31 Ekim 2014 Cuma

Geçmiş Zaman da Kısa Kısa


IŞİD tarafından esir edilen TIR şoförleri ağız birliği etmişçesine, IŞİD aleyhine olabilecek bir tek kelime bile etmediler. Onlara iyi bakmışlar, işkence etmemişler, onlar Allah’ını Kitabını bilen insanmışlar, hepsi de iyi niyetli kişilermiş, yemeklerini vermişler, sularını vermişler, kötü söz söylememişler…

Yalnızca TIR’larına el koymuşlar!.

Ve,

Salıvermişler.

Siz inandınız mı bunlara?

Propaganda taktik ve tekniklerini ilk olarak öğretiyorlar galiba bu sefillere. Bakar mısınız, yakan, yıkan, kıran, geçiren, esir eden, bombalayan, yasaklayan.. bu yobazlar ne kadar iyi insanlarmış?

****

“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.” İlahi emirdir.

Muhafazakâr kafa, bu emrin hükmünden ve sonucundan kurtulmanın yolunu bulmuş:

Köşeyi döndükten sonra, Levent’e, Bebek’e, Çankaya’ya taşınıyormuş!...

Kafa işte.

Çok değerli akademisyen Ayhan Eralp şu cümleyi ilave etti: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur, dolu beyin dolu mideden geçer.” Teşekkürler Eralp.

***

Bir daha bayrak indirilemeyecekmiş, müjdeler olsun.

“8 Haziran’ın hemen ardından Diyarbakır’da toplanan AKP’nin üst düzey bürokratları çözümü bulmuş. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün üst düzey yöneticilerinin de katıldığı, bayrak krizinin çözülmesi ve bundan sonra yaşanmaması için alınması gereken önlemlerin masaya yatırıldığı toplantıda, “kamu kurumlarına bayrak asmayalım PKK’lılar da indiremesin” çözümü benimsenmiş.” Ahmet TAKAN.

****

Arslan Bulut’un yazısının başlığını okuyunca, gülmekten katılayazdım:

 “Seçime kadar Türk olmak!”

****

Cengiz Çandar, 10.07.2014 tarihinde şunları söylüyordu:

“Tayyip Erdoğan'ın, "post-Kemalist" bir Türkiye'de Atatürk'ü gömen bir "ikinci Atatürk" işlevini yerine getirmek ya da "sultan gibi bir cumhurbaşkanı" olmak istediğini aklı başında herkes görebiliyor.”

Günaydın Cengiz Çandar, sanki bugünkü hali bu.

Değil.

İlk günden itibaren böyleydi. Gözünüz kapalı destekleyip, ülkeyi çözülme eşiğine getirince, felaketin büyüklüğünü anlayıp bunları söylemek yine iyidir diyelim.

Günaydın Çandar!..

****

Tanrı’yı kandırdığımız sürece mutlu isek, daha başka bir şey yapmaya gerek yok. Sahtelik hayatımızın temel argümanı olduğu sürece, kendimiz de bir süre sonra sahte ile aynileşip, kandırma işlevini devam ettiririz. Sanırım bu durum halimizi en iyi tasvir eden cümledir. Sahteleşme, sahte yollar ve sahte tanrının, sahte eylemlerle kandırılması.

Niye kandırma yolunu tercih ediyoruz? Hakikatin ne olduğundan haberimiz yok da ondan. İbadet diye sarıldıklarımız, birisinin taklidinden başka bir şey değil. Ne fayda sağlıyorsun? Sanırım hiç!.



27 Ekim 2014 Pazartesi

Okuduk, Düşündük ve Yorum Yazdık


Kaleminiz var olsun Hocam.

‘Kendi düşen ağlamaz’ diye bir sözümüz vardır. Lakin kuruların yanında yaşların da yanacağı vakitlerdeyiz. Sebep olanlar, malı götürdüler. Onların, gidecekleri çok yerleri var.

Buralarda kalıp, bir şeyler yapmak, yine bağımsızlık ve hürriyet için, kısaca devletleri için canları pahasına savunmaya ve gerekirse kavgaya tutuşacaklar.

Düşman, çok cepheden saldırıyor. Terör örgütü bu cephelerden sadece birisi.

Şimdi, Güneyimizde, Sünni IŞİD (güya Arap) devleti ile Barzani’nin uzantısı Yahudi Kürt devletinin kurulması neredeyse tamamlandı. Bu aşamada anlamadığım şey şudur: Neden, Ayn-el Arab denen bölgede yaşayan Kürtleri elediler, hemen tamamını Türkiye’ye sürerek oraları Barzani kuvvetlerine peşkeş çektiler?

****

Durup dururken ne istediler Suriye’den? Hala, yok halkna eziyet ediyormuş, yok öldürüyormuş gibi lafları sıralıyorlar. Bunlar kafa karıştırmaktan başka işe yaramıyor.

****

Sıranın Türkiye’ye geldiğini galiba bizi yönetenler anlamış vaziyetteler. Ama bir türlü uslanamıyorlar ve inatlarının kurbanları olarak hala oturdukları kucaktan kalkmak niyetinde değiller.

Çok yakın geçmiş verilen kararların nasılda değiştirildiğini gösteriyor.

Yönetimi dolduranların ‘devlet’, özellikle Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi bir dertleri yok. Onlar, iki rekat namaz kılabilecekleri kadar bir zaman için, seccadelerini serebilecekleri bir yerleri olsun kafi görüyorlar. Tabi, bu durum saf ve temiz Müslümanları kandırmanın yoludur. Aralık 2013’teki yolsuzluk olaylarında, malı nasıl da götürdükleri anlaşılmış olmalıdır. Bu itibarla devlet, onlar için önlerinde settir. Bu devleti dönüştürmek ve beyinlerinin derinliklerinde bulunan 90 yıllık (olmayan) zulmün intikamını almak tek hedefleridir. Bu düşüncelerle beyinleri yıkanmıştır, silinmesi ve temizlenmesi mümkün değildir.

Şimdi yaptıkları yanlışlardan dönmenin tek çaresi, Tayyip Bey’i suçlamaktır. Nitekim bunların örneklerini: Ekonomi Bakanı’nın söylemlerinden, yandaş tesmiye edilen yazarların satır aralarına sıkıştırdıkları şikâyete varan cümlelerden anlıyoruz.

Millet, terörün hortlatılmasından mutazarrırdır. Lakin sesini çıkaramıyor. Çünkü tamamı bankalara, finans kuruluşlarına, gayr-ı menkul şirketlerine, otomobil satan firmalara borçlandırılmış vaziyettedir. Seslerini çıkartırlarsa veya desteklerini çekerlerse, bir anda borç batağında boğulacaklarını biliyorlar.

Bu duruma bilinçli olarak getirilmişlerdir. Küreselleşme niyetindeki idarenin, getirdiği, dayatılmış bir bilinçli son.

Maalesef, hıyarı gören halk, bir tutam tuzla yağmaya koşuşturmuşlar ve cacık yapmak isterlerken cacıklaşmışlardır.

Söz uzar gider, dertler bitmez.

Var olunuz. Kaleminiz sağ olsun.

Saygılarımla.


26 Ekim 2014 Pazar

Erdoğan’ın “Üst Aklı”!


“Muhtemelen daha üst bir akıl var”. (CB) Demiş Erdoğan!

Ee, var tabi. Bu üst akıl 13 yıl evvel, AKP isimli bir parti kurup, tek başına iktidar olması için ne lazımsa onu yaptı.

Peki, bu parti neler yaptı?

-Özelleştirmeleri aralıksız ve hızlanarak yaptı. 90 yılda devletin biriktirdiği ekonomik değerleri, küresel güçlerin envanterine yazdı.

-40 yıllık terör örgütü, bir anda çözüm ortağı oluverdi. Dindar ve masum gençlerin vatanlarını savunan gerilla kuvvetleri oluverdi.

-Türk’ün devletine ve vatanına bir başka ortak aradılar ve buldular. Şimdi bu kepazelikten kurtulmanın yollarını arıyorlar. Bulamazlar. Boyunlarında ihanetin yaftası asılıdır.

-Sözde demokratikleşme adına, Türk’ü ikinci sınıf vatandaşa indirgediler.

-Kendilerinden olmayan hiçbir Türk’ü devlette göreve getirmediler, devlettekileri terfi ettirmediler, anlamsız ve ilgisiz noktalara tayin ettiler.

-Savaşın gerçekte bir küreselleşme ve lokal yaşayanlar arasında olduğunu bilemediler (bu bilinçliydi)

-Türk ordusunu düşman sınıfına indirgeyerek, kurmay heyetini zindanlara tıkarak ordunun etkisizleştirilmesini sağladılar.

-Devlete vergi vermek yerine, uyduruk Sözde İslami vakıflara yapılan yardımları vergi gibi kabul ederek, devletin zayıflamasına neden oldular.

-Dostumuz komşularımızla aramızın açılmasını bilerek ve isteyerek sağladılar.

-Devletimizin etrafında hiçbir dostumuz kalmadı.

-Koca milletin, büyük devletin sadece bir politikası var: Başörtüsü. Nerede ne zaman sıkışsa ortaya sürdüğü tek çözüm politikası başörtüsüdür.  Ne bitmez-tükenmez bir sermaye imiş bu başörtüsü. Başka da bir güçleri yok.

-Kendi bildiklerince, yalan-yanlış din ve iman bilgilerinin bütün millet tarafından kabul edilmesi için, daha doğrusu ılımlı İslamlık için ne lazımsa yaptılar ki, bu İngiliz ve ABD gibi emperyalist devletlerin neredeyse 100 yıllık politikasıdır. Onların politikalarını uygulamakta bir beis görmediler.


Evet, büyük ve üst akıl tüm bunları yaptırdı ve yapanların başında da en yukarıdaki “Muhtemelen daha üst bir akıl var”. (CB) tespitini yapan kişi vardı.

Uyanmış mı oldular bu lafı söylemekle?

Hıh…

Diyorlar ki;

-PKK terör örgütüdür. (Lakin daha yeni yeni demeye başladılar olsun.)

-PKK ve Kürtler aynı değildir.

-PKK Kürtleri temsil etmiyor.

Tamam, bunlar güzel laflar. Gecikmiş de olsa, MHP’ye oy verme ihtimali olan milliyetçi kesimlerin oylarının AKP’ye akıtılmasının bir yolu olarak siyaseten de söylense, bunları doğru buluyoruz. Devlet büyüklerinin söylemiş olmasının güzelliğini tasvip ediyoruz.

İyi de;

Kürtlerle aramızda bir sorunun varlığını da söyleyerek, bu sorunun çözümünü PKK ile ortaklaşa arıyorsunuz.

Bu nasıl bir çelişkidir?

Eğer Kürtlerle aramızda bir sorun olduğunu tespit etmişseniz, çözüm için de taraf olarak Kürtlerin kabul edilmesi değil midir?

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu demezler mi?

İşte, Suriye ve son olaylar.

Buyurun, düşman bellediğiniz kuvvetlere, kendi elinizle silah veriyorsunuz.

Haydi, haydi… biraz daha yüksek sesle, başörtüsü, din eğitimi söylemini artırın, cami yapımına hız verin, Cuma selamlıklarını daha kalabalık yapmaya özen gösterin. Bu resimleri seyreden Türkler, sizlerin ne kadar büyük ve sağlam Müslüman olduğunuza inanır ve oylarını vermeye devam ederler.

İnadına,

Ne Mutlu Türküm Diyene.




24 Ekim 2014 Cuma

Sihirbazlar


Sihirbazın para kazanmak için çalışmasına gerek yok. O oturduğu yerde istediği kadar para üretebilir. Mübarek, elini sallıyor bir demet para, yumruğunu vuruyor bir balya para… kim bilir ondan zengini yoktur!.

Her şeyin para olduğunu zannederek yaşadığımız günlerin, süslü hayallerinden birisidir çok büyük paralara sahip olmak. Ama nasıl olunacağını bilmiyorduk. En kolayı sihir öğrenip, paraları yığmaktı.

Dünyalara sahip olmanın remzidir para. Bir şeylere sahip oldukça, öbürünün de senin olması isteğini artıran çok karmaşık bir bilmecedir dünyalıklar. Dünyanın kiri ele değdikçe, daha da elin kirlensin istersin, çünkü zaten kirlenmiştir, biraz daha kirlense, kirlendikçe yağırlaşsa ne çıkar? Bu sebeple sihirbazın eli kirlidir. Hatta kirden eli görünmez haldedir. Her nerede, her kim işlerine bir parça da olsa sihirbazlık karıştırıyorsa, bu kirden kurtulması mümkün değildir. Zira temelinde, insanları kandırmak, göz boyayıcılık, el çabukluğu vardır. Seyircinin görme kusurundan değil, sihirbazın el ustalığından bahsedilir.

****

ABD, Irak’ı işgal ettikten sonra, içeride meydana gelen direnişçi grupları bastırmak üzere geliştirdiği silah sistemine ‘Prophet’ peygamber adını vermişti. “Irak işgalinde dini sembolleri kullanan, bu çerçevede MOAB adlı bombalar kullanan, Evangelist askerleri adeta Haçlı savaşçıları olarak Irak halkının üzerine saldırtan Amerika, şimdi de Irak’a ‘Peygamber’ silahı gönderiyor.” (04.12.2004, Yeni Şafak) Sihirbazın şeytani oyununu görebildiniz mi? Adını ‘Peygamber’ koyduğu silahlarla, Müslümanları vuracak. O silahla karşılaşan halk ise, peygamber adına ya teslim olacak, ya da öldürülecek, şehadete koşacak.

Bir başka sihirbazdan daha söz edelim. “Görünürdeki gayesi demokrasiyi geliştirmek, yerleştirmek. Görünmeyen faaliyetleri ise sivil darbeler tezgâhlamak.” Olan Soros, para sihirbazı olarak anılır. ‘ABD’nin dünyada nasıl daha iyi bir rolü olabilir?’ (Zülfikar Doğan, 09.06.2005, Akşam) konusunda konferans vermek üzere Türkiye’ye gelir!. Büyük protestolarla karşılaşan Soros’un idare ettiği fonun ismi ‘Kuantum’dur. Dikkat edilirse, manevi çağrışımları olan bir kelimeyi hırsızlığına alet ediyor ki, insanlar paralarını rahatça yatırsınlar. Zaten sihirbazlığı da buradan geliyor. İnsanların bakışlarını farklı tarafa çevirmenin en kolay yolu, dini ve manevi kavramlar, kisveler kullanmaktır. Bu durum dünyanın her tarafında doğru sonuç verir, çünkü insan, her yerde insandır ve her insanın maneviyata ihtiyacı vardır.

2008 yılında Amerika’da bir ekonomik kriz yaşanır. Krizin temel sebebi, Amerikan finans sihirbazlarının ellerindeki kirin görünmesidir. Yalan-dolanla kandırdıkları insanlardan topladıkları ipotekleri, bankalara devrederek edindikleri düşük faizli kredileri, dünyanın diğer gelişmekte olan ülkelerine yüksek faizlerle yatırıp çok büyük kârlar elde ediyorlardı. Ortada dolaşan nakit yoktu, hepsi kayıtlar üzerinde, herhangi bir bankanın hesabında takip ediliyordu. Bu yalan imparatorluğu, milyonlarca insanın hakkının gasp edildiği dev imparatorluklar kısa bir süre içinde kâğıttan kaleler gibi yıkıldı gitti. İçinde ah bulunan evde oturulmaz, öğüdü sanırım oralarda yoktu.

Bir sihirbazlık örneği de Türkiye’den olsun: 2002 Kasım ayında yapılan seçimler üzerine, %34 oyla Meclis’in %60’ını dolduran AKP hükumet kurar ve aynı zamanda, güya Türk Ordusu hükumeti devirmek için, planlar yapar, oyunlar kurar, tezgâhlar düzenler. Daha sonra yandaş ismiyle anılacak olan gazeteciler ve medya aracılığı ile orduya ve milli güçlere kumpaslar kurulur. Söylediklerinin tamamı yalandır ve ancak usta bir sihirbazın gözleri yanıltabileceği beceriklilikle ordunun kurmay heyeti, muvazzaf askerler ve milli güçlere dâhil insanlar tutuklanır ve yıllarını cezaevlerinde geçirirler. Televizyonlarda pişmiş kelle gibi sırıtan bu dalkavuklar, sanki hiçbir şey olmamış ve bu oyunun içinde kendileri yokmuş gibi hala keyiflerine keyif katmakla meşguller, bu arada yalakalıklarına da devam ediyorlar tabii. Büyük bir milli direnişle cezaevi duvarları yıkılmış ve içeri tıkılan vatan evlatları, başları dik bir şekilde hürriyetlerini yaşamaktadırlar. Bu kavga henüz sonlanmamıştır.

****

Birisi karkas et ticaretiyle uğraşırken, diğeri de devlet memuriyetinde idi. Her ikisi de çalıştıkları işlerde para üretmeyi ve yatırım yapmayı iyice öğrendiler. Elleri de bir çabuktu, bir çabuktu sormayın.

Talih bunları devleti yönetme makamlarına kadar getirdi. İşleri bir açıldı, bir açıldı ki sormayın gitsin.

Sihirbazın eli kirlidir demiştik:

Kısa süre içinde, her iki ailede gemi filolarına, havuzlu villalara, çok değerli ‘kupon arazilere’ sahip oldular. Kurdukları havuzlarda Yüz Milyon Dolarları üreterek, dev medya organlarının sahibi oldular.

Evlatları, (onların lisanıyla) varlık içinde yüzmeye başladılar. Maşallah, öyle şansları var ki, neye el atsalar tuttukları altın oluyor. Her ne kadar, üniversite sınavını kazanamamış olsalar ve bu sebeple Amerika’ya gitmiş olsalar, diplomalarını para ile almış olsalar, çalışmak için girdiği Dünya Bankası’ndan başarısızlıktan dolayı atılmış olsalar bile…

Allah, yürü ya kulum demiş bir kere. Durdurmak ne mümkün.

Ama, bilmiyorlar ve düşünmüyorlar ki, koca Amerika bir gecede yerle yeksan oldu!.

Hatta, koca Uzan İmparatorluğu kendi elleriyle tarumar edildi!.

Haramiler, kaçacak delik aradılar.

İnsan içine çıkamaz oldular!.



23 Ekim 2014 Perşembe

Verme, Siyaset, Demokrasi, Sakatlık


Bendeniz AKP’nin siyasetlerini, Dücane Cündioğlu’nun Nisan 2001 tarihli bir yazısı üzerine kurduğunu düşünüyorum. Zaten öyledir, birisi bir kitap okur hayatı kurtulur, diğeri bir mimari yapı seyreder geleceğine dair yepyeni kararlar alır, başkası bir dağa tırmanır bazı düşüncelerinden vaz geçer. Siyaset erbabı da, eğer uyanıksa okuduğu ve içselleştirebildiği bir cümlede ne yapmasına karar verir ve inandığı ölçüde ölümüne uygular. Karar vermek, anlık bir düşüncenin sonunda oluşur. Eğer karar verilebilmişse ve korkusuzca uygulanabilmişse karar yanlış bile olsa başarı kesindir. Çünkü ardında milyonlarla kişinin (topluluğun) duası ve dayanışması vardır. Kararın arkasında bir topluluğun olmasının ehemmiyeti büyüktür. Dualara, topluca âmin denilebilirse zuhurat oranı daha yüksektir.

Durup dururken bir gazetenin köşe yazarının yıllar önce yazdığı bir yazısının bugünkü politikaların sebebi olduğunu nasıl söylersin gibi bir soruya muhatap olabilirim ihtimaliyle şöyle cevaplarım; bu dünyada uygulanan ne varsa ki, geçmişin bir zamanlarında söylenilmiştir. Ancak, uygulayıcılar kendilerini çok akıllı, çok idrakli, çok zeki olduklarını, ulaşılmaz, erişilemez olduklarını kabul ettiklerinden uyguladıklarının kendilerine ait düşünceler (fikirler) olduğunu zannederler. Bunun bir önemi yoktur. Düşünceyi serdeden arifan sadece güler-geçer seyreder.

Cündioğlu’nun cümlelerini yazalım okuyucu karar versin: “Siyaset en nihayet bir alış-veriş işidir, alma-verme sanatıdır. Kazanmak için, var olmak için almak ve vermek işidir. Sadece alamazsınız, aynı zamanda vermeniz de gerekir, alabilmek için vermeniz gerekir. Bu alışverişte kazançtan, -kabaca- aldıklarınızın verdiklerinize değmesi halinde söz edilebilir sadece. Daha çoğunu alabildiğiniz için ve alabildiğiniz sürece, verdiklerinizi kimse önemsemeyecek, hatta bunu basitçe vermek olarak değil, bir lütuf olarak algılayacaklardır.

Size sadece ne verdiğinizi değil, ne aldığınızı da soracaklar, sadece sağ elinizden çıkana değil, sol avucunuza konana da bakacaklardır. Sol avucunuz boşsa ya da boş denecek derekede bir şeyle doluysa veya sağ elinizden çıkanla mukayese edilemeyecek kadar değersizse hiç tereddüt etmeden sizi siyasetten boşayacaklar, sizi de siyasetinizi de boşaltacaklardır. Çünkü bu bugüne kadar hep böyle olmuştur ve böyle olmaya devam edecektir.

