30 Eylül 2014 Salı

“Kavga Yeni Başlıyor”


(Yazı Başlığı Fikret’in hediyesidir.)

İktidar koltuklarında hangi parti oturursa otursun, onlar bizim ne düşmanımız, ne de rakibimiz değildir.

Yönetimin işini kolaylaştırmak, kanunların yapılmasına ve uygulanmasına yardımcı olmak, her vatandaşın Hakkı ve görevi olduğu kadar bizim de üstümüze bir takım mesuliyetler düşer ve bu görevleri yapmakla mükellefiz. Taa ki, ihanete varan uygulamalar olmasın!. Yöneticiler, uygulamak istedikleri kanun, yönetmelik, tüzükler ve alacakları ekonomik kararları herhangi bir devletin telkinleriyle değil, kendi yaptıkları toplantılarda üretilen kararlarla alsınlar. Aksi durumlarda, emperyalist emellere hizmet söz konusu olur ki, bizim de karşıtlığımız başlar ve belki de düşmanlık sınırına varılır. Bu halde de, Anayasa ve teamüllerin uygun gördüğü sivil itaatsizlik günleri başlar ve belki de, Anayasa ve yasaların müsaade edeceği sınıra değin, direnişe kadar gider. Ötesi, kavgadır. Kavgadan kaçılmaz.

Muhafazakar kafanın para ile dansı yıllar önceye, taa 1969 yılına dayanır. MNP’yi kurmuşlar ve akabinde ihtiyaçların karşılanması yollarını aramışlardı. Onlarca şirket kurmuş veya ortak olmuşlardı. Yönetimlerinde de tamamen kendileri vardı. Giderek epey ustalaştılar, şimdilerde tereyağından kıl çeker ustalığında, yılanın belini incitmeden beceriyorlar işlerini. Hukuk desteği, banka desteği, uzman desteği zibil gibi. Geliştiler, serpildiler maşallah, pek de ustalar. Başlangıçta kurdukları onlarca şirket kesmemiş olmalı ki, 1994 yılında patlayan bombaya göre, BOSNA’ya yardım için toplanan paraları da iç etmişlerdi. Süleyman Mercümek, Beşir Darçın isimleri hafızalarda küllenmiş de olsa duruyor. Zamanın parti yöneticilerinden birisi, Cumhurbaşkanı Aliya İzzet Begoviç’ten sorulmasını söylemesinin üstüne, Bosna Büyükelçiliği RP’den kendilerine hiç para iletilmediğini söylemişti. Bunun üzerine yine aynı yetkili, toplanan paranın 2 Milyar lirasının Bosnalı Albay Adem Hacı’ya teslim edildiğini açıklamışsa da, Bosna hükümetinden yapılan açıklamada, Bosna ordusunda bu isimde bir albay yoktu. Açıkçası, toplanan paralar, yüksek faizlerden de istifade ile (hem Almanya hem Türkiye) RP örgütlerine dağıtılıyordu. Bu işlerde ustadırlar. Şimdi paraların miktarlarını filan yazarak burayı doldurmayalım, nitekim sonraları (yakın geçmişte) İHH adlı kuruluşun yaptıkları ve tartışmalar çok taze. Yöntem aynı yöntem. Hiç kuşkumuz yok ki, TÜRGEV denen vakıf perdesi altında da yapılanlar da aynıdır. 17/25 Aralık soruşturmaları akabinde bu kadar heyecanlanmaları, korkmaları boşuna değildir. Hala rahat olmadıkları da bir gerçektir. Rahmetli Sırrı Yüksel Cebeci 26.09.2008 tarihli, Tercümanda bir dizi yazı yazmıştı konuyla ilgili de yazısını şu cümle ile bitirmişti: “Şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemleri nasıl bulduklarına akıl sır erdirmek mümkün değil.” (Yukarıdaki bilgiler adı geçen seri yazıdan istifade ile yazılmıştır.)

Geçmiş hırsızlıkları yargılamaktan daha acil olanı, yeniden hırsızlık yapılmasının önünün kapatılmasıdır. Geçmiş, not edilmiş ve arşivlenmiştir. Müsait ortam ve zamanı bulunca gereği yapılır. Hırsızlık selinin önünü tıkamak en acil olanıdır. Bunun ilk şartı da, işbaşına tabiatında hırsızlığın zerresinin bulunmadığı, namuslu kişileri getirmektir. Bunları bulmak da, siyaset adamının namusu gereğidir. Merak etmeyin, namuslu kişiler sizin her istediğinizi yapmayacağı gibi, kanunlara, yönetmeliklere, ahlaka aykırı tekliflerin tamamını hiç düşünmeden iteleyeceklerdir.

Daldan dala atlıyoruz, haklısınız. Zor günler geçiriyoruz, savrulmalar toplam kaderin, toplum kaderinin sürüklediği yere kadar varacak. Badire daraldıkça, yapılacakların listesi uzuyor. Bu sebeple yazılarda konular birbirine karışıyor. Zaten benzeri dönemlerde iyi romanlar değil, roman sayfalarında isabetli tespitler yaparak çözüm önerileri getirenler, kahramanları halkın içinden çıkan, bizatihi halk olan yazarlar, entelektüel kesimde revaçta olurlar, Hakk’ı yazar, Hakk’ı söylerler yazık ki, onların da geniş halk kesimleri içinde okuyucusu olmaz!. Edebiyat tarihi bu örneklerle doludur.

12. yılını tamamlamak üzere olan Türkiye yöneticisi iktidar, içe kapanmıştır. Dışarıya kulaklarını tıkamış, en akıllıları, yanında çalıştırdığını zannetmektedir. Kendine akıl verenlerin bulunmaz Hint Kumaşı olduğunu filan düşünmektedir. Onlardan bir yanlışın çıkma ihtimali sıfırdır, elbette kendileri de hata yapmazlar. Kabul böyle olunca, dış politika, ekonomi politikası ve sair uygulamalarda yapılan hatalar, neredeyse krizin eşiğini hatırlatır olmuştur.

Cari açık, bütçe açığı, kayıt dışı çalışanlar ve kazanımlar, eksilen üretim, artan ithalat, durmaksızın yükselen dış borçlar, tasarruf oranın millet olarak alışkanlarımızın bile altına düşmesi, artık devlet hazinesine gelir taşıması gereken bir tek bile devlet fabrikası kalmaması, alınan borçların üretime değil, bilakis tüketimi kışkırtacak alanlara yatırılarak kendi kendini bitirmesi, insanımızın birbirine güveneninin bitmesi, karmakarışık hale getirilen eğitim sistemi, yükselen enflasyon, artan işsizlik, köylerde boş ahırlar, ekilmeyi bekleyen boş tarlalar, geçim sıkıntısının yükselmesi, kaldırımlarda bom boş gezelenen yüzü asık insanlar, konuşan değil, karşılıklı bağıraşan insanlar, darbeci suçlamalarının ardından darbeye maruz bırakılmış ordu, bürokrasi, yargı…

Ne hazin bir tablo!.

En hazini de şu, 12 yıldır bu tabloyu yaratanlar, pişkinlikle bu tablonun ‘Eski Türkiye’ye ait olduğunu söylüyorlar, yine en acısı şu ki, halk bu yalanı destekliyor!.

Yazının başlığına bir kez daha baktım. ‘Kavga yeni başlıyor’ demişiz. ‘Kavga’ derin, ilk başlanılması gereken diye bir başlık yok. Her bir başlık ilk başlamayı emrediyor. Hiç birisi diğerine göre öncelikli değil. Birinci öncelikli olarak, hepsine birden başlanılıp çözümler, her biri için uygulanacak. Kokuşmanın geldiği her yer, önceliklidir. Öncelik, millet menfaatinin belirlediği sıradır. Bu sırayı, ilmine, bilgisine, basiretine güvenenin kabullerine göre, yangında kurtarılacak ‘ilk, tayin edecektir.

Hani bana göre, derler ya, biz de ilk başlanılacakların altını çizelim, önerimizi söyleyelim: ülkedeki, camiler ve okullar ilk yıkılacaklar sırasında olsun.

Haydi, kolları sıvayın, düğünümüz var.

Kolbaşının etrafında herkes, beyaz mendillerini sallayıp sıraya girsin.

****

Bu yazımız yazılmış ve bir kenarda demlenirken, sosyal medya sayfasında değerli dostumuz Ayhan Eralp, Füruzun’a verdiği bir dersin sonunda şunları söyler: “Arkama geç Füruzan, savaş yeni başlıyor sevgilim!.”

Evet, yeni başlıyor!...



28 Eylül 2014 Pazar

Söylesen Ne, Sussan Kime Ne!.


Seçilmiş Cumhurbaşkanı, daha önce aralarında niza bulunan Barolar Birliği Başkanı’nın konuşmasını istemediğini, konuşacaksa kendisinin törene gitmeyeceğini bildirmişti. Baro Başkanı’nın konuşma yapmasını, ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilen Yargıtay’ca alınan karar ve bu kararın bizatihi Yargıtay Başkanı’nca Cumhurbaşkanı’na arz edilmesi üzerine, adli yıl açılışı münasebetiyle yapılan törenlere katılmadı. Bakanlar Kurulu toplantısını bahane eden Başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun üyeleri ve iktidar partisinin temsilcileri de katılmadı. Katılmayacakları biliniyordu. Buradaki eleştiri, ‘benim dediğim olmazsa ben yokum’ keyfilik anlayışının bildirilmesidir. Bendenizin bir mana veremediği bir katılım daha olmadı: Daima devletin işleyişi, anayasa kuralları, kabul görmüş teamüller çerçevesinde hareket etmesini beklediğimiz Genel Kurmay Başkanı. Devletin en üst kademelerinde görevlendirilen kişiler, adalet anlayışından uzaklaşmışlar, adliye çalışanlarıyla kavga eder hale gelmişlerdir. Asıl sebep ise; hataların ve hatalı uygulamaların dillendirilmesi veya dillendirilme ihtimalinden korkuluyor olmasıdır. Ne kadar acı! Ayrıca, ilginçtir ki, televizyonlar da adli yıl açılışında yapılan konuşmaları yayınlamadılar. Vah, vah, vah.. ne hallere gelmişiz!..

“Tarih boyunca, farklı toplumlarda; yeteneksiz cahillerin, yalancıların, ikiyüzlülerin, hırsızların, katillerin, din istismarcılarının halk tarafından desteklenme örnekleri çoktur. Halkın peşinden sürüklendiği kişiler zamanla diktatörlük hastalığı içinde hem kendilerini hem de toplumlarını felakete sürüklemiştir.” (Nurullah Aydın, haberiniz.com.tr,29.08.2104)

Nurullah Hoca’nın yazısından bu paragraf şok tesiri yapması için alınmıştır. Konuyla ilgili değil gibi görünüyor, öyle değil bu paragraf bütün konularla ilgilidir, edebi, araştırma, soruşturma, roman, hikâye... ne yazarsanız yazın, bu paragrafı rahatlıkla bir yere monte edebilirsiniz.

Çatışma şuradan çıkıyor; devleti yönetiyorken verdikleri talimatta, yapılmasının veya yapılmamasının istendiği nokta incelendiğinde, talepkârın tamamen ‘ideolojisini dayatmaya çalıştığını’ anlıyorsunuz. Cümleyi tekrar edelim, ideolojisini dayatmak istiyor!. Karşı taraf ise, kendisine (makamına) kanunların ve teammüllerin verdiği bir hakkı kullanarak, yetkililere kuruluşlarının, üyelerinin, toplumun bazı problemlerini aktarmak, bu problemlere kendilerinin önerebilecekleri çözüm sonuçlarını bildirmek istiyor. Yönetici, etrafı muhteşem akıllı uzmanlar, korkunç beyinli danışmanlar, muhteşem basiretli akıl verenlerle çevrili olduğundan başkalarını dinlemek zahmetine katlanmak istemiyorlar. Birisi konuşacağını söylerken, diğeri konuşmasına yasak koymak istiyor. Zaman zaman vatanseverliği tartışmaya dâhil ediyorlar ve her biri karşıya rahatlıkla vatan haini suçlamasını yapıştırıyor. İşin içine vatan yerleştirildiğinden, kafalar karışıyor, kimin ne olduğu bilinemez bir hal alıyor.

Gel de çöz problemi!.

Problem Nurullah Hoca’nın cümlelerinde açıkça anlatılmış. “..yeteneksiz cahillerin, yalancıların, ikiyüzlülerin, hırsızların, katillerin, din istismarcılarının halk tarafından desteklenme..” İşte burası problem! Arkasında milyonlarca kişilik halk desteğini bulanlar, dev aynalarının en cilalısında görüyorlar kendilerini. Artık, ne söyleseler kutsiyeti haiz olduğu var sayıldığından uygulanmasını isterler, aksi halde karşıya dünyayı dar ederler.

Her iki grup insanın da anlamadığı bir şey var: ister en üst yönetici, isterse alt katmanlarda bir kurumun başında olsun, bunların bildirileriyle, konferanslarıyla, demeçleriyle, ya da yandaşlarının sahibi olduğu muazzam medya organları ile yapacakları beyin yıkamalar; bilimsel olgularla var olan toplumsal değerlerin, mecrasından saptırılması veya birbirine karıştırılması mümkün değildir. Bu aşamada, istediğin güç ve kuvvetle bastır asla ve kat’a dayatma yapamazsın. Toplumun bir kulağından girer, diğer kulağından çıkar. Şöyle söylerler, kendin çalar, kendin oynarsın. Çabaların hep boş, hep boşadır. Ancak, belli bir süre tesirli olduğunu da söylemek yazının namusu gereğidir, bu süre belirsiz bir zamanı ifade eder. Zaten siyaset de bu belirsiz süre içinde tesirlidir. Karizma denen ve tüm siyaset baskılarının kondurulduğu olgunun doğurduğu tip bu zamanların ilahıdır.

Gariptir; müstevlilerin, sömürücülerin, el koymak niyetinde olanların, malına mal katmak isteyenlerin.. de ilah kabul ettikleri bu kişidir. Bunun kazanması için ellerinden gelenleri yaparlar, onunla birlik olduklarını sırası geldikçe açıkça belirtirler. Zaman zaman yaptıkları muhalefet söylemleri de bir gösteriden ibarettir.

Devrimci görüşe mi ihtiyacınız var, sosyalist söylem mi dinlemek istiyorsunuz, İslami görüşleri hayatınızda test etmek mi istiyorsunuz, milliyetçi uygulamalar mı yapmak istersiniz, ne istiyorsanız bu karizma sahibinin sözleri, konuşmaları, demeçleri, konferansları, ayak üstü laf atmaları, devlet hayatındaki uygulamaları kafidir. Başkalarının konuşmalarına, demeçlerine gerek yoktur. O varsa eğer, yetkili-yetkisiz birisinin lafına da, hareketlerine de ihtiyaç görülmez.

Evet, böyledir ancak;

Aylardır görüşemediğim yeğenim dedi ki;

“Yeğen, herkes zengin, herkes istediğini alabiliyor, herkeste sıfır arabalar, ikinci daireler, mutlulukları gözlerinden okunuyor, ceplerindeki paralar gırlar gidiyor, bunlar kötü mü?…”

Doğruydu. Bir farkla, söylenilenlerin tamamı borçla yapılmıştı ve belki de tamamı borçlarını ödemekte zorlanıyorlardı.

Siyaset ve uygulamalarının insan psikolojisi üzerindeki etkisi, refahın dağıtılmasıyla birebir ilgili olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Dağıtım işleminin, borçlandırarak mı, Meccanen mi oluşunun hiçbir tesiri yok. Sadece, topluma geçici de olsa bir refah sunmak asıl olan. Sonu yalan, sonu felaket bile olsa!..

Heey, muhalif görüşü dillendirecek olan; sen sakın konuşmayasın. Senden alacağım hiçbir şey yoktur. Benim fikirlerim bana yeter.

Sakın konuşma, ben varsam sana gerek yok!..



26 Eylül 2014 Cuma

‘Seküler’leşme Dinsizlik Değildir


Acı nedir?

Hakikate erişebilme çabalarının tümü.

İlmin çıkış ve geliş yerinin kestirilip, çalışmaların (ibadetlerin) o yönde derinleştirilmesi sürecinde karşılaşılan sıkıntılar, engeller, kesintiler.. ne var ki, acıların kaynağı, sahip olunduğunun zannedildiği eksik ve/veya yanlış malumatlar. Yanlışlık veya eksilik tespit edildiği anda zaten teorem çözülür. Başka bir ifadeyle, teorem sahip olunan hatalı bilgiler (ön yargılar) nedeniyle çözülememektedir.

Tam da anlaşılamamış bir kavramdır Seküler(leşme). Bir kısım İslamcı yazarlar, tamamen din dışı, dinsizlik, ateistlik gibi manaları yüklüyorlar bu kavrama. Yapılan bir sosyolojik eylem üzerindeki yorumlamalarında baktıkları ilk yer burası oluyor. Eleştiriyi getirenin, geliş yerine dikkat kesiliyorlar. Kendilerinden değilse, suçlama hazır. Seküler aydınlanmacı. Bir-kaç ayet, hadis sıkıştırılmışsa çözümlemeye ee, o iyi, dindar bir insan, öyleyse bu analiz değerlidir. Mantık bu. Kabul bu olunca, kısır döngüler içinde, birbirini anlayamayan düşünür ve tenkitçiler enerjilerini boşa harcayıp gidiyorlar. Çatışmanın temeli ise, sahip olunan, eksik, eskimiş, gelişmeye kapalı anlamsız inançlardır. İslamiyet’in düşünceyi yasakladığı hiçbir devirde, hiçbir kuralda görülmez. Dinin toplumsal ve sosyal hayatta oynadığı başat rolünü kim inkâr edebilir?

İslamcılardaki Korku şudur, modernleşme ilerledikçe, akli ilimlerde merhale alındıkça dinin, bireysel ve sosyal hayattan atılacağı. Bu düşünce sanırım ki, kiliseyi sosyal ve kamu hayatından atma çalışmalarını yıllardır sürdüren Batı toplumlarının edindiği tecrübelerinin birebir Türk toplumuna uygulanarak bir sonuca varılmak istenmesi çabasıdır. Biz Hıristiyan değiliz ki? Benzerlikler kurularak, analizler - çözümlemeler yapılabilir, ama birebir budur demek, ille de böyle olacaktır demek bizleri yanlışlara sürükler. Kaldı ki, benzeri düşüncelerin bizleri, ilimden, tefekkürden kısaca medeniyetten uzaklaştırdığı da bir gerçektir.

Medeniyet, dünya kurulalı, insan var olalı beri aynı kaynaktan gelen bilgilerin, insan huzuru, insan algılamasına sunulan var oluş olgusunun, hayat nizamının, belli bir mizan içinde birikimi ve bu birikimin kullanılmasıdır. Atıl değildir, değişken ve gelişkendir. Daima yukarılara (şuur) doğrudur. Atatürk’ün “Yüksel Türk” hitabı ilim ve medeniyetin insan için referans ve algı açıcı bir kapı olduğunu anlatır, aynı zamanda yükselme mekânının insanın kendi içinde (ruhen) olduğunu da mecazen bildirir. Bu itibarla medeniyet tanımı yaparken, ‘Doğu Medeniyeti’, ‘Batı Medeniyeti’ gibi sınırlamalara girişmek doğru değildir. Batı matematiği, Doğu fiziği gibi bir tanımın kabul edilemeyeceği bir gerçektir. Medeniyet, insanlığın ortak malıdır, insanlığın yükselebildiği seviyenin not edilmiş halidir. Burada önemli olan, medeniyete senin hangi katkılarda bulunduğundur.

Önce elimizdeki medeniyeti kaçırdık Batı’ya doğru. Batı, Doğu’dan aldı medeniyeti, geliştirdi, büyüttü, kendinden elbette çok şeyler verdi. Düşünce sistemi olarak, inanç sistemi olarak, hayat biçimi olarak kendinden, ruhundan epeyce yüklemeler yaptı. Bu doğal bir sonuçtur. Şimdi biz Batı’da sandığımız medeniyeti almak ve içselleştirerek insanlık malı medeniyete katkılar yapmak istiyoruz. Sorun da buradan çıkıyor. Batı’dan alacağımız medeniyet, bir Hıristiyan medeniyeti! Kilisenin emri ile başlatılan Haçlı Seferleri sonucunda Doğu Medeniyeti ile tanışan Batılılar, Hıristiyanlık, kilise ve sosyal yaşam kültürlerinin de etkisiyle, vahyin yerine aklı geçirerek, yaşadıkları Rönesans’la birlikte, insanın yönünün, tanrıdan dünyaya çevrilmesi söz konusu olmuştur. Böylece dinin insanı ve sosyal hayatı yönlendirici etkisi zayıflamıştır. Acaba bizde de böyle mi olacaktır? Bu düşünceye sahip olanların keyifle söylemeleri gereken bir şey vardır, iyi ki, Hıristiyanlar medeniyetlerini geliştirirken Kilise’nin etkisinden kurtulmuşlardır. İyi ki, bilimsel çalışmalar yaparken Hıristiyanlık etkisinden sıyrılmışlardır. Ben bunu açık yüreklilikle söylerim. Böyle olmasaydı, engizisyon ıstırabının henüz silinmediği Batı’da ne gibi gelişmeler olurdu? Hiç!.

Yoo, hayır! İlahi hükümler yerine geçirilen hurafeler ve bu yanlış inançlar üzerinden sağlanan kazançlar, edinilen makamlar, şöhretler sonlanacak. Sanırım, onların korkuları budur.

İnsan bir mana üzerinedir. Gelişi, duruşu ve gidişi bir mana üzere. Okuma yazma öğrenme, ilim tahsil etme, sanat (veya zanaat) ile meşgul olma, insanlara yardımcı olma, bir yetimin başını okşama, mesleğini en iyi şekilde yapma hep bir mana üzeredir. Hep bir amaç içindir. Zahiren, yapılan çalışmalar karşılığı para kazanma ve çocuklarına barınma, giyinme, eğitim, sağlık giderlerine karşılama zorunluluğu görünür. Derinliğine inince, bunların yanında yapılan her iş, her meslek, her yardım, her sohbet ve sohbete katılma, gönül alma gibi eylemlerin ibadet olduğu idrak edilir. Böylece, Kim’e hizmet ettiği, ne için hizmette bulunduğu anlaşıldığı an, aynanın üzerindeki tozların silindiği gibi âlem berraklaşır. İşte medeniyetin, neşvünema bulduğu an böylesi bir andır. Âlemin berraklaşmasıyla, ne ayrı dinler, ne ayrı ırklar, ne de sen-ben kavgası kalır. Tek amaç medeniyet atıyla huzuru ilahiye yolculuk kalır.

Sünnetullah medeniyettir.

Medeniyet insandır.


Hz. İnsan!..

25 Eylül 2014 Perşembe

Ben Yapmadım, Tayyip Yaptı


Tayyip Bey Cumhurbaşkanlığı Makamına çıktıktan sonra üç önemli gelişme yaşandı.

1. Başbakan Davutoğlu, restorasyon dedi. İç ve dış politikası dibe vurmuş bir ülkenin, iktidar değişiminde söylenen enkaz edebiyatını hatırlattı bu söz bize. Tevil çabaları boşadır. Kim ne derse desin, bu bir Tayyip Erdoğan eleştirisiydi.

2. Ekonomiden sorumlu Bakan Babacan, ekonominin ağır problemler içinde olduğunu bildirdi. Ekonomi yönetimi artık yapılacakların kalmadığını bildiriyordu adeta. Har vurup harman savurma döneminden sonra toparlanma süreci için, yeni bir orta vadeli plan hazırlığına girişilecekti. Kim ne derse desin, bu bir Tayyip Erdoğan eleştirisiydi.

3. Genel Kurmay Başkanı Özel, çözüm sürecini bilmediğini söyledi. 40 yıllık meşgul edilmenin, 40 Bin insanın canı, harcanan Yüz Binlerce dolarlar, üretimin yapılamamasına, düşmesine bile sebep olan, terörist faaliyetlerin güya bitirilmesini teminen uygulanmakta olan ve adına ‘çözüm süreci’ denen, süreç hakkında, bu işten birinci dereceden sorumlu ve yetkili olanların bilgisinin olmadığını belirtmeleri enteresandır. Kim ne derse desin bu bir Tayyip Erdoğan eleştirisiydi.

Üç önemli ağız, üç önemli eleştiri noktası. Peki, bu kişiler şimdiye kadar niye susmuşlardı? Sustular, çünkü korkuyorlardı. Konuşmaları halinde, ağzının fireni olmayan bir kişinin paralel, darbeci, dış güçlere bağlı gibi suçlamalarına hedef olabilirlerdi. Diktatörleşen bir garibin, belli belirsiz, bulanık bir resmi. Yılların birlikteliği, dillerinden düşürmedikleri kardeşlik hukuku, hesaplaşma değil, helalleşme olur dedikleri aralarında, inceden inceye, gizli mi gizli kavgalar varmış da, makamını boşaltınca ve hiç vakit kaybedilmeden hemen su yüzüne çıktı. Bu üç eleştirenlerden başka, diğer bakan, parti idarecileri ve milletvekilleri tarafından da sırası geldikçe dillendirileceğini tahmin etmek zor değil. Bunun için ise, Tayyip Bey’in artık bir gücünün kalmadığının iyice içselleştirilmesi, anlaşılması gerekir. Ki, 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, patlayıcının harekete geçmesi için pim görevi görecektir, zira TÜRGEV denen vakfın yöneticisi durumundaki oğlu rahat durmuyor, bürokratları, bakanları, belediye başkanlarını riske sokma faaliyetlerini devam ettiriyor. Bu nokta önemlidir, eğer soruşturmaya sebep olan paralar, itiraz etmesi ihtimali olan, eleştirmesi ihtimali olanlara da paylaştırılmamışsa ve hatta paylaştırılmış olsa bile. Her hali karda söz konusu soruşturmaların kapatılması yetmez, unutturulması elzemdir.

Kısaca şunu söyleriz ki, yolsuzluğun olduğu ve paylaştırılmadığı durumlarda kardeşlik türküleri hikâyeden ibarettir. Biliniz ki, eleştiri beklediğiniz kişiler ömür boyu susmuşlarsa mutlak surette sus paylarını almışlardır. Susturma yöntemlerini çok iyi bilirler. Çünkü stratejik ortakları çok iyi bilmektedir. Küreselleşmeye eklemlenmek, onlara, küreselci güçlerin kullandığı ve kullanmakta ustalaştığı aletleri de kullanmayı öğrettiği artık saklanamaz gerçeklerdendir. ‘Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!’

“AKP+Cemaat savunucusu bir savcı ‘zina yaygın zaten, suç olarak anılmasa ne olur ki’ demeye getirmişti. Kendisine ‘hırsızlık çok yaygın, kanunen suç olmaktan çıkarın o halde’ demiştik… şimdi anlıyorum ki, yaygınlaşan zina kadar, ayakkabı kutularına kadar uzanan çalmanın da, mantığı ve planı bu çok dindar (!) kesimlerde oluşmuş bile…” (Dr.Abdullah Terzi, 14.02.2014, Yeni Mesaj)

“İşte 2014 Şubat’ındaki Türkiye: Kanun tanımayan bir Başbakan! Yargıya meydan okuyan bir başbakan oğlu! Erklerin birbirini gırtlakladığı vahim manzara! Tescilli hırsızların protokola alındığı bir ülke fotoğrafı. Polisi ve yargısı bir örgüt ya da çete tarafından teslim alınan bir vatan.” (Sabahattin Önkibar, 30.01.2014, Aydınlık)

“Memleketimizin iyi niyetli mütedeyyin insanları, Deniz Feneri soruşturmasını yürüten savcıların ‘hırsızlar imparatoru’ diye tarif ettiği kişinin kim olabileceğini, böyle konularla karşılaşınca düşünemiyorlar tabii. Başbakan büyük bir ‘maymuna bak oyunu’ oynuyor. Bir yandan kafasındaki İslamcı yaşamı insanlara dayatırken, diğer yandan önemli meselelerin konuşulmasını engelliyor.” (Mehmet Y. Yılmaz, 08.11.2013, Hürriyet)

Üç ayrı görüş sahibinden okuduğunuz satırlar yaşanan olayları, en ince ayrıntısına kadar açıklıyor esasen. Fazla söze gerek yok.

“Kupon arazileri benden habersiz satmayın” talimatının verilebildiği bir ülkede;

Bundan sonraki dönem, ben yapmadım, Tayyip yaptı dönemi olacaktır.

Tabii ki, hukukun üstünlüğü söylemi sözde kalmaz;

Yargı görevini bi-hakkın yapabilirse. Biraz cesaretle;

Menzilde, Yüce Divan görünüyor!..

Bize Ne Kıldığın Namazdan!


Başbakan Ahmet Davutoğlu, güvenoyu aldıktan sonra soluğu İstanbul’da alarak, sabah namazını Eyüp’te, Cuma Namazını Süleymaniye’de kılmış. Alışkanlıkları olduğu üzere, yine kameralar ve muhabirler eşliğinde. Bazı mezarları ziyaret etmiş…

Haydi, yaptın bunları, kameraların ne işi vardı? Muhabirleri niye çağırdın? Ona da eyvallah diyelim. Peki, Konya’da iş adamlarına yaptığın konuşmada kıldığın namazları, ettiğin duaları en ince ayrıntısına kadar niye anlattın?

Anlaşılan din ve dini çağrıştıran kelimelere, kavramlara, davranışlara devam.

Yeniye dair hiçbir şey yok. Eski alışkanlıklara devam.

Tekrar edelim:

Sayın Davutoğlu, bize ne senin kıldığın namazdan, niye anlatıyorsun?

****

Not: yazımız henüz yayına girmeden, Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’ten de bir eleştiri geldi. Taşeronluk, insanlık, can, mal konularında.
Durun hele, hepsinden gelecek, gelecek!..



23 Eylül 2014 Salı

Sömürge, Sömürgeci, Sömürülgeci


Tarihinde sömürge olmamış tek millet olarak tanımladığımız milletimizin son durumu nedir? Evet, tarihinde sömürge olmamıştır, ancak içinde bulunduğumuz asırda gönüllü olarak kendini, kendisi sömürgeleştirmiştir! Nasıl? Özelleştirmeler ve şirketlerini gönüllü olarak yabancılara satarak. Bunlara, yabancılara arazi satışını da ilave ederseniz, yabancı bankaların özellikle çiftçilere tarlalarının ipoteği karşılığı verdikleri kredileri de eklerseniz durumun vahameti ortaya çıkar.

İhracatımızın neredeyse %50’sini Türkiye’de kurulu bulunan şirketleri satın alarak sahiplendikleri fabrikalar aracılığı ile yabancıların ürettikleri mallar üzerinden yapılmaktadır. Fabrika şartellerini bir-kaç aylığına indirdiklerinde, cari (döviz) açık krizleri yaşayan ülkemde vah geldi başımıza! Ayrıca ihracatımızın %70’ini yine bu yabancılar yapmaktadır. Bankalarımızın %60’ından fazlası yabancılar ellerine geçmiştir. Borsa İstanbul’da yapılan işlemlerin %70’ini yabancılar gerçekleştirmektelerdir. Sigorta şirketlerinin tamamı yine bunların ellerindedir. Bugünlerde ölü yatırım olarak adlandırılan ve ekonomik çevrelerde tartışılan AVM’lerin tamamı, kitaplarımızı basanların yarısı, gazetelerin hemen tamamı, televizyonlarımızın çok büyük kısmı hep yabancıların sahipliği veya etkisi altındadır. Ayrıca sosyal ve ekonomik politikalarımıza direkt olarak etki etmekte pek mahirler. Okullarımızın tedrisatının belirlenmesinde bile etkileri olduğu biliniyor. İstihbaratımızda kendilerine özel bürolar ve masalar kanun hükmüyle veriliyor, tam bilememekle beraber üniversitelerimizin sayıları, dersleri, tedrisatı, hocaları, yapılanması, bütçeleri, idaresi, idarecileri gibi hususlara da el attıklarını tahmin etmek zor değildir.

Sömürge ülkesi nasıl olur? Verilen örnekler kâfi değil mi? Sömürgeci ülkeler vaktiyle ordularını zayıf ama yeraltı-üstü kaynakları zengin olan ülkeler üzerine salarlar ve egemenliği altına alırlardı ve oraya bir vali tayin ederek, bütün iktisadi ve sosyal faaliyetlerden sorumlu ve yetkili kılınırdı o vali. Böylece o ülkenin kaynakları sömürgeci ülkeye aktarılır, emilecek bir varlığı kalmayınca da çekilirlerdi. Şimdi artık, ordularını değil, iktisadi işletmelerini, stratejik akıllarını, derin örgütçülerini, ekonomi ajanlarını, büyük sermayelerini, tilki kurnazlığındaki turist veya araştırmacı kılıklı casuslarını… Gönderiyorlar. Hedefe koydukları ülkelerde, milletvekillerinin bile bilmedikleri kanunları hiç hissettirmeden, uyandırmadan, tereyağından kıl çeker gibi çıkarttırıyorlar. At koşturamadıkları, ne bir kamu alanı ne de bir özel sektör alanı var. İstedikleri kişileri kendilerine hizmet ettirmedeki becerileri, başarıları doğrusu kıskanılacak türden.

Taleplerini karanlık lobilerde fısıldarlar. Küçük küçük notlar alınır. Sonra çalışma gruplarında güya tartışılır. Bir ağız tarafından basına sızdırılır. Televizyonlarda saatlerce, günlerce tartışmalar, yorumlar yaptırılır. Kamuoyu ikna edilir (nitekim hazmettire hazmettire sözü hatırlardadır.) gece yarılarına kadar zorla çalıştırılan mecliste, milletvekillerinin uykulu olduğu bir anda, herhangi bir kanun görüşülürken araya bir-iki madde halinde bir metin sokuşturulur, sabah olunca neye el kaldırdığını bile bilmeyen milletvekilleri, çıkardıkları kanunu savunmak zorunda bırakılırlar.

O günde Türkiye’yi modernleştirmek (bugün ise ileri demokrasi) adına yapılan, gerçekte, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına kadar gidecek bir yol olan Tanzimat Fermanı, Namık Kemal’e göre, “Batılı devletlerin Hıristiyan halka daha çok hak tanınması noktasında yapmış oldukları baskıların sonucu olarak ilan edilmiştir.” (Coşkun Çakır, Türk Aydınının Tanzimat’la imtihanı, TALİD Cilt 2, Sayı 1, 2004) Hastalık, aynı hastalık. Yabancı devletlerin dayatması, provokasyonu, tehdidi, hilesi ve daha çeşitli yollardan yaptıkları baskılar neticesi alınan kararlar, çıkartılan kanunlar, tasarruf edilen idari tedbirler tamamen ve daima millet aleyhine sonuçlar vermiş ve vermektedir. Tıpkı Tanzimat’ta alınan kararlar gibi, halen ülkemizde yapılmakta olan ve sürdürülen ‘Kürt Açılımı’ da halen tartışmaları bitmemiş Tanzimat gibi yüzyıllar boyu tartışmalara ve çekişmelere açık olacaktır. Çünkü yapılmakta olan siyasi tasarruf, milletin sadece bir bölümünü ilgilendirmektedir, üstelik yüzyıllardır Türk Devleti olarak bilinen bu devleti kuran iradenin sahibi Türk Milletinin kahir ekseriyetinin fikrini ve müsaadesini almadan. 40 yıl süren silahlı eylemleri sonunda 40.000 kişinin hayatına, milyarlarca liralık ekonomik kayba neden olan terörist faaliyetin sonucunda, Batılı dostlarımızın! dayatmasıyla yapılan bu açılım safsatası, millet birliğini bozucu, devlete bağlılığı zedeleyici sonuçlar doğurması pek muhtemeldir.

Tanzimat’ın lehinde olmakla birlikte uygulamada çıkan sorunlara karşı olan Ziya Paşa, “Olumsuz uygulamalardan yöneticilerin sorumlu olduğunu iki maddede toplayarak açıklığa kavuşturmuştur: bunlardan birincisi, bu kimselerin şahsi menfaatlerini kamu menfaatlerinin üstünde tutmaları, ikincisi ise, yeni iş başına gelen kişilerin öncekilerin yaptıklarını kötülemeye başlamasıdır.” (Çakır, aynı eser) Yine zamanımızla benzerlik kurulabilecek tespitlerdir bunlar. 2013 Aralık ayının ortalarında ortaya dökülenler, 1)‘şahsi menfaatlerin, kamu menfaatlerinin önüne çıkarıldığını’ anlatmaktadır, 2)’İş başındaki kişiler, ta Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren öncekileri acımasızca eleştirmişlerdir.’ Bu iki maddelik benzerlikte ilginçtir.

Demek ki, benzeri işlemleri yapan kişilerin aynı kafaya sahip olduklarını da biz tespit edebiliriz.

Sömürülmeye çanak tutanın (sömürülgeci) nişanesi, hiç hak etmediği halde kendisine verilen şöhretler, payeler, ödüllerdir.

Bağımsız, hür kafa sahibine değil hak etmediği bir ödülü vermek, bir bardak çayı bile içirtemezsiniz.

Sonuç:


Hay bin kunduz!..

21 Eylül 2014 Pazar

Fâni


Tamam, hepimiz söyleriz; İnsan fânidir.

Gerçekten fâni midir? Sorusunu sorunca hangi manalarla karşılaşacağız acaba.

Bismillahirrahiym.

20 Ağustos 2014 tarihli yazımızı, “Dünyayı verirler, ebediyeti alırlar elinden, öyleyse; Şeytandan yüz çevir” cümlesiyle bitirmiştik.

Fâni için TDK ne diyor bakalım: Sıfat Ölümlü, gelip geçici, kalımsız”

Dünya hayatı, her kişiye verilen bedeni içinde, geçecek olan sınırlı bir ömrü muhtevidir. Kısa süreliğine dünyaya gelen kişi, bir takım tedris, tahsil aşamalarından sonra, verilen görevleri yapar ve görevi bitince de, (tıpkı emekli olmak gibi) gider bu dünyadan (aslında gelinen veya gidilen bir yer yoktur, anlamayı kolaylaştırmak üzere, söz gelimi böyle söylenmektedir). Bu anlamda fânilik söz konusudur. Eğer, fâni kavramı ile bir sonu anlatıyorsanız, hayır kabul etmiyorum. Yunus’un muhteşem mısraında belirttiği kelam, bize sonsuzluk gösteriyor: “Ölen hayvan imiş Âşıklar ölmez!”

“Arzda (bedensel yaşamda) kim varsa hepsi fânidir (her bedendeki nefs – bilinç ölümü tadar) (Rahman/26)

Burada bir incelik var gibi görünüyor. Arzda yaşamanın şartı, bedenli olmaktır. Arz sonludur. Arzda yaşayanlar sonludur. Arzda yaşarken, kendini beden olarak algılayanlar da sonludur. Fânidir yani. Çünkü “her nefs ölümü tadacaktır”. Bu ikilemden kurtulmak lazımdır. İkilem dediğimiz, hem Allâh’a iman ettiğini söylemek, hem de kendini bedenden ibaret sanmak. Başka bir Allah yok ki. Var sandığın, beyninde yarattığın tanrıdan (put) ibaret. Önyargın yani. “Allah’tan başka tanrı yok” kelamı, birliği ve tekliği işaret etmiyor mu? Peki, Tek’liğin sonsuzluğa işareti yok mu?

Nasıl oluyor öyleyse?

Ayna yüzündeki görüntünün hakikatte durumu nedir? Hiç. Yokluk. Hayal perdesi üzerindeki hareketlerin varlığı, hayal edebildiğin, perdedekilere ait olduğunu sandığın sesler, senin mana verebildiğin kadardır. Aynaya düşen ışığı kırarsan, görüntünün olmadığını (kaybolduğunu) ve kendi hayalinde canlandırdığın beyinsel bir kandırmaca olduğunu anlarsın. Yoktur öyle birisi. Sen varsan, o da var. Öyleyse, ruhundan nefh eyleyerek varlık âleminde görünmeni sağlayan, aslında senin var zannettiğindir. Benlik dağındaki kalın kar yığınları temizlendiği vakit, dağın dayanamayıp eriyerek, yok olduğunu da fark etmek mümkün olacaktır. Ki, o dağ, bizim var olarak algıladığımız benliğimizden (ego) başkası değil. Benlik aradan çıktığı vakit, yalnızca O kalacaktır ki, varlık ona aittir, var olan O’dur. Kısaca, fâni yoktur zaten ki, fâni olsun. Asıl olan ilminden, egondan, şüphelerinden kurtulmak ve onları fâniye tebdil etmek. Doğrusu fâni olanlar da son saydıklarımızdır. O halde, fâni tanımına girenler yok olunca, Baki kalır diyebiliriz. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, Baki, fânin yok oluşuyla değil, zaten Bakidir ve daimidir. Fâniyi de yok olması şeklinde tanıma hacet yoktur, fâni zaten yoktur.

Rahman/26. Ayeti yeniden okuyup düşünelim. Bedenli bu dünya hayatında bir gün ölüm gelecektir. Kimisi ölümle her şeyin sonlanacağını düşünebilir. Kimisi de, kıyamete kadar kabir azabını ve bekleyişin olacağını ve bir zaman gelip kabirdeki ölülerin dirileceğini, sonra hesaba çekileceğini düşünebilir. Bunlar, öteden beri anlatılan yanlış veya eksik malumatlardır. Kendini bedenden ibaret zanneden kişi için ölüm sondur. Oysa beden bu dünyada insanı taşıyan bir araçtan başka şey değildir. Beden için ölüm, İnsan için ebediyete intikal olmalıdır. Dünya ve dünyaya dair ne varsa insan için fânidir.

Baki olan, tahtını İnsan (Adem) gönlüne kurar ve ebediyet olur.

Her günkü, her gittiğim il ve ilçelerdeki duam odur ki, Velilerinle karşılaştır, onlarla tanıştır, onların sevgilerinden, muhabbetlerinden mahrum bırakma.

Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.



20 Eylül 2014 Cumartesi

İnsanlara Güven ve İnsanımız


Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir televizyon sohbetinde şöyle söylemişti: “Türkiye de ahlaki çöküş yaşanmaktadır ve halkın bir kısmı sorgulama yeteneğini kaybetmiştir.” İlginç, bir o kadar da acı ve yaralayıcı tespit.

Yıl 1240. Selçuklu Devleti’nin ihtişamlı günleri yavaş yavaş geride kalmaktadır. Göreve gelen sultanların liyakatsizlikleri nedeniyle, “Doğu ve Orta Anadolu’daki nüfus kesafetinin artması, sosyal ve iktisadi dengelerin bozulması, siyasi yönetimin keyfiliği ve devletin halkına yabancılaşması neticesi” (Doç. Saffet Sarıkaya, Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mezheplerin ve Tarikatların Yeri) Babaî isyanı çıkmış ve “bölgedeki Türkmenlerin çoğu bu isyana iştirak etmiş sonuçta, Kırşehir Malya ovasında kanlı bir şekilde sona ermiştir.” (Sarıkaya, aynı eser)

Bu isyanı takip eden yıllarda 1243, Kösedağ bozgunu devletin bağrına karabasan olur ve Selçukluların Anadolu kolu Moğol tahakkümü altına girer ve devlet çöküntüye uğrar. “Gittikçe ağırlaşan bu tahakküme ilaveten, bu dönemdeki sultanların liyakatsizlikliği ve Haçlı seferlerinin sürmesi de Anadolu’da anarşik bir ortam doğurmuştur. Hanedan mensuplarının taht mücadeleleri de devletin çöküşünü hızlandıran etmenler arsında sayılabilir.” (Prof.Dr. Mehmet Şeker, Anadolu’nun Türk vatanı haline gelmesi)

Her isyan hareketinin altında ahlaki çöküş aranır. Bu çöküşle birlikte, isyancı tarafın yandaşlarını çoğaltması ve gücünü artırması da doğaldır. Çünkü ahlaki çöküşle birlikte, insanların sorgulama yetenekleri de körelmektedir. Sorgulamaya gerek kalmaz, zira daha fazla mal-mülk edinme, kısa yoldan şöhrete ulaşma iştihası çete elemanlarının sayısını rahatça artırır. Bu aşamada ilk kaybedilen devlete güvendir. Asayiş, devlet gücünün ete kemiğe büründüğü alan, adalet, yumruğu kadife ile sarılan demir balyoz. Fakat yazılı kanunların her bireye eşit ve tarafsız olarak uygulandığı sistem, adalet dağıtan da uygulamayı yaparken, taraflar karşısında kör, kanunlar ve vicdanından başka kimseyi tanımadığı ilahi hüküm sahibidir. İstisnalar yaşanmaya başlayınca, halk kendisine de bir istisnanın uygulanmasını talep eder hale gelir. Bunun mümkün olmadığını anladığı andan itibaren, çeteleşmeler ve sonuçta isyanları hak olarak görür. Bundan sonra kurtuluş yoktur ve sonuç yıkımdır.

Devlete güven kaybı yaşanmaya başlandıktan sonra, insanların birbirlerine karşı güvenlerinde de azalmalar baş gösterir. Asıl felaket burasıdır. Beraber yaşayan insanlar, karşıya güvenlerini kaybederse, komşuluk, hemşerilik, vatandaşlık, dahası kardeşlik zedelenir. Verilen sözde durulmaz olur. Taahhütleri yerine getirmez, işler aksamaya, hizmetler duraksamaya başlar. Kaos, hayatın kanıksadığı bir tarz olur çıkar.

Birleşmiş Milletler’in 176 devlette yaptığı bir araştırmada, “karşıya güvenir misiniz” sorusu sorulmuş, Türkiye’de bu soruya 100 kişiden ancak 8 kişi evet cevabı vermiş. Yani, 100 insanımızın ancak 8 tanesi karşıya, kardeşine, hemşerisine, vatandaşına kısaca insana güveniyor. Anlatmaya çalıştığımız ise geri kalan 92 kişi, güven duygusunu kaybetmiş, korku içinde yaşayan, ortaklık kuramayan, memuriyeti hile desise içinde geçen, işçiliğini hakkıyla yapamayan, belki de şizofren bir hayat yaşıyor. İşte çeteleşmeye, isyana katılmaya hazır %92. Araştırmanın en acılı sonucu da şu: Türkiye, araştırmaya katılan ülkelerin en son sırasında yer alıyor.

Güven bitince, sabır ve dayanma gücü sıfırlanır, sığınma başlar. Sığıntı kişilerden de ne bir başarı, ne de bir icat beklenir. Tüketicidir, asalaktır, ayrıca fitne doğuran ve yayan ortam için müsait bir alandır. Sorgu, eleştiri ve yorumlama yoktur. Sadece kazancını düşünür, karnının doymasını ister, kendisine sunulan menfaatlerin kesilmemesini arzu eder.

Bu insanlar hangi ortamda yetişti, hangi bilgi ile yetiştirildiler?

Kadim inanç ve kabullerimize göre: “sabır ve güven insanı rızaya taşır”, razı olamayan kişilerin hayatları alt-üst hale gelir ve tedavisi zor illetlere duçar olur. Emin olmak, güvenmek ve eminlik: “Neye, niçin inandığının ve gayesinin ne olduğunun eminliği içinde olmak, yani özgüven duymaktır. Özgüven, korku aşılmadan açılmaz. Özgüven duymayan kimse de kendisi için hayati atılımlar ve idrak sıçramaları yapamaz. Dolap beygiri gibi belli bir öğreti ve algı çerçevesinde döner durur yol alıyorum, ilerliyorum zannı içerisinde” (Mehmet Doğramacı) korkularının doğduğu yer de burasıdır zaten. Korkuları karşıya da güvenmemeyi sağlar. Dolayısıyla bir kısır döngü içinde hayatı perişan olur gider.

Şimdi, devletimize eğitim ve insan yetiştirme sisteminde öğretilen bilgilerin, yaptırılan antrenmanların gözden geçirilmesi, hatalı bilgi ve uygulamaların değiştirilmesi görevi düşmektedir.

Elbette bu işleri de, güveni tam, özgüveni yüksek, güzel ahlak seviyesi mükemmel insanların yapması gerekecektir.



18 Eylül 2014 Perşembe

Bölücülük Asıl Zihinlerde Yeşerir


Bölücülüğün kırk çeşidini bunlardan gördük. Birlikte yaşamaya ahdetmiş farklı etnisitelere mensup insanımızın, aidiyetlerini kaşıyarak onları birbirlerinden ayırdıkları yetmezmiş gibi, yüzyıllardır birlikteliğimiz olan, zaman zaman sorun yaşamamıza rağmen aramızda hiçbir küslüğe yer vermediğimiz Ermeniler için yapılan küfür derecesindeki tanım, milletimizin aklı erenlerini yaralamıştır.

Bu durum yeni bir kavga ve ayrıştırma kapısıdır. Ağızdan farkına varmadan çıkan bir tanım olduğu söylense de, sıradan bir kişinin söylemesi halinde hiç üzerinde durulmayacak olan bu hakaretin, ülkeyi 12 yıldır yönettiğini zanneden bir iktidarın başı tarafından söylenmiş olması, yaptıklarını zannettikleri tüm açılımların kendilerini kandırmak, kendileriyle birlikte milletin tümünü kandırmak için yapıldığı anlaşılmış olmalıdır.

Sen Alevi’sin, sen Zaza’sın… bunun sonu yoktur. Şimdi de “affedersin Ermeni dediler” tanımı, çok farklı mecralara girildiğinin resmidir. Sedat Ergin’in 8 Ağustos tarihli yazısından anlıyoruz ki, bu sözün sahibi 2011 yılında da şunları söylemiş: “Bu kitaplar içinde ne Yahudiliğimiz ne Ermeniliğimiz ne affedersiniz Rumluğumuz hiçbir şeyimiz kalmadı”. Yani evveliyatında da benzer laflar kullanılmış. Unutmuşuz işte!.

Zihin çukurunun derinliklerinde, milletin Müslüman olmayan bölümüne karşı yaşayan bir düşmanlığın, bir kinin varlığını böylece tespit etmek mümkündür. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olduğuna göre, sen, ben nasıl kendimizi birinci sınıf vatandaş görüyorsak, etnik aidiyeti başka kültürlere ait olan, Ermeni, Rum gibi vatandaşlarımız da birinci sınıf vatandaştır. Asla ve kat’a ayırım-gayrım yapılamaz.

Yalnız Başbakan NTV’de yaptığı mülakatta belki de ilk defa, çok hafif bir sesle, sanki kimsenin duymasını istemeyen bir tavırla Türk olduğunu da ilave etti. Sanki utanırcasına!. Ben hayret ettim, yahu meydanlarda Sünni olduğunu haykırıyorsun, birisinin Zaza, diğerinin Alevi olduğunu bildiriyorsun, ne var, ne olacak yani, yüksek sesle söylesene Türk olduğunu!. Bu söylemin bir kandırmaca olduğu seçim günü balkon konuşmasında, Türk değil, Türkiyelilik öne çıkarılınca anlaşıldı.

Kim ki, bölendir, ayırımcıdır, parçalayıcıdır, düşmanlık körükleyicidir…

Ağızlarındaki dini çağrıştıran kelamlar bile bölünmenin önünü açmak, parçalanmayı kolaylaştırmak, ayırımı gerçekleştirmek için zihinlere salınmış olduğu düşünülmektedir. Lakin bunu bilerek mi, yoksa gaflette olduklarından mı yapıyorlar, bir türlü karar veremedik. Bilerek yapıyorlarsa, söylenecek bir sözümüz yoktur. Bu durumda zaten durduğu cephesinin kararını vermiş ve görevini yerine getiriyor demektir. Gaflet halinde yapıyorsa, iş değişir. Bu durum daha da beterdir. Çünkü insanımız, onların gerçekten bir Müslüman olduğuna inanıyor. Ki, etkili ve yetkili makamlardaki bir Müslümanın ağzından çıkan laflar tesirini milletin tamamı üzerinde icra eder.

Cephe savaşlarındaki esas şudur: ‘Silaha silahla, fikire fikirle karşılık verilir’. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Ermenileri kıracak, onları kışkırtacak bir söz edilmesi, karşı cepheden gönderilen fikir taarruzu mermilere benzer. Düşmanın sallayacağı top güllesi, kalede nasıl gedikler açacaksa, duvardaki tuğlalardan birinin çekilmesi sonucunu verecek olan, etnisitenin kaşınması olayı da, düşman cephesinin gönderdiği gülle tesirini gösterecektir. Hâlbuki devlet adamı konuşmaları ve tavırlarıyla (ki, gireceği seçimi kaybetme ihtimalinin korkusu bile olsa) bölücülük projesine prim kazandıracak tavırlardan kaçınmalı, bilakis her türlü bölücü projeyi bozacak ve topluma güven verecek davranışlar içinde bulunmalıdır. Ermeni’si, Rum’u, Kürt’ü, Boşnak’ı… ayırımsız millet sosyolojisinin içinde görülmelidir. Onların her birinin ayrı, ayrı kültür ve inançlardan olduğunun hatırlatılması, topluma yabancılaştırılarak ayırımcılığa, bölücülüğe çanak tutmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

MHP Genel Başkan Yardımcısı Tuğrul Türkeş’in MHP internet sitesinde, “Affedersiniz Ermeni olmak suç mu?” konulu yaptığı, bildiri mahiyetindeki açıklama desteklenmelidir. Türkeş şunları söylüyor: “Erdoğan’ın süregelen ayırımcı üslubunun ve nefret dilinin sonuncu kurbanı Ermeni kökenli yurttaşlarımız olmuştur. Ermeni olmak bir suç, bir kusur, çirkinlik, ayıp ve günah değildir. Ait olduğumuz etnik ve kültürel gruplar Yüce Rabbimizin takdirinin bir neticesidir ve bunların haşa ayıplanması veya küçümsenmesi günahların en büyüğüdür. Kaldı ki bu sözler yasalarımıza göre de ‘nefret suçu’ kapsamındadır. Üzülerek görmekteyiz ki, Sayın Erdoğan’ın nezdinde Alevi olmak da, Zaza olmak da, Musevi olmak da, Ermeni olmak da ağız kıvrılacak meselelerdir.”

Bu sözlerin siyaseten söylenilen bir söz olmadığına inanıyoruz. Millet olmanın gereğidir, azınlık haklarını korumak. Misafirlerine en güzel odalarını hazırlayan milletimizin, birlikte yaşadığı farklı dinlere sahip vatandaşlarımızla kendisi arasında bir fark görmediğini önemle belirtmeliyiz. Onlar bize Allah’ın emanetidir. Biz öyle bilir, böyle söyleriz. Onlar bizim asla düşmanımız değil, aynı vatan üzerinde, aynı sevinçlere birlikte gülen, aynı acılara birlikte üzülen bir elin parmakları gibiyiz. Bizlerde ayrımcılık, bölücülük olamaz.

Ermeni olmak bir suç, bir kusur, çirkinlik değil.

Onlar, bu ülkenin şerefli vatandaşıdırlar.



16 Eylül 2014 Salı

Güce Tapınma ve Türkiye


Kendinde güç vehmetmek. Olan ve olacakları kendinden bilmek. Kendisi olmadığı zaman, belki de bu dünyanın dönmeyeceğini filan düşünmek. Her ne oluyorsa iyidir dediğimiz, hep onun yüzü suyu hürmetine olmaktadır. Etrafına topladığı dalkavukları da, ikide bir onun ne büyük, ne kadar güçlü, ne kadar akıllı, olduğunu yüksek sesle hatırlatırlar, olmayan özelliklerini varmış gibi ballandıra ballandıra yüzüne karşı söylerler. Hiç utanmazlar, oysa bir kişiyi yüzüne karşı övmek insan için ne kadar da zordur.

Sahip oldukları medya gücüyle de, aynı konuyu senelerdir işliyorlar. Tek adamlık, karizmatik liderlik, en büyük liderlik gibi tanımlamalar yıllardır gün be gün tekrar edilmektedir. Hatta 80 yıllık Cumhuriyetle yapılan mukayeselerden, Atatürk ile karşılaştırmalar yapılmakta ve sonuçta, onu bile geçtiği insanlarımıza dayatılmaktadır. Taraftarları bu söylemleri ezberlemişler, milletin çoğunluğuna da öğretilmiştir. Bunun karşılığında da muhalefetin zayıflığı, proje üretemediği, yetersiz kaldığı ve hatta muhalefetin bulunmadığı propaganda edilerek, tek konuşanın iktidar liderinin olduğu, onun dışında hiç kimsenin konuşmasının mümkün olmadığı da kamuoyuna öğretilmiştir. Elbette, bu kadar güçlü olduğu pompalanan kişinin de tarafı olmaya can atan kişiler, onun etrafında çember oluşturmuşlardır. Alınan oyların toplamı diğer partilerin aldığı oyların toplamından fazla çıkınca da, bunlardan kurtulmanın mümkün olmadığı gibi sonuca varılarak, gücü elinde toplayan iktidara tapınma derecesinde yandaşlaşmalar vücut bulmuştur.

Taraftarlarını nerden buluyorlar? Hatırlıyoruz, “İmam Hatipler bizim arka bahçemizdir” demişlerdi. Şimdi buna, sivil toplum kuruluşu adıyla örgütlenmiş dini kuruluşlar, cemaatlerin okulları, kursları, onların camilerinde, evlerinde, işyerlerinde, bürolarında yapılan toplantılarda anlatılan, işlenilen, analiz edilen konular hep budur. Taraftar tarlası dini cemaatler, dini okullar, dini kurslar olmaktadır genellikle.

Mehmet Kerem Doksat Hoca’nın bir yazısında okuduğumu hatırlıyorum. Ana sütünü noksan alan ve beslenme yetersizliği yaşayan çocukların, aşırı iştahsızlık sonucu çocukların ayaklarının şişeceği, karınlarının büyüyeceği ve karaciğerlerinin haddinden fazla iri olacağını okumuştum. Bu çocukların daima huzursuz oldukları ve gülümseyemediklerini de not etmişti hoca. Hatta tedavilerinin zor olduğunu, edilse bile sonradan oluşan bu özelliklerinden kurtulamadıklarını da hatırlıyorum. Bu duruma göre üç önemli sebep buluyoruz. 1. Ana sütü eksikliği, 2. Yetersiz beslenme, 3. Tedavisi imkânsız karaciğer, ayak, karın şişliği. Gülemeyen, gülümseyemeyen bu çocukların tamamının fakir Afrika ülkelerinden çıktığını da not edelim.

Burada beni düşündüren gülemeyen, gülümseyemeyen çocuklardır. Bu durum bize yabancı değil. Bizim de gülemeyen çocuklarımız var. Gülmenin yasaklandığı, adeta büyük günahlar içine alındığı ve grup içindeki çocukların asla gülmelerine izin verilmediğini biliyoruz. Belki birazcık gülebilenlerin de cezaya çarptırıldığını tahmin edebiliyoruz. Bir ortak yanı daha var, bu çocuklar orta direk dediğimiz fakir halk kesimlerinin çocuklarıdır ziyadesiyle.

‘Ana sütü’ yerine Türk kültürünün muhteşem eserlerini koyalım, Fuzuli, Karacaoğlan, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlâna, Piri Reis… bunların okunması, irdelenmesi kesinlikle yasaktır. Dolayısıyla ana sütü eksik alınmaktadır. ‘Yetersiz beslenme’ yerine, tek taraflı olarak verilen, özellikle eksik ve yanlış yorumlamalarla, cahil hocaların verdiği din bilgisi dersleri. Başka eserlerin araştırılması kesinlikle yasaktır. Tek taraflı beslenme nedeniyle, olaylara bakış, yorumlayış, analiz yetenekleri yok denecek seviyededir. Eksik bilgiyle zaten doğru sonuçlara varılması mümkün değildir. Bu bilgilerin yazılı bulunduğu kitapların tamamı, Arapça, Farsça yazılmışları ve kurallarına dikkat edilmeksizin yalan-yanlış tercümeler halindeki kitapların tamamı ezberletilerek okutulmuş olduğundan, sırtlarında daima tonlarca yük taşırlar. Bir taraflarındaki şişkinlikleri bundandır. Zihinlerine takılan herhangi bir sorun halinde, yöneldikleri taraf, taşıdıkları ağırlıkları sebebiyle tamamen ve daima aynı yöne doğrudur. Bu noktada da bir benzerlik çıkartıyoruz. Ve bu eğitim safhası tamamen çocukluk çağlarında vukuu bulmaktadır. Çoğunluğu da ailelerinden kopartılmış ve yatılı okullarda (kurslar) yapılan eğitim faaliyetleridir. Çocukluk çağlarında ailelerinden kopartılan bu çocukların, sevgiden yoksun yetişmeleri nedeniyle, gelecekte ağır depresyonlar yaşamaları yüksek ihtimal dahilindedir. Yani kısaca hastalıklı insanların yetiştirildiğini söylemek mümkündür ki, bu hastaların tedavisinin de zor olacağını söylemek ukalalık olmayacaktır.

İşte, bu çocukların yetiştirildiği okullar, kurslar yandaş yetiştirme tarlası olarak kullanılmaktadır. Oralardan mezun olan her çocuk, potansiyel yandaştır. Öylesine bir eğitim verilmektedir ki, muhalif bir düşüncenin yetişmesi mümkün değildir.

Tek yanlıdır, tek yönlüdür. Düşünme yasaktır. Ne verilirse o öğrenilecek ve iman edilecektir. Nasıl oluyorsa, neredeyse tüm okul ve kurslarda hep aynı cümleciklerle aynı konular iştahla anlatılır ve çocuk beyinler küçültülerek, iman derecesinde birilerine tapınmaları sağlanır. Yazık ki, bu durumu siyasi menfaatlerine doğruda yontmaktadırlar ve bundan hiçte utanmamaktadırlar.

Benzer bir durumda PKK’nın dağa çıkardığı çocuklar için söz konusu. Onlarda aynı mantık ve yöntemle fakat farklı öğretilerle eğitilmektedirler. Şunu açıklıkla söyleriz ki, her iki grupta da yetiştirilen bu çocuklar, gelecekte ülkemiz için büyük felakettir. Onların ait oldukları gruplardan çıkartılıp, psikiyatrlar eşliğinden yeniden eğitime tabi tutulmaları (rehabilitasyon) gerekecektir. Öğrendikleri eksik ve yanlış bilgilerden kurtulmaları zor da olsa, bunun yapılması mutlak olarak zarurettir. Siyasi tercihlerinin değiştirilmesinden bahsetmiyoruz dikkat edilirse, aldıkları köleleştirici eğitimin ağırlığından kurtulmaları ve özgür beyinlere sahip olmalarını arzu ettiğimiz için bu öneriyi getirmek zorunda hissettik kendimizi. Bu çocuklara, ilmin hakikati, imanın gerçeği, ritüellerin amaç ve sebepleri anlayabilecekleri bir şekilde anlatılmalı ve ilmin içselleştirilmesi sağlanmalıdır.

Bu toprakların; düşünebilen, sorgulayabilen, analiz yeteneği gelişmiş, doğru sonuçlara varabilen özgür beyinli, hür düşünebilen gerçek vatan evlatlarına ihtiyacı vardır. İnançları ve kabulleri ne olursa olsun.

Ve bu sorunun halli, yol, köprü, fabrika yapmaya benzemez. 10 yıllardır eğitilen beyinlerin, asrın idrakine uygun, modern fertler haline getirmek için de yine bir on yıllara ihtiyaç vardır.




14 Eylül 2014 Pazar

Hurafeye Kısa Bakış


İhsan Eliaçık 2011 yılında şahsi Blog’unda yayınladığı yazısında sitemlerini şöyle bildiriyordu: “İftar, zenginlerin davet ve şatafat gösterisi. Sahurun anlamı yok. Ramazan gelince ‘din pazarı’ açılıyor. Ekranlar Ramazan meddahlarından, kıssacılardan, hurafecilerden geçilmez oluyor. Allah’ın bizim sırf aç kalmamızı istediğini, ondan ‘hoşnut’ olduğunu sanıyorlar. …”

2014 yılının Ramazan Ayı’nı geride bıraktık. Gördük ki, 2011’den bu yana değişen bir şey yok, bilakis Eliaçık’ın eleştirdiği davranışlar kuvvetlenerek artmış. Ekranları yine sakallı sakallı hoca kılıklı (Y.N.Öztürk, Ebu Cehil kisveli diyor) kişiler hemen bütün kanalları doldurdu, birbirlerinin benzeri, kopya laflarla izleyicilerin saatlerini harcadılar. Anlattıkları hurafe boyutunu, hikâye sınıfını, lüzumsuzluk sınırını aşamadı. Örneklendirmeye gerek yok, bütün bunları birlikte millet olarak dinledik, izledik, yaşadık.

En çok garibime giden de şudur; akademik unvanlı koca koca adamlar, anlattıkları hikâyelerin, hadislerin, ayetlerin ne anlama geldiklerinden habersizler. Ezbere konuşuyorlar. Daha önce kitaplardan okuduklarını, hocalarından dinlediklerini anlatıp duruyorlar. Yıllarını bu işlere verdiklerinden de belagatları gelişmiş, kendilerini dinletmesini biliyorlar. Muazzam manalı ayetlere verebildikleri anlam yalnızca okuduklarından ibaret. Haliyle bu durum da mana eksik kalıyor. Neden mi böyle oluyor? Çünkü zahmet edip, üzerinde düşünmemişler. Hazır lop fakat eskimiş ve araştırılıp, üzerinde düşünülerek geliştirilmesi lazım olan bilgiyi olgulaştırmadan, eskiden kalma geri manaları ezberleyerek aktarmak kolaylarına geliyor. Dinleyiciler olarak bizler, almaya hazır halde, üzerinde düşünmeye gerek olmayan hazır lop bilgileri bir kulaktan alıp, diğer kulaktan fırlatıp çıkartıyoruz. Bir kısmı da, mesela bir saatlik programda 50’ye yakın ayeti veriyor. Bırakın 50 ayeti, o bir saatte ancak, bir ayette geçen sadece bir kelime üzerinde konuşulsa daha anlaşılır olacaktı. Zira Kehf Suresi 109 ayeti kerimesi şöyledir: “De ki: ‘Eğer Rabbimin kelimeleri (açığa çıkardığı mânâlar) için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce elbette deniz tükenirdi”. Sanki dinleyiciler de kendileri gibi yıllarını İlahiyat Fakültelerinde harcamışlar gibi. Niye mi böyle yapıyorlar? Çünkü ilimleri noksan, bir kelime üzerinde konuşsa konuşsa sadece bir-kaç dakika konuşabilir de ondan. Sermayesi biter, yolu tükenir. Kendisi de harap olur. Oysa sayısız ayeti Arapça ve Türkçe manasını da vererek okursa, onun ‘-ne büyük bir hoca’ olduğu dilden dile dolaştırılır. Onlar için bu payeye yükselmek muazzamdır. Bir kelime üzerinde konuşacak olsa bu vakitte dinleyiciler; ‘-adam hiçbir şey anlatmadı yahu, koca bir saat bir kelime etrafında döndü durdu’ diyerek, anlatıcının ilim adamlığına, hocalığına laf edecekler. Bu durumda şöhretine mal olacak, belki de ekmek parasına mani olacak, elbette bunu yaşamak istemezler. Şu, din diye hikâye anlatan, sırasında ağlamayı da ihmal etmeyenleri konuşmaya gerek bile yok. Aslında bu da bir yoldur, lakin senaryosu yazılarak, devlet tiyatrolarından bir aktörün daha tesirli oynayacağı bu rolü, sırf akademik unvanı ve iktidar partisinin destekçisi olması hasebiyle, sıfır oyuncu yetenekli bir kişiye yaptırmak, Türk televizyonculuğunun sefaletini anlatıyor. Neyse konumuz burası değil.

Vaktiyle, ay tutulması sırasında çalınan tenekeye, türbelere çaput bağlamaya, kırk eşikten kırk parça koparıp çocuk kırklamaya filan hurafe derdik. Şimdilerde bizatihi dinin kendisini hurafeleştirdiler, hem de din adamı ağızlarıyla.. Kıldıkları namaz, tuttukları oruç hurafe oldu çıktı. Bizatihi kıldığı namaza tapıyor, bizzat tuttuğu oruca tapıyor çünkü. Ne namazın, ne orucun, ne haccın hakikatini araştırıyor. Sadece bildirildiği kadarıyla, ana babasından, öğretmeninden, mahalle mektebinden öğrendiği kadarıyla yetiniyor. Yaptığı ibadetlerinin kendisini bir (yerlere!) götürmesi lazım geldiğinden bi-haber. Allah’a yaklaştırıcı çalışmalar olduğunu anlayıp bilmeden, sadece üzerine borç olduğuna inandığı,  bazı ritüelleri yapıp, borcunu eda ediyor. Allah’a olan borcunu ödediğini sanıyor!.

Kadir Gecesi gevezeliği var bir de. Ortak cümleleri şu: “-Bu gece, melekler iner. İbadet eden kişiye af müjdesi verir. Sabaha kadar ibadet ederek, af edilmeyi dileyenleri arar melekler!”… böylece, yıl boyu işlemiş olunan günahlar, haramlar bir anda af olunup, kişiyi tertemiz yapmaktadır. Bu söylem, İslam milletini felakete sürüklemiştir. Buna inandırılan insanlar, -nasılsa Kadir Gecesini yaşayacağız, ellerimizi açar dua ederiz ve kurtuluruz.” İnancındadırlar. Oysa bu yanlıştır. Bu yanlışı Diyanet görevlileri bile bile mükerreren yapmaktadırlar.

Kur’an’ı Kerim’in bildirdiği Kadir Gecesi, Hz. Muhammed’e, Kur’an’ın nazil olunmaya başladığı gecedir. Bu mecazlı anlatımın şahikasıdır. Nasıl ki, Hz. Muhammed’e Kur’an’ı Kerim manası açılmış ve tebliğ görevini yerine getirmiştir. Her Müslümanın kendi kitabının, kendi Kur’anı’nın kendine açılacağı gece de, o Müslümanın Kadir gecesi olacaktır. Muhammedî Şuurun, Kur’an manasının, kalbe dolacağı, zihne açılacağı gün Kadir’dir. Böylece Kadri bilinmelidir. Maalesef Diyanet ve İlahiyatlarımız bu mana üzerinde durmamaktadırlar. Onların derdi, özellikle ihtiyarlamış dindar Müslümanları camilere tıkmak ve ibadetlerini yapmalarını istemek. Ne kadar eksik, eksik olan da elbette yanlış.

Çalışın emri kitabımızın birçok ayetinde verilmektedir. Yetimi korumak, zekât, sadaka vermek en büyük emirlerdendir. Okuma, zaten nazil olan ilk ayet ve ilk emirdir. Bunlar dururken, Müslümanlara bir takım ritüleller ayrıntılı olarak ve fakat daima anlatılıyor. İnsanların beyinleri sadece namaza, oruca odaklanıyor. Diğer emirlerden habersiz yaşıyorlar. Kafalarına yerleştirilen cehennem ve cennet imajları şirke ve küfre vardıran inançlara ulaşıyor. Hocaların da bu konudaki konuşmaları, vaazları Müslümanların yanlış kabullerini kolaylaştırıyor. Putlaştırılan sözde inançlar insanımızı perişan ediyor. Bırakın ahiretini dünyalarını bile kaybediyorlar.

“Sabreden ve yararlı çalışmalar yapanlar bunun dışındadır. İşte onlara bağışlanma ve büyük mükâfat vardır.” (Hûd/11)

“Muhakkak ki şu Kur’an, en sağlam gerçeğe hidâyet eder; yararlı çalışmalar yapan iman ehline kendileri için büyük karşılıklar verileceğini müjdeler.” (İsra/9)

“Muhakkak ki iman edip imanın gereği olan düzgün çalışmalar yapanlar var ya; doğrusu iyi çalışmalarının karşılığını asla boşa çıkarmayız!” (Kehf/30)

Benzer ayetler hep çalışmayı, yararlı işler yapmayı, öğütler, fakat bizim ‘hocalar’ ritüellerin, ezberletilerek öğretilmiş, şirke bulaşan, putlaştırılmış hurafeler yapısının dışına çıkamaz.

Mehmet Akif Ersoy’un, Fatih Kürsüsü’nde adlı eserindeki sözlerine kulak vererek bu sohbetimizi bitirelim:

“‘Kadermiş!’ Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru.
Belanı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.
Taleb nasılsa, tabiî netice öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var.
‘Çalış’ dedikçe şeriat çalışmadın durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya,
Zavallı dîni çevirdin maskaraya!”

Hurafeler denizinde boğulmuş insanımızdan doğru kararların, ilmi gelişmelerin, teknolojik buluşların çıkmasını beklemek hayalcilik olacaktır.