3 Şubat 2015 Salı

Şişmanlayan Dünyada, Savaş Zayıflarındır!


Umutsuzluk yaşamaya, aleyhte düşünmeye, kötü muhalefet dalgası geçmeye, acemi şoför gibi yalpalamaya gerek yok. Bir dağa çıkarsanız, terler ve yorulursunuz. Dizlerinizin bağı çözülür zaman zaman. Kendinizi taşıyamaz hale gelirsiniz. Önemli olan zirveye ulaşmaktır. Yanınızda bulananlarla birlikte, zirvenin keyfini yaşamaktır. Sırası gelir etrafınıza baktığınız da olur ve kimseleri göremeyebilirsiniz, olabilir bir durumdur bu, önemsemeyin. Zirveyi özleyenler size yetişecektir. Korkup geri dönenlerle zaten işiniz olamaz. Kim bilir o terk edenler belki de ‘hayatınızdaki fazlalıklardı’. Çöp deposu gibi tıkıştırdığımız fazlalıklar ve de gereksizler.

Niye seçici olamıyoruz? “Onda var da ben de niye yok” kıskançlığından öteye neden geçemiyoruz? İhtiyaç var mı? Sorusunu bir kere bile sormadan sahip olmak için belki de binlerce borca katlanıyoruz. Sahip olunduktan sonra da belki de hiç mi hiç kullanmıyoruz. Lüzumsuzluk ve fazlalık işte.

Bilgi de böyledir. Ne varsa çuvalda hepsini yüklenmiş götürüyoruz. Amaç belli değil. Hedef yok. Araçlar flu. Zayıf inanca nazire demek yanlış olmaz. Hayatın fazlalıkları, ziyadesiyle beyine yüklenmiş vaziyette. Tek idarecimiz, tek sorumluluk alanımız olan beyin.

Dolaplardaki eskimiş bez parçalarını alıp atmak kolay, işe yaramaz ve kullanmadığımız eşyayı çöpe göndermek basit, lakin beyine yerleşen ve hiçbir işe yaramayan mefruşatı çıkartıp atmak o kadar kolay olmasa gerek. Biriktirmek için yıllarını, ömrünü ver, zaman harca, maddi imkânlarını öğrenmeye seferber et ve bir gün anlamsız olduğunu anla, ne büyük hayal kırıklığı, ne büyük umutsuzluk kaynağı! Olsun, işe anlamakla başlanır. Başlanır ama hangilerinin lazım, hangilerinin işe yaramaz olduğunu ayırt edebilme nasıl olacaktır? Temizliğe nereden ve hangilerinden başlanılacaktır? İşin zoru burası.

Yanlışa nasıl düşmüştük hatırlıyor musunuz? Daha çok bilgi, daha ayrıntılı anlatabilme kabiliyeti, çok farklı alanlarda laf edebilme yetisinin bizi üst makamlara taşıyacağına ikna edilmiştik. Hırs ve kıskançlık önemli bir etkendi. Bu toplumsal bir kabuldü. Dolayısıyla biz de o eksen üzerinde eğitildik. Patlıcan alırken gözlerle, yetmez ellerle seçerek fileye incitmeden bırakıyoruz. Ya malumatı? Eğrisi ile doğrusu ile karışık bir vaziyette beyin çuvalını dolduruyoruz, önümüze ne geldiyse. Sistemin hatasına verip, sorumluluktan kurtulamayız. Sistem hatalı ise, hiç olmazsa kendi çabalarımızla, hatadan çıkmanın yollarının aranması ve mutlak bulunması zorunluluktu. Eğitim diye, önyargılar doldurduk, korkular biriktirdik, eskimiş malumatı sahiplendik, lüzumsuz ve fazladan bilgilerle aynılaştık, öyle bir vaziyete geldik ki, o malumat tüm hayatımızı doldurmuş ve biz o olmuşuz.

Madem zirveye çıkmaya niyetlendik. İşe temizlikle başlamalıyız. Tıpkı dağcıların heybesindeki eşyaların en hafifinden seçtikleri gibi, ağırlıklardan kurtulmalıyız, aslında bize ait olmayan ağırlıklardan.

Günümüz hastalığı olarak obezite anlatılıyor. Henüz ülkemizde çok yaygın değil. Özellikle ABD ve AB ülkelerinde sık görülen şişmanlamış insanlar için, yeni alışkanlıklar, yeni üretim tipleri geliştirilmek zorunda kalınıyor. Düz yolda yürürken bile ne kadar da zorlanıyorlar. Boyunlarını çevirmek, geriye dönmek ne kadar zor. Bir de şöyle düşünelim: acaba, dünya üzerindeki hareketleri bu derece zorlaşan bu insanların beyinsel faaliyetleri de dünyaya paralel olarak yavaşlıyor mu, hatta duruyor mu?

Mesela, İstanbul şehrini ele alalım. Kısa sürede (20-30 yıl diyebiliriz) ne kadar şişti, kaldırımlarında insanların hareketi ne kadar yavaşladı. Asık suratlı insanlar oradan, buraya koşuşturuyorlar anlamsız. Sağlıksız büyüme ve nüfus artışı, yağları durmaksızın artan obeze ne kadar benziyor. Kaldırımlarında, yollarında hareket yavaşlaması da normal olacaktır. Bu sıkışıklıkta, peşkeş çekilen hazine arazileri, belediye kaynakları, devlet gücünün, insan emeğinin boşa harcanması, verimsiz çabalar… Çabalar, genel çıkardan ziyade özel çıkarlara yönelen ve sonu yolsuzluklara bulaşan acelecilikler… dolayısıyla Hakk’ı tanımama, karşıya saygının yitirilmesi, büyüğün unutulması, küçüğün görülmemesi, varlığın Türk varlığına armağan edilmesinin küçümsenmesi, zorluklar, karışıklıklar ve unutulanlar….

Hep fazlalıklarımızdandır. Sıhhat hafiflikte, incelikte. Pehlivan yapısındaki incelik önemlidir. Göbekli asker bırakın cephe savaşını, kurmaylık geliştirmelerini bile yapamaz. Çünkü ne yiyeceğinin derdindedir.

Birde siyasi obezlik vaziyetinden söz edilebilir. Hiçte hak etmediği halde, hayallerinin ötesinde oy alarak iktidarı dolduran kuvvetlerin, bu şişkinliği taşıyamaması ve yoldan çıkması tehlikesi vardır ki, bu tiplerin kendi kendini tüketmesi ve bitirmesi neredeyse kaçınılmazdır. Çünkü obeziteyi taşımak zordur. Yüksek oy oranı, esnekliği kaybettirecek ve stabilleştirecektir. Bu durumda çöküş kaçınılmazdır.

Özetle, fazlalıklardan kurtulmak başarının ilk ve tek şartıdır.

Mademki, hedefte dağı tırmanmak var, yapılması istenenlerin zamanında ve eksiz yerine getirilmesi, söz dinlenilmesi gerekliliktir.

Ve işe, bir rehber bulmakla başlamak en iyisi.


Doğruyu Allah bilir.

2 yorum:

  1. Ömer Sağlam :
    Evet, şişmanlar daha da şişmanlasın diye öncelikle zayıfların ortadan kaldırılması gerekir. Hem de birberlirinin eliyle...

    YanıtlaSil
  2. Ayhan Eralp :
    Necip Fazıl Beyin sevdiğim bir sözü vardır: "İçinde bulunduğumuz içtimai şartlarda gözü uyku vücudu et tutan iyi ve temiz bir Türk değildir!".

    YanıtlaSil