29 Ocak 2015 Perşembe

Yalan Hayatların, Yalan Çırpınışı


.okunu çıkardılar derler.

Durmadan söyledikleri ‘Yeni Türkiye’. Neyi anlatıyor, niye anlatıyor diyen yok. Açıklayan yok. Bir şey söyleyen yok. Aynen, ‘Çözüm’ gibi. Onun hakkında da ne olduğunu anlatan, anlatabilecek birisi yok. Anlatmadılar da. Doğrusu anlatamıyorlar. Niye ‘çözüm’ sorusunu, cevaplandıramayanlar, niye ‘Yeni Türkiye’ sorusuna da cevap veremiyorlar. Bildikleri bir şey var, ‘yeni’ dediğin zaman geniş halk kesimleri içinde kabul görüyor. Kendini öncekilerden farklı tarif etmenin yolu. Bir kelime ile kazanmanın yolu. Siyasetin dehası buradan çıkıyor.

Deha, farklılığını bir kelime ile anlatabilme, aynı zamanda kabul ettirebilmenin tarifi. Yapabiliyor musun? İyisi sensin, yapamıyorsan, yapanı eleştirme. Seçmene kendini nasıl kabul ettireceksin? Sorun burada!. Siyaset, işi yapmaya talip olanın izleyeceği yol, bu yoldaki iniş-çıkışların oy verenlere hissettirmeden anlatılacağı, onlara nelerin yapılacağı değil, onların neleri duymak istediklerinin durmaksızın anlatılacağı yol. ‘-Bunun içinde yalan var’, itirazı kabul edilemez. Çünkü yalan, kişiye göre değişen, karşıya göre farklılıklar arz eden çok ilginç bir sonuç. Onlar, yalan olarak bakmıyorlar ki, yalan olsun. Yalanın içinde karşıyı kandırmak var. Ancak, kandırılmış olanın buna inanması gerekir. Kandırılan yoksa kandıran da yoktur, yalan da yoktur. Bu anlatılan toplum inancıdır. Mesela meşhur olmuş bir söylemdir; ‘- çalıyor ama çalışıyor’. Tabi, bunun ötesi de var; ‘-çalıyor ama bana da veriyor’.

‘.okunu çıkardılar’ derler ama dinleyene, dinleyip de anlayana. Kimsenin tındığı bile yok. İsterse, günde milyon kere tekrar etsinler. Bıkkınlık bile vermiyor. Çünkü söyleyende bir keramet arıyorlar, arıyorlar değil, buna inanıyorlar, inandırılmışlar. Hacıları, hocaları, sakallı sakallı konuşmacıları, vaizleri hep bir ağızdan bu inancın pekişmesi için çalışıyorlar. Çözülmesi gereken bir problem de burası.

Problemin yaşanmışlık benzerini tarihte bulmak mümkün, hem de ayniyle yaşanmış; öyle söylemiyor muydu istiklal şairi:

“Geçmişten adam hisse kaparmış… ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye ta’rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” (Mehmet Akif Ersoy)

Tarih, bizim hüsnü kuruntumuz. Doğruyu tarih kitapları arasında değil, yalan söyleyenin gözleri içinde bulursunuz. Yarın, dünü yazacaklar, söyleyenin gözüne bir kere bile bakmamışlarsa, hele dinleyenlerin ruhuna girip, söylenilenin hangi halleri yaşattığını bilmiyorlarsa ve umurlarında değilse ne yazarsa yazsınlar, yalandan öteye gidemeyecektir. Demek ki tarihçi, milletinin bağrına oturabilmesi ve o bağırda türlü çiçekleri yetiştirebilmesi lazımdır.

Çözemediğim bir husus vardır tarih yaprakları arasında: Fatih Sultan Mehmet; “Troyalıların öcünü aldık” demişti,  Çanakkale Savaşlarından sonra da Mustafa Kemal Atatürk; “Hektor’un intikamını aldık” demişti. Hangi tarihin, kimin tarihinin derin izlerinden seslenmişlerdi büyük başbuğlar? Ve kime mesaj bırakmışlardı? Ve neyi anlatmışlardı? Ve bu mesajların, zamanımızın keşmekeşiyle bir ilgisi var mıydı? Bu iki büyük Türk’ün sözlerinin manasını çözemeyen tarihin bize verebilecekleri nedir?

Geçenlerde bir sohbette dinlemiştim, dünyanın en az kitap okuyan ülkesi Türkiye’ymiş. Vah benim kel başım ki, en az kitap okunan ülkenin, en az kitap okuyan bir grubunun içinde debelenip duruyorum. Mesaj vermeye değil, dostlardan mesaj almaya çalışıyor olsam da, kör bıçak kesmiş ağızlardan bir cümle duyma ihtimali iyice sıfırlandı. Dünya meşgalesi, iaşe bulma çabası, ikinci evin taksitlerinin ödenebilmesi, oğlanın düğün giderlerinin temin uğraşısı filan - falan meşguliyetten kurtulup, yeni dertler açmak istemiyor başına hiç kimseler.

Millet olarak, ‘sanayi devrimini’ ıskalamıştık. Çok yakın bir geçmişte ıskaladığımız bir devrim daha oldu. ‘Sayısal teknoloji devrimi’ . Yeterince değil, ucundan azıcık yakalamış olsak da, bilgi çağında yaya kaldığımız kesindir. Medeniyete bir teori, bir buluş, bir fikir sunamayan milletimizin geleceği için, güçlü-muhteşem hayaller kurmaya da hakkımız olmasa gerektir.

Bu fakirlik içinde, milletini sevme iddiasındaki 10 Milyonluk oy alabilme istidadındaki gurubun, oradan oraya savrulması da kaçınılmazdır.

Demek ki, siyasetin büyük yalanına kaptırmış gidiyoruz kendimizi. Bu yalan içinde, yalan bir düzen tutturmuş, yalanlar nizam verir olmuş hayatımıza. Heyhat!

Araştırmacı yazar Emrah Bekçi’den bir cümle yazalım tam buraya: “Biz insanlar usta bir yalancıyız, yalanlarımızda bedenimizin dilini de kullanan bir yalancı. O kadar usta bir yalancıyız ki, dünyanın en iyi sihirbazının yaptığı sihir bile sönük kalır yanımızda”. (23 Aralık 2012, türklerhaber.com)

Bu tarz, bir mayalanma sonucudur. “Bana arkadaşını söyle, kim olduğunu söyleyeyim” özdeyişinde bildirilen yaklaşım tamamen, bir kültür ortamına işarettir. Bulunduğun yer tam olarak seni anlatır. Sen kendini bulunduğun yer ile özdeşleştirmiş ve onunla tanımlıyorsun. Ama bilinçli, ama farkına varmadan, ne yapalım ki, böyle.

Öyleyse yapmam gerekenin ne olduğu biraz da olsa açılmıştır. Unutmak!. Vazgeçmek! Silmek!. Süpürmek!.

Böylece yeni tarz hayata merhaba!...

Takvimlerin gösterdiği ilk günde, ilk hayata merhaba…


27 Ocak 2015 Salı

SYRİZA Gerçeğinin Dayanakları


Yunanistan seçimlerinin ardından, Türkiye basını haberi “Solun Büyük Başarısı” şeklinde verdi.

Evet, kazanan sol oldu.

Bu durumda kazanının bir önemi yok. Kaybedene bakmak lazım.

Açgözlü Küresel Çeteler kaybetti. İliğine kadar sömürdükleri Yunan Vatandaşlarının, bıçak gırtlağına dayanmıştı. Kurtuluş ümidi olarak, radikal söylemleri olan SYRiZA partisi ve genç lideri kazandı. Yunan Halkı, firavunlara kaybettirdi. Yunan Halkı, doymak bilmeyen kan emicileri rezil etti. Direksiyonda da genç lider Tsipras vardı.

Şimdi dünyanın mazlumları İspanya’da ve Türkiye’de yapılacak seçimlerde de bir şamar vurulmasını bekliyor.

Umutlar tükenmeden, edepsizlere bir ders de biz vermeliyiz.

Yapılması gereken:

Özelleştirme dalaveresiyle el konulan vatan mallarının geri alınacağının deklare edilmesi,

Torunlarımızın bile 100 yılda ödeyemeyeceği kadar borçların radikal bir şekilde, 300 yıllık vadeye yayılmasının sağlanacağının halka bildirilmesi,

50 yıldır beklediğimiz Avrupa kapısına mecbur olmadığımızın seçim beyannamesine yazılması,

Sadaka dağıtımından, sosyal devlet uygulamalarına geçileceğinin halka anlatılması,

Herkesin tok, herkesin can ve mal emniyetinin sağlanacağının açık bir lisanla bildirilmesi,

Yolsuzlukların sonlandırılacağı ve yapanların yanına kar kalmayacağının büyük harflerle halka anlatılması,

Yoksulluğun sonlandırılacağının, herkesin bir işinin olacağının vaat edilmesi ve göreve gelindiğinde mutlaka yapılması,

Harap edilen tarım sistemimizin, kurulacak tarım kentleriyle, tarım reformuyla düzeltileceğinin millete anlatılması,

Lüzumsuz yatırımlardan vazgeçilip, verimli ve üretime yönelik yatırımlara öncelik verileceğinin açıklanması,


Yapılması halinde,

Küresel çetenin bir tokat da bizden yemesi hayal değildir.

Akılla, izanla, basiretle, dürüstlükle, azimle…


Çözülemeyecek sorun, alt edilemeyecek düşman yoktur.

Güney Doğu’da Bir Devlet Kuruluyormuş!


“Bombanın pimi çekilince… Kan gövdeyi götürecek. ‘Netekim’, bombanın pimi çekilmiş durumda…” (Mehmet KINACI)

Milli irade palavradan ibarettir. Yo yo yanlış anlaşılmaktan korkarız, seçim sandıklarına karşıt bir fikir geliştirmek niyetinde değiliz. İrade, sandığa giren oyların toplamıdır, oyların bir kısmı iradeyi tam olarak ifade edemez. Zaten, demokrasi denen sistem de, milli iradenin tecellisinin sandık aracılığı ile oluşacağını söyler. Biz de anayasamıza sadakat ahlakımızdan, ortaya çıkan oylama sonucuna itaat etmekle sorumlu olduğumuzun bilincindeyizdir.

Yüksek oy oranlarıyla iktidarı sağlayanlar, zaman ilerledikçe ‘güç zehirlenmesi’ felaketiyle karşılaşma ihtimallerine göre, erklerin ayrılması ve idarenin anayasada tanımını bulan kurumlar vasıtasıyla yapılması yöntemi geliştirilmiştir. Demokratik sınırlar aşılmadan, her yetki sahibi kendi alanında yetkisini tam olarak kullanabilmelidir. Bu durum, halkın kendini, Hak üzere idare edildiği hissiyatı üzerine oturtur. Ta ki, erklerden birinin diğerlerine veya ikisinin birleşerek üçüncüsünün hakları ve yetkileri üzerinde tahakküm kurması eylemleri baş gösterene kadar. Bu ihtimaldendir ki, iktidarların yetkilerinin sınırlandırması ve bu sınırlandırılmanın anayasalarda vaaz edilmesi kuralları geliştirilmiş olmalıdır. İktidar gücünün sınırlandırılması doğrudan halkın hürriyetini ifade eder. Başı derde girenin, devlet idaresine, olmazsa yargıya başvurması ahlaklı bir demokrasi idaresinin gereklerindendir.

Bu anlamdan olarak, meclis çoğunluğuna dayanarak, üstüne vazife olmayan, yetkilerini aşan bir şekilde faaliyet yapmaya girişerek, özellikle milletin egemenlik haklarından, milletin reyi olmadan vazgeçmek veya bu hakkın, haksız ve yetkisiz olarak başka bir güce devredilmesine aracılık etmek isteyen iktidarların dersini de, yüksek demokrasi ahlakına sahip Türk milleti tarafından verileceğinin de bilincindeyiz.

Oy veren halka temin edilen bir takım menfaatler karşılığı olarak (isterseniz buna hükumetlerin yapmaya mecbur olduğu hizmetler de diyebilirsiniz), o halkın daima kendilerine oy vermesi gerektiğine inanmak ve bu yönde halkı koşullandırmaya çalışmak demokratik ahlaksızlığa işarettir. Bu ahlaksızlığı ise ‘Hakkın iktidarı’ gayesinde olan halkın cezalandırması da mükedderdir.

Anayasamızın 66. Maddesinde tanımlanan millet aynı zamanda Türk milletinin egemenlik hakkını da muhtevidir ki bu tanım: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Şeklindedir.

Şimdi üzerine görev verilmişler bir ağızdan, bu tanımın Türkiye’yi parçalayacağını, bu tanımın Türkiye’yi taşıyamadığını filan söyleyip duruyorlar. Egemenliğin paylaşılması lazım geldiğini dillendirenler, bu yetkiyi ve görevi nereden aldıklarını da söyleseler de bizler de ona göre vaziyet alsak. Söyleyemiyorlar. Sadece görevleri (olsa gerek) gereği, yazılarında, televizyon sohbetlerinde tekrarlayıp duruyorlar. Vatanımız üzerinde ayrı millet inşaa etmeye çalışıyorlar. Ki, bu aynı zamanda vatan topraklarından bir kısmının, başka bir millete devredilmesine kadar gidecek bir yolun başlangıcı olacaktır.

5 milyon kilometrekare vatan sathından 780 Bin kilometre vatana sığınan bir millet olarak, hafızamızda birikmiş travmalar yaşamaktayız. Tarihi bilgilerimize göre kaybedilen her vatan toprağı sonrası, ülke içinde yaşanan ayaklanmalar, çeteleşmeler, gruplaşmaların çoğalması, her mahallede yetişen kabadayıların mahalle problemlerinin çözümünde lider olması örgütlenmeleri ve pek çok resmi, gayr-ı resmi örgütlenmeler, kendi hallerinde hep bir çözümün, kayıpların telafisinin peşindeydi. Bu durdurulamaz, önlenemez durum, insanların (toplumun) içinde yaşanan isyanlar, itirazlar sonucudur. Çoğunluğu da irrasyonel örgütlenmelerdir. Kaldı ki, toprak kayıplarımızın tamamı savaşlarda yenilme sonrası gerçekleşmiştir. Sonucu savaş tayin ettiğinden de kabullenilmesi fazla zaman almamış, sonuca katlanılmıştır.

Şimdi, sandıktan çıkanların idaresinde ki, milli irade diyorlar, Türkiye’mizde bir şeyler oluyor. Gazetelere düşen haberler, televizyonlardaki yorumlardan anlıyoruz ki, ülkemizin bir kısmında yeni bir devletçik kurulması çalışmaları hız kazanmıştır. ‘Çözüm’ zırvalarıyla varılan yerde, müzakerenin bir tarafı olan PKK’ya devlet kurma haklarının sağlanması kararına varılmış gibi yorumlar okuyoruz. Neler oldu? Bir savaşa girdik de yenildik mi? Nasıl olur? Dünyanın dev bir ordusu üzerimize mi saldır da topraklarımızdan bir kısmında yeni bir devletin kurulmasına izin veriyoruz? Böyle şey olur mu?

Tecrübeli hariciyeci Emekli Büyükelçi Onur Öymen bakınız neler söylüyor: “Yabancı güçlerin Türkiye’yi terör örgütüne taviz vermeye zorladıkları, Türkiye’nin baskılara dayanamayarak terörle mücadeleden vazgeçip, müzakere yolunu seçtiğini, İspanya’da mahkemelerin böyle bir sürece izin vermediğini, ülkemizde ise tam tersi bir sürecin yaşandığını…” (yeniçağ, 29.12.14)

İktidarın destekçilerinden Abdurrahman Dilipak, açık yüreklilikle yazdı sütununda: AKP ve Erdoğan; “Eski CIA ajanı Graham Fuller’in başını çektiği bir Amerikan projesi, hedef İsrail’in varlığı ve güvenliğinin garanti edilmesi. Batı değerler sistemi ile çelişmeyen, paralel bir din algısı üretilmesi ve ABD, NATO’nun askeri ve stratejik hedefleri ile çelişmeyen bir siyaset üretilmesi” (Yeni Akit, 24.12.14)

Tekrar soralım: -Neler oluyor?

Türkiye’den toprak kopartarak bir Kürt Devletinin kurulması, elbette İsrail’in güvenliği için talep edilmektedir. Kaldı ki, Kuzey Irak’ta kurulan devletçiğin idaresine getirilen Barzani’nin, Yahudi asıllı olması dikkate değer. Kobani diye anılan Kuzey Suriye tarafındaki bölgede yapılan harekâta ise, oranın yerli Kürtlerinin boşaltılarak (Türkiye’ye 220 Bin Kürt, Arap ve Türkmen getirildi), Barzani kuvvetlerinin yerleştirilmesinin değerlendirilmesi de önem arz ediyor.

Böylece, BOP politikaları gereği (ki, eş başkanı Erdoğan’dır) Kuzey Irak, Kuzey Suriye ve Türkiye’nin güneyinde kurulacak Kürt devletçiklerinin bir araya gelerek, İsrail’in bekasını temin edecekler…

Şimdi dönelim konumuza:

‘Ağzına vur ekmeğini al’ şeklinde tanımlayabileceğimiz masum milletimizin, son kertede, yedi düveli durdurduğunu ve yıkıntılar altından kalkarak yeni, yepyeni bir devlet kurduğunu unutmayalım. Daha doğrusu, toprak tavizi vermeye hazırlananlar unutmasın. Sakın ola ki, bu millete meşru direnme hakkını kullandırmayın.


Geceleri rüyanızda, gündüzleri hayalinizde bu öğüdümüzü de unutmayın.

24 Ocak 2015 Cumartesi

Cambaz Felsefesi


“Burası biletçinin Holywood dediği yer. Gerçekten de bir ‘for-ret-sacre’. ‘Sacre’ yani kenef. Orman, yani kanunun, idrakin, ışığın giremediği bir canavarlar yuvası. Hangi canavar? O bataklıkta canavar bile barınmaz. Bir iki timsah, üç beş gergedan ve bir hayli örümcek. Düzeltilemez mi? Hayır. Burası Tanrının lanetine uğramış.”
(Cemil Meriç, Jurnal, Edebiyat Fakültesi)


İlahiyat Fakültelerinden felsefe derslerinin kaldırılmak istenmesinin sebebini şimdi daha iyi anlıyoruz. Akla düşman olduklarını filan söylemiştik o günlerde. Düşünceye düşman. Felsefe sormakla başlar, daha derinlemesine söyleyecek olursak, insanlık sorarak, araştırarak gelişir ve olgunlaşır. “Sormak, sorgulamak yasaktır; Bu nasıl dünyadır” başlıklı üç bölümlük bir yazı yazmıştık. Zamanlaması çok doğru olmuş. Nerden bilebilirdik, felsefenin yapılamadığı dili kullanarak, adam olunamayacağını, veya böyle inandıklarını. İsabetli olmuş.

Öyle bir dünyadır ki yaşadıkları, her şey kendilerinden evvel söylenilmiştir. Artık onların üstüne yeni bir ilim, yeni bir fikir asla doğmayacaktır. Bu sebeple düşünmeye ve yenilikler icat etmeye gerek yoktur. Eskilerden kalma hikâyelerin öğrenilmesi ve hayata geçirilmesi kâfidir. Asıl problem düşünen kafaların, düşüncelerine ket vurma savaşıdır. Öteden beri söylenegelen, ‘dindar gençlik’ aslında düşünmeyen gençlikten başkası değildir. Düşünmeyecek ve fakat, efendilerinin düşüncelerini üzerine bir şey katmadan kabul ederek iman edecek. İşte anladıkları İslamlık bu. Değişim yaveleri filan da, yalandan ibaret. Düşünenlere karşı da uygulamak istedikleri yaptırımlar acımasız. Vicdan ve insaftan yoksun, namus fukarası adalet anlayışı, fikrini açıklayarak gerçekten Türkçe felsefe yapan 16 yaşında bir masumun, cezaevine tıkılmasıyla sonuçlanıyor. Neyse ki, bir tam gün sonra hatalarından döndüler. Tahliye edilen çocuk, tutuksuz yargılanacak, Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten.

Katarlılar’ın Türkiye’de büyük yatırımlarının olduğunu biliyoruz. Geçenlerde Katar Emiri Temim Ankara’ya gelmiş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmüştü. Görüşme sonrası, önce Çukurova grubuna ait olan ve TMSF’nin el koyduğu Digi Türk’ün Emir’e satılacağı haberleri dolaştı. İşte felsefe böyle yapılır. Hiçbir işe yaramayan, kitap sahifeleri arasına sıkışmış kalmış fikirler ne işe yarayacak ki, fikir dediğin bir solukta vatan mallarına sahip olabilmeli. Aksi durum beyin yormaktan öteye geçemez.

Fetvacı başı namıyla ünlenen fıkıh profesörü ilginç bir felsefe yapmış, “yolsuzluk, hırsızlık değildir” demiş. Bakın, Türkçe harflerle ve kelimelerle anlatılabiliyormuş felsefe. Nasıl da yüreklendiriyor, yapılan yolsuzlukların adeta devamını ister gibi. Ancak Hoca, münazara oyununda, olumsuz görüşleri destekleyecek çocuğun kurduğu cümleler tadında bir cümle oluşturmuş. Geçer not alamayacağı da kesin.

Bu durum tam da yemeğine gömülmüş örümcek hikâyesini anlatır. Dişi örümcek doymak bilmez hırsıyla, yemeğine saldırmışken, erkek örümceğin çiftleşmeyle çoğalma spermlerini dişinin kesesine (yumurtalarına) aktardığı anlardadır felaket. Paylaşım arenasında (bu kelimeyi iktidar mensupları çok sevdiğinden olsa gerek, kurdukları futbol sahalarına arena demekteler) çoğalma isteği de olunca, yemeğini yiyene kadar sabır gösterir dişisi. Bu sabır, ancak biriktirme ve (gıdaca) zenginleşme arzusuna tekabül eder. Birleşme sonunda ise, erkeğini yiyerek öldürür, zevkin doruğunda olarak. Ortamını ve kazanımlarının paylaşılmaması esastır çünkü. Payın büyüğünün, güçlüde kalması esası da devreye girince, taraflardan birinin ölümü kaçınılmazdır.

Bir tarafın öldürülmesi sebebi ise, diğer tarafın (aslında her iki tarafın da) maddi refaha karşı bitmez tükenmez hevesidir. Ayrıca bu heves onlarda bir hayat kültürü oluşturmuştur. Daima bana, hep bana hevesi diyebiliriz. İsraf ki zulümdür manası, bir tarafın hayatının özü ise, bir başka taraf açlık sınırında yaşama savaşının kahramanı olur. Öylesine ince hesaplarla, geniş komisyonların aylarca çalışmaları sonunda bulurlar ki asgari ücret miktarını, yüzlerce gazetecinin huzurunda övünçle açıklamalar yapılır. Sarı renkli sendika ağaları ile kara renkli zulüm ağaları arasındaki mutabakat açıklamaları sonunda bol yıldızlı otel restoranlarında bir yemek yemeyi de ihmal etmezler. Sonrasında, “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü” açıklamaları meydanları doldurur, Hakları verilmeyenlerin, gasp edilenlerin bol alkışları arasında.. Alkış gördükçe ağalar, ‘yola devam, durmak yok’ söylemini kuvvetlendirirler… bu kısır döngünün sonsuza kadar devam edeceğini sanırlar!.

Şimdi taraflar birbirine girdiler. Soğukkanlı bir vaziyette olacakları takip ediyoruz. İki testi vuruşunca birisi kırılır. Zayıf olan mı, sızdıran mı kırılır bilinmez. Kırılan kırılır ve atılır, diğeri ise kesinlikle yara alır. Buna felsefe oyunu diyorlar. Türkçe yapılamayan felsefe oyunu. Bize düşen uzaktan seyretmek şunu unutmamak kaydıyla: yere düşene ve aman dileyene kılıç vurulmaz.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın, talihsiz konuşması üzerine birçok yazı - makale yazıldı. Bunlardan;

Abdullah Alagöz ve Halil Konuşkan ortaklaşa yazdıkları “Felsefe ana dil ile yapılır” başlıklı yazıları, haberhergün.com sitesinde,

Prof. Nurullah Çetin “Türkçe ile felsefe yapılamaz mı” başlıklı yazısını, Yeni Mesaj gazetesinde,

Mehmet Y. Yılmaz, “Felsefi derinlik” başlıklı yazısını Hürriyet Gazetesinde,

Prof. Kemal Üçüncü, “Erdoğan şikayet ettiği o ‘yalanları’ araştırmak için ne yaptı” başlıklı makalesi oda.tv de,

Yayınlandı. Gerekli eleştiri ve cevaplar, doyurucu ve tatmin edici düzeyde anılan yazılarda var.

Heyecan yaşatmak cambazın felsefesidir, tel üzerinde, elinde terazi ve seyircileri. Seyirci ne telin, ne de terazinin farkındadır. Cambazın ne zaman ve nasıl düşeceğine odaklanmıştır. İki direk arasındaki yolu kazasız bitirdiğinde ise seyirciye çılgınca alkışlamak düşer. Bu alkış sırasında seyircilerin mallarındaki azalmalar onların asla umurlarında değildir. Ve felsefe asıl tesirini burada gösterir.



22 Ocak 2015 Perşembe

Kutsallara Bürünen Türkiye Siyaseti


2013 yılının Mart ayında, İnönü Üniversitesi’nde bir konferans verir. Okullu günlerimizde, aynı öğrenci yurdunun koridorlarında adımlayıp, aynı kantinin çaylarından yudumlamıştık. Belagatini bilir, tanır ve severdik. Kırk yıla yakın geçen zaman, planlanmış istenmeyen değişimin, yabana savrulmalarla perişanlaştırdığını da tespit ettiriyor bize. Peş peşe kurduğu cümleler, sanki içinde boğulduğu karanlık suların eseri gibidir. Nerelerden, hangi bilinmez çukurlardan salınan, ezberlerinde boğulduğu cümlelerdir bilinmez. Anılan konferansında kurduğu cümlelerden de anlaşıldı ki, kendi de bilmiyor.

Not almışız ve çuvala atmışız konuşma metnini. Sırasında ortaya çıkar ya gerçekler onun gibi, bir gazete yazarının makalesine konu etmesiyle yeniden gündeme oturdu Hazret. Gündemde var mı bilmiyorum, lakin bizim gündemimizi o oluşturdu.

Şimdi o konferansından iki cümle yazacağım:

“1. Herhangi bir güç ilişkisi, bir iktidar, bir otorite üçüncü bir gözün denetiminden yoksunsa soysuzlaşmaya başlıyor. 2. Hele o güç kendine epik bir söylem, kutsal bir anlatım oluşturup, kutsalla kendini tahkim ediyorsa, o kutsalın örtüsü altında her türlü çirkinliği yapabilir.”