Bu milletin idaresine talip olanlar üç asırdır veriyorlar ve karşılığında da kendilerince bir şeyler almaya çalışıyorlar. Hep almak için verdiler, aldıkları sürece verdiler/verebildiler. Lâkin aldıklarından ziyade vermiş olmalılar ki en nihayet verecekleri pek bir şey kalmayınca verilemeyecek şeyleri de vermeye başladılar.”

Şimdi oturup neleri verdiklerini söyleyecek halimiz yok. Vermedikleri, veremediklerinin bir listesini çıkartırsanız, geriye verilenler kalır. Bu noktada, kömür-makarna repliği yok hükmündedir. Fabrikalar, barajlar, göller, madenler, köprüler, yollar, rafineriler, elektrik santralleri, okullar, ormanlardan bağışlananlar, kamu binaları, kupon araziler… say say bitmez. Şimdi sıra son cümlede. ‘Verecekleri pek bir şey kalmayınca verilemeyecek şeyleri de vermeye’ gelmiş durumda. PKK, IŞİD, ABD, AB, Ortadoğu.. almak için sıradalar, bizimkiler ise;  –Acaba ne verebiliriz? Düşüncesindeler. Son kalanlar herhalde verilemeyecekler listesinde olmalı ki, düşünme safhası epey sürdü. Adını yumuşattılar, ‘çözüm, analar ağlamasın’ filan gibi sevimli laflar buldular ama yemesi zor olsa gerek, kıvırıp duruyorlar. Hazmettiremediler. Yeni buldukları Başkan, tek hedef olarak çözümü ortaya koydu. Her ağzını açtığında, çözüm diyor, ne demekse, ne demek olduğunu izah bile edemiyor. Ağzında sadece çözüm süreci.

Özellikle, IŞİD ve İHVAN hakkındaki görüşleri, söylemleri ve yapmak istedikleri önemli ipuçları veriyor. Yapmak istedikleri tamamen BOP eş başkanlığına verilen görevler içinde bulunuyor. İhvan’la ilgili bir problem mi var, çözüm derhal sunuluyor, bakarız!. Hala Işid hakkında terör tanımını kullanamıyorlar. Yandaş yazarların satırlarına bakarsanız olanlara rağmen hala, masum çocukları anlatıyorlar. IŞİD’i terörle ilişkilendiren diğer yazarlara ateş kusuyorlar, küçümsüyorlar, fazla da hissettirmeden tabi. Efendileri, gösteriş olarak da olsa IŞİD’e savaş açmışken, fazlaca aykırı laflar edemiyorlar. Bu konuda neler verilecek merak içindeyiz doğrusu!.

Ortadoğu cazibe merkezi. Planlamalar BOP yüksek idaresi tarafından yapılıyor, eş başkanlık gereğini yerine getiriyor. Bakmayın bunların (ABD, AB koalisyonu) İHVAN düşmanlığına filan, birisi düşmanlık gösterisi yaparken, bizimkiler de sahip çıkıyor, yani askerlerini açıkta bırakmıyorlar. İhvan’a karşı düşünceleri, kabulleri neyse, IŞİD için de aynısıdır. Fark etmez. Her ikisi de, sırası geldikçe kullanılacaklar arasındadır. Tıpkı, PKK, tıpkı Kaide gibi. Bir de bakmışsınız, IŞİD, PKK, İHVAN birleşmişler ve saldırıyorlar. Hedef Türkiye. Hiç şaşırmam. En büyük düşmanlıklar, dost olarak bakıp, besleyip, büyüttükleriniz içinden çıkıyor. Değişmez gerçeklik.

Musul Konsolosluk elemanlarının IŞİD’e teslim edilmeleri (başka tür bir verme örneği) konusu, gelecekte çok tartışılacak. Fakat inanılmaz bir saklama, karartma yapabiliyorlar. Beyazı siyah, siyahı beyaz olarak göstermekte üstlerine yok. Yalan bunların geçim kaynağı. Koltuklarında kalabilmek için, vermenin yollarını buluyorlar ve veriyorlar. Enteresandır, Rusya o gün yıllardır kullanmadığı veto hakkını kullanmasaydı, Kıbrıs’ı bile vereceklerdi. Adalar denizindeki 16 adamızın Yunan devletine verildiği basına intikal etmesine rağmen yüksek idarecilerden bir itiraz ya da eleştiri gelmedi, enteresan!.

İlginç bir konu da şudur.

Bu kadar veriyorlar ama bir türlü yalama olamadılar.

Anlamadığım bir hususta şudur: gücü elinde bulunduranlar durmadan veriyorlar, karşılarında bunları eleştirecek bir güç yok. Bir yandan da muhalefetin olmadığını propaganda ediyorlar. Çok etkili bir metot. Muhalefet görevini de kendileri yapıyorlar adeta. Muhalif güçler, ne söyleseler, ne gibi öneriler getirseler, hangi eleştirileri yöneltseler basın ilgilenmiyor, üstelik muhalefet yok yaygaralarını en üst düzeyde seslendiriyorlar. Ne kadar ilginç bir politika, tam da oportünist uygulama, hep bana meselesi. Benden başkası yok meselesi.

Vererek bir yere kadar gidebilirsiniz. Bunun sonu yoktur. Almaya alışanlar daima vermenizi beklerler.

İyi de, nereye kadar?

NOT: Bu yazı, IŞİD teröristlerinin elindeki Türk esirlerinin, yurda getirilmesinden çok önce yazılmıştır.



22 Ekim 2014 Çarşamba

PKK, PYD, IŞİD ve Stratejik Derinlik!


1. PYD’nin, PKK’nın Suriye’deki kolu olduğunu biliyoruz. Nitekim lideri S. Müslüm PKK’nın yöneticilerindendi.

2. PKK, terör örgütüdür ve yıkıcılık faaliyetlerini 40 yıldır sürdürmektedir. Bu faaliyetleri yaparken 40000 kişinin canına ve 400 milyar dolarlık ekonomik zarara sebep olmuştur. Halen ABD’nin de terör örgütleri listesindedir.

3. Böyle olunca PYD’nin de terör örgütü sayılması iktiza ederdi. Bir zamanlar öyleydi. İlk tanıma muamelesi Türkiye tarafından gerçekleştirildi, üç-beş defa lideri Türkiye geldi ve uzun uzun çözümler üzerinde aramalar yapıldı.

4. En son iki hafta kadar evvel Salih Müslüm Türkiye’ye ABD’nin mesajını getirdi (ABD elçisi gibi). Bu mesajda, Peşmerge’ye Türkiye üzerinden bir koridor açılması ve Ayn-el Arap (Kobani’ye) geçmeleri talimatı verilmişti. Bunun üzerine Türk Dış İşleri koridor açılamayacağı fikrini geliştirdi ve Başbakan ve C.Başkanı bu talebin olamayacağını bildirdiler.

5. Bizler, Peşmerge’nin Suriye’ye geçip geçemeyeceğini içimizde tartışırken, ABD hava kuvvetleri PYD güçlerine havadan silah desteğini devam ettirdi.

6. Halen silah gönderilmesi devam etmektedir. Bu halde, bir zamanların terör örgütü tanımlamasıyla anlatılan örgüt; a) Elçilik görevi yaptırılarak, b) Silah yardımı yapılarak;

Terör örgütü sınıfından çıkartılmış ve sahada savaşan taraf konumuna yükseltilmiştir. Bundan böyle, artık PYD’ye terör örgütü denilmesi mümkün değildir. Çünkü ellerindeki silahla, bölücülük faaliyeti değil, vatanını savunan kahramanlar pozisyonundadır.

Türkiye’nin kendi sahalarından, PYD’nin de PKK gibi terör örgütü olduğunu söylemesinin hiçbir manası kalmamıştır. Bütün dünya, ülkesini savunan kahramanlar olarak algılatılmıştır. İlk yumuşatma hareketinin Türkiye’den geldiğini bir kere daha belirtmeliyiz.

7. Sıra, PKK’ya gelmiştir. Akiller heyetinin de yardımıyla, lideri müzakere komitesinin başkanı olarak göreve başlayacak, cezaevi değiştirilecek ve sözde barış görüşmeleri başlayacaktır. Bu arada, Öcalan’ın sekretarya görevlerinin yapılabilmesi için 6 kişilik bir heyet atanacaktır. Ayrıca, HDP haricinden bir heyette görüşmelerde bulunacaktır.

Yani, PKK’da artık terör örgütü olmaktan kurtulmuş olacaktır.

****

Yüksek politika, stratejik derinliği ezip geçmiştir. Bize derinlik diye yutturdukları, ne emir verilirse yapılır politikasıymış meğer.

Eksiğimiz, yanlışımız varsa okuyucunun tamamlaması ve eleştirmesi ümidiyle…



21 Ekim 2014 Salı

IŞİD, Esaret, İdare ve Terör; Buyurunuz!


Kabiliyet, yapılabileceklerin, yapabilmeye muktedir olunabileceklerin yekûnudur diyebiliriz. IŞİD hakkında daha düne kadar, öfkeli çocuklar, Müslüman çocuklar gibi ılımlı tanımlamalar yapıyorlardı. Onlardan, Sünni Müslüman Türklere asla tehlike gelmeyeceğini filan düşünmüş olmalılar ki, Konsolosluk elemanlarını rahatça teslim olmaya ikna etmişler. Ne de olsa, dürüst, tehlikesiz, Müslüman çocuklar!. Eski Başbakan’ın son günlerdeki bir konuşmasında, “Bir Müslüman, bir Müslümana bunları nasıl yapar” diye sorması, devlet zafiyetini gösteriyordu.

Yazımıza bu şekilde başlamış ve devamı için çalışırken, ummadığımız bir olay gerçekleşti. Musul Konsolosluk görevlilerinin 101 gün süren esaret (bu tanım bize ait değil, Baş Konsolosun tanımıdır) günleri sona erdi. Sınırda teslim edilmişler, oradan Şanlı Urfa’ya, oradan da kahraman hükumet üyeleri ve kahraman AKP yöneticilerince özel uçakla Ankara’ya getirildiler. Televizyonlardan naklet seyrettik. Başbakan bir konuşma yaptı, hiçbir şey anlatmayan bir konuşma, kutuplaşmaya son vereceklerini belirtmelerine rağmen, hala işbirlikçilerden, provaköterlerden bahsettiği (muhalefetin tamamen susmasını istiyorlar anlaşılan) ama rehinelerin IŞİD’e teslim edilmeleri konusunda bir şey söylemedi, kurtarılmalarının pazarlıkla mı, verilen tavizle mi, yoksa bir askeri operasyonla mı alındıkları hakkında da bir şey söylemedi. Sadece konuştu, kahramanlar dedi, alınlarından öptü, çocukları sevdi falan, filan. Bizim merakımız hala yerinde duruyor: niye teslim edildiler, niye üzerinde konuşulmaya yasak getirildi, nasıl kurtarıldılar? Nasılsa bir gün açıklanır.

Olmayanları kabul ettirmekten yana üstlerine yok. Yalana bulaşmış, algı yönlendirme operasyonlarında oldukça ustalaştılar. Operasyon görevlileri pek çok. Bizatihi kendilerinin yaptıkları açıklamaların yanında, görevli gazeteciler ve bürokratları da kullandıkları oluyor. Mesela, yeni Dış İşleri Bakanı Çavuşoğlu şunu söylemiş; “Biz IŞİD’i hep söyledik, müttefikler yeni uyandı”! Allah Allah, ne zaman söylediniz, söylediniz de basın mı yazmadı, yazdıysa biz mi görmedik. Nasıl söylediniz? Bizim bildiğimiz, öfkeli Sünni Müslümanlardan’ bahsettiniz, bu doğru, başka neyi nasıl söylemiştiniz? Suriye Başkanı Esad’ı devirmek için, kurulan bir organizasyon muydu yani, nasıl anlayacağız bu cümleyi?

Bir açıklama da, Tayyip Erdoğan’ın mikrofonu durumunda bulunan, Yeni Şafak Gazetesi Ankara temsilcisi Abdülkadir Selvi tarafından yapıldı. Hürriyet’ten Ahmet Hakan’a verdiği röportajda şu garip açıklamayı yaptı: “Konsolos, Defalarca uyarıldığı, THY uçağı gönderildiği halde tehlikeyi görmedi ve boşaltmadı.” Yani suç tamamıyla Konsolos’un. Nasıl sıyrılıyorlar görüyorsunuz. Askere yapılan tutuklama harekâtını da, cemaatin üzerine ‘kumpas’ kelimesiyle atmışlar, ardından da ‘ne kadar safmışız’ demişlerdi. Bu laflardan sonra ne mi oldu? Cemaatin tüm suçları ve günahları CHP’nin üzerine yıkıldı, şimdi Ana Muhalefet Partisi bunu temizlemeye çalışıyor. Gazeteci Selvi, suçu Baş Konsolosa yüklüyor yüklemesine de, oradaki muhafaza görevini yapan özel kuvvetlere ait görevlilerin silahlarını niçin teslim ettiklerini açıklayamıyor. Zaten konunun ana noktası burasıdır. Koruma görevinde bulunan askerler silahlarını nasıl teslim ederler? Bu yönde kendilerine emir verilmemiş olsaydı, böyle mi davranırlardı?

Şimdi durum değişti, her ne olmuşsa, nasıl olmuşsa olmuştur. Rehineler salimen Türkiye’ye getirilmişlerdir. Bu durum sevindiricidir. Hepsine geçmiş olsun diyoruz. Devletimiz için bir başarı, Milletimiz için de önemli bir durumdur. Yapılan yanlışlar üzerine 3 aydan fazladır rehin tutulmaları, yaşanmamış olsun isterdik. Ne yapalım ki oldu, yaşamış oldukları zor hayatın bitmiş olması önemlidir. Bir daha yaşanmaması dileğimizdir. Bu olayların niye geliştiği, nasıl oluştuğu gelecek zamanlarda çok konuşulacaktır.

Siyasi şov yapmaları idarenin hakkıydı, kabul ediyoruz. Başarı tamamen kendilerine aittir. Hayırlı olsun diyoruz. Ancak şimdiden sonra yapılması gereken, IŞİD belasının bertaraf edilmesidir. Artık, rehine (veya esir) problemi ortadan kalkmıştır. IŞİD’in bir terör örgütü olduğunun açıkça deklare edilmesi gerekmektedir. Bununla kalınmayacak tabi, Türkiye içindeki açık veya gizli örgütlenmeleri dağıtılacak ve adalete teslim edileceklerdir. Irak ve Suriye içindeki güçlerini de kırmak Türkiye’nin görevidir. Madem, yüksek siyaset uygulama yeteneğindeki elemanlarınız vardır, bunu da becerirsiniz.

Mesela, IŞİD ile ilgili yapılan toplantıda alınan kararlara (bildiriye) Türkiye’nin neden imza atmadığı, açıkça anlatılamamıştır. Her ne kadar dünkü zafer görüntüleri göğsümüzü kabartmışsa da, IŞİD’in haber ajansı olarak faaliyet gösteren Takva Haber’in “müzakereler sonunda” serbest bırakılmış olduklarını açıklaması, bize “Ne verildi?” sorusunun sorulması gerektiğini hatırlatıyor. Ayrıca, AKP milletvekili Ş. Tayyar’ın tiwitter hesabından yaptığı “CIA’nın serbest bıraktığı” anlamındaki açıklaması da, savaşın aslında ABD ile olduğunu ve rehinelerin aslında CIA’ya teslim edildiğini mi anlatıyor diye sormadan edemiyoruz. Özet olarak, işler karışık. Sevinme bizim için bitti. Başbakan’ın “aylardır uyumadan rehineleri kurtarmak için çalıştık” demesi bile, bazılarımızın dudaklarında alaylı tebessümler oluşmasına sebep oldu. –ya, ne yapacaktınız. Yan gelip yatacak mıydınız?’ Deme hakkını verdi.

Olayları ve gerçekleri terse çevirme gayretlerinden vaz geçerek, anladık bu konudaki kabiliyetinizi de takdir ediyoruz:

IŞİD terör örgütüdür. Türkiye, büyük bir devlettir. Büyük bir devletin terör örgütlerine nasıl davranacağı bilinmektedir. Türkiye’nin IŞİD ve PKK’ya terör örgütleri gibi davranması zamanı gelmiştir.


Acıyanlar, bir zaman sonra acınacak hale gelirler.

16 Ekim 2014 Perşembe

‘De-Facto’ Oyunlar!.


Kanlıdır.

Kendini ‘ağa’ sanan birileri tarafından çizilen planlar sahneye konur. Ölüm kaçınılmazdır.

Ya ölecek, ya da teslim olunacaktır.

Sahnedeki oyunu idare eden ve oyuncuların, oynanan oyunun kim tarafından çizildiğini bilmemeleri esastır. Sadece, Eş-Başkan seçilmiş kişi bilir. O da, verilen suflelere göre oyunu idare eder.

Daima kameraların karşısında olduğundan; Bir gün -hatta daima-; ‘bu işleri kendisinin yaptığını’ filan düşünür, öyle de söyler, söyler ama gerilerden birileri kıs kıs gülmektedir.

Doğruyu ‘aramak’ gereksiz; gözünün önünde durup duruyor. Kral çıplaktır yani, söylenilmiştir.

Şimdi, PKK’yı düşünelim;

Yurt içinde silahtan arındırılmasını istiyoruz!

Yurt dışında ne yapıyoruz?

Silahlandırılmasını.

Bu nasıl bir politikadır?

Ya kendimizle çelişiyor, ya ortaklarımızla çelik çomak oynuyoruz.

Uygulanan politikaların oturduğu nokta şurasıdır;

“T.C. kuruluşundan beri yanlıştır ve bugüne kadar yanlış uygulamalar içinde olagelmiştir”.

Bu cümle içinde eleştirilen kimdir?

ATATÜRK.

Ayrıca onun arkadaşları ve 38’e kadar olan uygulamaları. Bu cümleyi söyleyenler kimlerdir? Ayrılıkçı  Kürtçüler, neo liberaller, Komünistlikten liberalliğe terfi edenler, siyasi dinciler ve yandaşları.

Sonradan uydurulan ve sürekli her hatayı ifade ederken kullandıkları ‘Kemalizm’ safsatası karartma bölgesi.

Peki, milli politikalar uyguladığını özellikle propaganda eden yöneticiler neden, ama neden ‘böl-yönet’ siyasetinin uygulamasını (güya) korkusuzca hayata geçirmek çabasındalar?

Bu anlaşılamaz.

Anlaşılamaz da. Ancak, şu gerçeklik var; “Yüz kere yanlış yap, bir kere -doğruyu- söyle, bu millet hep senin doğru yaptığını zanneder!”

Eğer bu özelliği bilirsen, ne yapacağını da bilirsin.

Yalan söylemeyi bilmeyene, istersen durmaksızın yalan söyleyebilirsin.

Olan budur.

Çünkü yalanı bilmiyor, yalan nedir bilmiyor. Nasıl istersen öyle davran, öyle konuş.

Niye bu oyun?

Saklanacağın en korunaklı bölge polisin (seni arayanın) yanıdır.

Eleştireceğin konuda inandırmak istiyorsan eğer, kendini işin içine katarak olursa, toplumun hoş görmesi kolaylaşacaktır. Bu halde yapılması gereken, kendini de işin içine katarak eleştiriyi yüksek irtifalara çıkarmak. Kendin de eleştiriliyorsan, halk şunu söyleyecektir: -daha ne olsun, kendini de işin içine katıyorsa suçlu o değildir!..

Tam bu noktada politika kolaylaşıyor. İstediğini, istediğin tonda söyleyebilirsin.

Beyinleri tam bu enstantaneyi görmeye ayarlayabilmişsen eğer;

Sahnedeki kahraman sensin.

O vakit istediğin oyunu, rahatlıkla sahneye sürebilir ve istediğin (kötü de olsa) oyuncularla, istediğin replikler ve sahne hareketleriyle oyunu devam ettirebilirsin.

Demem o ki;

Artık sen, bir ‘karizma’sın. İstediğini, nasıl canın çekerse öyle yapmaya özgürsün.

Bunun tanımı; ‘istenen oyunu, istediğin hürriyet içinde sahneye koyabilirsin’ demektir.

Bu oyunda kimin öldüğü, niye öldüğü, nasıl öldüğü sorulmaz, önemli de değildir. Çünkü sen varsın ve sen vaz geçilmezsin.

Ta ki;

Birileri!..


İpini çekene kadar!..

14 Ekim 2014 Salı

Anayasa Nasıl Değiştirilir


Sekiz-on ay kadar önce, anayasa tartışmaları yapılırken bir taraftan da biz dalmış ve aşağıdaki maddeleri sosyal medya sayfalarında yazmıştık. (Yeniden, hükumetin ve aydınların gündemine girdi, tekrarda fayda var.)

  1. Savaşta yenilen tarafın anayasasını, yenen taraf yapar.
  2. İhtilal (darbe) yaparsın, (kanlı-kansız mühim değil) yeni bir anayasa yaparsın.
  3. Bir ülkeyi sömürgen altına alırsın ve onların anayasasını yaparsın.
  4. Arabulucu olarak görevlendirilirsin ve anayasa yaparsın.
  5. Yine bir savaşla aldığımız topraklar üzerinde yeni bir devlet kurulur ve anayasa yapılır.
  6. Sömürgeni terk ederken, kendine daha sıkı bağlamak üzere bir anayasa yaparsın.
  7. Birlik kurarsın ve yeni bir anayasa yaparsın.
  8. Devletin şeklini (cumhuriyetten… bir şeye) değiştirirsin ve anayasa yaparsın.
Peki, biz niye anayasa yapıyoruz, bunlardan hangisi gerçekleşti?

Selahattin Arslan Bey şu ifadelerde bulunarak, tartışmaya katkı sunmuştu: Değerli kardeşim, Anayasa hazırlamanın hukuki koşullarını çok güzel ifade etmişsiniz. Sizi kutluyorum. Bizim o beğenmedikleri darbe anayasası dedikleri 1982 anayasası, hazırlayacakları anayasadan kat be kat üstündür. O anayasa da ihtiyaca göre gerekli güncellemeler zaten yapıldı. O anayasa da ayrıca olmazsa olmaz ve değiştirilmesi suç teşkil eden yasak maddeler vardır.(1,2 ve 3. maddeler) Yine o beğenmedikleri anayasa halkımızın % 94 oyunu almış anayasadır. Şimdi hazırlanacak anayasanın aynı oranlara çıkmasını ben mümkün görmüyorum. Bizi karanlık ve tehlikeli günler bekliyor...”

Anayasa niye değiştirilir sorusu henüz cevaplanmamıştır. Doğrusu hükumet taraflarından da konu hakkında doyurucu bir makale yazılmamış, tartışmalar yapılmamıştır. Tek söylenen, ‘Küresel Sisteme Eklemlenmek’ ve ‘İleri Demokrasi’.

Banu Avar 2011 yılında yazdığı “Bilderberg Cemaati” başlıklı makalesinde şunları söyler: “1950’li yıllardan sonra pek çok iç ve dış politikayı Türkler değil; Bilderberg, CFR ve Trilatel Komisyon Üyeleri belirlemiştir.”

Eşeği sürüyorsanız, osuruğuna katlanacaksınız. Eğer, küreselleşme devrinde rol kapmak, paylaşımından istifade etmek gibi amaçlarınız varsa ve bu yönde kararlar alıp, çalışmalar yapıyorsanız verilecek emirlere, tavsiyelere de uymak mecburiyetiniz vardır. B. Avar’ın ismini bildirdiği kuruluşlar da kürselleşme çağının emir merkezleri olarak vazifelerini icra etmektedirler. Kürselleşme, bir ABD imparatorluk projesidir. Küresel hegomanlara yaslanarak iktidarınızı sürdürmek isterseniz, onların emirlerine de uymak zorundasınız. Bu anlamdan olarak, danışmanlık süresi sonunda “Dış İşleri Bakanı olacak Davutoğlu’nun ‘stratejik Derinlik’ kitabının, ‘küresel hegomana yaslanarak bölgede güç yansıtma’ savına uygun biçimde ABD’nin projesine kendi projesini monte etmeye heveslendi. Başbakan kendini Büyük Ortadoğu Projesi’nin ‘eşbaşkanı’ ilan etti. Daha sonra, AKP tüm Sünni İslam dünyasında ‘örnek ülke olarak’ sunulmanın heyecanına kapılıp Ortadoğu’nun, İslam dünyasının lideri olmaya, Irak Kürdistanı’nı kendine bağlamaya Osmanlı nüfuz alanını restore etmeye kalkıştı.” (Ergin Yıldızoğlu, Cumhuriyet, 16 Haziran 2014)

Anayasa’nın vermediği görev ve yetkileri ezberlerinde olduğu gibi kullanmaya başlarlar. Fakat içlerindeki akıllılar ve ABD’li akıl daneler vasıtasıyla, anayasa değiştirme çalışmaları başlatırlar. Şimdilerde hemen hepsiyle kavgalı oldukları bir heyete hazırlattıkları anayasa tasarısı metnini Türkiye’de açıklanmamışken, ABD’ye götürürler ve tartışırlar (bu tartışmalar hakkında henüz bir bilgi alınamamıştır). Millet Meclisi’ndeki oy sayıları yeterli olmadığından, söz konusu metin rafa kaldırılır. Fakat anayasayı ille de değiştirmek istekleri sonlanmaz. Komisyon kurarlar, aylarca çalışır bu komisyon. AKP’nin dayatmacı ve uzlaşmadan uzak fıtratı yüzünden çalışmalar boşa gider ve komisyon dağılır. Anayasayı değiştirme tartışmaları bir türlü bitmez, konu daima taze tutulur. AKP’nin istediği, Başkanlık, Yarı Başkanlık veya Partili Cumhurbaşkanlığı daima tartışılacak bir konu olarak kamuoyu önünde hazır tutulur, fakat anayasanın niçin değiştirilmesi gerektiği hakkında, ‘darbe anayasası’ demekten öte mantıklı ve tatminkar bir açıklama getiremezler. Oysa biz biliyoruz, anayasanın değiştirilmesi küresel güçlerin talebidir.

Yiğit Tuncay, Suat Parlar ile yaptığı röportajı 7 Nisan 2011 tarihinde halksahnesi org adresinde “Anayasal Kuşatma ve Sermaye” başlığı altında yayınlar. Bu mülakatta, Parlar’ın ilk tespit cümlesi çarpıcıdır: “Totaliter neo-liberal sömürgecilik, Türkiye’de anayasayı rehabilite etme kararı almıştır. Bu bir bakıma hukukun Amerakanlaşması anlamına geliyor. Çünkü küreselleşmenin odağında ABD duruyor. Küreselleşme, Amerika’nın ulusal çıkarlarının dünya düzleminde ideolojik hukuki, politik, ekonomik, askerî ve stratejik unsurlarıyla egemenliğine işaret ediyor. Bu egemenlik tam anlamıyla bir hegomanayı mümkün kılmasa da, o hegomanya da büyük ölçekte çözülmeler yaşansa da, ‘Amerika’nın en iyi ihraç malı küreselleşmedir’. Dünyada kapitalist sisteme bağlı bütün ulus-devletlerin meşruiyetleri, ekonomik süreçleri, askeri şekillenmeleri böyle bir uyum içerisinde gerçekleştiriliyor.”

Elbette anayasalar, değiştirilmez nas hükümlerinde değildir. İlmi gelişmeler, sosyal istekler ve zamanın değişimine uyumlu olarak anayasanın da değiştirilmesi ve hatta baştan sona yenilenmesi mümkündür.

Bir şartla;

Küresel güçlerin dayatmalarına, büyük devletlerin tavsiyelerine kulak tıkayarak, onları umursamadan, kendi bilgi birikiminle, kendi adamlarının araştırmaları, kendi üniversitelerinin hazırlıklarıyla, bağımsız ve hür iradenle yapmalısın.


Karar kendi beyninde üretilirse kıymetlidir, önemli değil yanlışta olsa, kendinin alacağı bağımsız ve özgür karar, doğru da olsa yabancının dayatacağı karadan daha makul olacaktır.

13 Ekim 2014 Pazartesi

AKP Devleti mi?


KCK yönetiminin yayınladığı bildiride açıklamaları şu cümleyle başlıyor:

“AKP devleti ve Erdoğan…”

Biz de böyle düşünüyorduk, ‘Parti Devleti’ ve ‘Erdoğan’

Teröristlerle, bölücülerle, ayrı devlet kurmak isteyenlerle aynı yerde mi buluşmuş olduk?

Peki, PKK ve türevlerinin ‘AKP Devleti’ demelerinin sebebi nedir?

Öteden beri T.C.’ye küfür ediyorlar hem PKK (KCK)’lılar ve hem de AKP’liler. Bunlar asla Türkiye Cumhuriyeti’ni istemiyorlar, hatta devletin isminin başında ‘TÜRK’ kelimesinin bulunmasını bile istemiyorlar. Bu itibarla bölücülerin AKP Devleti demelerinin anlamı anlaşılıyor. Açıkça anlaşılıyor.

Benim anladığım şu; bu tanımlamaya bugüne kadar ne AKP siyasetinden, ne de onları (güya) ölümüne destekleyen yandaş yazarlardan bir eleştiri veya itiraz gelmedi. Niye gelmedi? Çünkü onlar da devletin artık bir AKP devleti olduğuna inanıyorlar da ondan.

Devleti savunuyorken nerelere gelmişiz?

Devletsizlik isteyenler, devlet olmasa da olur diyenler nasıl da güçlenmişler, nasıl da bir kaşık suda boğacak hale gelmişler!..

Bilmedikleri bir şey var:

Yıkıntının altından kalkmasını bilen tek millet var bu dünyada;

Adına;

TÜRK diyorlar.

Muhammedî Türk…


12 Ekim 2014 Pazar

Düşük Yoğunluklu Savaş!


Şimdi, sorulması gereken bir soru da şudur; ikinci cumhuriyetçilerimiz, liberallerimiz, neo-liberallerimiz, sosyalistlerimiz, dönme eski komünistlerimiz (bu noktada, adlarına bağımsız, eski, yusufiyeli, muhalif gibi sıfatlar ekleyen Ülkücüleri de katabiliriz) neden neden, düşüncelerini, emeklerini, mesailerini İslamcı (dinci) gayr-ı milli bir iktidarın güçlenmesine ve onların iktidarları süresinin uzatılmasının mümkün kılınmasına yönelik olarak harcamışlardır? Ne istiyorlardı, ne ile karşılaştılar? Peki, desteklerini neden çektiler, gerçekten çektiler mi?

Aslında bu soruların hiç birinin cevabını bilmiyorum. Sıfatları geçenlerden de hiçbir tanıdığım yok. Haa, komünist, sosyalist, liberal… Tanıdıklarım var. Fakat adı geçenlerden değil onlar. Sorduğum sorulara, ‘sen ne biliyorsan, bizim bilgilerimiz de farklı değil’ diyorlar. Çünkü onlardan değiller. Milli güçlere dâhiller. Bizim düşüncelerimizi paylaşmasalar, problemlere farklı çözümler getirseler bile, birleştiğimiz bir husus var, vatanın birliği, bütünlüğü, vatanseverlik kısaca. Ekonomik ve sosyal konularda farklı görüşler bildirsek bile, birleşebileceğimiz bir konu birlikte hareket etmemize ve o konu üzerindeki sohbetlerimizde aynı zevki, aynı heyecanı duymamıza neden oluyor. Öyleyse, bu ortak duyguya önem verip, onun üzerinde çalışmalar yapmalıyız.

Göğsünüzü gere gere bu bizim komünistimiz, bu bizim sosyalistimiz, bu bizim liberalimiz, bu bizim dindarımız diyebileceğiniz kaç kişi tanıyorsunuz? Türk komünisti, Türk Sosyalisti, Türk liberali!. Kendini Türk gören ‘gibi’ değil, sahici Türk!. Mış gibi yapan değil.

Dikkat buyurunuz lütfen, düşük yoğunluklu savaş halindeyiz. 1945 yılında bitti dedikleri II. Savaş hiç bitmemişti ki!. Şimdi evrilerek, yoğunluğu düşürüldü o kadar. Düşen yoğunluk ne getirdi derseniz? Mantar gibi çoğalan ve hemen her konuyu kapsayan ‘sivil toplum kuruluşları’. Maşallah, bilmedikleri akıl yürütemeyecekleri bir konu yok. Efendilerinin emirlerini gerçekleştirmek üzere, aldıkları paraları helal ettirmenin telaşı içindeler. Sahi yakın geçmişte birden bire ortaya çıkan, orada burada eylemler, gösteriler düzenleyen ‘Genç Siviller’e ne oldu dersiniz? Tam bu sırada birinci paragrafa dönerek, sorulan soruyu cevaplayabilirsiniz. Görünürde farklı ideolojilere sahip olduğunu sanan kişilerin toplandığı, farklı sivil toplum kuruluşları, kelimeleri, cümleleri, hayalleri farklı farklı olsa da hep aynı türküyü söylüyorlardı. O türkü, efendilerinin ezberlettiği ve hiçte farkına varamadıkları kahrolası, yıkıcılık ve birilerini yerleştirme türküsü.

Burada bir şeyi daha söylemeliyiz. Düşük yoğunluklu savaş bir noktada bitmez, süreklidir ve biteceği tarih efendilerin gelip yerleşmesini işaret eder. Nitekim hatırlatılan sivil örgütler hala işbaşındırlar ve hala gazetelerin, televizyonların başköşelerini işgal etmektedirler. Güya, -mesela- kanarya severlere hitap ettiklerini sanan bu gafiller, aslında ABD’ye hizmet ettiklerinin farkında bile değiller. Zaten, farkındaysalar buna ancak ihanet denilebilir!.

Her ne kadar düşük yoğunluklu demişsek de, silahlandırıp eğittikleri terör örgütleriyle sıcak savaşında alasını göstermekte tereddüt etmemektedirler. Tehditlerle, şantajlarla istedikleri kararları aldırtıp, istedikleri kanunları rahatlıkla çıkartabilmektedirler. Özelleştirme kandırmacasıyla yaptırdıkları işler hep bu kabildendir. Zaten iktidar koltuklarını da, yıllar önce sözleşip anlaştıkları kişilerle doldurmuşlardır. Partisi önemli değildir, her siyasi partiye istedikleri kişileri rahatlıkla sızdırabilmektedirler. Adalet teşkilatına, yüksek yargıya, yargının yükseklerde iş tutan kurumlarına, yasa çıkartan meclise, çıkartılan yasaları uygulayan hükumete direkt olarak etki edip, istedikleri yönde at koşturabilmektedirler.

Mesela, kulağımıza fısıldanan şu konu dikkate değerdir: çıkartmak istedikleri kanunları evvela, Anayasa Mahkemesi’nde oluşturdukları gayrı yasal bir kuruma, anayasaya uygun olup olmadığını onaylattırıp, sonra Meclis’e indirtmekteler. Ne olur ne olmaz kabilinden. Bu işleme çanak tutanlar kimlerdir? Nasıl yaparlar? Hukuk bu faaliyetin neresindedir?

 “Akıllı insan taklidi yapan insanlarla dolu dünyamız.” Kendilerini böylece sakladıklarını sanıyorlar. Akıllılar ya! Kendilerinin dışındakiler kandırılmaya layık kişiler. Kandıran o olunca, her şey mubahlaşıyor.

Destekleyerek iktidar süresini uzattıkları siyasi yapıdan uzaklaşmış görünümündeler. Hiçte inandırıcı değil. Zayıflığını durmaksızın tekrar ettikleri muhalefetin yerine kendilerini konumlandırma isteklerindendir. Muhalefeti de içlerinden çıkartmak çabası. Bakarsanız yine medyada onlar, büyük gazetelerin köşelerinde onlar. Sormayın hem de muhalefete ait olduğu bilinen medya dahil!..

Hıh…

Hiçte komik değil!...