24 Ocak 2015 Cumartesi

Cambaz Felsefesi


“Burası biletçinin Holywood dediği yer. Gerçekten de bir ‘for-ret-sacre’. ‘Sacre’ yani kenef. Orman, yani kanunun, idrakin, ışığın giremediği bir canavarlar yuvası. Hangi canavar? O bataklıkta canavar bile barınmaz. Bir iki timsah, üç beş gergedan ve bir hayli örümcek. Düzeltilemez mi? Hayır. Burası Tanrının lanetine uğramış.”
(Cemil Meriç, Jurnal, Edebiyat Fakültesi)


İlahiyat Fakültelerinden felsefe derslerinin kaldırılmak istenmesinin sebebini şimdi daha iyi anlıyoruz. Akla düşman olduklarını filan söylemiştik o günlerde. Düşünceye düşman. Felsefe sormakla başlar, daha derinlemesine söyleyecek olursak, insanlık sorarak, araştırarak gelişir ve olgunlaşır. “Sormak, sorgulamak yasaktır; Bu nasıl dünyadır” başlıklı üç bölümlük bir yazı yazmıştık. Zamanlaması çok doğru olmuş. Nerden bilebilirdik, felsefenin yapılamadığı dili kullanarak, adam olunamayacağını, veya böyle inandıklarını. İsabetli olmuş.

Öyle bir dünyadır ki yaşadıkları, her şey kendilerinden evvel söylenilmiştir. Artık onların üstüne yeni bir ilim, yeni bir fikir asla doğmayacaktır. Bu sebeple düşünmeye ve yenilikler icat etmeye gerek yoktur. Eskilerden kalma hikâyelerin öğrenilmesi ve hayata geçirilmesi kâfidir. Asıl problem düşünen kafaların, düşüncelerine ket vurma savaşıdır. Öteden beri söylenegelen, ‘dindar gençlik’ aslında düşünmeyen gençlikten başkası değildir. Düşünmeyecek ve fakat, efendilerinin düşüncelerini üzerine bir şey katmadan kabul ederek iman edecek. İşte anladıkları İslamlık bu. Değişim yaveleri filan da, yalandan ibaret. Düşünenlere karşı da uygulamak istedikleri yaptırımlar acımasız. Vicdan ve insaftan yoksun, namus fukarası adalet anlayışı, fikrini açıklayarak gerçekten Türkçe felsefe yapan 16 yaşında bir masumun, cezaevine tıkılmasıyla sonuçlanıyor. Neyse ki, bir tam gün sonra hatalarından döndüler. Tahliye edilen çocuk, tutuksuz yargılanacak, Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten.

Katarlılar’ın Türkiye’de büyük yatırımlarının olduğunu biliyoruz. Geçenlerde Katar Emiri Temim Ankara’ya gelmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüştü. Görüşme sonrası, önce Çukurova grubuna ait olan ve TMSF’nin el koyduğu Digi Türk’ün Emir’e satılacağı haberleri dolaştı. İşte felsefe böyle yapılır. Hiçbir işe yaramayan, kitap sahifeleri arasına sıkışmış kalmış fikirler ne işe yarayacak ki, fikir dediğin bir solukta vatan mallarına sahip olabilmeli. Aksi durum beyin yormaktan öteye geçemez.

Fetvacı başı namıyla ünlenen fıkıh profesörü ilginç bir felsefe yapmış, “yolsuzluk, hırsızlık değildir” demiş. Bakın, Türkçe harflerle ve kelimelerle anlatılabiliyormuş felsefe. Nasıl da yüreklendiriyor, yapılan yolsuzlukların adeta devamını ister gibi. Ancak Hoca, münazara oyununda, olumsuz görüşleri destekleyecek çocuğun kurduğu cümleler tadında bir cümle oluşturmuş. Geçer not alamayacağı da kesin.

Bu durum tam da yemeğine gömülmüş örümcek hikâyesini anlatır. Dişi örümcek doymak bilmez hırsıyla, yemeğine saldırmışken, erkek örümceğin çiftleşmeyle çoğalma spermlerini dişinin kesesine (yumurtalarına) aktardığı anlardadır felaket. Paylaşım arenasında (bu kelimeyi iktidar mensupları çok sevdiğinden olsa gerek, kurdukları futbol sahalarına arena demekteler) çoğalma isteği de olunca, yemeğini yiyene kadar sabır gösterir dişisi. Bu sabır, ancak biriktirme ve (gıdaca) zenginleşme arzusuna tekabül eder. Birleşme sonunda ise, erkeğini yiyerek öldürür, zevkin doruğunda olarak. Ortamını ve kazanımlarının paylaşılmaması esastır çünkü. Payın büyüğünün, güçlüde kalması esası da devreye girince, taraflardan birinin ölümü kaçınılmazdır.

Bir tarafın öldürülmesi sebebi ise, diğer tarafın (aslında her iki tarafın da) maddi refaha karşı bitmez tükenmez hevesidir. Ayrıca bu heves onlarda bir hayat kültürü oluşturmuştur. Daima bana, hep bana hevesi diyebiliriz. İsraf ki zulümdür manası, bir tarafın hayatının özü ise, bir başka taraf açlık sınırında yaşama savaşının kahramanı olur. Öylesine ince hesaplarla, geniş komisyonların aylarca çalışmaları sonunda bulurlar ki asgari ücret miktarını, yüzlerce gazetecinin huzurunda övünçle açıklamalar yapılır. Sarı renkli sendika ağaları ile kara renkli zulüm ağaları arasındaki mutabakat açıklamaları sonunda bol yıldızlı otel restoranlarında bir yemek yemeyi de ihmal etmezler. Sonrasında, “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü” açıklamaları meydanları doldurur, Hakları verilmeyenlerin, gasp edilenlerin bol alkışları arasında.. Alkış gördükçe ağalar, ‘yola devam, durmak yok’ söylemini kuvvetlendirirler… bu kısır döngünün sonsuza kadar devam edeceğini sanırlar!.

Şimdi taraflar birbirine girdiler. Soğukkanlı bir vaziyette olacakları takip ediyoruz. İki testi vuruşunca birisi kırılır. Zayıf olan mı, sızdıran mı kırılır bilinmez. Kırılan kırılır ve atılır, diğeri ise kesinlikle yara alır. Buna felsefe oyunu diyorlar. Türkçe yapılamayan felsefe oyunu. Bize düşen uzaktan seyretmek şunu unutmamak kaydıyla: yere düşene ve aman dileyene kılıç vurulmaz.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın, talihsiz konuşması üzerine birçok yazı - makale yazıldı. Bunlardan;

Abdullah Alagöz ve Halil Konuşkan ortaklaşa yazdıkları “Felsefe ana dil ile yapılır” başlıklı yazıları, haberhergün.com sitesinde,

Prof. Nurullah Çetin “Türkçe ile felsefe yapılamaz mı” başlıklı yazısını, Yeni Mesaj gazetesinde,

Mehmet Y. Yılmaz, “Felsefi derinlik” başlıklı yazısını Hürriyet Gazetesinde,

Prof. Kemal Üçüncü, “Erdoğan şikayet ettiği o ‘yalanları’ araştırmak için ne yaptı” başlıklı makalesi oda.tv de,

Yayınlandı. Gerekli eleştiri ve cevaplar, doyurucu ve tatmin edici düzeyde anılan yazılarda var.

Heyecan yaşatmak cambazın felsefesidir, tel üzerinde, elinde terazi ve seyircileri. Seyirci ne telin, ne de terazinin farkındadır. Cambazın ne zaman ve nasıl düşeceğine odaklanmıştır. İki direk arasındaki yolu kazasız bitirdiğinde ise seyirciye çılgınca alkışlamak düşer. Bu alkış sırasında seyircilerin mallarındaki azalmalar onların asla umurlarında değildir. Ve felsefe asıl tesirini burada gösterir.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder