22 Şubat 2015 Pazar

Yarına Doğru


Eğer bitirebilirsem planladıklarımı, rahat ve derin bir uykunun ardından gözlerimi açtığım vakit, daha iyi düşünerek, daha iyi idrak ederek,  daha iyi anlatmaya hazır olarak kahvaltı masasına oturacak ve dünyanın en mükemmel zevki sabah atıştırmalarını bir saat süre ile yapacaktım. Alışkanlıklar ve zorlamaların sebep olduğu lüzumsuz görevler cenderesinde boğulmak üzereyken, bir başka, yeniden başka bir işle görevlendirilmiş olmam, asla kırılganlıklara, üzüntülere sebep olmamıştır. Yapabilirim. Güçlüyüm. Ayaktayım.

Problem şuradan çıkmıştı: tarif ettiği yer, gül bahçesi ayarında anlatılmıştı. Biliyorduk ki, değil gül bahçesi, bizce bataktı. Tarif ettiği ‘istikamet’ ise, bataklığın dibiydi.

Ya, bulunduğu yerin ‘batak’ olduğunun farkında değilse?

O zaman istikametin de farkında değildir.

Öyleyse,

Ne tarafa gideceğinin bir ehemmiyeti yoktur.

Bulunduğu yerin en iyi yer olduğunu, kendi aklının en büyük akıl olduğunu iddia ederek yaşamak, mutlulukların en iyisidir.

Fakat filozofik akıl rahat durmuyor ki, ille de bir iğne, ille de bir sopa gösterip, yön buldurmaya çalışır.

İyi de ediyor bence. İyi ediyor. Fakat sıra iğneyi çuvaldız, sopayı da demir çubuk yapmanın zamanı olsa gerek.

Uyanmıyor, uyanamıyor bir türlü.

Olsun.

Yine de, ben kârlıyım. Her ne kadar, yorgunluktan gözlerim kapanacak olsa da, kâr haneme yazdıklarımın farkındayım. Hani epeyce zaman önceydi. Karlı ve eksilerdeki hava sıcaklığının olduğu bir gün. Ayakkabılarının altının olmadığını anladığında, dudakların titremiş, bu nasıl olur sorusunu sormuştun. Dalıp gitmişti gözlerin.

Bir-kaç gün sonra, yine aynı yerde, yeni potinlerini giyinmiş halde gördüğündeki sevincini hatırlıyor musun? Ne güzel geçmişti o gün, mutlulukla.

Küçük şeylerden mutlu olabilme sanatı, herkese tedris edilmeli. ‘Mutluluk oyunu’ değil bu. Duyumsama, onun gibi olabilme, onunla yer değiştirme ve o olabilme. Talepler karşıyı incitmeden de anlatılabilir. Kırmadan, dökmeden. Hayatımızdaki karışıklıklar, karşıya değer vermemekten kaynaklanıyor. Karşıya değer vermemek, kendine değer vermemekle eş anlamlıdır anlayana. Her zerreden işleyenin Hakk olduğu bilindiği vakit, sorunlar çözülüyor. Sıkıntılar def ediliyor. Genişlik sağlanıyor. İzan keskinleşiyor. Basiret açılıyor.

Şimdi sıra, bir dostuna, belki de hiç tanımadığın birine dua etmekte.

Şu içine düştüğümüz duruma bir bakın. Savaşlar, bombalar, kırıp dökmeler. Neler oluyor diye bir soralım. Neler oluyor? Vuran kim, vurulan kim? İkisi de ‘Allahuekber’ söylüyor. Gerçekten neler oluyor?

Hiç istememekle başlayabiliriz. Hiç istememek fakat karşı için durmaksızın istemek. İşte yücelik burada. Sonunda mutluluk da burada.

Köle, özgürleştikçe ayaklanma başlatır. Sistemin değiştirilmesi değildir mesele.

Kölelik zamanlarında kendisine verilen ekmeği arar.

Özgürlükte kendisi kazanması lazımken, bunu beceremez. Efendisinden ekmek dilenmesi, ona karşı ayaklanma isteğindendir.

Bu durum, Türkiye’nin Güney Doğu’sunda görülmüştür. Toprak dağıtılan köylülerin, topraklarını ‘AĞA’lara geri sattığı durumlar vakidir.

Bir başlarına asla becerili değillerdir. Ağa olmadan yaşamaya ayaklanma başlatırlar ve sonunda köleliği (maraba) yeniden bulduklarında mutlu hayatları tekrar başlar.

Bu itibarla Türkiye gibi ülkelerde ilk yapılması gerekenlerin en başında, tarım reformu gelmektedir. Ailelerin, köylülerin ağaya, şıha bağlı olarak yaşamalarının önü kesilmelidir.

Bunu siyasetçiler istemezler. Çünkü sekiz-on köy sahibi bir ağayla anlaşarak, ahalinin tamamının (firesiz) oylarını almak, siyasetçinin işine gelmektedir. Topu topu bir ağayı avlayacak, hoop, tüm oylar ona, ne güzel değil mi?

Ah, özgürlük!.. sen neymişsin bee!..

Yolculuk bitse de yol bitmez, daha gidilecek upuzun bir yol vardır. Yolculuk da bitmemiştir, biraz mola vermek dışında. Etrafı gezip görmek, biraz soluklanmak, karıncalanan ayakları dinlendirmek gibi kısa bir zaman beklemeleri. Sonra, devam yola, yolda yolcu olmak, en güzeli.

Menzil, sonsuza doğrudur. Kızıl Elmaya ulaşmak mümkün mü? Hayır. Menzil, kızıl elmadır. Ulaştığın nokta, sonraki hedefin başlangıcıdır.

Yorulmak yok, kırılmak yok, pişmanlık yok..

Ne kadar yol aldığın değil önemli olan,

Yolda gitme azminin kırılıp kırılmadığıdır. Daima ileri, daima yükseklere, daima hedefe.

Atatürk’ün verdiği hedef en doğru hedef olmalı bizim için:

“Yüksel Türk, senin için yüksekliğin hududu yoktur! İşte parola budur”.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder