3 Eylül 2014 Çarşamba

Sıkıntılı Bayram!


Bayram yazısı nasıl yazılır? Bilmiyorum.

Bir ay boyunca oruçlarını tuttular, içinde Kadir Gecesi’nin de bulunduğu bir ay boyunca taat ve itaatle geçirilen günlerin sonunda Bayram’a eriştiler. Umre’ye gidebilenler, Arafat’ta durarak, geçmiş günahlarından pişmanlıklar yaşadılar, Beytullah’ı gören lüks otel odalarında, kaldıkları sürece tanrılarını hatırladılar. Evlerine dönerken tertemiz Müslümanlar olarak, günahsızca evlerini şenlendirdiler. Ne güzel, bir Bayram gününde, dost-akraba, konu-komşu, yakınları ve tanıdıklarıyla bayramlaşıyorlar, gözlerinden, yüzlerinden gülücükler saçıyor, mutlulukları okunuyor. Geçmişlerine dair zerre kadar bile günah kalmamış. Yeni, taptaze bir başlangıç yapıyorlar hayatlarına ağızlarında lokum tadıyla… Afiyet olsun. Dokuz tekbiriniz kutlu olsun. Tebrikler.

Ne güzel!...

Sıkıcı gelmezse, bu günahsızlık içinde farklı bir konuyu gündeme getirmek niyetindeyim. Bismillahirrahmanirrahiym.

Bilen - bilmeyen, anlayan - anlamayan herkesin rahatlıkla kullandığı bir tanım var. ‘Algı yönetimi’. İnsan algısının istendiği yönde iş yapmasını sağlayan, sosyo-psikolojik düzenleme çalışması. Sınırlı sayıda, az bir kişi değil söz konusu olan. Toplum. Halk.

Bu çalışma sonunda, geniş halk kesimlerinin zihinleri,  duyguları, düşünceleri, iş yapabilme yetenekleri dumura uğrar ve düzenleyici nasıl istemişse ona göre iş yapılmaya devam edilir. Tek seslik, dikte, robot hareketleri, düşünme yasak, analiz yetenekleri köreltilmiş koca bir toplum, yekpare vücut gibi tek yerden emir alır ve aynı hedefe doğru adım adım giderler. Sürüleştirme projesi de denebilir bu duruma. Kösemeni takip eden sürü, yardan atlarken bile asla düşünmez, nereye gittiğini!.

Önemliler, önemsizler olarak ayrılan değerler, küresel güç odaklarının hangisini işaret etmeleriyle, toplum olarak o noktaya odaklanma gerçekleşir. Yazılı basın ve televizyonlar, bu güçlerin kontrolü altında olduğundan, istedikleri programları, istedikleri yöntem ve etkili bildirimlerle, zayıflatılmış beyinlere enjekte ederler. Böylece, kuvvetli propaganda teknikleriyle esareti altına aldığı geniş toplum kesimlerine yaptıramayacağı bir şey bulunmaz. Kesinlikle gizli bir süreç değildir anlatılan. Yalın ve dolaysız bir süreçtir. Her şey göz önündedir. Çünkü kanunlara aykırı bir tarafı yoktur.

Peki, kanunlarda yazılmamış ve suç kokan bu süreç gerçekten masum mudur?

Nasıl ki, bir insanı zindana kapatıp, çevreyle ilişkisini kesip onu mankurtluk seviyesine kadar işkenceden geçirmek suç ise, toplumların hafızası ve zihinleri üzerinde yapılan sosyal mankurtlaştırma çalışmalarının da suç olması ve yasaklanması gerekirdi. Bunun yapılması ve yasaklanması oldukça çetrefilli, oldukça girift bir meseledir. Tespit edecek sosyal uzmanların tarafsız bir gözle olayları süzmesi ve raporlaştırması, suçun tespiti hakkında karar verecek hâkimlere, ilmî ve emek mahsulü raporların ulaştırılması öyle kolayca yapılabilecek de bir iş değildir. Aslında bu durumun dünyevi yönetimlere yaptırılması da gerekmemektedir.

Bu sırada ahlak devreye girmelidir. Ahlaki bir davranış, gücünü Hakk’tan alan bir ahlaki davranış silsilesine sahip yöneticilerin, toplum ile yönetim arasındaki ince dengeyi kurabilme yeteneklerinin hayata geçirilmesiyle vücut bulur. Ki, bu durum İslamiyet’in hakikatinin ilimde, yönetimde, sosyal hayatta ve ahlakta iktidar olması gerektiği sonucunu doğurur. Ezberlenmiş ve siyaset meydanlarında tekrar edilen bazı kelamların toplum huzurunda söylenilmesinin, toplumu kandırma, yönlendirme, kendine inandırmadan başka hiçbir manası yoktur. Bu kelamların hayat nizamı, düşünme temrini, yol kılavuzu yapılması gerçekleştirilmedikçe, papağanın tekrar etmesi sonucunu doğuracaktır. Bu tarz çalışmalar da, toplumun algısının düzenlemesine yöneliktir ve bu bir suçtur. Hz. Muhammed bile sadece ‘tebliğ’ ile görevlendirilmişti çünkü.

İslâm ahlakıyla ahlaklanmış bir siyasinin yapacağı ancak şudur: fikirlerini, düşüncelerini, programını, yalana, dolana, karartmaya başvurmadan şeffaf bir biçimde insanlara anlatır ve sonucunu bekler. Kendi programının kabul ettirilmesi, insanların zihinlerine zorla sokulması faaliyetlerinden uzak durur. Zorlamadan kaçınır. Beyin, zihin, tarihi bellek, yorumlama yetisi, karar verme becerisi tüm insanlarda vardır çünkü. İnsanların bu özellikleri üzerinde asla ve kat’a oynamaz, oynanamaz. Bilir ki, insanlar Allah’ın yarattıkları olarak Hakk üzeredirler. Sistemle oynamak, Firavunların işidir.

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu, 2023 dergisine (101. Sayı) 15 Eylül 2009’da verdiği mülakatta, temas ettiği hususlar, bugünlerde nasıl da su yüzüne çıkmıştır, okuyalım:

“Hükümranlık, Léon Dugit’in isabetli tanımında belirtildiği veçhiyle, ‘irade’dir. Bir siyasi toplumun, başka hiçbir toplumla asla ve kat’a, kendi iradesiyle, kısmen ve tamamen de olsa, bölüşmesi, paylaşması, vaz geçmesi, devir ve temlik etmesi, ferâgat ve fedakârlıkta bulunması söz konusu olmayan var oluş irâdesi. Eğer bir toplum kendi hükümranlığını, kendi içinde yerel feodalliklerle, kendi dışında da -AB- gibi daha üst bir irâde ile paylaşmaya, devretmeye rıza gösteriyorsa bu toplum ‘millet’ olma statüsünden düşer. İşte Türkler tam da bu kritik çizginin üstünde durmaktadırlar.”

Ölüm döşeğindeki ve son anını yaşayan bir insanın hali şöyledir: “Bu halde insanlar bir nevi katalepsi formuna girerler, yâni belki vücutlarını bıçakla kesseniz acı bile duymayabilirler. Türkler şu anda bir nevi bu hâlde bulunuyor; etraflarında olup bitenleri idrâk edemiyorlar, gözlerinin önünde oynan pantomimi anlayamıyorlar; hükümranlıkları ellerinden alınıyor, ama onlar bunun farkında değiller. Bin yıldır efendi olduğu topraklarda düşüyorlar, ‘sukut’ hâlindeler, ama bir şey hissetmiyorlar, bu topraklarda düşenin bir daha kalkamayacağından haberleri yok, anlatmak isteyeni dinlemiyorlar.”

Nasıl? zihinleriyle, beyinleriyle, algılarıyla oynanan insan topluluklarını bundan daha iyi tarif eden paragraf nasıl yazılır?

İnsanın en kıymetli organı beynidir. Beyin ki, Allah’ın idrak edildiği, hayatın tanzim edildiği, insanlığın neşv-ü nema bulduğu ana merkez. Bu merkeze, dışarıdan yapılan taarruzlar neticesi, çalışamaz, düşünemez, iş yapamaz hale getirilmesi, Allah Sistemine karşı yapılan bir taarruz, sistemi değiştirmeye yönelik bir çalışma niteliği gösterir ki, Firavun benzetmesi de buradan gelmektedir. Algı düzenlenmesinin de manevi bir suç teşkil edişi de anlaşılmış olmalıdır.

Böylece, beyinlerine hükmedemeyen ahalinin, birilerinin (ki, bu genellikle şeytandır) emrine girmesi, onların isteklerini emir kabul etmesiyle, yaşanacak olan kader, yıkıcı, yakıcı, kavurucu bir cehennem kaderinden başka bir şey olamaz.

Ne güzel. Oruçlar tutuldu, Kadir Gecesi idrak edildi, bayramlaşıldı. Anadan doğulduğu gibi, tertemiz, bî-günah halde hayatları devam ediyor.

Bundan daha büyük mutluluk olur mu?

Bayramınız kutlu olsun.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder