30 Kasım 2014 Pazar

Beyzade Dağa Çıkar mı?


Aslında bu yazımızı, ‘hangi birini yazacağımı bilemedim’ başlığı ve boş bir sayfa olarak planlamıştım.

Ne yazılanlara, ne de konferanslar ve televizyonlarda anlatılanlara kulak verilmiyor. Yazan yazdığı, söyleyen söylediği ile kalıyor. Gemi azıya almış dörtnal koştururken birileri, okuyucusu olmayan, hiçbir anlam ve mesaj içermeyen, lüzumsuz yazılarla ve boş konuşmalarla uğraşmanın manasızlığını düşünmüştüm. Devlet, devletliğinden uzaklaştırılırken bile derin sessizliğe bürünen muhalefet partilerine sessiz bir protesto sunmak istiyordum. Beceremedim. Gelişen olaylar, bir şeyler yazmaya mecbur etti.

Cumhuriyet Receptionu iptal edilmiş. İyi olmuş. İlk receptionu yapamadılar. Ancak, çok pahalıya mal oldu. Karaman/Ermenek’te kara kuyuların içinde, suların altında kalan 18 maden işçisinin acılarını derinden yaşıyoruz. Muhalefet sessiz.

****

“Ben de olsam dağa çıkardım” sözü daha kulaklarımızda duruyor. BDP’li bir kadın milletvekilinin, Diyarbakır Cezaevindeki maruz kaldığı işkenceleri öğrenmiş bunun üzerine söylüyor Bülent Arınç bu lafı. “17 yaşında genç bir kız iken Diyarbakır Cezaevi’nde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki o kadar kendisini zorlamışlar ki ben de aklıma gelse dağa çıkardım” demişti. (17.12.2012, Haber7) bir kere eğri otursan da doğru konuşalım. Sizin dağa çıkmak gibi bir takatiniz yok, ömrünüzün hiçbir döneminde de olmadı. Oturduğunuz malikânelerinizde ahkâm kestiniz, çocukların ve gençlerin beyinlerini Türkiye Cumhuriyetinin aleyhinde olgunlaştırdınız, aslında sizin yaptığınız dağa çıkmaktan beter sonuçlar doğurdu. Dağa çıkanlar, 40 Bin kişinin canına ve telafisi çok zor ekonomik zararlara sebeplere sebep oldular, yaralarımızı sararız, zaman içinde ekonomik kalkınmamızı da yaparız. Lakin sizin verdiğiniz zarar, öyle üç-beş yılda telafi edilebilecek gibi değil. Türk milletini toptan değiştirmeyi denediniz, inançlar ve beyinler üzerinde çok tehlikeli hedefler üzerinde oynadınız. Sezar’ın hakkı Sezar’a derler, Hakk’ınızı verelim, büyük oranda da başarılı oldunuz. Çünkü vermeyi iyi beceriyorsunuz. İnsanların midelerine, ceplerine hitap ettiniz çünkü. Böylece insanların kafalarını, beyinlerini istediğiniz yönde eğip-büktünüz. Şimdi bu yaraların tedavisi, sizin bu işleri başardığınız 10 yıla nispeten, 5 misli bir zamana ihtiyaç gösterir. Yıkmadığınız hiç bir köşe-bucak, içini boşaltmadığınız hiçbir değer kalmadı. Ülkemiz işgal edilseydi ve sömürgeleştirilseydi, düşman başka daha neler yapardı bilmiyorum? Muhalefet sessiz.

Irak’ın Kuzeyinde Kürt devletinin kurulması kırmızıçizgimizdi. Şimdi, Kürt Peşmerge Türk topraklarını çiğniyor, Kobene’ye geçmek bahanesiyle. Durun şimdi, Türk toprakları üzerinden Peşmerge’nin geçmesi için açılan koridorun Birleşmiş Milletler tarafından denetlenmesi ve onların gözetimine bırakılması isteniyor. Nasıl olmuştu, Türkiye’den bir koridor açılması istenmiş de, bizim idarecilerimiz karşı çıkmışlardı. Bu karşı duruş ancak, bir-kaç saat sürmüştü. Yabancı askerlerin (güç) Türkiye’de konuşlandırılmalarına imkân sağlayan tezkereye dayanılarak yapıldı bu işlem. Neyse… Birleşmiş Milletlerin Türkiye’ye gelmesini isteyenler, acaba bu arzularına da kavuşabilecekler mi? Muhalefet sessiz. Peşmerge’nin geçişinin, Cumhuriyetin kuruluş gününe denk getirilmesi ise inanılmaz bir şey, inanılmaz ama muhalefet sessiz.

‘Yeni Türkiye’nin kurucu devlet adamı Türkiye’nin Yeni Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda ilk Cumhuriyet Resepsiyonu verilecek” diyor, havuz medyasının yandaşlıkta önüne kimsenin geçemediği yazarı. Bu ‘Yeni Türkiye’ dediğiniz kurumun ne menem bir şey olduğunu da yine aynı gazetenin Başyazarı sıfatlı yandaşı yazdı. Buraya ayniyle alıyorum: “Belki bilirsiniz… yaşlanan adam azrail’i aldatmak için kısa pantolon giyip, kum havuzunda oynamaya başlamış… bu sırada Azrail gelmiş, elini uzatmış adama ve ‘Hadi gel benimle, attaya gidiyoruz’ demiş”. Yani, yaşlanmış Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yıkılışının ve istedikleri, küreselleşmeci, neo-liberal politikalara eklemlenmiş, emperyalist taleplere hayır diyemeyen, vur eline ağzındaki lokmayı al tarifinde kendini bulan sıradan bir devletçiğin kuruluşunu ilan ediyorlar. Zevkten de dört köşe halinde! Muhalefet sessiz.

Bülent Arınç aynı konuşmasında, “insanlara zulmederseniz, haksızlık, fena muamele yaparsanız bunun karşılığı sabır gösterenler de reddedenler de bunun hesabını sormaya kalkanlar da olabilir..” demiş. (Özcan Yeniçeri, 19.12.2012, Yeni Çağ)

Olagelen hadiseler, dört yanımızın düşmanlaştırılmış olması, iç ahengin bozulması, eli kanlı örgütünün katillere devam etmesi gibi sebepleri göz önüne aldığımızda, Başbakan Yardımcısının meşru gördüğü direniş zamanlarının geldiği kanaati vücut buluyor. Muhalefet sessiz.



29 Kasım 2014 Cumartesi

‘Ölümü Öldürmek’ mi?


Faruk Beşer Hoca’nın muhterem babaları Hakk’a yürümüş, bil vesile başınız sağ olsun, sabırlar dilerim. Babasının vefatı üzerine gazetedeki köşesinde ‘ölüm’ü konu edinen bir yazı kaleme almış. Yazısına şöyle başlar: “Geçenlerde bir tweet atmış ve sizce Allah’ın varlığının en somut delili nedir diye sormuştum”. Demek, İlahiyat Profesörü olsa bile hala Allah’ın varlığını kabul etmek için delil arıyor Hoca! Neyse, birisi bu soruya “Ölümü öldürememiş olmaları” diye cevap vermiş, hocanın yazısı da “ölümü öldürememek” üzerine kurulmuş. Çocuksu bir açıklama cümlesi tebessüm etmemize sebep oldu: “Ölüm hala bilime gülerek adeta meydan okuyor, ölüm öldürülemiyor.” Ne yapacaksınız öldürünce ölümü bilmiyorum. Ama şunu biliyorum, bu cümle devrimci tarafların söylediği bir türkü de geçer, asıl eleştirilen o düşüncedir. İçindeki alayı da görüyoruz tabi.

Sonra Hoca, ilahiyatçılığını konuşturmaya başlar:

“Ölüm yaşı ortalamasının yükseliyor olması, kaderin ‘mahv ve ispat’ yönüyle alakalı bir şey. Bilindiği gibi Allah.. Her ecel için bir yazgı vardır. Allah dilediğini siler ya da sabit bırakır. Ana kitap ise O’nun katındadır 13/39”. Buyurur. ‘Ana kitap’, yani ana hafıza, merkezi disk gibi bir şey mi?”

“Bundan şunu anlarlar: Demek ki, her insanın, kendi yaratıldığı zaman, mekân ve şartlarla belirlenmiş mümkün/potansiyel bir yaşama imkânı vardır. O süreyi hiçbir zaman aşamaz. Ama bir de onun, ya da diğer insanların oluşturacağı sebeplerle mümkün olan o ecelin öne alınması, bir bakıma o sürenin kısaltılması, imkân dairesindeki kalan kısmının silinmesi/mahvı vardır. İşte mahv ve ispat dedikleri şey bu olsa gerek. Ve ortalama insan ömrünün uzayıp ya da kısalması bununla alakalı. Buna insanın kadere müdahale edebileceği alan da diyebiliriz.”

“Her ne olursa olsun, insan ölümü öldüremiyor, öldüremeyecek de. Ama sağlıklı yaşamak imkânlarını ve kalitesini oluşturma, ya da ortalama yaşama süresini uzatma, işte bu ispat dairesinde olmak üzere mümkün.”

Modern bilimin en büyük problemi de ölüm olsa gerek. Acaba ölüme çare bulunabilir mi?”

“O halde ölüm, ruhun geldiği yere gitmesi olmalı. ‘Sonra O’na döndürüleceksiniz’ anlamındaki ayetler de belki bunu anlatıyor.”

Bir ilahiyat profesörünün ölüm hakkında söyleyebilecekleri bunlar mı olmalıydı? Öteden beri anlatılagelen bilgileri aktarmanın ne okuyucuya bir faydası vardır, ne de kendisi için. Ayetlere atıf var fakat ayet manaları yok! Niye böyle oluyor? Cesaretli değil ilahiyatçılarımız. Fikir ettiklerini rahatlıkla ve korkusuzca yazamıyorlar kanaatine varıyorum. Eleştirilmekten korkuyorlar. Kimin eleştirisinden? Tabi ki, hocalarının ve talebelerinin eleştirilerinden.

‘Modern bilimin en büyük problemi’ neden ölüm olsun ki? Tıp ilmi, dünyada yaşıyorken, sağlıklı, sıhhatli bir ömür yaşamak için çalışıyor. Ölümü, öldürmek için değil. Hatta insan ömrünün uzatılması da onların konuları arasına girmez. Ömür uzar mı, uzar, kısalır mı, kısalır. Bunun devri, zamanı, çağı nasıl olacaksa o zaman zuhur eder. Kimse de karışamaz. Karışmak haddi de değildir.

Modern bilimin en büyük problemi, anlamaya çalışmaktır. Bilmeye çalışmaktır. Bilim, insanın kendini bilmesine yardımcı olacak, teorileri, çözümleri geliştirir, inceleyenler, çalışanlar, yorulanlar da ilmin verdiklerini öğrenerek, kendini bulmaya, bilmeye başlarlar. İlim (modern de olsa) bu anlamda vardır ve amacı da budur. Bilimin ölümü problem ettiğine henüz rastlamadım. Tartışılır, fikirler geliştirilir, çözüm bulunur veya bulunamaz, fakat asla ölümün problem olduğu bir bilim dalı veya bilim adamı bilmiyorum. Hatta ölüm üzerine çokça şiir yazan Cahit Sıtkı’nın bile problem edindiğini sanmıyorum. Ölümü anlamaya çalışmak, problem edinmek anlamında anlaşılmamalı.

Serdar Turgut’un 19 Ekim tarihli, “Kaç yaşında ölmeli” başlıklı yazısı ufuk açıcı olmuş. Ölüm üzerine düşünen ilim adamlarından bir-kaç örnek veriyor. Mesela, Ezekiel Emanuel isimli bir ilim adamı, ‘Niye 75 yaşında ölmeliyim’ başlıklı bir makale yazmış, bu yaşta ölmeyi tercih etmesinin sebeplerini anlatmış ve 75 yaşına geldiğinde, mesela kanser filan olduğunda, iyileştirici ilaçlardan ziyade, ağrı kesicilerle idare edip, bir an evvel ölmeyi planlıyormuş. Çünkü 75 yaştan sonrası, sıhhati yerinde bile olsa, bazı melekelerinin zayıflayacağını hesaplıyormuş. Bakın, ölümden filan korktuğu yok, hatta ölümü öldürmeyi filan düşündüğü yok ilim adamının.

Kaldı ki, ölümü öldürenler biliriz bu dünyada, bakın ehli ne diyor:

“Ölümün çaresi ölümsüz olduğunu fark etmektir. Hayvan (beden) ölür; insan/şuur boyut değiştirir.”

“İnsan ilimdir” (Ruh’tur-Esmâ özellikleri bileşimidir)!.. beden/hayvan ise tükenir, dönüşüme girer!.. böylece, İnsan, beden dediğimiz araca veda edip, oluşan ‘bilgi-şuur potansiyeli ile farklı algı boyutunda yaşamına devam eder.”

Dünyada yaşamanın harikulade bir fırsatı vardır. Erenlerin söylediği, en büyük makam olarak bilinen Kulluk Makamında, kulluğun zevkini yaşamaktır. Aslında bu zevk ile ölüm beklenir ve zamanı yetince de Hakk’a yürüyüş… Ancak, ruhun ne geldiği bir yer var ne de gittiği.

Dönelim konumuza ve son cümlemizde şunu hatırlatalım.

Bildiğini sandığın kısır bilgilerle, onu-bunu eleştireceğine, otur adam gibi tefekkür et ve bize de anlat gerçeği. Eksik ve eski bilgilerin, ilmi ilerletmek ve anlamak için başlangıç olabilir ama asrı anlamaya kâfi değildir.

Yolunuz açık olsun.

Doğruyu en doğruyu bilen Allah’tır.


27 Kasım 2014 Perşembe

Gidişat Düşünceleri!


İşler,

İyi(ye)

Gitmiyor!

Dış politikada yapılan yalpalamalar, maydanoz fiyatlarına ve üretimine kadar tesir etti.

İç işlerde, dış politikanın yansıması birebir görülür oldu.

“İhvan” kardeşliği, olduğu gibi iç politikadaki uygulamalara, çıkarılan kanunlara kadar sirayet etti.

Atılan her adımda, ‘İhvan’ politikası göz önünde bulunduruluyor.

Milli çıkarlar, milli menfaatleri gözetme, milli politikalar göz ardı ediliyor.

Ortadoğu sorumluluğu,

Adeta, ‘Yeni Osmanlı’ hayallerine kurban ediliyor.

Osmanlı’nın azametli çağlarının yeniden yaşanmasını kim istemez! Ama durum o durum değil, çağ o çağ değil.

Eskiye öykünmek, geçmişe yakınmak, rüyalarda mutluluk katsayısını artırsa da, ayaklar yere bastığında durumun öyle olmadığı anlaşıldığı, düşlerden ayağa kalkıldığı vakit, zararlara da katlanılamadığı vakit, her şey alt üst olursa, bizim de yandı gülüm keten helva deme hakkımız doğar.

İşler,

İyi(ye)

Gitmiyor.

İşsizlik oranlarındaki artışta bile bir inadın, uzlaşmaz tavrın, anlaşılamaz hatalara devamın tesiri var. ‘İşler iyi gitmiyor’ lafını söylerken, yine de iyi gitmeyenlerin dinleştirilen asılsız, gereksiz malumatlar olduğunun idrakindeyiz.

Ve hatta inanarak söyleyebiliriz ki;

1000 yıldır hükümran olduğumuz şu topraklarda, ilk defa, ama ilk defa;

‘Yanlışlar yapıldı, olmaması gerekenler olduruldu, lüzumsuzluklara onaylar verildi, ordular yenildi, topraklar kaybedildi… di, di, di.’

Ama ilk defa; bu denli hayati hatalar, ilk defa yapılmaya çalışılıyor.

Milletin hükümranlığı tartışılıyor. Ve idareciler, hükümranlık üzerine pazarlıklar yapıyor. Dünyada eşi benzeri görülmemiş, tarihin bildiği yönetim ve milli irade tarzlarını alt-üst eden bir durum. İnanılması güç, aklı eren kimseye anlatılabilmesi güç bir pozisyon. İçinde bulunduğumuz hal, kelimelerle ifade edilemez. Olabilemez. Olmaz. Mümkün değil. Mümkinatı yok!..

Ama oluyor.

Dostluğumuzu korumak zorunda olduğumuz komşularla düşmanlık geliştiriyoruz. Parçalamak niyetindeki düşmanımızla dostluk geliştiriyoruz!.. Akıllara ziyan uygulamalar, birbirini izliyor. Tehdit ettiğin sürece, istediğin yapılıyor. Masum isen, boşa bekleme, seni gören bile olmuyor, adalet sistemi tarumar. Şantaj dosyaları, hedefe varmak için kullanılan modern silahlar konumunda. Şantajı yiyenler, şantaj yapmaya teşne kişiler ve bu anılanlar, yönetim sıralarını doldurmuş vaziyette. Devlet kurumlarında iş yapmaları için atananlar, acemi, iş bilmez şahıslar. Bunların seçimleri de bir başka kara mizah. Karısının başına bakıyorlar. Başını bağlamışsa, kocası en üst seviyelerde göreve layık birisi!

Bekri’nin, Orta Mahalle Camii’ne imam olması gibi.

Barış diyorlar, dediklerinin manası barış değil, insan diyorlar, dediklerinin manası insan değil. Kur’an ayetlerini meydanlarda densizce okuyorlar, söyledikleri manası ayet değil, iman değil. Kandırılmaya razı milyonlar önünde, söyle söyleyebildiğin kadar. O söylüyorsa, vardır bir hikmeti.

Bu yazının biteceği yok. Söz aynı söz. Laf aynı laf. Başka da sözümüz yok.

İşler,

İyi(ye)

Gitmiyor!

Önemli Not:

“Zeytindağı”nın yeniden okunması zorunluluk haline geldi.


İlk fırsatta okunacak.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Seçim Stratejisi Ne Kadar Derin?


Milletvekili genel seçimlerine doğru hızla gidiyoruz. Siyasi partiler, bütün mesailerini seçimlerde en yüksek başarıyı elde etmek için, seçim stratejisi belirleme ve açıklayacakları programdaki çeşitlemeler üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmakla meşguller. Her siyasi beyinde binlerce yol haritası dans ediyor, en iyi sonuca ulaşabilmenin ve iktidarı alabilmenin ateşiyle. Bu aşamada yapılacak hatalar, sonucu belirsiz (aslında belli) tehlikelere yol açacaktır. Program yazımı, tespit edilecek adayların özellikleri, seçim çalışmalarında izlenilecek yol, kullanılacak meta ve konuların kuyumcu titizliğinde çalışmalar sonucu tespit edilmesi, başarı için önemlidir.

Bu aşamada, aylarca evvel teklif ettiğimiz bir hususu tekrarlamadan geçemeyeceğim: “listelere yerleştirilecek adayların mutlak surette, olabildiğince fazla üye-seçmenin katılımıyla ve onayıyla seçilmesi başarının ilk şartıdır.”

Barış Yarkadaş gercekgundem.com sitesinde 19 Ekim’de, Ahmet Takan Yeniçağ gazetesindeki köşesinde 21 ve 23 Ekim tarihinde, seçimlere giderken ‘öğrendiklerini okuyucusuna ulaştırmak’ gazetecilik ahlakı ile hayati derecede önemi haiz haber-makale-yorum yazdılar. Her iki makalenin birlikte okunması sonucunda mühim tespitlere ulaşabiliyoruz.

Olayları kısaca hatırlayalım: PKK konulu barış süreci duraklama evresine girince, KCK’nın yurt içindeki güçleri tarafından ayaklanma benzeri olaylar yaratılıyor ve her seferinde istediklerini hükumete yaptırmayı başarıyorlar. Nitekim, Ayn-el Arab (Kürtler Kobani diyorlar) bahanesiyle başlatılan olaylarda 42 vatandaş hayatını kaybetti, okullar, iş yerleri, bankalar, iş makineleri, belediye otobüsleri yakıldı, Türk Bayrağına hakaretler edildi. IŞİD Kobani’ye saldırılarını sıklaştırdı. ABD hava kuvvetleri, yukarıdan Kobani’nin IŞİD tarafından ele geçirilen kesimlerini bombaladı. IŞİD bazı yerleri terk etmek zorunda kaldı. Musul’da esir alınan Türk Konsolosluk görevlilerinin serbest bırakılması sonrası, Ayn-el Arab’da yaşayan Suriye vatandaşlarından 200 Bin kadarı zaten Türkiye’ye geçirilmişlerdi. Yani bir bakıma Kobani boşaltılmıştı. Sadece savaşan PYD ve YPGli Kürtler vardı. Cumhurbaşkanı Afganistan gezisi yaptı, orada sorulan sorulara cevaplar ve uçakta yapılan açıklamalar, PYD ile PKK’nın terör örgütü olduğu yönündeydi. ABD tarafından istenen ve Barzani ve PYD lideri Müslüm tarafından Türkiye’ye iletilen talepte, Peşmerge güçlerinin Kobani’ye Türkiye üzerinden geçmesi isteniyordu. PYD’nin terör örgütü olduğunu bildirerek bu talebe sıcak bakılmadı. Ne olduysa ABD Başkanının telefonla aramasından sonra, bu izin verildi ve Peşmerge silahlı güçleri (içlerinde PKK var mı bilmiyoruz) Suriye’ye, savaşmak üzere geçtiler.

Seçim var ya yakında, bu sebeple iktidar tarafından yapılacak işler de, seçim asla unutulmamalıdır. Unutmuyorlar da. Ya ne yapıyorlar: taraflardan birisi daima milliyetçi söylem geliştiriyor. Müzakere ettiği, sözde barış görüşmeleri yaptığı tarafın terör örgütü olduğunu söylüyor. Daha düne kadar aleyhinde bir kelam edilmeyen IŞİD ile PKK’nın terör örgütleri olduklarını rahatlıkla söylüyor. Neden acaba? Seçim var dedik. Tava getirilmesi ve oylarını almak istedikleri milliyetçi kesimlere göz kırpıyorlar. Milliyetçi oylar ziyadesiyle MHP’ye gider. Olabildiğince MHP tabanından oy alarak, muhalefet sıralarını zayıflatmak ve sonraki dönemde, anayasa yapabilmek için gerekli oy çoğunluğunu sağlamak. Tabi bunlar masa başında düşünülen ve fakat derhal uygulamaya sokulan politikalar. Ne de olsa, 2010 referandumu ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başarı kazanmış bir politika. (Kimse üzerine bir şey alınmasın lafımız ortayadır).

Ahmet Takan’ın yazısından alıntılayarak ve özetleyerek: İktidar partisi çözüm, Kobani ve seçim strateji çalışmalarını Kazan’da (Ankara) yüksek güvenlikli, korunaklı bir yerde kurdukları mekânda, seçilmiş özel bir komisyonla hazırlanıyorlarmış. Hava karardıktan sonra gidilip, sabahlara kadar beyin patlatılıyormuş. Fırsat buldukça Davutoğlu’da oraya gidip çalışmalara katılıyormuş. Yok PKK’ymış, yok IŞİD’miş, Kobani’ymiş gibi ağır meselelerinin yanında bir de hükumetin içindeki (daha doğrusu AKP’nin içindeki çıkıntılarla da) baş etmeye çalışıyorlarmış.

Kürtlerin oyunu alabilmek için bebek katilinin şartlarının iyileştirilmesi veya başka yere nakledilmesi gerekiyor. Peki, bunu yaparken milliyetçi kesim ne diyecek? Çözüm girift. Ama siyaset erbabı Erdoğan milliyetçi söylemlere başladı bile. Kulağımıza da geliyor. “–Ya, biz bu adamı böyle bilmezdik. Ne kadar güzel, ne kadar güzel!” Diyen milliyetçileri duyduk. Nevruz’da Diyarbakır’da okunan Öcalan mektubunun, sanki Davutoğlu’nun ağzından çıkmış gibi olduğunu yazmıştık, okuyanlar hatırlayacaktır. Düğüm yeniden çözülüyor. Ahmet Takan’ın bildirdiğine göre, anlatılan bu Kazan komitesinde yeni bir Öcalan mektubu üzerinde çalışılıyormuş. Yani, Öcalan’ın ağzından söyletilecek, seçim kazanma taktikleri. AKP’nin seçim kazanması bebek katilinin işine gelecek.

Bu aşamada akiller heyetinin toplanmasın da, bazı şimşekleri onların üzerine gönderme faaliyetinden başka bir manası olamaz. AKP’ye paratönerlik yapıyorlar!.

Barış Yarkadaş’ın yazısından alıntılayarak ve özetleyerek: AKP önümüzdeki seçimlerde milletvekili olma kriterlerini belirlemiş. Buna göre; adayların “İmam Hatip ya da İlahiyat Fakültesi” mezunu olmalarına dikkat edilecekmiş. Böylece, daha muhafazakâr söylemler geliştirileceği ve din iman nutuklarıyla oy devşirilmeye devam edileceği anlaşılıyor. İkinci olarak, MHP tabanından oy alabilecek adaylar üzerinde çalışmalar yapılıyormuş. Şu anlama geliyor, bir yandan muhafazakâr söylemler geliştirilirken, diğer yandan milliyetçi nutuklar atılacak ve MHP’ye oy verme ihtimali olan milliyetçi tabanın oylarının AKP’ye kanalize olması sağlanacak. Ayrıca, MHP tabanının hoşuna gidecek (güçlü polis, güçlü devlet gibi) sloganlar dolaşıma sokulacak. Öcalan ile yapılacak görüşmelerin haberlerini ise, mümkün mertebe milliyetçi kesimden kaçıracaklar. Bu arada, ‘paralel devlet’ söylemine de sık başvurulacak ve yolsuzluklar da örtülmeye ve unutturulmaya çalışılacak.

İşte, öteden beri AKP’ye başarı kazandıran seçim ve siyaset stratejisi. Aslında şu anlatılanlara çocuklar bile güler. Koca koca adamlar, korunaklı mekanlarda geceler boyu yaptıkları çalışmalar sonucu bula bula, AKP ve Erdoğan’ın 13 yıl boyunca uyguladığı politikaları bulmuşlar. Herkesi sersem sanıyorlar, bir kendileri akıllı. Oy verecekleri ve muhalefet partilerini salak yerine koyuyorlar ve bu durum gerçekten hakarettir. Onlar öyle görmüyorlar.

Zaten, bu ülkede hakaret etme özgürlüğü sadece AKP’ye aittir.

Ancak, belirtmeliyiz ki, özellikle dini söylemler çok geniş halk kesimlerini avlamak ve oylarını almak için çok büyük öneme sahiptir. Bir Cuma namazına kameralar eşliğinde gitmek, milyonlarca liralık reklam getirisinden daha fazla tesirlidir.

Her neyse,

Biz hatırlatmış olalım. Gerekli çalışmaları da oy vermeyi planladığımız partiler yapsınlar, görev onların boynuna giydirilmiştir.

2015 seçimlerinden sonra da bugünkü durum devam ederse, partilerinizi, sendikalarınızı, derneklerinizi derhal kapatarak emekli hayatına geçmenizi tavsiye ederiz.

(NOT: İş bu yazı, 15 gün kadar evvel yazılmıştır)


22 Kasım 2014 Cumartesi

Çözüldükten Sonrası Düşünceleri!


Ne idiğü bilinmeyen, nasıl olacağı hakkında en baş uygulayıcısının bile bilgisinin olmadığı, darmadağınık bir plan, yo yo plan değil, plansızlık. Yola çıkıyorsun lakin nereye gideceğin belli değil. Yalpa vurup, kol çıkartıyorsun, sonuçta nanik yiyorsun. Nereye gideceğini, nasıl varacağını bilmiyorsun, kılavuz da taşımıyorsun. Bilgiçlerle çıkarsan yola, sekiz uçlu yolda yalpalar, hangine sapacağını şaşırır kalırsın, çünkü danıştıklarının her biri farklı şeyler söylüyor, çünkü çok biliyorlar ama hepsi çok biliyorlar. Bu tür bilgiçler, aslında yalakalar, adamı yoldan ederler. Şimdiki gibi, an itibariyle bulunduğun hal gibi.

En başta, ‘demokrasi’ kavramının ne olduğunu bilmiyor, öğretmek isteyenlere, anlatanlara da kulak asmıyorsun. İnandığın danışmanlarının, bilgisizliklerinin, inatlarının kurbanı oluyorsun. Vaz geçtim senden ve ne olacağından, bu inadınla, koca bir milletin hükümranlığını tartıştırıyorsun. Bir kere şuna bir karar ver arkadaş, sen kimsin ve ne yapmak istiyorsun, varmak istediğin hedef neresi?

Yaptığın işin özeti şu: taşlar bağlı, köpekler serbest!. Hem de köyün köpekleri, kuduz olmuşlar!

Şimdi, Bakanlar ve Başbakan konuşmalarında, şu kadar polis öldü, bu kadar kişi öldü, o kadar vasıta yakıldı, onlarca alış veriş merkezi talan edildi, sayısı belirlenemeyen okullar yakıldı laflarını kolayca ve hiçbir utanç duymadan, yüzleri terlemeden rahatça anlatıyorlar. Gözlerinde de üzüntünün zerresini görmek ne mümkün. Olağan şeyleri anlatırcasına rahat ve huzurlu. Ne hallere gelmişiz!. Eşkıya evin içinde dolaşırken o kadar rahat ki, kendi evimizin odalarından diğerine geçerken ürküyoruz, kiminle karşılaşacağımızı bilemediğimizden.

Öncelikle şuradan başlayalım: BOP eş başkanlığı uhdenizde hala duruyor mu? Ne işe yaradı (yarıyor) bu eş başkanlık, neler yaptınız? Libya’da, Tunus’ta, Mısır’da, Suriye’de ve Irak’ta olanların BOP eş başkanlığı ile bir ilgisi var mı? Mesela Mursi’yi; Hüsnü Mübarek’e yapılan bir darbe ile getirip (ki, bu darbe hakkında hiçbir itirazınız olmamıştı), aynı yolla gönderilmesinin ve bu arada sizlerin hala Mursi’yi delicesine savunmanızın sebebi nedir? Mübarek gönderilirken yapılan darbeye destek verdiğiniz ve fakat Mursi’ye darbe yapıldığında yaygarayı bastığınızı biliyoruz, iyi polisi mi oynuyorsunuz? Bu nasıl oyundur? Daha Mısır karmaşası bitmeden, Suriye ile aramızın açılmasının sebebi nedir? Neden kardeşim dediğimiz Suriye Yöneticisine bu denli düşmanlık gösterdiniz ve devam ediyorsunuz? Bu düşmanlığın, İsrail’in rahatı, huzuru ve gönlünce yayılmak istemesinin, bu arada Filistin, Gazze ve Lübnanlı Müslümanları katletmek veya etkisiz hale getirmek istemeleri, bütün bu olanların ve çelişkili davranışlarınızın sebebi olabilir mi? Çünkü bizim güneyimizdeki Suriye, İsrail için gerçek bir set olmaktadır. Sizin, Suriye ve Esad düşmanlığınızın Siyonist dünya talebi ile bir ilgisi olabilir mi? Peki bu düşmanlık BOP politikaları gereği midir? Görevinizi istenildiği gibi başardığınız, terfi ettirildiğinizden belli. Muhtemelen başınız göğe ermiştir, haa, başı göğe ermenin bir olumsuz yönü vardır, bu zaman da ayağı yerden kesilir ve dünyayla ilgisi kesilir kişinin.

Bu aşamada, devletin polisinin adeta ‘parti, kanun, polis devleti’nde iş yaptırılıdığı gibi hoyratça kullanılmasının manası hiç kimse tarafından anlaşılamamıştır. Gezi olayları sırasında eli sopalı (polis oldukları belli olan) kişilere yaptırılan eylemler akıllara ziyandı, ya şu habere ne diyeceğiz: inşaat işiyle uğraşan bir vatandaş işinden çıkıp evine doğru giderken olayların içine düşer, koşarak uzaklaşmak ister, beceremez ve 16 yerinden bıçaklanır, öldü diye bırakılır ve sonra şunları anlatır: “Polisler silah çekip durdurdu, sonra ellerinde bıçaklar olan bir grup beni aldı. Onlar bıçakla delik deşik ederken polis hiçbir şey yapmadan izledi” (12 Ekim 2014, Hürriyet) Bu ne demek oluyor, bunlar nasıl oluyor?

Ayağı yere basan, makul bir polis yönetiminde olur mu bunlar? Yağma mantığı, linç etme mantığı, biraz da ben kazanayım mantığı, daha başka nasıl izah edilir? Nasıl izah edeceğinizi bilemem, ama bu ülkenin bir vatandaşı olarak, eli bıçaklı o kişilerin kimler olduğunun belirlenip açıklanması sizin görevinizdir. Şu da önemli, bu eli kanlı sapıklar, bıçaklama işlemini yapıyorken, ‘bozkurt’ işareti yaparak, tekbir getirmişler. Kimmiş bunlar, bulun ve kamuoyuna açıklayın.

Çözülme zamanlarının pastadan pay kapma yarışındaki hayvani egoistlerini bulun ve açıklayın ki, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin provokatörler dediklerinin aslı olup olmadığı da belli olsun. Kimin yalan, kimin talan yaptığı anlaşılsın.

Çözülmeye doğru giderken, olayları ve olguları birbirine karıştırmak esastır. Önümüzde neler var bakalım: 40 yıllık düşman PKK (ve bugünlerde türevleri), Musul baskınında kılımızı kıpırdatmadığımız ve elçilik mensuplarını 301 gün esaret altında tutan eli kanlı, canilerin birlikteliğinden doğan IŞİD (İD), bir türlü sükûn bulmayan ve bütün güçleriyle Türkmenleri yerlerinden eden Irak’taki karanlık bilinmezliğe giden küçük küçük, silahlı terör örgütleri.. bunlar başımıza bela olmuşken, bir de inadım inat davranışından kaynaklanan Suriye yönetimi, Esad’ı devirmek isteyen irili ufaklı binlerce silahlı terör örgütleri, tıpkı Libya’da olduğu gibi, sonunun nereye varacağı bilinmeyen Ortadoğu ve barındırdığı silahlı terör örgütleri…

Şimdi bunların tamamı zihinlerimizde birbirine girmiş, kimin kim, kimin ne olduğu belli değil, karışmış, karıştırılmış vaziyette. Bu karışıklığın ve karıştırmanın emri belli ki, yükseklerden, yani BOP Başkanlığından verilmektedir. Eğer böyleyse, eş başkan olarak sizin göreviniz de Başkanlığın emirlerini yerine getirmektir. Nasıl oluyor bunlar?

Şu paralel lafını konuşmaya bile gerek yok. Kurtarıcı olarak bula bula kırk yıllık dostluğunuzun olduğu ortağınızı buldunuz, beceriksizliğin kapatılması yöntemi olarak. Bu ayıpta size yeter. Bütün bunlar çözülmenin belirtileridir.

Çözülmenin sonunda dipte bir tortu kalır. O tortu da sizin korkularınızın sebebi olur, o tortu mayalıdır, ışık hızıyla çoğalma gösterir. İşte korkunuzun sebebi.

Son söz: yol varken doğru yola girmek için dönüş, hastayı kurtaracak kadar zaman kazandırır.

Yine de siz bilirsiniz.



20 Kasım 2014 Perşembe

Bir Paragrafta Kazanmanın Sırları…


‘Benim’ olması için ölümüne savaşlara giriyoruz. Onda değil ille de, ben de olsun diye. Onda olması hastalandırıyor, üzüyor, kıskançlıklara gark ediyor, hayatımız allak-bullak oluyor, aile içi saadetimiz bozuluyor, hayatımızı bitmez tükenmez kavgalar dolduruyor. Tek sebep ben de yok onda var veya ben kazanamıyorum, o kazanabiliyor. Kısaca, o becerikli, ben beceriksiz. Bunun üzerine kurulu hayatımız, ya da ayalimiz bunun üzerine kuruyor hayatını, hayatımız. Hangi yönden bakarsanız bakınız, yanlışlar zincirinin başlangıcıdır bu hal. Suçlamalar evvela yok olduğu için değil, onda var olduğu için başlıyor. Soru şudur: -Niye bizde yok? Yok, çünkü bize gereksiz veya yok, çünkü onu alacak kadar ayıracağımız bir paramız mevcut değil. Cevap vermemek en iyisi, çıkıp gitmek dışarıya, başka konulara vurmak kendini. Yürümek iyi gelir böyle durumlarda. Yürürken boş kalmamak şartıyla. Kafanı problemlere terk edersen, beynin çözüm için yorar kendini, oysa çözümü yoktur, bu kesin. Öyleyse, boş kalma. Ne yapabilirim? Dersen, Türkü söylemeni salık veririm. Zamanla Türkülerdeki manalar açılır, yenidünyalara adım atarsın. Sahip olamadığın ve senin asla değer vermediğin bir küçük varlık için, bozulan saadetini Türkü söyleyerek, yeni ve hakiki varlıklar sahibi olmaya doğru yürürsün. Yürürken boş kalma, Türkü söyle Emrah’tan, Pir Sultan’dan, Âşık Veysel’den.

Tüketime ikna etmek, zamanımız kürselcilerinin ana politikası. Vaktiyle, yabancı ülkelerdeki garibanların ellerine İncil veriyorlar akabinde topraklarını ellerinden alıyorlardı. Şimdi, güya buna lüzum görmüyorlar, sahip oldukları dev medya gücü aracılığıyla yaptıkları renkli reklamlarla amaçlarına ulaşıyorlar. İncil ile verilecek mesajları, beyin yıkama usullerini, reklam filimlerinin arasına ustalıkla yerleştiriyorlar. İşte, bu reklamlar var ya!.. Kavganın ana sebebi aklını başından alıyor, o benim olsun, bu benim olsun zihniyetinin. Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim; küresel ekonomi yöneticisi, satacağı malın sadece satılmasını ister ve mal bedelinin tahsilini. Nasıl satılacağı, satın alanın nasıl ödeyeceği onun ilgi alanında değildir. Yani, gerçeği bir yanıyla kabul eder, bu yan kendine ait olan malın sahipliğidir ve elden çıkarılmasıdır. Diğer yanı, alıcının hayatına yüklenilmiş ağır bir darbedir. Bu durum onu ilgilendirmez. Hatta bu yöntem kullanılarak, koca koca devletleri ele geçirip, keyif sürdükleri de vakidir. Eskiden bu duruma, sömürgecilik diyorlardı, şimdilerde modernite!. Yazık ki, aslında geri kalmış olmasına rağmen, hala gelişmekte olan diye adlandırılan ekonomilerin yönetimleri de maalesef bu durumu tam destekler durumdadır. Sırasında, milli gibi görünen kararları alsalar da, hemen aleyhlerinde başlatılan kampanyalarla bu kararlarından vaz geçtiklerini behemehâl açıklamaktadırlar. Küresel güçlerin (mesela NATO) aldığı kararın eleştirildiğinin ertesinde, o kararı fiilen uygulayan ve hatta kararı alanlardan daha fazla gayret gösteren ulus devlet yöneticilerini çok yakın tarihten hatırlıyoruz (yok canım, nerden çıkardınız, “Nato’nun ne işi var Libya’da” denildiğini söylemek istediğimizi!). Bu sebeple, büyük güçler, yardım etmezler, vermiş gibi görünenler veya verdikleri onların lütuflarındandır (Bakın yine yanlış anladınız, ben BOP eş başkanlığından filan bahsetmiyorum ki!)!.

Demek, bütün mesele ‘benim olsun’ kavgasıymış. Öyleyse, hanelerimizdeki kavgayı göz ardı ederek, hayatımıza yön veremeyiz. ‘Benim olsun’ çok yüksek bir uluslararası sahip olabilme siyasasıdır, niye bizim eve hakim olmasın ki? İşte, huzursuzluk!.

“Dünyamızı hakikatin değil, iştihalarımızın gözüyle görüyoruz” demiş Nurettin Topçu, ne kadar doğru bir tespit. Görmekle kalmıyor, iştihalarımıza göre düzenleyip, iştihalarımızın esiri olarak güya mutluluk içinde yaşıyoruz. Mutluluk dediğimiz de esasen huzursuzluklarımızın kaynağı oluyor, farkında değiliz. Çünkü iştiha bir kere yenilen yemek gibidir, biraz sonra yeniden acıkılacak, yenilecek ve acıkılacak. Doyurmak mümkün değil. Böylece, her acıkma iştihayı karesiyle artırıyor. Ve kavgalar, savaşlar, ahengi bozuk süre giden hayatlar. Zenginimiz etrafını görmezden geliyor, fakirimiz kanaatkâr değil. Dışsal sebeplerin yanına aile içi ve çevre etkilerini de koyduğumuzda huzursuzluk kat be kat artıyor. Artık, kırk satır mı, kırk katır mı sorulsa yeridir.

Hayatımızdan çıkardığımız, yalnızca öyle bilsinler kabilinden ezberlediğimiz üç-beş Sure’lik ve anlamından habersiz okuduğumuz, işlemeli torbaları içinde duvarlarımızı süsleyen Mushaf, sessizce orada kaldığı sürece, bizden uzak, o uzaklaştıkça bizde hayattan ve maneviyattan uzak. Ali Şeriati, “Hangi Kur’an sorusunu sorar ve cevaplıyorken şunları ilave eder: “Metni terk edilip, cildi revaç bulduğundan beri adı okunmak anlamına gelen bu kitap, okunmaz oldu. Kutsama, teberrük ve mal kazanma işleri görüldü. Toplumsal, ruhsal ve düşünsel mesele ve dertlerin cevabı bu kitapta aranmadığından beri, onda soğuk algınlığı, romatizma türünden bedensel hastalıkların şifası aranır oldu. Uyanıkken terk edip, yatarken başlarının üstüne asarak uyuduklarından beri, görüyorsun ki ölülerin hizmetine sunulmakta, ölüp gitmişlerin ruhlarına ithaf edilmekte ve sesi yalnızca mezarlıklardan duyulmaktadır…”

Bütün bu anlatılanlardan sonra ‘kazanma’ nasıl olacaktır?

Değer verdiklerimizi değersiz, değersiz gördüklerimizi de değerli sınıfına çıkarttığımız ve güzel ahlakı hayat tarzımız yaptığımız vakit!.



18 Kasım 2014 Salı

Savaş Bildiğiniz Gibi Değil!..


Biz, öteden beri söyleriz, PKK taşerondur diye. Asıl savaşın Türk ordusu ile ABD arasında olduğunu yazdığımızda da bıyık altından gülenler olmuştu. Bu gülücükler hep, Türk ordusunu kağıttan kaplan seviyesinde görmek isteyenlerin arzularıydı. Nitekim, elbirliği ile Türk Kurmaylarını cezaevlerine tıkıp, PKK ile güya görüşmelere geçildi. Arada İngiliz vardı lakin ABD’nin temsilcisi gibiydi…

Neler oluyor şimdi?

ABD üçüncü göz olarak müzakerelere dahil olacak! PKK militanları (güya Peşmerge) Kobane’ye geçerken omuzlarındaki Amerikan Bayrakları ve kilometrelerce zorla sıraya geçirilmiş Kürtlerin, ‘Serok OBAMA’ haykırışları…

(Neyse şimdi, tezkereye girip, oy verenler hakkında bir şey söylemeyelim.)

Neymiş?

Savaş, TÜRK – ABD savaşıymış.

Kürtlerimizin ABD lehinde slogan attırılması ise, basiretsiz yöneticilerin sebebiyle.

Geçen gün sormuştum: IŞİD üzerine durmadan bomba atıldığı söyleyenler, kaç IŞİD militanının öldürüldüğünü neden söyleyemezler? Çünkü öyle bir şey yok. Bombalar açık araziye, dağlara taşlara atılıyor. Türkiye sınırındaki CIA’nın gazetecileri de, ABD’nin uçaklarının bombaladığını yazmakla görevliler.

Şimdi oralarda, 1-Sünni Arap IŞİD devleti, 2-Barzanistan (ki, Yahudi olduğu söylenir) kurulmaktadır.

Oturun, ağlayın. Şimdi anladınız mı, Türkmenlere neden yardım yapılmadığını, neden Türkiye’ye kabul edilmediğini?

Evet, bu bir ABD-Türk savaşıdır.

Kazanan İsrail’dir.

Kaybeden, söylemek şimdilik zor. 2015 seçimlerinin sonuçlarına göre söylenecek. Mevcut iktidar anayasayı değiştirecek çoğunluğu sağlarsa, anayasa da ilk görüşülecek madde, devletin niteliğidir. Laik, sosyal, hukuk devleti niteliği değiştirilecek, üniter yapıdan ve Türk Cumhuriyeti vasfından sıyırılacaktır.

İşte o zaman, kaybedenin TÜRKLER olduğunu rahatlıkla yazabileceğiz.


15 Kasım 2014 Cumartesi

Malumatın Putlaştırılması


Muhtemelen hayatım, yaşarken yaptıklarımın tamamı yanlış, yanlışın içindeki bilinemez noktaların çözümü de bilinmez bir basit hayat tarzıydı belki de. Belki de diyorum, anlayabilseydim eğer zaten düzeltme yolunu arar ve bulabilirdim kim bilir. Düzeltme çalışmaları yoksa doğru olarak adlandırılarak yaşanan, yanlış bir hayat bizimkisi. Demek ki, böyle. Böyle ki, yanlışlarımız bile idrak ettirilmemiş, yanlışı doğru gibi algılayıp, dosdoğru hayatlar yaşamışız bildiğimizce.. Sorun belki de burada, bildiğimizce! İnat ettiğimiz hayatımızın bildiğimiz kesimleri değil mi? Bilemediklerimiz üzerinde zaten ne düşünebilir, ne de bir çift laf edebiliriz. Bizi, bildiklerimiz götürdü pislik çukurlarına. Öylesine ısrarla söylemiştik bildiğimizi değil mi?

“En büyük ahlak değerinin hayatın kendisi olduğuna inanıyorum. Bu gezegendeki, bu kâinattaki hayata saygıdır, en büyük değer. Karıncanın, böceğin, ağacın, kurdun, kuşun, insanın, sadece bizden olan, bizim cemaatimize ait olan, yalnız bizim ülkemize, bizim topraklarımıza ait olan insanın değil, her insanın, bizden olsun olmasın, hayatına saygı duymak, yaşanan hayatın ihyasına girişmeye çalışmak; işte benim ahlaktan anladığım bu.” (Ahmet İnam, 24.03.2011, Akşam) “Allah sistemi”, ölçülmüş, biçilmiş, planlanmış muazzam bir ahlak sistemidir. Ahlak, halkiyetin tamamıdır. Ve Öz insandır. Yaratılışı insan ile anlamak, anlamlandırmak mümkündür. Yani insanın bulunmadığı bir izahat, bir politika, bir anlayış açıklaması eksiktir. Gerisi boştur. İnsandan uzak düşüldüğü an bil ki, Allah’tan da uzaksındır. Elektrik sisteminin ampule akım göndermesi ve ışığın yayılması nasıl bir anahtarın çevrilmesiyle mümkün ise, “Allah Sistemi”ne giriş yapmak da ancak bir İnsan’ın eliyle (gönül diyebiliriz) mümkün olacaktır. Çünkü sistemin anahtarı odur. Öyleyse kısaca insan için ahlaktır diyebiliriz.

Sistem içinde yaşamanın zevki, okuma ve sohbet ile varılacak uzun bir yoldur. Çalışmaların toplamının varacağı nokta, Oku’ma ile nihayet bulacaktır. Kişinin kendisini tanıması ve Allah Sistemi’ne nüfuzu, Kur’an’ı Oku’ması ile mümkün olacaktır. Okur-yazar olan herhangi birinin okuması anlamında olmayan bir Oku’madır anlatılan. Gördüğünü anlamlandıran, duyduğunu yorumlayan, bildiğini aktaran, bilmediğinin üzerinde kafa yoran geniş bir işlemdir Oku’ma. Yazı, yazılanların sahibi olmakla mümkün olsa gerektir. Yazı’yı yazan ise, taa Oku’yanın kendisi olsa gerektir.

Bütün yazılanlar ki, romanlar, hikâyeler, şiirler, tarihi vakalar, sosyolojik tahliller ama hepsi, okuyucusuna bir anahtar vermek, düşünceyi fitillemek üzere ayarlanmıştır. Düşüncenin tamamı değil, yazarının hislerinin bütünü değil, herkese farklı temalarda hitap edebilecek sadece bir anahtar cümlecik. Bir çıkış kapısı, düşüncenin sonsuz ve derin âlemine giriş ve yaşamak ve geliştirmek üzere. Yazar farkında olmayabilir, farkında değildir esasen, bunun bir önemi de yoktur. Tarihe bıraktığı notlar değil, sahibini bulduğu vakit, okuyucusuna göstereceği kapıdır yazdıkları. İnsandan, insana doğru bir yolculuktur kısaca. Küçük bir cümlecikle verilen kapıdan girilerek, belki de saraylar inşa edilir, yepyeni dünyalar kurulur. Bir küçük kapıdan, devasa saraya!.

Burada bir tehlikeli yar bulunuyor! Okuyarak bellenenler bir vakit sonra ideolojileşip, tanrılaşabilirler adeta. Aynı hükme, dinin farz, vacip, sünnet kıldığı ritüellerin din gibi algılanıp, putlaştırılması halini de ilave edebiliriz. Bu durum, put imali, sonra da dönüp tapınma gibi bir sonuç verir. Sahip olunan üç-beş putun yanına bir yenisini daha eklemek, tefekkür sahasında da karşılaşılacak zorlukların, engellerin kendi elimizle hazırlanması demektir. Okuyarak algılananlar ideolojik tesir göstermeye başlayınca, karşıyı insan olarak görememe tehlikesi de vardır. Devleti yöneten siyasi iktidarların en büyük zafiyetleri de bu duruma düşmeleridir. Çünkü toplumu meydana getiren fertler, insan olarak değil, oy ağacı olarak görülür ve bu sebeple onların karnının doyurulması, barınaklarının temin edilmesi gibi hayvani taraflarının tatmin edilmesi işleri ilgilendirir. Ki, Allah muhafaza koca bir milletin felaketinin örülmesi eylemleri böylece hayata geçirilmiş olur. Demek ki, siyasilerin İnsan’ı daima göz önünde bulundurmaları gerekmektedir ve asla unutmadan.

İdeolojinin putlaştırılmasının şöyle bir yanlışa da sebebiyet verebileceği düşünülmektedir: kendi ideolojisine tabi olmayanları düşman görerek, uzlaşılmaz kamplaşmalara sebebiyet verebilecektir. Tabi olmayanların sapkınlık içinde, satılmış, hain olduklarını filan düşünmeye ve kabul etmeye başlanılmasından sonradır ki, bu noktadan sonra da çaresiz hastalıklar gibi yurt sathına sirayet edebilecektir, belki de dünya sathına!.

Hâlbuki karşı görüş sahiplerinin fikirlerini inceleyerek, kendi görüş ve ideolojisinde tekâmüllere gidilebileceğini bilmek lazımdır. Usulet ve suhuletle yaklaşılması halinde uzlaşılamayacak anlaşmazlık yoktur. Karşı fikirleri, rahmet olarak kabul etmek büyüklüktür.

En kıymetli cümle şu olsa gerektir; okudukların bir hiçtir, esas olan üzerine kattıklarındır. Okudukların, sana girmen için verilen kapının tarifidir, bu kadar. Bu noktada Mevlana’ya kitaplarını havuza attıran Şems’i hatırlayabiliriz.

Öz, kitaplarla değil, Öz ile bulunur, anlaşılır ve bilinir ancak!.



14 Kasım 2014 Cuma

Eğip, Bükmeden; Vefa!.-IV


“Korunanlar”dan bahis vardır Kur’an’ı Kerim’de. Sık hatırlatılmaktadır. Kimlerdir korunanlar? Çok kısa ve sade olarak tek kelime: Vefalılar. Ahde vefa gösterenler.

Korunmak; dünyada, ‘karşıdan’ gelebilecek tehlikelere karşı olabileceği gibi, geleceğin de, yani dünya hayatından sonraki yaşam içinde gerekli olabilecektir. Karşıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunmanın bir takım kuralları vardır. Kavgaya tutuşmamak, kötü söz söylememek, kapıları kilitli tutmak, değerli eşyaları kasalara almak, bahçede kuvvetli bir köpek beslemek, iddialı sözlerden kaçınmak gibi tedbirler alınabilir. Ya, öteleri, dünyadan göç ettikten sonraki yaşamı nasıl korumaya alacağız? Nasıl ki, dünya hayatının tehlikesiz yaşanması için kurallar örülmüşse, benzeri kurallar öteler için de vardır. Bunların izlerini Peygamberin (SAV) tebliğ ettiği kitapta bulabiliyoruz.

Sıkça dile getiriyoruz, dünyadaki makamların en mühimi ‘Kulluk’ makamıdır. “Bana kulluk edin (hakikatin gereğini hissedip yaşayın)! Sırat-ı müstakim budur”. (Yasiyn/61) Bu makam, bizatihi korunmanın asliyesidir. Bu gereklilik, verilen sözden geliyor. Bela meclisinde “Evet” denilmişti çünkü. Bu sözde durulması ve yerine getirilmesi ise ‘Kulluk’ kavramı ile anlatılabilir ve ‘Kulluk’ ancak Allâh’adır. Karıştırılacak yer de burası oluyor. Biz, bize düşman olanı tercih ettiğimiz vakitlerde, şemsiyeden de çıkmış oluyoruz. “Ey “Ademoğulları… Size ahdetmedim (bildirip bilgilendirmedim) mi şeytana (bedene – hakikatinden habersiz bilince) kulluk etmeyin, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?” (Yasiyn/60)

İnsanın kendine vereceği zararı, bir başka kişi veya yaradılıştan görmesi mümkün değildir. Karşıdan, hayvan da olabilir gelebilecek zararlar zamanla tedavisi mümkündür. Ya, kişinin kendisine verdiği zarar? Kaldı ki, karşıdan gelebilecek zararların da, kişinin kendisiyle ilgisi vardır. Kavgaya tutuşarak alınacak darbeler de kendinin hiç mi suçu olmayacaktır? Vahşi hayvanlara verilecek zararın karşılığı alınabilecek yaralarda kişinin kendisinin hiç mi suçu olmayacaktır? Bu itibarla, ne gibi bir zarar ve kötülükle karşılaşılırsa, önce kendini kontrol etmek ve neler yapıldı da, bu tür bir kötülükle karşılaşıldığı çözülmelidir.

Manevi âlemde ilerleyiş sırasında karşılaşılan en büyük tehlike, geçmişte verilen ve eksikliği ya da zaman içinde yanlışlığı anlaşılmış veya asrın idrakine göre geliştirilememiş bilgilerin öğrenilip, iman derecesinde sahiplenilerek, gerçek gibi sanılan bilgiler üzerinde ısrar etmektir. Kısaca, sınır koymaktır, sonsuzluk ilmini ‘bu kadardır, ancak budur’ mantığı ile sınırlayıp, geride! Kalmaktır. Bu durum bir bakıma şirktir. Allah ilmini ve gücünü sınırlamaktır. Bilerek veya bilmeyerek yaptığımız sınırlamalardan Allah’a sığınırız.

‘Kulluk’, Raziyet makamıdır. Razı olunmadan, olgun kul olunamaz. ‘Her ne gelirse yahşidir, oda Dostun bahşidir’ diyebilmektir. Razı olunmadan, O da razı olmaz (Maide/119). Bu bir karşılıklılık değil, senden, seni (kendini) tanımanın istenmesidir, ahdine vefa göstermenin istenmesidir, “büyük kurtuluşun” müjdelenmesidir. Rıza makamına ulaşıp, kendi ile halleşmek ve O’nun razılığını almak böylece olacaktır. Hacı Bayram-ı Veli yapılan hatalara son verilmesini arzu etmekle, doğru yolu kısaca şöyle tarif eder:

 “Bilmek istersen seni / Can içre ara Can’ı / Geç canından bul onu / Sen seni bil sen seni”.

Bir yerde değil, kendinde ara. Yer yoktur, yön yoktur. Daima bakışların içine doğru olacaktır. Bakacağın (yer) sadece kendinsin. Kendi, kendine ayna olup, sırlayacak ve kendinden kendine alış-veriş olacaktır. Yetiştiren, Rab’dır. ‘Nefsini bilen Rabb’ini bilir’ kelamında anlatılan Rabb!. Buraya dikkat kesiliniz.

 “Vechlerinizi (yüzünüzü veya şuurunuzu) doğuya veya batıya (varlığın hakikati veya sistem bilgisine) çevirmeniz BİRR (işin hakikatini yaşamak) değildir. Asıl BİRR, ‘B’ işareti anlamıyla Allâh’a iman edip, gelecekte yaşanacak sürece, melâikeye (algılanıp fark edilemeyen varlığn hakikati olan Allâh Esmâ’sının kuvvelerine), Kitaba (varlığın hakikati ve Sünnetullah’a), Nebilere iman eden; Allâh sevgisiyle malı, akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışlara (yuvasından-vatanından ayrı düşmüş), yardım isteyenlere, kölelikten kurtarmaya veren; salâtı ikame eden (Allâh’a yönelişinin bilfiil hakkını veren); zekâtını veren (Allâh’ın bağışladığından bir kısmını karşılıksız paylaşan); söz verdiğinde sözünde duran; sıkıntı, hastalık ve şiddete maruz kaldığında buna dayanandır. İşte bunlar sadıklar ve korunanlardır.” (Bakara/177)

Söz bitti.

Kısmetse devam ederiz.

En doğrusunu Allah bilir.



10 Kasım 2014 Pazartesi

Eğip, Bükmeden; Vefa!.-III


Hayatı güzelleştiren, sevimlileştiren bir yanı da vardır vefanın, iyilikleri, güzellikleri hatırlatan ve hatırlattıkça sevgiyi pekiştiren bir tarafı.

Rahmetli Ergun Göze “15 Haziran 1961” başlıklı yazısını 15.06.2005 tarihinde Tercüman’daki köşesinde yazar. Konu, Peyami Safa’dır. Makale başlığı ise, Safa’nın Hakk’a yürüyüşünün tarihidir. Şöyle başlar yazıya: “Bir senelik dostluğunu ömür boyu unutamadığım üstad.” Bir dostu hatırlayış ve anma yazısıdır. Yaptıkları dostluk sadece bir yıldır, 44 yıl sonra hasretle hatırlayış, dosta gösterilen vefa.

Hatırlamadır vefa bir yanıyla. Hatırlayıp, bırakılan verasete uygun davranma. İsminin her söylenişinde, kalpten gelen ve bütün tüylerinin diken diken olduğu hatırlama sevinci ve bu sevincin isteyerek yaşanması. Bir fincan kahvenin kırk yıllık hatırının olması da, o hatır için 44 yıl sonra bile severek hatırlayış.

Tokatlı Cahit Külebi de şanlı kurtuluşun İzmir faslına, ‘Atatürk’e Ağıt’ yakarken vefasını ölümsüz şu dizeleriyle göstermiştir:

“Savaştepe köprüsünden geçen trenler
Sel olur İzmir’e akar.
İzmir’in denizi kız, kızı deniz,
Sokakları hem kız hem deniz kokar…”
Bu toprak bizim yurdumuzdur…

Diyerek devam eder. Vefanın gösterileceği an, içinde bulunulan andır ve her andır. Yaşanan duygular sel olmadan gösterilmesi de insanlık görevidir.

Vefa gösterimi, gösteri -merasim- olmaktan çıkarılmalıdır, görev addedilerek yapılmalıdır. Sonraları hüsranlar yaşatır, yapmacık, uyduruk vefa ritüelleri gelecekte başımıza çok işler açabilir. Buna bir örnek vermek gerekirse; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye de iktidara gelmesinin en büyük çalışanı bilindiği gibi ABD’dir. Başbakan Tayyip Erdoğan, vefasını belirtmek üzere, bir Amerikan gazetesine yazdığı makalede Irak’a savaşmaya giden ABD’li askerler için şunları yazar: “Irak’ta savaşan ABD’li kahraman bay ve bayan askerlere, en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en kısa zamanda dönmeleri arzusuyla dua ediyoruz”. (The Wall Street Journal, 31 Mart 2003) Bu da bir vefa gösterisiydi. Fakat İslam âlemine karşı işlenilmiş bir suç olarak üzerine kalmış ve hala yeri geldiğinde konuşulmaktadır. Zamansız ve gereksiz, inanmadığın halde gösteriş olsun kabilinden yapılan vefa gösterileri, baş belası olarak kalmaya devam edecektir. Samimiyet bu noktada önem arz eder. Samimi olmadığın hiçbir duygunu, düşünceni kimseye açma. Zaten mecbur da değilsin.

Tarihe vefa bahsi ülkemizde daima netameli konulardandır. İdareye gelen her güç sahibi, ‘kendi düşünce ve kabullerinin’ tarihi gerçekler gibi dayatılması rolünü oynamışlardır. Mesela 1923 tarihini Türk milletinin ve devletinin başlangıcı kabul edenler olmuş ve bunların bir kısmı da Türklerin İslamiyet ile ilgilerinin olmadığı gibi düşüncelerini dayatmak istemişlerdir. Onlar öyleydi de, şimdikiler nasıl? 1923’ten sonra İslamlığın ret edildiği, camilerin ahıra çevrildiği, dindarların itelendiği, başörtülülerin ikinci sınıf vatandaş addedildiği ve İslamiyet’in kendileriyle bir başka güzel canlandığını, Osmanlı’nın takipçisi olduklarını filan anlatıyorlar ve bu bilgileri doğruymuş gibi dayatıyorlar. Her iki düşünce tarzı da yanlıştır ve vefasızlık olarak adlandırılabilir. Doğru diye dayattığınız yanlışlar, bir gün önünüze çocuğunuz tarafından konur ve hesabı sorulur, hem de hiç ummadığınız bir zamanda.

1950’den beri Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyoruz. Ne istedilerse, neyi eleştirmişlerse hepsini yaptık, yapmaya çalışıyoruz. Birleşmiş Milletler ve NATO tarafından ülkemizden talep edilenlerin tamamı noksansız tarafımızdan yapılmış, onların istekleri yerine gelsin diyerek yurt dışına askerler gönderilmiş ve onların gönüllerini yapmak üzere savaşlara bile katılmışlığımız vardır. Buna rağmen, “Avrupa Birliği, ahlaki zemine dayanmayan, ahde vefa ilkesine sadık olmayan ve ülkemize (devletimize) sürekli yalan söyleyen ve nihai amacı Türkiye’yi tam üye yapmak değil, parçalamak olan bir kuruluştur.” (Ümit Özdağ, 6 Ağustos 2005, Yeniçağ) Oysa ülkeler, komşuları ve ticari partnerleriyle ilişkilerini karşılıklı işbirliği, saygı ve ahde vefa ilkeleri çerçevesinde sürdürmeliydi, bu anlamda her devletin karşılıklı rolleri açıkça tanımlanmış ve rollerin gereğinin yerine getirilmiş olması lazımdı. Bu yalan ve vefasızlık içinde, karşılıklı düşmanlaştırılan ülkeler durumuna kadar gelindi. Üstüne üstlük bir de Ortadoğu meselesinin içine bodoslama dalmak gibi bir gafleti yaşadık ki, içinden çıkılması güç durumlarla boğuşmaktayız. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, Çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun, Ortadoğu ülkeleri hakkındaki bir sözünü hatırlamak yararlı olacak: “Ortadoğu’da anlaşmazlıkların tarafı olmamalıyız.” Demişti ve seçilmiş Cumhurbaşkanımız sert ve ağır (hakaretvari) cevaplar vermişti bu söz üzerine. Şimdi ne kadar haklı olduğu anlaşılmış olmalıdır.

Devletlerin birbirleriyle münasebetleri, dış politika biliminin öğrettiğine göre, ‘karşılıklı menfaatler’ üzerine oturmaktadır. Ancak bu durum sadece iyi niyetli politikacıların söyleminde ve siyaset bilimi uzmanlarının raporlarında kalan sahte bir tespitten öteye gidememektedir. Çünkü, dünya süper devletler tarafından paylaşılmış vaziyettedir. Bu paylaşımda ne karşı devletlerin varlığı, ne de tarihi ilişkilere gönderilen ahde vefa söz konusudur. Özellikle devlet bütçeleriyle yarışan şirketleri yöneten küresel çeteler, aldıkları kararları asla tartıştırmamakta ve istediklerinin uygulamaya geçirilmesini özellikle ‘süper’ sınıfına oturmuş devletlerden istemektedirler. Bu devletlerin de başında Amerika Birleşik Devletleri gelmektedir. Uygulanacak strateji kendileri tarafından tespit edildikten sonra, ABD’nin vefalı! Takipçileri devletler tarafından ayniyle uygulanmaktadır. Nitekim Yale Üniversitesi’nden İmmanuel Wallerstein’in 8 Nisan 2005 tarihinde Zaman gazetesinde yayınlanan makalesinde şu cümleler durumu açıkça ortaya koymaktadır. “ABD müttefikleriyle strateji konusunu tartışmaya alışkın değildir. Stratejiye karar verdikten sonra gerçek müttefikten öte, vefalı takipçiler olan müttefikleriyle marjinal taktik konularında görüşme yapmaya alışkındır.” Böyledir, vefalı görünmek uğruna, ülkesini batağa saplamış onlarca devlet adamının isminin sayılması mümkündür.



9 Kasım 2014 Pazar

Eğip, Bükmeden; Vefa!.-II


O halde avlanmayacaksın!

Nobran avcıya yem olmayacaksın, hakikat avcısına yem (talebe) olmaya hazır olarak!.

Şeytanın tuzaklarından uzak duracaksın.

Avlanmak için hazır olup, tuzakları seçerek hareket edecek ve değerli toru bulunca da gönüllü atayacaksın. Bu tor İnsan’ın tuzağıdır. Hayırlıdır.

Tuzaklar farklı farklıdır. Kimisi seni düze çıkartır, bilemezsin, nasıl çıktığını. Bahsettiğimiz tuzak da budur. Seni düze çıkartacak olan tuzak. Seni doğru yola sevk edecek olan tuzak.

Niye mi tuzak dedik? Bunu da sen düşün. Vardığın sonucu mutlaka bildir. Bildireceğin adresi merak ediyorsan, ara bulursun. Avcının yakışıklısı, avcısına koşanlarla mücadele eder durur. O seçtiğini avlar ancak. Bütün canların, varmak istedikleri, potasında eriyip, Hak libasını giymek istedikleri yoldaki O Avcıdır. Hedefteki O’dur, varılması gereken O’dur. Yeter ki, onun tuzağına düş.

Hindistan’dan kopup gelen, Üçüncü Yüz Yılın büyük ruhu Beydaba, Kelile ve Dimne adlı eserinde anlattığı masallardan birisinde, verdiği derslerin vefa, vefakâr, sadakat konuları nasıl da ayrıntılanmış ve nasıl da anlaşılması üzerine bina edilmiştir. Anlattığı bir masalın sonunda şu dersleri verir:

“Dostuna ve arkadaşına karşı döneklik ve kalleşlik yaparsan başkalarına karşı daha çok kalleşlik yapacağın şüphesizdir; Şunu da bilmelisin ki, bir insan biriyle dost olur da bu esnada gadrederse beriki dostu onda sevgi ve samimiyet için yer bulunmadığını veya sevgisinin ona göre bir değeri bulunmadığını anlar.

Vefasız olana gösterilen sevgi, teşekkürü olmayan kimseye lütuf, terbiye kabul etmeyen, nasihat dinlemeyen kimseye sarf edilen terbiye gayreti ve sır tutmayana verilen sır kadar boşuna harcanmış bir şey yoktur.

Kuşkusuz, iyilerle yapılan dostluk iyilik getirir, kötülerle yapılan dostluk da kötülük getirir, tıpkı güzel kokulu bir şeyin yanından geçince de fena koku taşıyan rüzgar gibi..”

Mesela, siyasetin yükseklerinde oturanların şöyle söylediklerini duyarsın: “Siyasette vefa önemlidir”!. Neden önemlidir? Kendilerinin iktidarının devamı için. Asıl olan, onların iktidarıdır, koltuklarda onlar oturabiliyorsa, sen vefakârsındır, senden istenen budur, oy verecek, destek olacak, var gücünle çalışacaksın onların oturabilmeleri, onların gelecekleri, onların rahat ve huzuru için. Burnuna kötü kokular gelirse, hayır hayır yanlış düşünme, ters esen ve kötü kokular taşıyan rüzgârların eseridir. Duymak bile istemediğin bazı fenalıkları deşifre olmuşsa, sakın ola ki, fenalığın desteklediklerin tarafından yapıldığına inanmayasın, vefa bunu gerektirir. Sen desteğine devam edeceksin, ne de olsa, sana bazı küçük şeyler! Lütfetmişlerdir.

Lütuf edenden vefa beklenemez, o isteneni yapmıştır kendi zannınca. Vefa beklenen sensin. Zaten günümüzde vefa, İstanbul’da bir semt ismi olarak kalmıştır, bunu da iyice anlamak lazımdır. Bir vefakârı bile Vefa’da bulmak neredeyse mümkün değil derecesinde zordur! Devir o devir artık, ama alıştık!.

Bu noktaya kadar, bir ‘sevgi’sizliğin ağının içinde kıvrandığımızın anlatıldığını fark ettiniz mi? ‘Vefa’ ile ‘Sevgi’ özdeştir. Sevgi yoksa kimden neyin vefasını talep edeceksin. Öyleyse, karşıdan vefa beklemek değil, karşıyı sevmekle başlamak, dünyaya yeniden gelmek gibi bir harikulade hikâye. Vefayı doğuran sevgi, sevgiyi büyüten vefadır. Bu ikileme hayatın özü, hayatın kendisi olduktan sonra dünyaya ve âleme bir mana doğar. Sözünde duranlarla, sevgisine sadıkların hürmetleridir yaşama azmi ve hedefe kilitlenme. Sevgi ile vefa birlikteliği sevgiliye doğru uçuran geniş kanatlara sahip eder kişiyi. Bu yolun artık, ne yarları, ne dağları kalmıştır, dümdüz olmuş ve hatta zanlarda büyütülen her şey ters yüz olmuştur. Putlar kırılmış, secdegâh tertemizdir…

Geldiğimiz nokta zorlukların, sorumlulukların, görevlerin de başladığı nokta. Yapılması muhtemel yanlışların yasaklandığı, yapılması halinde cezalandırma ile tehdit edildiği noktaya geldik. Zor olanı, bu yerde kalabilmektir. Kalış sürekliliğidir. Çarpıtılma, karartma, kandırma, eğri gösterme, olduğundan başka anlatma, riyakârlık, şirk, ezicilik, kin, intikam… Ne varsa bildiğimiz yanlış tamamının bir kalemde yasaklanıp, haram kılındığı nokta. Bu noktada basiret açık, algılayış keskin, olaylar ve olgular fail açısından değerlendirilip, fiillerin de Hakk olduğunun idrak edildiği Müslüman noktasıdır. Ondan sonrasını Allah bilir. Ne olacaksa o olacaktır. Teslimiyet zevki içinde verilecek görevleri hakkıyla yapmak erlerin işidir.

Kalıcılık ve süreklilik, her an bir şen’de olanın daima gelişme içinde olduğunu, her anın bir önceki andan bağımsız olarak var olduğunu, idrak ederek, özümseyerek mümkün olacaktır. Anlaşılamadığı halde geçmişin eksik bilgilerinin putlaştırılarak hayat nizamı halinde iman edilmesi, yoldan alıkoyar ve hakikatin nurunu kapatır.

Yapılması gereken ve istenen;

Hakk tuzağına gönüllü olarak dahil olunarak, sevgiyle ve vefalı olarak adım adım hedefe doğru…