Akademik kariyeri Profesör. Demek ki, yüzlerce öğrenci geldi geçti tezgâhından. Son seçimlerde milletvekili oldu ve son dönemde de partisinin grup başkan vekilliğine getirildi.

Gerçi aynı siyasi partinin üst kademe yöneticilerinden başka bir profesör de, “o fikirler benim bilimsel görüşlerim, bu ise siyasi görüşlerim” diyebilecek kadar akıldan, fikirden, idealden yoksun demeçler serdetmişti. Ne demek olduğunu, hangi anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. İlmin söylediği ne olursa olsun, siyaset kazanımlarına göre söylem geliştirmek, susmak, onaylamak ve gelişimleri kendi halinde seyretmek. Buna ilim adamlığı değil, olsa olsa fırıldaklık denir.

Haydi, kendi taraftarları olan bir yazarın cümlesini alalım buraya: “Sığlığa prim vermeyeceksek, fikrin namusunu koruyacaksak, Türkiye’de her bakımdan büyüyen çölleşmeye, kuraklaşmaya, zihin veya çağ körleşmesine bir darbe vurmak, son vermek zorundayız” (Yusuf Kaplan,23.11.2012, Yenişafak)

Geçenlerde Abdurrahman Biçer ve arkadaşlarıyla yaptığımız tanışma toplantısındaki sohbette, “niye o ahlaklı dahi adamlar şimdi yetişmiyor” sorusuna, “Çünkü toprak çoraklaştı” diye cevap vermiştim. Bu çorak topraktan olsa olsa yağmuru (menfaati) gördüğünde fırlayan, ayrık otları çıkacaktır. Makamı, rütbesi ne olursa olsun, hayat ideali dünyaya, mala, makama, şöhrete ayarlı insanların, ilmi değil, menfaati seslenecektir derinlerden. Tabi böyle olunca da, ‘ahlak’ bir köşeye rahatlıkla konulabilecektir. Kendinin ‘kazanma hırsı gerçeği’ni halka, öğrencilere, konferans katılımcılarına hayatın gerçeğiymiş gibi anlatmak, olmayanı varmış gibi nakletmek ancak ahlaksız bir ilim adamına yaraşır ki, bu tiplere ilim adamı değil, olsa olsa dalkavuk demek doğru olacaktır.

“Günümüz Türkiye’sinde liberal görünümlü sofistlerin ekserisi de bu tür tarih, mantık, siyaset cambazlıklarını liberallik diye pazarladılar. Renksizliğin, omurgasızlığın, kindar suflörlüğünün, bazen siyaset destekli diklenmelerin, çıkar kavgalarında lafazanlık ve hacıyatmazlığın adı liberallik oldu. En iyisinden becerdikleri ‘ezber bozmak’ çabası oldu liberallerin. Bozulan her ezber yerine aynı güçte yeni ezberleri ikame ettiler. Aslında yaptıkları ezberlerin yer değişimi oldu. ‘Hitabe’yle uğraşırken amaçladıkları ezberlerindeki kitabeleri zihinlerine nakşetmek oldu.” (Metin Boşnak, 17.12.2012, haberiniz.com.tr)

“Ahlaki farkındalık” kavramını geliştiren ilim, acaba pek çok örneğini Türkiye’de gördüğümüz, kocaman unvanlı adamlara nasıl bir yakıştırma yapacaktır bilmiyorum. Zihinlerinin ötelerine yerleştirdikleri zanlarını, bilimsel gerçeklermiş gibi satmak hangi ilmin, hangi ahlakın farkındalığı olsa gerektir. Hangi zamanda yaşadığını bilmeyen bir sözde ilim kafası, geçmişindeki bilgi kırıntılarını, hayata yansıtamadığı bilgileri, hayat tarzı yapamadığı, ahlaki gerekliliği bir ezber olarak tekrarlamaktan başka ne yapmaktadır?  İlmini, kâinat şartlarında, hayat gerçeği olarak uygulayıp, ilmi ile reel hayatın oluşumlarını karşılaştırıp, analiz edip insanlığa kazandırmadıktan sonra, sen o bilgileri bilsen ne, bilmesen ne? Söylesen ne, söylemesen ne?

O halde ‘ahlaki farkındalık’tan bahsedebilmemiz, bilgilerinin şimdiki olagelenlerle karşılaştırılıp, korkusuzca ve bilinçle halka anlatılması, açıklanması sonrası mümkün olacaktır.

Yazının sonuna doğru, konu profesörünün konferansta söylediği cümlelerin, tarafı olduğu ve grup başkan vekilliğine kadar yükseldiği parti ileri gelenleri tarafından defalarca ihlal edildiğinin örneklendirilmesi gerekse de, sıfatı tanımlanan kişinin, bu ihlalleri bilmemesi mümkün olmayacağına göre tekrar etmenin de gereğini görmemekteyiz. Sözün tamamı aptala lazımmış. Zaten tekrar etsek de, bir faydasının olacağını düşünmüyoruz. Bırakın medya denetimini, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bile denetim görevini gereği gibi yaptığını söylemek mümkün mü?

Ancak, Sayın Profesör’ün, kutsallara büründürülmüş Türkiye siyasetini ve özgürlüğü alınmış medya piyasasına ait bildiği gerçekleri konferans dinleyicisi öğrencilerden saklayarak, kuru bilgileri sunması ne insanlığa, ne İslamlığa, ne de ilim ahlakına sığar.

Asıl olan, doğru ve tarafsız haber verme özgürlüğünü medyaya sağlamak ve siyaseti kutsallarla değil, dünyevi kavramlarla anlatmaktır.


20 Ocak 2015 Salı

Küresel Güç Sahnesinde Muhalefet Olmak


“Ayhan Eralp Hoca’ya saygılarımla…”

Hoca, her zamanki muziplik halinde değildi. Kafasının karışık, zihninin milyonlarca sorunla meşgul olduğu zamanlardaki, hissiyat yüklü haliyle, gözlüğünün üstünden etrafındakilere biraz da sorgulayıcı bakışlar atarak, umut dolu fısıldadı:

-“İktidarın, küresel güçlerce dizayn edildiğini görenler, muhalefet dizaynının daha kolay ve mühim olduğunu ıskalıyor.”

Meraklı gözler keskin bakışlarla, hocanın bağrını delercesine oklarını fırlattılar. Merak bu ya, hep bir ağızdan:

-“Nasıl yani hocam.” Dediler ve kulak kesildiler.

Hoca, en büyük avı yakalamış usta avcılar edasıyla gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirdi. Dinleyicinin hazır olduğundan emin olarak, yavaş bir tonda başladı söze:

-“Merhum Yazıcıoğlu’ndan dinlemiştim. Üçlü koalisyon iktidarının en güçlü olduğu dönemlerde, ‘kendisine bir teklif geldiğini, iktidarın yeniden yapılandırılacağını, iktidardaki hiçbir partinin mecliste dahi kalmayacağını ve kendisine yeni oluşumun liderliğinin önerildiğini ve kati bir üslupla reddettiğini’ anlatmıştı. Hatta kendisine ‘kabul etseydiniz, bir başkası kabul edecek bunu, muhtemelen de süreç çok acılı işleyecek’ dediğimde, kendisine ihanet teklifinde bulunmuşumcasına acı acı bakmıştı.”

Burada derin bir nefes aldı Hoca. Ne de olsa yılların hocası, binlerce talebenin eğiticisi, nerede hangi lafın edileceğini. Hangi noktada ‘es’ verileceğini, hangi cümlede hangi öğrencinin gözünün içine bakılacağını bilir ve tam zamanında uygular. Dinleyicilerin nabızlarını ölçtü. Şaşıranları, meraklananları, oralı olmayanları tek tek kaydetti zihnine. Devamla;

-“2007 yılından itibaren bir iktidar yürüyüşüne başlamıştı, süreç kendisini oraya doğru taşıyordu. Bir tarafta her alternatifi bünyesine alarak kendileştiren AK Parti, diğer tarafta ise asla alternatif olamayacak iki parti: CHP ve MHP.”

Soğuk duş etkisini anında gösterdi. Mırıltılar, zırıltılar, itirazlar yükselmekteyken, sert bir başlangıçla kimseye sözü kimseye bırakmadı Hoca.

-“2011 seçimlerinde Meclis’e, üstündeki iki adayın kaset operasyonu ile alt edilmesinden dolayı ancak girebilen bir Milletvekili Devlet Bey’e yapıcı eleştirilerde bulunur. Devlet Bey’in cevabı şudur; ’20 vekil yeterli bana 30 fazla vekil var’!.”

Başka anlamdaki itirazlar yükselmek üzereydi. Bütün hayatları, “meşveret farzdır” eğitimi üzerine kurulmuştu. İnandıkları ve siyasi çizgilerini onun üzerine kurdukları partilerinin liderinin küçücük bir eleştiriden kaçınmasına bir anlam veremediler. Bu sefer itirazları da ta tepelere doğru yöneldi. Dinleyicilerden birisi Hoca’nın sözünü keserek lafa ortadan daldı:

-“Hocam, geçenlerde şöyle söylemiştiniz: Devlet bey, şu an meclisteki vekillerinin birkaç tanesini değiştirir. Asıl Mecliste olması gerekenleri seçilmesi şüpheli yerlere koyar.”

Salonu bir karamsarlık kapladı. Dinleyenlerin aklı karışmıştı. Bir iştiyakla iktidar olup, hizmet basamaklarında görevler almayı planlıyorlardı. Yine bir sukutu hayal yaşayacaklardı anlaşılan. Karamsarlık hâkimdi toplumda ve elbette şu salondaki küçük toplulukta da bu karamsarlık izleri görülecekti.

-“MHP %25’leri zorlayacak bir vitrin ve vizyon çizemez ve konjonktür de olağanüstü biçimde yardımcı olmazsa, ancak %10-14 arasında oy alır. Hatta merkez sağda kurulacak parti ve ittifaklar MHP’yi baraj altında bırakabilir.”

Hiç duymak istemedikleri analizle karşılaşmak, gerçekten sıkışıp kalınan fikir girdabında, yeni cendereler yaratıyordu hemen hepsinin aklında. Nerdeyse bölündü, bölünecek durumdaki ülke için yapılabilecekler, sadece bir-kaç milletvekili çıkartıp, arada bir kürsülerde nutuk atmak mı olacaktı? Kimse bunu kaldıramazdı. Öyleyse bir şeyler yapılmalıydı. Dinleyicilerden en önde bulunan ayağa kalkarak;

-“Peki, CHP ne olacak”. Diye sordu. Sanki yaslanacak bir duvar arar gibiydi. Hoca, başını kaşıdı, iskemlesini öne doğru çekti, kollarını açarak ve sağcılık ve muhafazakârlık tuzağına düşen Türkiye’de, yeni bir siyaset çizgisi, yeni tanımlamalar getirilmesi gerekirken, acı gerçeği fısıldayıverdi.

-“CHP çok ciddi açılımlar yapacak gibi duruyor. MHP’nin aday yapmayacağı çok sayıda ismi listelerinden aday gösterebilir. Bu durumda içeriden kaybettiklerini ancak telafi ettirecek ve yine %25 civarında oy alabilecek.”

-“Desenize Hocam, yine bir dönem daha AKP ile mücadele edeceğiz. Hani yolsuzluklar, hani adam kayırmalar, hani haramiler, hani israf… milleti milyon sorunla boğuşan, milyon probleme mecbur eden partiden başka seçenek bırakmadınız.”

Ne yapalım bu da bizim fikrimiz. İster değerli görür dikkate alır ona göre tedbirler bulursunuz, ister değersiz bulur çöpe atarsınız. Ne yapalım ki, biz böyle düşünüyoruz.

Soğuk kış gününde, bulgur bulgur terler oluştu alnında Hoca’nın. Söylemek zorundaydı.

-“Ak Parti, yolsuzluk mücadele görüntüsünü dizayn eder, açılım konusunu toslamadan götürürse, yapacağı vitrin değişiklikleri ile %45 üzerinde oy alır.” Yine dinleyicilerinin umutlarını kıran bir sonuca varmıştı Hoca. Asılan suratları görünce, biraz da espri olsun kabilinden şu cümleler döküldü ağzından: -Ki, zaten Devlet Bey’in hedefi AK Partiyi 2015’te %48, 2019 seçimlerinde de %45’in altına çekmektir.” Bir yumuşama yayıldı dinleyenlere, yüzlerinde buruk bir tebessüm belirdi. Ama Hoca’nın lafları bitmemişti daha.

-“Unutmayalım, dedi Hoca.

-“Unutmayalım: İktidarın küresel güçlerce dizayn edildiğini görenler, muhalefet dizaynının daha kolay ve mühim olduğunu ıskalıyor.”


18 Ocak 2015 Pazar

Yolsuzluk ve PKK Mütarekesi Karartması


Genel Kurmay Başkanı’nın “sürecin yol haritasından haberimiz yok” yakınmasını hatırlıyoruz. Sadece onun değil, müzakereleri yürüten heyet ve yeni hükumette görevi üzerine alan Başbakan dışında kimsenin bilgisi yok. Bırakın milleti kendi vekillerinden bile ve hatta Bakanlarından bile saklanan müzakere konuları hakkında, hükumet ve özellikle Cumhurbaşkanı’nın gizlenmesi talimatı verdiği hükmüne kolaylıkla ulaşıyoruz. Beynimizi kemiren soru şudur, gizlilik neden? Neden öncelikle hazmettirme ve karatma yolu deneniyor? Açıklanması halinde milletin tavrı, bırakalım milleti, kendi milletvekillerinin tavrı ne olacaktır? Korkuları bundan mıdır?

Hesap edilemeyen ve asla konuşulması bile istenmeyen konular masaya getirilmiş ve kabul edilmek zorunda mı kalınmıştır? PKK heyeti ne kadar da rahat. Bebek katili liderlerinden aldıkları talimatları, sözde devletlerinin başkentlerinde açıklıyorlar. “Başbakan olacağız” diyorlar. “Kendi devletimizi kendimiz yöneteceğiz” diyorlar. Karşılığında, ‘bunların bir hayal’ olduğunu filan söyleyen yok. PKK yandaşlarının ortaya saldıkları bilgileri karatmanın yolu her zaman olduğu gibi, gündeme yuvarlanan ve kimseyi ilgilendirmeyen konuların tartışılmasından ibaret.

İki önemli konunun karartılması hayatidir hükumet çevreleri için. 1. Hırsızlık, 2. PKK’ya verilen tavizler.

2013 yılı sonuna doğru ortaya salınan hırsızlık resimlerinin karartılmasını teminen, muhalefet partilerin ‘Yolsuzluk Haftası’ adını verdikleri haftanın kutlanması!, hatırlatılması, unutturulmaması çalışmalarına mani olunmak üzere, hazırlanan afişlerin reklam panolarına astırılmaması, kiralanan Belediye salonlarının kapatılması, gösteri yapmak isteyenlerin polis baskısına maruz bırakılması yolları deneniyor ve başarıyorlar. PKK müzakerelerinde varılan sonucun devletimiz ve milletimiz aleyhinde sonuçlar doğuracağının kesin olması taraflarınca anlaşılmış olmalı ki, müzakere mutabakat metninin açıklanmasının hükumet çevrelerince yasaklanması yoluna gidilmektedir. Ve asla hükumet yetkilileri, yaptıkları kongre konuşmalarında, tesis açılış nutuklarında, Cumhurbaşkanı’nın sıradan bir parti başkanı edasıyla o toplantı senin, bu toplantı benim hesabıyla ve can havliyle soluk soluğa yaptığı konuşmalarda bu konular üzerinde asla durmamaktadırlar. Tam tersi, hırsızlık ve müzakereleri unutturmanın yollarını bularak, özellikle ‘paralel devlet’ yapılanması üzerine giderek (ya da gidermiş gibi yaparak) milleti kandırmaktadırlar. Aslında orada da büyük bir yanıltmanın olduğunu düşünmekteyiz. Küçük bir sorun üzerinde durarak, asıl paralel yapılanma es geçilmektedir. Aynı cemaatin içindeki, bir sebepten dolayı olan parçalanma ve tartışmaları milletin gündemine sokarak, memleketin parçalanmasını unutturmaktadırlar. Bize ne, Fethullah grubuyla, Kürtçü Tahşiyeciler grubunun aralarındaki yorum tartışmalarından. Çıkarttınız işte televizyona ve uzun uzun konuşturdunuz. Ortaçağ bile değil, taş devri yaşayan bir grubun düşüncelerini millete uzun uzun anlattırdınız ve öğrendik. Öğrendik ne kadar zavallı fikirlerinizin olduğunu, ne kadar gerici düşüncelere sahip olduğunuzu. Bizi bunlar ilgilendirmiyor. Ne yapıyorsunuz PKK ile. Aralık 2013 yolsuzluklarıyla ilgili neler yapıyorsunuz bize onları anlatın.

Sahi, ülke güvenliğinden birinci dereceden sorumlu Genel Kurmay Başkanlığı bu süreç dediğiniz çalışmalar içinde neden yok? Yoksa onların ‘Kurmaylık’ öngörülerine mi güvenmiyorsunuz? Yoksa kendi kurmaylarınızın daha etkili ve yetenekli olduğunu filan mı düşünüyorsunuz?

Bir yandan “tehditlere pabuç bırakmayız” diyeceksiniz, öte yandan, tehdit edenlerin talepleri bir bir yerine getirilecek. Meydanlara çıkarak, anayasanın verdiği bir hakkı kullanmak isteyen ve aleni olarak, haklarını talep eden, hükumet çalışmaları hakkında bilgi talep eden masum kalabalıkları, polis faşizmiyle susturacaksınız. Bu mudur adaletiniz, bu mudur ‘yaratılanı’ sevmeniz?

Haydi, Kandil Canisinin taleplerine cevap veriniz: “Mart ayının ortalarına kadar müzakereler bitmezse, politik oyalama, bir aldatma olarak değerlendireceğiz ve bunu aynı zamanda savaş hazırlığı olarak değerlendireceğiz. Bu artık son şanstır. Bundan ötesi olmaz. Eğer bu taslağı da kabul etmezlerse artık bizim sunacağımız herhangi bir taslak yoktur”. Evet, hainlerin bu sözleri bir cevap bekliyor, hem de öyle gizli odaların karanlık kuytularında değil. Açık açık, çıkıp milletin huzurunda açık açık ne cevap vereceğinizi merakla ve sabırla bekliyoruz. Pabucunuzun savaş tehditleri arasında çalınmasını da istemeyiz.

Anlaşılan odur ki, müzakere safhasını bitirdiniz ve mütareke safhasına geçtiniz. Bu arada PKK’nın silahlandırılması ve eğitilmesi aşamaları da geride kaldı ve dünyanın en önemli ve en güçlü ordusuna, Türk Ordusuna meydan okumasını da sayenizde görmüş oluyoruz.

Şimdi, İmralı’ya giden PKK heyeti sözcüsü, taslak üzerinde anlaşıldığını ve açıklayamayacaklarını çünkü hükumetin açıklanmasını istemediğini bildiriyor. Bu ne demektir? Neyi saklıyorsunuz, anlaştığınız taslağın açıklanmasının size bir zararı mı olacak? Milletin öğrenmesi en doğal hakkıdır.

Bekliyoruz.


17 Ocak 2015 Cumartesi

Avrupa Kapısı Ne Tarafa Düşer?


50 yıldan fazladır kapısında duruyoruz Avrupa Birliği’nin. Bu çok söylenilen bir cümledir. Gerçekten duruyor muyuz? Evet duruyoruz. Sadece duruyoruz. Durarak, Avrupa Birliği’ne üye olmak istiyoruz. Onlar da bizden bir şeyler yapmamızı istiyorlar. Nedir bu istedikleri? Kendilerinin yazarak kâğıda geçirdikleri ve adına demokratik dedikleri bazı kurallar var, o kuralların üye olmak talebinde bulunan ülkeler tarafından da uygulanmasını istiyorlar. İnsan hakları, özgürlükler, basın hürriyeti, siyasi olgunlaşmalar, vergilerin Avrupa düzeylerine indirilmesi, yatırımcıların önünün açılması.. bu başlıklar daha da artırılabilir. Kısaca kendileri gibi olunmasını istiyorlar. Kâğıt üzerindeki talepleri doğrusu hayır diyebileceğimiz türden talepler de değil. Aslında onların istemeden, bizim gönüllü olarak yapmamız gereken, uygulamamız gereken istekler bunlar. Mesela, polisin anlamsız zamanlarda biber gazı kullanmamasının istenmesi ne kadar doğal, doğru bir talep, ayrıca kim istemez ki? Anayasa’mızda da hüküm altına alınmış olan, gösteri ve protesto hakkının özgürce kullanılmasının talep edilmesi ne kadar haklı bir istektir. Fikir açıklamalarının suç sayılmaması ve istenildiği gibi medya ortamında açıklanması ve anlatılmasının suç sayılmamasının talep edilmesinin ne kadar haklı bir talep olduğunun bizlerde bilincinde olarak, kendi taleplerimizin olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. O halde, niçin bütün bunların ülkemizde de uygulanmasının isteğini, niçin Avrupa’nın istemesinden sonra, o birliğe üye olmak uğuruna yapmaya çalışıyoruz. Niçin, kendi insanımızın rahatı, huzuru, insanca yaşamasını temin etmek üzere, birilerinden talimat almadan kendiliğimizden uygulamaya geçemiyoruz?

Problemlerimiz var. İçeride PKK belası, borçlandırılmış ahali, üretimi kısılarak zayıflatılmış ekonomi, tarımı göçertilmiş, ekonomik gücü daraltılmış bir insanlar topluluğu, dışarıda, Kıbrıs, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Suriye, Kuzey Irak.. gibi devasa problemlerle boğuşan ve bu problemlerin ha deyince çözülemeyeceği kadar körleştirilmiş düğümlerle mücadele eden bir Türkiye ve yaşadığı problemler var. Kısaca, bizi bize bırakmıyorlar. Kıbrıs’ı istiyorlar, Azerbaycan’ı düşünmeyin diyorlar, Ermenistan sınırlarını açın diyorlar, Kuzey Irak’ta kurulmakta olan devletçiğin hamisi olun diyorlar, Suriye’deki Kürt Devletini siz kurun ve destekleyin diyorlar, Esad’ı devirin ve o ülkede kurulacak üç-dört devletin varlığını kabul edin diyorlar, İsrail’in zulümlerini görmezden gelin diyorlar. Kim diyor bunları, bize insan haklarını, demokrasiyi dayatan sözde demokrat, Avrupa ve ABD kuvvetleri. Sırasında sopa gösteriyorlar, sırasında taraftarlarını sokaklara dökerek, ülkemiz aleyhinde ve kendi lehlerinde sloganlar attırarak, rahatça kullandıkları gazete manşetlerini istedikleri biçimde attırarak, devşirdikleri bilim adamı kılıklı profesörleri televizyon televizyon gezdirerek, mesajlarını aralıksız beyinlere kazıyarak. Çok metot var kullandıkları, başarılı bir şekilde de kullanıyorlar. Çünkü paraları bitmez tükenmez boyutta, istedikleri gibi rahat harcama yapabiliyorlar. Ayrıca ve en önemlisi, ülkenin bankacılık sisteminin %60’nı, sigorta sisteminin tamamını, ihracat mallarının %70’ini emir vermeyi hak olarak gören bu küresel güçler ellerinde bulunduruyorlar. Bir de haberleşme sistemi tamamıyla bunların emrinde. Enerji sistemleri de onların izni olmadan asla çalıştırılamaz.

Hal böyle olunca,

Emir almaya amade kişileri de yönetime getirdiklerinden, yapamayacakları ve kabul ettiremeyecekleri bir şey kalmıyor geriye.

Yani, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 50 yıldır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği’nin talep ettiği kuralları, bir türlü hayata geçiremeyişimiz de yine kendilerinin set çekmesiyle başarılmaktadır. Başarı kendilerine aittir. Gerileyen ve durmaksızın koşan yine biz olduğumuz halde.

Biz yüz yıllardan beridir yönümüz Batı’ya doğrudur. Bu hedef genlerimizde kazılıdır. Bu hedeften caymamız mümkün değildir. Avrupa Birliği Türkleri aralarında görmek istemiyor çünkü o birliğe girdiği anda önemli bir sayısal üstünlükle birlikte girecek. Nüfusu, ekonomisi ve devlet yönetimindeki tecrübeleriyle Birliği yönetimi altına alabilecek müthiş birikimleri vardır Türklerin. Hiçbir Avrupalı bunu istemez. Hiçbir Avrupalı Türk idaresine girmeyi düşünmez. Bu sebep çok önemlidir ve korkuları da budur.


Eğer devletimizin gerçekten bir Avrupa hedefi varsa ve gerçekten bu hedefe ulaşmak niyeti de varsa (ki var): onlar istemeden ve istekleri ne olursa olsun, günümüz medeni dünyasının kabul ettiği insani değerleri ve demokratik kuralları sırf insanımızın da hakkı olduğunu kabul ederek uygulamaya koyulmasıdır. Bunların uygulanması sırasında da asla Avrupa Biriği’ne girmek düşüncesiyle hareket etmemelidir. İnsan Hakk’ı Avrupa’da da olsa, Asya’da da olsa uygulanması her devletin üzerine bindirilmiş büyük bir görevdir. Bu görevin Hakkıyla yapılmaması durumunda yaşanacak olumsuzluklar da felaketin kendi eliyle davet edilmesinden başka bir işe yaramaz. Ki, bu felaket ayrı bir çalışmanın konusudur.

15 Ocak 2015 Perşembe

Özgürlük İnsana Hastır


Savaş Süzal’ın makalesinde şu satırlar can acıtıcı: 

“Türk halkı, İstiklal Savaşı ile kazandığı iradesini gene padişahlara sultanlara teslim etme yolunda. Olacaklar, yalnızca vatandaşlarımızın ihtirasları ile ilgili. Olacaklar ve istekleri, ülkemizin geleceğini etkileyecek ama kimin umurunda.”

Şirk batağına saplanan toplumlardaki, doğal gelişimin kısaca anlatımı Süzal’ın cümleleri. Aklı devreden çıkartarak, olaylara müdahalesini, ‘ihtirasın’ gaza basmasıyla sağlayan toplumların hali de, ihtiras ateşinin patlattığı sosyal gelişmeler olacağı tabiidir.

Yaşar Nuri Öztürk bir yazısını şu cümle ile bitiriyordu: “Türkiye, Tanrı’ya ahlaksızlıktan gidilebileceğini iddia eden bir ‘veyl ekibi’nin kotardığı ‘Tanrısızlık sitesi’ne doğru yol almaktadır. Bu durum bizi, Türk Kurtuluş Savaşı’na öngelen günlerden daha kötü günlerle yüz yüze getirmiş bulunuyor”.

Geçenlerde bir arkadaş topluluğunda bir grubun konuşmasına kulak misafiri oldum. İçlerinden birisi şöyle söyledi: “Allah başımızdan eksik etmesin. O olmasa ne olur halimiz, ne olur memleketin hali”. Her şeyini o dediği kişiye bağlamış. Kendisi, arkadaşları, toplum bir hiç. Her şey ‘o’ dediği kişi. Ne varsa iyi olarak sıfatlandırabileceğimiz tamamı ona ait. O’na kadar bu ülkede hiçbir iş, hiçbir yatırım, hiçbir güzellik yapılmamış, ta ki, o gelene kadar her şey berbatmış.

Doğru söylemiş Sultan Vahdettin: “bunlar koyun sürüsü, her sürüye bir çoban lazım, o çoban da benim”.

Başlarında bir çoban bulunmadan yolunu bulamayacak bu insanların düştükleri şirk kuyusundan, olsa olsa zamanımızın resmi okunur. Kendilerini sürüleştirmiş olanların verecekleri kararlar da ancak, sürü sahibinin isteği doğrultusunda olacaktır. Özgürlük dedikçe, hürleşin dedikçe kitabımız Kur’an’ı Kerim, tutsaklığı tercih eden kalabalıklardan artık bir güzelliğin doğmayacağını bilmek, bazı durumlarda işimizi kolaylaştırabilir bile. Ne uğruna bu tutsaklık? Tek kelime -ihtiras-. Daha yüksek makamlar, daha fazla maaş, daha kuvvetli otomobil, daha çok odalı evler filan. İşte ihtirasın götüreceği rahatlık bu. Peki, seni rahat bırakırlar mı? Sana bu imkânları sunanlar, bir gün karşılığını istemeyecekler mi? Gerçekten böyle mi sanırsın? Hele bir bak, televizyonlarda neler var. Daha düne kadar dünyanın en büyük ordusunu tarumar eden ortaklar nasıl da birbirlerine girmişler, seyreyle hele, seyreyle de bir ders al hele. Neler oluyor? Onların hırsları, onların ihtirasları ne hallere getirdi, doğrusu gören gözler şu resmi hemen fark edeceklerdir: dostlarının yüzüne bile bakacak halleri kalmadı.

“Fitne (insan) öldürmekten daha şiddetlidir” (Bakara/191) Buyurur Hakk teala. 90 yıllık cumhuriyet, 50 yıllık demokrasi tecrübesinin ülkemize kazandırdığı huzur, aklın kullanılması, ileriye bakma becerisi, ilim yuvalarının serbest ve özgürce düşünce üretmesi.. daha pek çok hususiyet ortadan kalktı. Tek sebep söylemek mümkün. Fitne. Fitne büyüdükçe, aşağılanmaya razı topluluklar meydana geliyor. Aşağılanmaya razı olanlar da, aşağılayana itaat etmekte beis görmüyorlar. İsraf zulmüyle, haram yapıları sahiplenenlere adeta secdeler edilmekte bu ülkede. Yeni tanrılar bulmakta hüner sahibi olundu. Fitne, şirke yol aldı. Şirk ise yıkıma sebep. bozulmuş bir toplumun resmi değil midir yaşanılanlar?

(Firavun) halkını aşağıladı… Onlar da ona itaat ettiler… Muhakkak ki onlar inancı bozulmuş bir toplumdu!” (Zuhruf/54)

Fazla söze hacet yok. Aşağılayan kötülere itaati, Ayet-i Kerime özetin özeti, özetin özeti vurmuş beyinlere. İş anlamaya kaldı.


13 Ocak 2015 Salı

Mazlumun Ahı!.


“Koca koca generallere bu cezaları verenler, gazetecilere neler yapmazlardı!

Sanırsın dosyaya itirazları değerlendirilecek ‘üst mahkeme’, ‘medya’ydı. Medya mahkemesi kararı peşin peşin onamakla kalmadı, ceza artırımıza da gitti. Hapis cezasına ek olarak bir de ‘linç’ i ekledi!

Ali Ünal, ‘darbeleri kışkırtan ve daha sonra destekleyen medya ve bazı sermaye çevrelerinde değişiklik olmadığı sürece darbeler dönemi kapandı denemeyeceği’ konusunda uyardı!

Ekrem Dumanlı, ‘Darbesever meslektaşları’na dikkat çekti!

Mustafa Ünal, ‘Balyoz duruşları tarihe not düşülmesi gerekenler listesi’ yayınladı!

Hüseyin Gülerce, ‘AK Parti iktidarı güçlenerek devam ettiğine göre, iktidara tahammülsüz olanlar milliyetlerinden, çabalarından vazgeçmiş midir? Vazgeçer mi’? Diye bir korku senaryosu yazdı!

Özetle işaret fişeği atıldı:

Durmak yok temizliğe devam!

‘Basın şehidi’ değilse ‘gazisi’ olan mesleğinin manşetini atamayanlar, ‘Silivri’de şehit edilen Türk Ordusu’nun manşetini atabilir mi?” (Selcan Taşçı, 27 Eylül 2012, Yeniçağ)

Şunun şurasında daha 2 yıl geçmişken bu yazının yazılışının üstünden, işler terse döndü. Kimin mazlum, kimin zalim olduğunun karıştırıldığı günler geride kalmış gibi. ‘Gazeteci’ kılıklı Gladyo artıkları deşifre oldukça, sığınacak bir limanlarının da kalmadığını idrak ediyorlar gecikmiş bir pişmanlıkla. Heyhat! Kullanılmanın kaçınılmaz sonu bir kez daha gözüne gözüne sokularak, fiilen bir kez daha yaşanıyor. Ekranlar, gazete manşetleri ahlananlar, vahlananlar, acınanlar, ağlaşanlarla dolu.

Ekrem Dumanlı, 150 gazetecinin gözaltına alınacağının tiwitter hesabından kim olduğu bilinemeyen bir kişi tarafından açıklanmasından sonraki gün, “Bu sokaklarda caddelerde 1980 darbesinden askeri tanklar yürüdü, insanlar gözaltına alındı ama şu ana kadar 5 gazeteye, 4 televizyona ardından başka bir 5 gazeteye, 4 televizyona ardından 150 gazeteciye ardından başka 150 gazeteciye bir baskı uygulayalım, karakola götürelim, mahkemeye verelim, suç duyuralım, böyle bir cinneti bir cinneti hiç kimse böyle bir cür’eti göze almadı” diye yakınıyordu. Bu sözleri dinleyen Selcan Taşçı’nın ertesi günkü yazısından devam edelim:

“Tuncay Özkan geçiyor gözümün önünden, derken:

Mehmet Haberal, Mustafa Balbay, Müyesser Yıldız, İlhan Selçuk, Hikmet Çiçek, Mustafa Özbek, Adnan Bulut, Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Turhan Özlü, Adnan Akfırat, Deniz Yıldırım, Vedat Yenerer, Güler Kömürcü, Nedim Şener, Ahmet Şık, Coşkun Musluk, Doğan Yurdakul, Merdan Yanardağ, Serhan Bolluk, erol Manisalı, Yalçın Küçük ve diğerleri, çığlık, çığlık…” (Selcan Taşçı, 13.12.2014, Yeniçağ)

Canı yanan bağırır, lakin sesini duyan olmaz. Biz öyle yapamayız, mazlumun, canı yananın yanında pozisyon almak Türk’ün vasfıdır.

‘Siz o gün bunları, bunları yapmıştınız, öyleyse bugün de size bunların bunların yapılması normaldir’ diyecek kadar katı yürekli, intikam duygularıyla şişirilmiş, kin ve haset bombalarıyla göğsü patlatılmış olamayız biz. ‘Hukuk herkes için lazım olacaktır, yarın sizin için de lazım olacak’ diyenlerdeniz biz. Biz sözümüzü unutamayız. Nerede bir hukuksuzluk, nerede bir zulüm varsa karşı duracak olan da bizleriz. Ekrem Dumanlı ve hempalarına da bir hukuksuzluk yapılırsa, karşı duracak olan da yine bizleriz, vaktiyle onların, yaptıkları hukuksuzluklara da gerekli karşı durmayı göstermişlerden olarak. İntikam düşünmeden, işlenen suçların aydınlatılması ve suçlunun gerekli cezalara çarptırılmasını teminen yapılan soruşturmaları da desteklemek bizim işimizdir. Her kim ki, kamunun malına el uzatır, kamu hukukunun işlemesine mani olur, yargının görevini yapmasını engeller, polisin yapacağı soruşturmalara ket olursa onunla birlik olmamız mümkün değildir. Karşısında durmak imanımız gereğidir.

İşini yapanın süpürülüp atılması ‘büyük aklın’ (üst akıl da diyen var) hiç unutmadığı bir âdetidir. 7 yıl evvel yaptırdıkları zulümlerin sahiplerinin görevleri sonlanmış olsa gerektir ki, onları da başkalarına aldırarak bir gereğini daha yerine getiriyorlar.

Kullanılanlar! dikkat ediniz, sonuçta sıra size de gelecektir. Bu tarihin kaçınılmaz diyalektiğini de göreceğimizden eminim. Bunu unutmadan ve kendinizi kimselere ama kimselere kullandırtmadan yasaların verdiği yetkileri ve görevleri hakkıyla düşünerek işinizi yapınız. Sakın kullanılmayın. Bu tavsiyemizin içinde, Bakan düzeyinde görev yapanlardan, elinde jop ona buna çalım sallayan sıradan memurlara kadar vardır.

Evet, gerçeğin ne olduğu hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. 17/25 Aralık 2013 ‘yolsuzluk’ soruşturmaları ve akabinde gelişen hukuka saldırıların gerçek sahibinin, gerçekten hedefinin ne olduğu hakkında akıllarımız karışık. Yolsuzluk soruşturmaları olmasaydı, bu ‘paralel yapı’ söylemi de olmayacaktı. Nitekim önce bu tanım, PKK’nın yurt içi yapılanması olan KCK ve uzantıları için kullanılmıştı. Bu sebeple olaylara göreceli yaklaşabiliyoruz. Bizim inancımız, zalimler ve mazlumlar üzerine bina edilir.

Mazlumun gidebileceği bir yer yok, zalimin gidebileceği yer çoktur. Mazlum, içinde biriktirdiği imanı ile vardır, zalim kullanabildiği silahlı güçler ve kanunlarla vardır. Mazlum bir tas çorba için gün boyu çalışır, emek harcar, zalim, o bir tas çorbayı vermemek için bin dereden su getirir. Mazlum, kurmuş olduğu camdan duvarlar içindeki köşkünde işine, kitaplarına, daktilosuna gömülmüş dirsek çürütürken, zalim, pervasızca ve hoyratça kuvvet kullanarak o camdan duvarları yıkandır.

Biz daima mazlumdan yana, Hakk’tan, Hukuktan yana olduk. Olur a, bir gaflet anında zalimin yanına düşmüş, birlikte hareket etmiş olabiliriz. Estağfurullahulaziym.


8 Ocak 2015 Perşembe

“Üst Aklın” Oyuncakları

Sanırım şöyle yapıyorlar:

Bir düzenleyici masa var, bu masanın bir köşesinde büyük akıl oturuyor. Masanın üyeleri topladıkları bilgileri, yorumları kısaca özetliyorlar. Konu hakkında fikirlerini söylüyorlar. Büyük akıl o konu hakkında nasıl davranılması gerektiği, neler söylenilmesi gerektiği hususunda karar veriyor.

Artık, üyeler ve o masaya dâhil olanlar büyük aklın verdiği kararın dışına çıkamıyorlar. Nasıl bir yol göstermişse, nasıl bir yöntem tayin etmişse, hangi konunun hangi cümlelerle anlatılacağını belirlemişse kimse, hiç kimse bu karardan dışarı çıkamıyor. Biatlı her üye büyük aklın cümlelerini, ezberleyerek daima onu tekrar edip duruyor.

Bunlar benim zannım. Doğruyu bilenler açıklama getirebilirler.

Dikkat edilirse, anlatılan yöntem küresel güçlerin çalışma ve eyleme geçme yöntemidir. Etkilerine aldıkları devletleri de böyle yönetiyorlar. İçeriden devşirdikleri ilim adamı, gazeteci, yüksek bürokrat kisveli kişileri öylesine çaktırmadan yöneltiyorlar, öylesine profesyonelce idare ediyorlar ki, inanmak güç. Belki bizlerde vaktiyle o akla göre hareket ediyorduk, belki hala onların tesiri altındayız. Yani, demem o ki, çaktırmadan, belli etmeden istedikleri yönde yöneltip, isteklerini yaptırabiliyorlar. Kimse, kendini bağımsız hareket ediyor, kararlarını kendisi alıyor filan diye düşünmesin. Çevresel etkilerle yatay ve dikey etkileşim süreklidir ve sıradan çabalarla asla o dairenin dışına çıkamazsınız. Bütün mesele böyle bir etkinin olduğunu fark etmektir. Sonrası kolay.

****

Sıfır sorun, sen güçlü olduğun sürece mümkündür. Yumruğunu vurmaya hazır, postallarını giymeye amade olduğun sürece, sıfır sorun politikası sürer girer. Teklemeye başladığın an, sıfır sorun, sıfır komşu haline gelir.

Ha, güçlü gibi olmanın da bir anlamı yoktur. Sahip olduğun gücü kullanabilme yetisini kaybetmişsen, ha sıfır sorun de, ha sıfır komşu, fark etmez. Gücünü kullanıma hazır edeceksin ki, komşuların da sana tabi olsunlar. Yoksa, sen tabi olur, her emri yerine getirmeye susta durursun.

Ezbere laf etmek, üniversitelerin, profesörlerin işi değildir. Üç gün sonra iflas edeceğini bile bile haddini aşarak konuşmak, günü geldiğinde başını eğdirir.

Başın dik olsun, sözün dinlenilsin istiyorsan, edeple, tevazuuyla, saygınlık içinde diskurlarını çekmelisin.

Mesela, şu “test etmesin” lafı. Kaçıncı keredir söyleniyor? Kaçıncı keredir hatırlatılıyor. Ee.. hani test etmeyeceklerdi, ne oldu? Ne test kaldı, ne esir edilmedik konsolos, ne atılmadık bomba, ne de düşürülmedik uçak. Ne oldu, sahiden ne oldu? Test edene ne yapacaktınız ki, ne yapmalıydınız ki?

Laf, laf, laf…

****

İşaret ettiği hedefe odaklanırsanız, sadece görmenizi istedikleri nesneyi görür ve onun dışına çıkamazsınız. Bu anda sadece işaret parmağına da odaklanmak ihtimali vardır ki, ısrarla o tarafa bakmanızı isteyen için bunun bir sakıncası yoktur. Odaklanmanın sonucu, gözünüzü, fikrinizi, tarzınızı o noktanın dışına çıkaramazsınız. Tam da yüksek aklın istediği budur. O neyi isterse siz onu görür ve onu düşünürsünüz. Odaklanmayı sağlayan alet sallanan bilyeler, gözünüzün önünde hareket eden parmaklar, ufuk çizgisinde ne olduğunu anlamaya çalıştığınız herhangi bir leke olabilir. Derin bakış ve anlama isteği kendinizden geçirtir ve artık o nesnenin kölesi durumuna geçerseniz. Düşünmeniz istenen konular da böyledir. Hiç yeri ve zamanı değilken birden bire ortaya salınan konular üzerinde tartışırsanız, asıl üzerinde durulması gereken mevzuyu kaybedersiniz, ıskalarsınız. Bu durumda sizden kaçırmak istenen ve asla o konu üzerinde durmamanız istenen hususlar vardır.

Odaklanma bazı zamanların mecburiyeti de olabilir. Bu vakitlerde kendine dönüp, içindeki derinlere odaklanma felaketlerden kurtulmanın da yoludur. Şeytanın yönlendirmesi ile değil, yönünün Hakk’a doğru olmasıyla huzura erer insan. Doğruyu bulur, olunması istenen budur.

Sürekli çatışma halini diri tutarak, taraftar kitlesini kendine sıkı sıkıya bağlamak çok kullanılan bir yöntemdir. Siyasi deha bir çatışma unsuru bulur veya yaratır. Aslının olup olmadığının bir önemi yoktur. Tarihteki bir olayı gündeme taşıyarak, kimin ne fayda sağlayacağının bile bilinmemesine rağmen kanlı çatışmalara kadar vardırabilir ki, bu durum yandaşların boş kalmamasını sağlar. Boş kalan düşünecektir ve doğruya ulaşma ihtimalini ortadan kaldırmak lazımdır.

Öncelikle kolektif bir kimlik olarak ‘muhafazakârlık’, ‘sünnilik’, ‘din’ boyalarıyla tahkim edilmiş kalabalıklar, işaret edilen çatışma noktasına hazır kuvvet olarak sürülürler. Ölümüne denebilecek şiddette ve daima saldırılarını kesmezler çünkü ikram edilmiş makamlar, kazançlar, dünyaya dair ne varsa sağlanabilen imkânlardan artık feragat etmek istememektedirler. Böyle olunca da, çatışmaya hazır asker bulmak zor olmayacaktır. Miting alanlarına taşınan yüzbinler ve gazete köşelerine mevzilenmiş kalembazlar gereğini de en iyi şekilde yapıyorlar ne de olsa.

Öyleyse, işaret edilen yere değil, öte tarafa, fona, ileriye ve daha başka mekânlara bakabilmeyi becerebilmeli. Üzerinde durulmasını istediği konulara değil, kendi konularımıza, kendi düşüncelerimize, kendi politikalarımıza odaklanıp, en iyi sonuçlara ulaşmayı denemeliyiz.


Aksi durumlar, felaketlerle boğuşmayı gerektirecektir.