13 Eylül 2014 Cumartesi

‘Dara’yı, Özgül Ağırlık Sanıyorlar


Sıralı sırasız, anlamlı anlamsız, vakitli vakitsiz öylesine çok konuşuyorlar ki, hata yapmamaları, yalan söylememeleri neredeyse imkânsız. ‘Çok bilen çok yanılır’ derler eskiler. Buradaki ‘bilen’ kelimesi, konuşmaya, sohbete, konu ayırımı yapmadan, olur olmaz, bilir bilmez her konuya sazan gibi atlayan kişiyi anlatır. Her gördüğü mikrofona, mal bulmuş mağribi gibi atlayan siyasilerimizin de kulakları çınlasın.

Örgütlü hareket edenler, örgütüne güvendiklerinden olsa gerek, kendilerini, karşının düşünce analiz yeteneklerine kapatırlar. Bilirler ki, yanlış bile yapsalar, hatalı bile konuşsalar, birileri tarafından, bir yerlerde konuşanın değil, dinleyenin yanıldığı ispat edilecektir. Hele bir de, dev medya kuruluşları emirlerindeyse. Üzerinde durdukları konular gayet sathi bir üslupla aktarılır kamuya. Esasen, derinlemesine aktarabilme yeteneklerinden de yoksundurlar. Güç kendilerinde olduğu için de, kamuoyu tarafından genel olarak kabul görür. Bu nedenle, akıllarına gelen (gelebilecek) her şeyi, üzerinde düşünmeden hemen söyleyiverirler. Burada, kendilerinin çok yükseklerde, öğreten makamında olduğunu düşünmeleri, toplumun ise kendilerine muhtaç ve cahiller topluluğu olduğunu düşünmeleri etkendir. Kendileri daima öğreten, toplum ise daima öğrenen yerindedir onlar için. Böyle düşündükleri için; kendi toplumsal konumlarını ve toplumsal ilişkilerini yeniden, yeniden üretme etkinliğini çözümleme çabasında olamazlar. Dolayısıyla, başkalarının da kendi konumlarıyla ilgili bilinçlenme süreçleri onları asla ilgilendirmez. Çünkü onlar ulaşılmazlar sınıfındandır. Yani, kendilerini böyle görmeye meyillidirler. Üç kuruş aylık geliri için çalışan gazete muhabirlerini, toplum önünde azarlama girişimleri bu yüzdendir.

Dikkatli okuyucunun gözünden kaçmamıştır. Anlatılan tipler kendilerinin yarattığı küçücük bir dünyacık içinde esaret hayatı yaşamaktadırlar. Hür düşünceden ırak, Hakk’a (halka) saygı ve riayeti hayat felsefeleri yapamamış, ilmi gelişmelere oldukça kapalı, ezberlediği yalan-yanlış bir takım görüşlere sıkı sıkıya bağlı olarak kendilerini ve de en kötüsü etraflarını perişan etmekteler.

‘Özgüven’leri olmadıklarından, özgün de değiller. Özlerinde, özelliklerini bildirir, bir ağırlıkları da bulunamaz. Yanlış öğrendikleri ‘özgül ağırlık’ tanımını bile yapabilecek durumda bulunmadıklarından, kendi vücut ağırlıklarını özgül ağırlık sanmakta, Oysa bulundukları alanı bile dolduramamaktadırlar.

Düşünceye, tefekküre, Oku’maya, danışmaya, bilişmeye karşı olduklarından;

Et-kemikten ibaretler. Felsefe yok, izan yok, basiret yok, hakikat yok, gördüklerinden ve göründüklerinden ibaretler.

Düşün ‘dara’larını geriye bir şey kalmadığını göreceksiniz.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, 400 kişilik kafilesiyle hamama gelen, ‘hamamdaki sadrazamı anlattığı’ şiirindeki gibi:

“…
On iki ünlü tellak
İncitmeden keselediler
Hazretin mübarek vücudunu
Öylesine kir çıktı ki sormayın
Her biri nah parmağım gibi
Aman efendimiz bu ne kiri
Demeye kalmadı
Keselerin altında eriyip gitti
Koskoca sadrazam
Bütün maiyet erkânı yerinden fırladı
-          Nittünüz devletliyi
Dediler tellaklara
Tellaklar cevap verdi;
-          Biz yıkadık, keseledik
Devletlinin kirden ibaret olduğunu bilemedik
Suç bizde değil
Neyleyelim
Kir bitti Sadrazam elden gitti…”



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder