14 Eylül 2014 Pazar

Hurafeye Kısa Bakış


İhsan Eliaçık 2011 yılında şahsi Blog’unda yayınladığı yazısında sitemlerini şöyle bildiriyordu: “İftar, zenginlerin davet ve şatafat gösterisi. Sahurun anlamı yok. Ramazan gelince ‘din pazarı’ açılıyor. Ekranlar Ramazan meddahlarından, kıssacılardan, hurafecilerden geçilmez oluyor. Allah’ın bizim sırf aç kalmamızı istediğini, ondan ‘hoşnut’ olduğunu sanıyorlar. …”

2014 yılının Ramazan Ayı’nı geride bıraktık. Gördük ki, 2011’den bu yana değişen bir şey yok, bilakis Eliaçık’ın eleştirdiği davranışlar kuvvetlenerek artmış. Ekranları yine sakallı sakallı hoca kılıklı (Y.N.Öztürk, Ebu Cehil kisveli diyor) kişiler hemen bütün kanalları doldurdu, birbirlerinin benzeri, kopya laflarla izleyicilerin saatlerini harcadılar. Anlattıkları hurafe boyutunu, hikâye sınıfını, lüzumsuzluk sınırını aşamadı. Örneklendirmeye gerek yok, bütün bunları birlikte millet olarak dinledik, izledik, yaşadık.

En çok garibime giden de şudur; akademik unvanlı koca koca adamlar, anlattıkları hikâyelerin, hadislerin, ayetlerin ne anlama geldiklerinden habersizler. Ezbere konuşuyorlar. Daha önce kitaplardan okuduklarını, hocalarından dinlediklerini anlatıp duruyorlar. Yıllarını bu işlere verdiklerinden de belagatları gelişmiş, kendilerini dinletmesini biliyorlar. Muazzam manalı ayetlere verebildikleri anlam yalnızca okuduklarından ibaret. Haliyle bu durum da mana eksik kalıyor. Neden mi böyle oluyor? Çünkü zahmet edip, üzerinde düşünmemişler. Hazır lop fakat eskimiş ve araştırılıp, üzerinde düşünülerek geliştirilmesi lazım olan bilgiyi olgulaştırmadan, eskiden kalma geri manaları ezberleyerek aktarmak kolaylarına geliyor. Dinleyiciler olarak bizler, almaya hazır halde, üzerinde düşünmeye gerek olmayan hazır lop bilgileri bir kulaktan alıp, diğer kulaktan fırlatıp çıkartıyoruz. Bir kısmı da, mesela bir saatlik programda 50’ye yakın ayeti veriyor. Bırakın 50 ayeti, o bir saatte ancak, bir ayette geçen sadece bir kelime üzerinde konuşulsa daha anlaşılır olacaktı. Zira Kehf Suresi 109 ayeti kerimesi şöyledir: “De ki: ‘Eğer Rabbimin kelimeleri (açığa çıkardığı mânâlar) için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce elbette deniz tükenirdi”. Sanki dinleyiciler de kendileri gibi yıllarını İlahiyat Fakültelerinde harcamışlar gibi. Niye mi böyle yapıyorlar? Çünkü ilimleri noksan, bir kelime üzerinde konuşsa konuşsa sadece bir-kaç dakika konuşabilir de ondan. Sermayesi biter, yolu tükenir. Kendisi de harap olur. Oysa sayısız ayeti Arapça ve Türkçe manasını da vererek okursa, onun ‘-ne büyük bir hoca’ olduğu dilden dile dolaştırılır. Onlar için bu payeye yükselmek muazzamdır. Bir kelime üzerinde konuşacak olsa bu vakitte dinleyiciler; ‘-adam hiçbir şey anlatmadı yahu, koca bir saat bir kelime etrafında döndü durdu’ diyerek, anlatıcının ilim adamlığına, hocalığına laf edecekler. Bu durumda şöhretine mal olacak, belki de ekmek parasına mani olacak, elbette bunu yaşamak istemezler. Şu, din diye hikâye anlatan, sırasında ağlamayı da ihmal etmeyenleri konuşmaya gerek bile yok. Aslında bu da bir yoldur, lakin senaryosu yazılarak, devlet tiyatrolarından bir aktörün daha tesirli oynayacağı bu rolü, sırf akademik unvanı ve iktidar partisinin destekçisi olması hasebiyle, sıfır oyuncu yetenekli bir kişiye yaptırmak, Türk televizyonculuğunun sefaletini anlatıyor. Neyse konumuz burası değil.

Vaktiyle, ay tutulması sırasında çalınan tenekeye, türbelere çaput bağlamaya, kırk eşikten kırk parça koparıp çocuk kırklamaya filan hurafe derdik. Şimdilerde bizatihi dinin kendisini hurafeleştirdiler, hem de din adamı ağızlarıyla.. Kıldıkları namaz, tuttukları oruç hurafe oldu çıktı. Bizatihi kıldığı namaza tapıyor, bizzat tuttuğu oruca tapıyor çünkü. Ne namazın, ne orucun, ne haccın hakikatini araştırıyor. Sadece bildirildiği kadarıyla, ana babasından, öğretmeninden, mahalle mektebinden öğrendiği kadarıyla yetiniyor. Yaptığı ibadetlerinin kendisini bir (yerlere!) götürmesi lazım geldiğinden bi-haber. Allah’a yaklaştırıcı çalışmalar olduğunu anlayıp bilmeden, sadece üzerine borç olduğuna inandığı,  bazı ritüelleri yapıp, borcunu eda ediyor. Allah’a olan borcunu ödediğini sanıyor!.

Kadir Gecesi gevezeliği var bir de. Ortak cümleleri şu: “-Bu gece, melekler iner. İbadet eden kişiye af müjdesi verir. Sabaha kadar ibadet ederek, af edilmeyi dileyenleri arar melekler!”… böylece, yıl boyu işlemiş olunan günahlar, haramlar bir anda af olunup, kişiyi tertemiz yapmaktadır. Bu söylem, İslam milletini felakete sürüklemiştir. Buna inandırılan insanlar, -nasılsa Kadir Gecesini yaşayacağız, ellerimizi açar dua ederiz ve kurtuluruz.” İnancındadırlar. Oysa bu yanlıştır. Bu yanlışı Diyanet görevlileri bile bile mükerreren yapmaktadırlar.

Kur’an’ı Kerim’in bildirdiği Kadir Gecesi, Hz. Muhammed’e, Kur’an’ın nazil olunmaya başladığı gecedir. Bu mecazlı anlatımın şahikasıdır. Nasıl ki, Hz. Muhammed’e Kur’an’ı Kerim manası açılmış ve tebliğ görevini yerine getirmiştir. Her Müslümanın kendi kitabının, kendi Kur’anı’nın kendine açılacağı gece de, o Müslümanın Kadir gecesi olacaktır. Muhammedî Şuurun, Kur’an manasının, kalbe dolacağı, zihne açılacağı gün Kadir’dir. Böylece Kadri bilinmelidir. Maalesef Diyanet ve İlahiyatlarımız bu mana üzerinde durmamaktadırlar. Onların derdi, özellikle ihtiyarlamış dindar Müslümanları camilere tıkmak ve ibadetlerini yapmalarını istemek. Ne kadar eksik, eksik olan da elbette yanlış.

Çalışın emri kitabımızın birçok ayetinde verilmektedir. Yetimi korumak, zekât, sadaka vermek en büyük emirlerdendir. Okuma, zaten nazil olan ilk ayet ve ilk emirdir. Bunlar dururken, Müslümanlara bir takım ritüleller ayrıntılı olarak ve fakat daima anlatılıyor. İnsanların beyinleri sadece namaza, oruca odaklanıyor. Diğer emirlerden habersiz yaşıyorlar. Kafalarına yerleştirilen cehennem ve cennet imajları şirke ve küfre vardıran inançlara ulaşıyor. Hocaların da bu konudaki konuşmaları, vaazları Müslümanların yanlış kabullerini kolaylaştırıyor. Putlaştırılan sözde inançlar insanımızı perişan ediyor. Bırakın ahiretini dünyalarını bile kaybediyorlar.

“Sabreden ve yararlı çalışmalar yapanlar bunun dışındadır. İşte onlara bağışlanma ve büyük mükâfat vardır.” (Hûd/11)

“Muhakkak ki şu Kur’an, en sağlam gerçeğe hidâyet eder; yararlı çalışmalar yapan iman ehline kendileri için büyük karşılıklar verileceğini müjdeler.” (İsra/9)

“Muhakkak ki iman edip imanın gereği olan düzgün çalışmalar yapanlar var ya; doğrusu iyi çalışmalarının karşılığını asla boşa çıkarmayız!” (Kehf/30)

Benzer ayetler hep çalışmayı, yararlı işler yapmayı, öğütler, fakat bizim ‘hocalar’ ritüellerin, ezberletilerek öğretilmiş, şirke bulaşan, putlaştırılmış hurafeler yapısının dışına çıkamaz.

Mehmet Akif Ersoy’un, Fatih Kürsüsü’nde adlı eserindeki sözlerine kulak vererek bu sohbetimizi bitirelim:

“‘Kadermiş!’ Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru.
Belanı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.
Taleb nasılsa, tabiî netice öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var.
‘Çalış’ dedikçe şeriat çalışmadın durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin maskaraya!”

Hurafeler denizinde boğulmuş insanımızdan doğru kararların, ilmi gelişmelerin, teknolojik buluşların çıkmasını beklemek hayalcilik olacaktır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder