22 Ocak 2015 Perşembe

Kutsallara Bürünen Türkiye Siyaseti


2013 yılının Mart ayında, İnönü Üniversitesi’nde bir konferans verir. Okullu günlerimizde, aynı öğrenci yurdunun koridorlarında adımlayıp, aynı kantinin çaylarından yudumlamıştık. Belagatini bilir, tanır ve severdik. Kırk yıla yakın geçen zaman, planlanmış istenmeyen değişimin, yabana savrulmalarla perişanlaştırdığını da tespit ettiriyor bize. Peş peşe kurduğu cümleler, sanki içinde boğulduğu karanlık suların eseri gibidir. Nerelerden, hangi bilinmez çukurlardan salınan, ezberlerinde boğulduğu cümlelerdir bilinmez. Anılan konferansında kurduğu cümlelerden de anlaşıldı ki, kendi de bilmiyor.

Not almışız ve çuvala atmışız konuşma metnini. Sırasında ortaya çıkar ya gerçekler onun gibi, bir gazete yazarının makalesine konu etmesiyle yeniden gündeme oturdu Hazret. Gündemde var mı bilmiyorum, lakin bizim gündemimizi o oluşturdu.

Şimdi o konferansından iki cümle yazacağım:

“1. Herhangi bir güç ilişkisi, bir iktidar, bir otorite üçüncü bir gözün denetiminden yoksunsa soysuzlaşmaya başlıyor. 2. Hele o güç kendine epik bir söylem, kutsal bir anlatım oluşturup, kutsalla kendini tahkim ediyorsa, o kutsalın örtüsü altında her türlü çirkinliği yapabilir.”

Akademik kariyeri Profesör. Demek ki, yüzlerce öğrenci geldi geçti tezgâhından. Son seçimlerde milletvekili oldu ve son dönemde de partisinin grup başkan vekilliğine getirildi.

Gerçi aynı siyasi partinin üst kademe yöneticilerinden başka bir profesör de, “o fikirler benim bilimsel görüşlerim, bu ise siyasi görüşlerim” diyebilecek kadar akıldan, fikirden, idealden yoksun demeçler serdetmişti. Ne demek olduğunu, hangi anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. İlmin söylediği ne olursa olsun, siyaset kazanımlarına göre söylem geliştirmek, susmak, onaylamak ve gelişimleri kendi halinde seyretmek. Buna ilim adamlığı değil, olsa olsa fırıldaklık denir.

Haydi, kendi taraftarları olan bir yazarın cümlesini alalım buraya: “Sığlığa prim vermeyeceksek, fikrin namusunu koruyacaksak, Türkiye’de her bakımdan büyüyen çölleşmeye, kuraklaşmaya, zihin veya çağ körleşmesine bir darbe vurmak, son vermek zorundayız” (Yusuf Kaplan,23.11.2012, Yenişafak)

Geçenlerde Abdurrahman Biçer ve arkadaşlarıyla yaptığımız tanışma toplantısındaki sohbette, “niye o ahlaklı dahi adamlar şimdi yetişmiyor” sorusuna, “Çünkü toprak çoraklaştı” diye cevap vermiştim. Bu çorak topraktan olsa olsa yağmuru (menfaati) gördüğünde fırlayan, ayrık otları çıkacaktır. Makamı, rütbesi ne olursa olsun, hayat ideali dünyaya, mala, makama, şöhrete ayarlı insanların, ilmi değil, menfaati seslenecektir derinlerden. Tabi böyle olunca da, ‘ahlak’ bir köşeye rahatlıkla konulabilecektir. Kendinin ‘kazanma hırsı gerçeği’ni halka, öğrencilere, konferans katılımcılarına hayatın gerçeğiymiş gibi anlatmak, olmayanı varmış gibi nakletmek ancak ahlaksız bir ilim adamına yaraşır ki, bu tiplere ilim adamı değil, olsa olsa dalkavuk demek doğru olacaktır.

“Günümüz Türkiye’sinde liberal görünümlü sofistlerin ekserisi de bu tür tarih, mantık, siyaset cambazlıklarını liberallik diye pazarladılar. Renksizliğin, omurgasızlığın, kindar suflörlüğünün, bazen siyaset destekli diklenmelerin, çıkar kavgalarında lafazanlık ve hacıyatmazlığın adı liberallik oldu. En iyisinden becerdikleri ‘ezber bozmak’ çabası oldu liberallerin. Bozulan her ezber yerine aynı güçte yeni ezberleri ikame ettiler. Aslında yaptıkları ezberlerin yer değişimi oldu. ‘Hitabe’yle uğraşırken amaçladıkları ezberlerindeki kitabeleri zihinlerine nakşetmek oldu.” (Metin Boşnak, 17.12.2012, haberiniz.com.tr)

“Ahlaki farkındalık” kavramını geliştiren ilim, acaba pek çok örneğini Türkiye’de gördüğümüz, kocaman unvanlı adamlara nasıl bir yakıştırma yapacaktır bilmiyorum. Zihinlerinin ötelerine yerleştirdikleri zanlarını, bilimsel gerçeklermiş gibi satmak hangi ilmin, hangi ahlakın farkındalığı olsa gerektir. Hangi zamanda yaşadığını bilmeyen bir sözde ilim kafası, geçmişindeki bilgi kırıntılarını, hayata yansıtamadığı bilgileri, hayat tarzı yapamadığı, ahlaki gerekliliği bir ezber olarak tekrarlamaktan başka ne yapmaktadır?  İlmini, kâinat şartlarında, hayat gerçeği olarak uygulayıp, ilmi ile reel hayatın oluşumlarını karşılaştırıp, analiz edip insanlığa kazandırmadıktan sonra, sen o bilgileri bilsen ne, bilmesen ne? Söylesen ne, söylemesen ne?

O halde ‘ahlaki farkındalık’tan bahsedebilmemiz, bilgilerinin şimdiki olagelenlerle karşılaştırılıp, korkusuzca ve bilinçle halka anlatılması, açıklanması sonrası mümkün olacaktır.

Yazının sonuna doğru, konu profesörünün konferansta söylediği cümlelerin, tarafı olduğu ve grup başkan vekilliğine kadar yükseldiği parti ileri gelenleri tarafından defalarca ihlal edildiğinin örneklendirilmesi gerekse de, sıfatı tanımlanan kişinin, bu ihlalleri bilmemesi mümkün olmayacağına göre tekrar etmenin de gereğini görmemekteyiz. Sözün tamamı aptala lazımmış. Zaten tekrar etsek de, bir faydasının olacağını düşünmüyoruz. Bırakın medya denetimini, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bile denetim görevini gereği gibi yaptığını söylemek mümkün mü?

Ancak, Sayın Profesör’ün, kutsallara büründürülmüş Türkiye siyasetini ve özgürlüğü alınmış medya piyasasına ait bildiği gerçekleri konferans dinleyicisi öğrencilerden saklayarak, kuru bilgileri sunması ne insanlığa, ne İslamlığa, ne de ilim ahlakına sığar.

Asıl olan, doğru ve tarafsız haber verme özgürlüğünü medyaya sağlamak ve siyaseti kutsallarla değil, dünyevi kavramlarla anlatmaktır.


1 yorum:

  1. İlhan Yalçın :
    Naci Bostancı'nın 1 ve 2 diye maddeleştirdiğiniz ifadelerine imza atmamak elde değil. Partisinin ve kendisinin icraatlarını kedi pisliğini örter gibi örtme gayretini, kendi ifadelerini genel başkanı gibi ret edecek tavır sergilemesini de tiksinerek görüyoruz. Tarihin, çöplüğünde bu halleri ile yer alacaklar.

    YanıtlaSil