş tek Milli Sermayeli dev Türk Şirketi.

Ne mi yapıyorlar?

Bu bankayı iç ederek, küresel çetelere peşkeş çekiyorlar.

Başında da, anlı şanlı AKP’liler.

Kocaman, kocaman teessüfler…

Milli değerleri korumak, iktidarların temel görevidir.



12 Mart 2015 Perşembe

Tecdit Olur mu?


İslamcılarımızın, muhafazakârlarımızın korkarak sordukları bir sorudur, ‘Tecdit Var mıdır’ sorusu. Bir de şöyle inanırlar: ‘her yüz yılda bir Müceddit gelir’. Tabi, gelenin kim olduğunu bilemediklerinden, Müceddit ağzından veya kaleminden çıkan, onlara göre yeni hükümlere çoğunlukla da karşı çıkarlar ve hatta yeni bir şey söyleyeni kâfirlikle itham edebilirler. Her asrın bir Müceddit’i olduğunu okumuşlar, inandıklarını sanırlar. Fakat öyle değildir. İnandıkları, sanılarıdır sadece.

Azıcık uzağında olanlar, dinin yeni bir yorumundan bahsederler. Onların beslendikleri kaynak ziyadesiyle Batı’dan akar. Lakin şunu bilemezler, Batı muharref Hıristiyanlık üzerine geliştirilen yenilikler için konuşmuştur. Oysa Hak Din’in muhafızı bizatihi Allah’tır. Bizdeki bozulmalar, yorumlar üzerinde olmaktadır. Eksik bilgi, az düşünce, yarım bırakılmış bir ilimi eser üzerine yapılan boş konuşmalardır. Bir de ideolojilerinin esiri olanların,  rastgele yaptıkları konuşmalar üzerine bina edilen anlamsız yorumlar var. Bunlar üst üste gelerek sanki (dini) içtihatlar yığını olarak, cami önlerinde ucuz satılan kitaplar arasında kalmaya mahkûm, eskimiş veya eksik olan kırıntılar diyebiliriz.

‘Dinde reform’ tabiri ise genellikle bu Batı eğitimli yarı aydın sınıfının hezeyanıdır.  Dini yeniden yazarak, yepyeni bir din ortaya çıkarmak olarak algılara yerleştirilmek isteniyor. Ki, zaten “Ilımlı İslam” safsatası adıyla, bir ABD projesi olarak, Ak Parti iktidarınca ve bugün ‘paralel yapı’ suçuyla yaftaladığı ortakları ile birlikte 13 yıldır bu ülkede fiilen zaten uygulanmakta ve bütün inanç sistemi, emperyalist talepler doğrultusunda alt üst edilmek istenmektedir. Bunların tavırları adeta, köpeksiz köy bulup, değneksiz gezen fukaranın hali gibidir. Sanırlar ki, bu dünya sahipsizdir, bir kendileri var fikir söyleyebilecek. Kendilerinden başkalarını tanımadıklarından, ileri sürülen fikirleri de okumadıklarından dünyayı kendi dar kalıpları içinde değerlendirip,  İslamiyet’i de ancak kendi kısır düşünceleri ve eskimiş bilgileriyle kabul edebilmektedirler.

Kur’an’ı Kerim bir sistemin bildirimidir. İnsan hayatının başlangıcından itibaren, Peygamberleri vasıtasıyla bildirilen (bilgiler) başından sonuna kadar bir sistemin tebliğinden başkası değildir. Yaşanan tebliğ. Şöyle değildir; her gelen peygamber kendi bilgilerini getirmiş, o bilgiler eskimiş veya tahrif edilmiş, sonra yenisi gönderilmiştir. Bu yanlış bir inanıştır. Ne ki, bildirilmiştir, bu âlemde an be an yaşanmaktadır. Bu itibarla, -nesih- konusu tartışmalı olsa da, yanlıştır. Hz. İsa bildirimiyle, Hz. Musa’yı nesh etmemiştir. Sistemin tamamlanması amacındadır. Mükemmel insan hedeftir. Hz Muhammed’in (sav) “Güzel ahlakı tamamlamaya gönderildim” buyruğu, bildirilen sistemin tamamlandığını ve fakat açıklamalarının benzetmelerle, şifrelerle, mecazlarla yapıldığının anlatımıdır. Bildirilen Allah sisteminin tamamlanmasıdır. Dolayısıyla, dinin ismini İslam olarak bildirmiş ve isim verildikten sonra din tamama erdirilmiştir. Resullullah, yaşadığı çağın insan algısı ve kabullerini dikkate alarak açıklamıştır. Öylesi bir açıklama ki, zamanlar ötesi, çağlar ötesi şerhleri de içinde vermiştir. Burada, anlaşılması lazım gelen husus; içinde bulunulan zamanın ilmi gelişmeleri dikkate alınarak, Peygamberin bildiriminin yeniden yorumlanması ve/veya yeniden açılmasıdır. Tecdit denen olguda budur. İlim, ilimdeki gelişmeler, insan algısındaki açılımlar tecdidi gerekli kılacaktır.

Gelişme Allah Sistemi’nin gereğidir. Rahman Suresi 29. Ayet buyruğu şöyledir: “Semalarda ve arzda ne varsa O’ndan talep eder; ‘HÛ’ her ‘AN’ yeni iştedir.” Şan alışı ilimi ilerlemeler, insan beynin algısının olumluya doğru gelişmeleri, her An’ın, bir önceki An’dan bağımsız olarak yaşanmasıdır. Hatta şöyle söylemek de mümkün olacaktır. An, yaşanandır. Öncesi ve sonrası yoktur. Kulun, Peygamberî Allah algısına ulaşması öyle kolayca olabilecek bir değişim değildir. Toplama çıkarmayı öğrenen insan, yüksek matematiğe ancak asırlar sonrası geçebilmiştir ki, günümüzün Kuantum çağı olduğu bilenler tarafından açıkça anlatılmaktadır. Bildirildiğine göre, fizik aşılıp, teorik fizik çalışmaları son sürat ilerlemektedir.

Kısaca şöyle söyleyebiliriz: her ayet ve hadis, ilmi gelişmelere ve insan algısındaki ilerlemelere göre yeniden açılır. Açılmalıdır.

Bir de şu düşünceyi cevaplamalı: yaşadığımız andaki tartışmaları bir kenara bırakarak, 1000 yıl sonrası İnsanı için nasıl açılımlar olacaktır? Bizim 1000 yıl önceyi muhafaza etme gayretlerimiz gibi Yoksa onlar da bizim şimdiki düşüncelerimizi ve ilimdeki geldiğimiz noktayı mı muhafazaya çalışacaklardır.

Bu soruya hem evet, hem hayır cevabı verilebilir.

Evet; gelişme diye bir şey yoktur. Bizim bildiklerimiz bize yeter. Yeni düşünceler küfre varır. Gelenekten kalan bilgileri muhafaza edip cennette yerimizi sağlayalım.

Hayır: gelişme daimidir. Gelişime ayak uyduramayanlar yaya kalıp, dünyalarını da, ahiretlerini de berbat ederler. Bu itibarla yeniliklere açık olabilmeliyiz.


Yani, yani değişen bir şey yok. 1000 yıl sonra da benzeri tartışmalar bu gök kubbe altında devam edecek.