1 Kasım 2014 Cumartesi

Çatışmacı Medeniyetten, Huzur Medeniyetine


Her ne bir sorun görünüyorsa huzurlu bir yaşama için dünyada, temelindeki düğümlenmeyi küreselleşme denen, Amerika’nın imparatorluk kurma çabalarının altında aramalıyız. Bu cümleden olarak, nerede açlık korkusu yaşayan, nerede can ve mal güvenliği endişesi yaşayan varsa, aynı politik amacın gerçekleştirilmesine yönelik uygulanan ABD politikalarının sonucudur diyebiliriz. Niye böyle düşünüyoruz? Çünkü ailenin büyüğü, başa gelen iyi ya da kötü her şeyden sorumludur. ABD, aile büyüklüğüne (dünya jandarmalığı diyorlar) soyunmuşsa biz de böyle düşünmek hakkına sahip olduğumuzu düşünürüz.

Küçük parçalara ayırma yöntemi olarak, etnik ve dinsel farklılıklar ön plana çıkartılarak, toplumun yapıştırıcısı birlik beraberliğe bomba atılmaktadır. Bu yazıda bizi, İslam ile terörü birleştirerek öne çıkarma gayretleri ilgilendirecektir. El-Kaide ve türevi silahlı eli kanlı katiller sürüsünün öncelikle beslenip, büyütüp, silahlandırıp, eğitip parçalamak istedikleri ülkelere salıyorlar. Söz konusu sözde cihatçı canilerin, cinayetlerini acımasızca işlemelerine uzun bir süre ilgisiz, sessiz kalıyorlar. Ama resimlerde boğazı kesilen insanlar, parçalanmış cesetler, yıkılmış evler, ağlayan çocukları göstererek, işte İslam budur denilerek, İslam’ı dünyaya böylece belletiyorlar. Bu İslam’dır diyerek öncelikle, Müslümanların inançları hakkında şüpheye düşmelerini sağlayarak, İslam’ın dünyayı tehdit olduğuna dair propagandalarla, toplumu bağlayan en önemli yapıştırıcıdan, toplumu çatıştırıcıya doğru iteliyorlar.

Kimlik, insanların korunma ve ilmi ve ekonomik gelişme saikiyle geniş grupla özdeşleşme gayretinin sosyolojik bir ifadesidir. Kişinin inançları, sevgileri, kıskançlıkları psikolojik olarak şahsına özgü kimliğinin ayrılmaz parçasıdır ve kendini daima bu vasıflarıyla tarif eder. Toplumu oluşturan fertlerin, sahip oldukları kimlik belirtimleri, sosyoloji anlamda birer zafiyet tespiti olmaktadır. İşte, imparatorluk heveslisi, küreselleşmecinin bombalayacağı hedefler de bu zaaflar olmaktadır. Kişiler, kendisini tespitlediği kimliğinin etrafında özgürce yaşarken, ayırtedici özelliğini serbestçe dillendirebiliyorken, birden bire dış etkilerle (yasalar olabilir) engellemeler meydana getirilirse, gruplar, dolayısıyla toplum içinde çatışmalar kaçınılmaz olacaktır. İşte, sözde cihatçı eli silahlı katilleri de bu yönde kullandıklarına şahit olmuştur dünya. Düşünebiliyor musunuz, karşılaştığı kişinin adını soruyor, Ali ise, Hüseyin ise öldürmekte beis görmüyor, hem de acımasızca. Saldırı direkt olarak, kimliğine, inancına, tercihlerine karşı yapılmaktadır. Tam da bu noktada, saldırıya uğramış kimliklerin dinamizmleri harekete geçecek, güçlerini birleştirecekler ve karşı saldırıya geçmeye hazır halde bulunacak, böylece iç savaş kaçınılmaz olacaktır. İşte size çöküş!. Libya, ırak ve Suriye’de yaşanan budur. Maalesef Türkiye’de de denenmiştir, doğrusu önemli ölçüde başarılı olmuşlardır.

ABD, Huntington’un tam da medeniyeti ‘Çatışmacı’ olarak adlandıran tezleri üzerine oturtmuştur imparatorluk hayallerini. Planın temeli çatışmadır zaten. Oysa medeniyet, huzur vermek, mutluluk sağlamak, refahı artırmak, dünyayı mamur etmek ve iç dünyalar aleminde insanın yükselişini sağlamak üzere inşaa edilir. Yoksa çatışma için Milyon sebep bulmak işten bile değildir. 11 Eylül saldırıları akabinde, İslam dünyası üzerine hoyratça karşı saldırı başlatması ile sanki Batı medeniyetine karşı, İslam medeniyetinin bir savaş başlatmış olduğunu utanmazca deklare ettiler, öyleyse kendi yaptıklarının da bir Haçlı Seferi olduğunu söyleme hakları da vardı tabi. Hiçte böyle değil. Planı yapan da, uygulayan da, silahlı terör örgütlerini besleyenler de kendileriydi. Gizli maksatlarının altında, İslam ülkelerinin topraklarında bulunan zengin petrol ve diğer değerli madenler vardı. Terör örgütü sayesinde de kullandığı militanlar, dünyanın her tarafından topladığı, devşirdiği kiralık militanlar olup, kendi evlatları değildi. Daha ne olsun?

Batı, İslam ve medeniyetini hep kendi medeniyetinden farklı görmüştür ve sürekli tehdit olarak algılamıştır. Üstüne, Eylül saldırılarının dünyaya canlı olarak yayınlattırılması da tuz-biber ekmiştir. Zaten akıldanelerinin de sanırım istediği buydu. Söylenen şudur; İslam medeniyeti, Batı medeniyetini yok etmeyi hedeflemiş, cani bir medeniyettir. Böyle düşünmelerine ve halklarını da buna inandırmalarının altında yatan sebep şudur bizce; Müslümanların kurduğu ve yönettiği ülkelerde huzur halk katmanlarının asaletini, sınıfını, zenginliğini ayırt etmeden herkese eşit ve adil bir şekilde uygulanmaktadır. Kendilerinin kurdukları medeniyette ise (acımasız kapitalizm) parası, mevkii, asaleti olana her şey var, yok olanın ise yeri kara topraktır. Böylece, kendi ülkelerinde bile vahşi kapitalizme karşı kindar bir nesil yetişmiş, eşitsizlikler dengesizlikler, toplum içinde çatışmalara sebebiyet verir olmuştur. Bu şartlar içindeyken, İslam Medeniyetinin nüfuzu halinde kolayca yerleşeceği ve halkın da bunu gönüllü olarak kabul edeceği bilinmektedir. Öyleyse, ne yapıp edip İslam medeniyetini kapıdan içeri sokmamaya ve mümkünse, bugünkü zayıf halindeyken yok etmeye çalışılmalıdır. İşte ‘Medeniyetler Çatışması’nın temel sebebi.

Çatışmanın sebebine medeniyeti karıştırmadan, düşmanlığını söylese sorun yok. İşin içine medeniyeti katıyor ki, düşmanlığı derinleştiriyor.

Medeniyetler -çatışmacı- değil, uzlaşmacı ve huzur verici olduğu sürece ‘medeniyet’tir. Müslüman için, ‘hikmet, nerde bulursa alacağı yitiğidir’. Hazmedemedikleri de, korkuları da budur ve bu hedef medeniyeti tarif eder...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder