24 Temmuz 2014 Perşembe

Ufukta Medeniyet Görünüyor!


‘Yaşananlar Kaostur’ başlıklı yazımız üzerinde biraz daha çalışmak lüzumunu hissettik. Okuduğunuz çalışma bu lüzumun üzerine bina edilmiştir.

Öncelikle kavramların içi boşaltılıp, farklı eğitim alan ve farklı ortamlarda yetişenlerde aynı kavrama verilen manalar farklılaştırıldı. Kargaşa, anlaşamayan insanlar arasında, barut ateş kardeşliği gibidir. Sonuç kaos. Uyum bitmiştir, karışıklık düzeltilemez vaziyettedir. Yıldızların yörüngelerinden sapması ve durmadan çarpışmaları gibi. Düzenin bozulduğu, nizamın çöktüğü, bilgililerin küstüğü ve köşelerine çekildiği, bilmeyenlerin baş tacı edildiği devirler.

Otuz yıllık arkadaşım ve pek çok gün dert ortaklığı yaptığım, dostum dediğim kişi ile insan anlaşamaz mı? Ruhuna kadar bildiğimi zannettiğim kişi. Kaos iki kişi arasında başlar ve vatan sathına yayılır zaten. Ha iki kişi, ha koca bir toplum. Çünkü aynı kavrama aynı manayı veremiyorlarsa, bu iş bitmiştir, bitirilmiştir. Her milletten bir kişiyi alıp, bir çadıra tıkınız ve aralarında anlaşabilmeleri, ortak bir karara, belli bir sürede varmaları için bir problem veriniz, sonuç ne olacaksa, şimdiki halimiz de budur. Anlaşamıyoruz, çok basit konularda bile anlaşamayıp, hakarete varan laflar ediyoruz. Hatta çok garip, edilen hakareti bile algılayamıyoruz, dil o kadar farklılaşmış, hakaret eden de söylediğinin hakaret olduğunun farkında değil.
Aklımızı ve geleceğimizi, siyasetin karanlık menfaat kurgularına bağlamış, biraz da bana dercesine, kısır ideolojilerimizin çerçevesinde laf yetiştirmeye çalışıyoruz. Hanya’yla Konya’yı karıştırıyoruz. Eller, Bor’da pazarı bitirmiş, bizim yolumuz Niğde’ye doğru. Vasıtamız da eşek. Kaldı ki, siyasetimizde de açık dilli değiliz, net değiliz. Araya sıkıştırdığımız dini anlam taşıyan kelimeler, söylemek istediklerimizi alt üst ediyor. Birbirimizi neredeyse dinsizlikle suçlayacağız.

80 öncesi ‘dil ırkçısı’ denilen, özleştirmecilerin yazılarından, konuşmalarından bir şey anlamadığımız gibi, bugünlerde de, siyasetini sevmediğimiz, kabul etmediğimiz kişilerin dillerinden ve kullandıkları kavramlardan bir şey anlamıyoruz. Muhaliflerimizi bırakın, aynı fikrin savunuculuğu yapan kişiler arasında bile, kavram kargaşalıkları yaşanmakta, birbirimizi anlamamaktayız. Anlamaya gayretimiz de yok, elbette onların da bizi. Bakın, onların dedim. Ne kadar yanlış, niye onlar, biz hepimiz değil miyiz? Burada bile ayrılık şarkıları!.. cevap veriyorken bile, kafa sesimizi (zanlarımız) dinleyip cevabı patlatıyoruz, dolayısıyla ses ve mana karmaşası kaos doğuruyor. Söz sırası gelmeden sazı alıp, bilmediğimiz bir besteyi çalmaya çalışıyoruz. Karşı için de büyük ıstırap. Aslında söz söyleyen de ne dediğinin bilincinde değil.

Hayat telakkilerimiz farklı. Farklı gözlüklerle bakıyoruz dünyaya (ve hayata). Vahşi kapitalizm öylesi esir etmiş ki, hiçbir ihtiyacı olmadığı halde, bütün dünyalara sahip olma yarışında insan. Ulvi değerler unutulmaya yüz tutmuş. Mal-mülkten daha evla değerlerin bulunduğu, eski kitapların sahifeleri arasında kalmış. Vefa gitmiş, yerini sefaya bırakmış. Giderek sahiplenmeye olan rağbet yüzünden, sahiplenilenlere kölelik vaziyetine geçilmiş. Dünyanın geçici bir tedris mekânı olduğu hafızalardan silinmiş. Madde köleliğinin insan ruhunda yarattığı hasarın tedavisinin yine maddi değerlerde aranır olmuş. Böylece istikrarsızlık ve tereddüt hayatımıza hâkim olmuş. Tabi ki, huzurun yerini kaos almış. Dikkat edilirse, bu paragrafta anlatılan tipler, ‘benmerkezci yaşam’ tercih edenlerdir. Hem dünyalık sahiplenmek için çok çabalamaları, sahiplendikçe acıkmaları ve böylece, kısır döngü içinde hayatlarını idame ettirmeleri. Hastalanmaya kadar varan bir sonuç doğurmaktadır, lakin hastalık durumuna karşı nasıl bir vaziyet alınmaklığı gerektiği hakkında bir fikirleri yok. Müracaat edecekleri bir doktor da bulamıyorlar. İç halleri karşısında tedbir alma çabaları giderek zayıflıyor. İç dünyadan bihaber yaşamaları ise onları kendilerine karşı savunmasız bırakıyor ki, kaosun gerçek kaynağı insanın kendisidir.

Esasen çıkan çatışmaların çoğunda, taraflardan birisini o konu asla ilgilendirmemektedir. Söz ola beri gele kabilinden düşünmeden tartışmaya dalmış ve kavgayla sonuçlanmıştır. Bu durum, ‘ben merkezli’ davranışa tipik örnek olmaktadır. Kendini göstermek, ispat etmek ve herkesten iyi olduğunu haykırmak ihtiyacında olanlardır bunlar. Ama bilmeseler de hep mağlup taraftadırlar. ‘Mağlup’ kelimesini yerine başka kelime bulamadığım için yazdım, aslında ne mağlubu, ne de galibi vardır hayatın. Bilenler – bilmeyenler ayırımından gayrı.
‘Düzen’, ‘uyum’, ‘mutabakat’, ‘seyir’, ‘çatışmasızlık’.. dört dörtlük bir hayat, ne kadar da sıkıcı olurdu! Hatta bu hayatın içinde gelişme de olmazdı, ilim de. Bu durumlar program dışı bir düzeni ifade eder ki, söylenilen düzen içinde bilgiye hacet kalmaz. Asıl kaos ortamı budur. Müdahaleye açık ortamlardır. Durağan zamanları, ‘yaprak bile kıpırdamıyor’ sözü güzel izah eder. Karmaşa zamanları soru sorulan zamanlardır. Cevap alınsa da, alınmasa da kişinin kendisine verdiği cevabı kâfi görmesi de stabiliteyi işaret eder ki, bu durum da istenmeyen bir haldir. Tartışma olması, gelişmeyi açar. Fikirlerin uçuşması kirli bilgiyi temizler, eksik olanı tamamlar.

Medeniyet, yumruklaşmaların sonunda değil, fikirlerin çarpışmasından doğar. Her hal ve karda hoşgörü ile fikre mukabele edersek, gelişmeleri izleyebiliriz.

Ayrıca, medeniyet sonuçtur. Sonuca varmak için öncelikle sebeplerin var olması lazımdır. Gelecekte bir medeniyet tasavvuru olanların, geleceğin sebeplerinin şimdi yaşandığını fark etmesi ve yorum ve eleştirilerini bu sebepler üzerine inşa etmesi elzemdir. Geleceğin sebeplerinin deşifre edilerek okunabilmesi, medeniyetin kanatlarını teşkil edecektir.

‘Okunabilmesi’ dediğimiz, bilgi edinme ile ilgilidir, bilmeyle. Özgürleşmenin yolu ilimden geçer. Özgürlüğün bulunmadığı beyinlerde ilmi ilerlemeler olamaz. Bu sebeple Hz. İsa “Bilgi edininiz bilgi sizi kölelikten kurtaracaktır” buyurmuştur. İlmin öğrenileceği mekân ise bu dünyadır. Cemil Meriç’in, ‘Mağaradakiler’ eserinde vurguladığı Platon’un mağara insanlarının, kaçarak kurtulması ve ayı, güneşi, sudaki yansımaları seyrederek (öğrenip bilerek) gelişmesi, medeniyet merdivenlerinden nasıl çıkılacağını da mecaz yollu anlatmaktadır.

Doğuş, hep bir sıkıntının, hep bir kaosun üzerine olur. İçinde bulunulan durum, kavramlar kaosu olarak adlandırmak mümkün. Buradan çıkış yolu bulunacak ve kutlu yürüyüş hedefine varacaktır.


Bize düşen görev; çalışmak, çalışmak, çalışmaktır!..

1 yorum:

  1. Ismail Yildiz Atak :

    Bazı kaoslar veya krizler, yeni medeniyet yaratma yerine, tamamen bir ölüm, yıkım ve yokluk yaratabiliyor.

    YanıtlaSil