10 Temmuz 2014 Perşembe

Sistem İçinde Kimiz?


Sistem; Pek çok makinenin (sistemin) bir biriyle bağlantılı, ilişkili, biri olmazsa diğerinin işe yaramayacağı, birisinde meydana gelebilecek küçük bir arızanın tümünü iş göremez duruma getireceği, aralarındaki ilişkinin sadece toplam bütünlüğün aksaksız çalışmasını sağlayan, süreklilik, kesintisizlik, duraksamazlık olması gereken muazzam, fakat karmaşık bir yapıdır. Kontrol ve denetim ve eğitim (talim-terbiye) sistemin geleceğini garanti eder. Aksamalar meydana gelmezden evvel tespiti, sistemin gelecekteki aralıksız çalışması için önem arz eder. Sistem denetçileri görevlerinin bilincindedir. Görevlendirilmeleri ve atamaları, sistem yöneticisinin derin ve uzun çalışmalarıyla yapılan eğitim faaliyetleri sonucu olur. Bu aşamada birçok sınava tabi tutulurlar. Her hangi birinden sınıfta kalınması durumu, belki de en başa dönülmesini gerektirecektir ki, çoğu durumda uzaklaştırılmaları söz konusudur.

Sosyal hayatı sistemleştirip, uyum içinde çalışmasını sağlayan yapı aşağı yukarı şöyledir; Aile bireylerinden başlamak suretiyle, çevreye konulabilecek, komşular, akrabalar, hemşeriler, vatandaşlar ve bu katmanların aralarında meydana getirdikleri sosyal örgütler, sivil toplum kuruluşları, kanunla kurulan vakıflar, dernekler, odalar, devletin sahip olduğu kamu iktisadi kuruluşları, özel sektörün üretim, pazarlama ve hizmete yönelik örgütlenmeleri, kamunun eğitim, adalet, sağlık ve güvenlik gibi hizmet yapılanmaları…

Bahsedilen yapıların tamamı, dikkat edilirse insan içindir. İnsanın yetişmesi, iyileşmesi, istenilen evsafta manevi olgunluğa erişmesi, hizmet aşamasına geçilmesi, eğitim çalışmalarına katkı vermesi ve nihayet, huzurlu insan, huzurlu toplum,  başka bir ifadeyle, bile-isteye Hakk’ın işleyişinin gözlemlenip, saygı duyulması, Hakk’a saygı, Hakk’a riayet, Hakk’tan ayrılmamak ve Hakk ile birlik olmak.

Sistemdeki her birim, sonsuz, sınırsız varlığın, isimleriyle farklı farklı açığa çıkmış halidir ki, birbirleriyle ilişkisi, diyalogu aralarındaki iletişim geçişkenliği ile aynı amacın, aynı geleceğin planlanmış, programlanmış halinin işleyişinden başka değildir, “Ayrı gayrı yok” kelamının işaret ettiği veçhiyle. Ve bu sistemin işleyişinde, eksiklik, kusur, acizlik aramak, ancak kendi eksikliğinin beyanı vasfındandır. Ve bu sistem içinde her bireyin kendine özgü bir vazifesi, yapması gerekenleri vardır. Ve her birey vazifesini bildiğince -anladığınca- gereği gibi yapmaya gayrettedir. Bu itibarla, kimsede kusur bulmamaya, bulunursa da söylememeye gayret etmek istenendir. Ve istenen, vazifesini yapan kişinin, bilerek, isteyerek, bilinçili bir insan olarak yapmasıdır.

Dikkat edilirse, geçmişin yaşam sürecine kilitlenmek değil, yarınlara hazırlanmak esastır ki, Kur’an’ı Kerim’in bildirdiği de ‘yarınlara hazırlanmak’ bilgisinden başka bir mana değildir. Her ne yaratılmış ve her ne olmuşsa yaratılış amacının içinde bir mükemmeliyetlik içerir. Mutlak mükemelliyet. Kurulu sistem de bu mükemmelliyetliğin görünür halidir, yani yaşanan İslam, sünnetullah!. İşte İslam, içinde bulunduğumuz düzen ve sistemi açıklamak üzere gelmiştir. Bu düzen içindeki birimlerden “ne tür bir davranış çıkarsa; o birim, bulunduğu halin, ya da üzerinde olduğu fiilin sonuçlarına katlanmak zorundadır” diyor ehlullâh.

“Ikra - oku” emri ile nazil olunmaya başlanan ilahi mesaj, bizden, anlatılmaya çalışılan (eksiği ile ki, eksiklik bize aittir) sistemin “oku”nmasını talep eder. Beyinin görevi, sonsuz evrenin, yıldızların, galaksilerin ve dünya da kurulu düzenin (sistemin) okunması. Evren sonsuzluğu idrak edilemez. Fakat bir sistem içinde süregiden deveranını anlamaya, idrak etmeye çalışmak “Ikra” emrinde gizlenmiştir. Yaşayan Kur’an bize bildiriyor. Bu faaliyetin olacağı mekân dünyadır, fark âlemi denir. Fark etmek için. Bunun için de, uzay boşluklarına filan seyahat etmeye gerek bulunmaz. Seyahat edilecek âlem her birey için, kendi iç âlemidir. Çünkü yaratılan tektir, her yaratılanın bir benzeri daha yoktur. Çünkü Yaratan Tektir. Sorulan ve sorulacak sorulara ve verilecek cevapların tamamı, kendinden kendine olacaktır. Soruyu soran, cevabını da kendisi verecektir.

Bu aşamada ilk kabul edilmesi gereken, bizden uzaklarda, göklerde bir tanrının olmadığıdır. Allah inancı, hakikate götürür. Böylece, gökteki bir tanrının, melekleri aracılığı ile peygamberine bir takım mesajları gönderdiği ve bunları kullarıma bildir emrini verdiği gibi, anlamsız inançlardan, şirk dolu kayıtlardan kurtulmak lazım gelir. Tek Allah inancı ve kabulü, isimlerinin açığa çıkışı ile sistemleşen evren ve dünya hayatı içinde insana verilen vazifelerin, kusursuzca yerine getirilmesi, aslında ‘oku’maya başlamanın da başlangıcı olacaktır. ‘Dua’ önemlidir bu aşamada, ancak bir şey istemek için, makam, para, pul, ev istemek için değil!. Hz. Muhammed’in bildirdiği İslam bilgisinin manasını öğrenmek ve okumayı…

Beden, bize dünya ömrünün sonuna kadar bizi taşıması için verilmiş bir makine. Hz. Mevlâna da ‘at’ demişti. Beyin, muhteşem bir yapı. Evren, dünya, ben algısının oluştuğu ve bizim için elektrik sinyallerine benzer iletilerle algıyı oluşturup bize kanıksatan bir oluşum. İşte, ömrümüzü geçirdiğimiz (geçici arkadaşımız) bedenimizi, ben olarak algılama alışkanlığı edinilirse, beyin gerçekten öyle algılayıp uyarmaya başlayacaktır. Çünkü sahibi öyle istemektedir. Ki, cehennem hayatının başı bu algılama iledir, çünkü vehimler ve korkular, bedenin toprak olması (belki de yok olması) düşüncelerinden ve kabullerinden kaynaklanır. İşte, bu dünyada atmamız gereken, unutmamız gereken ilk kabul budur. Biz, beden değiliz. Beden, ben değil. Geçici arkadaş o kadar.

‘Fani’ denilen ‘beden’dir, dünyadır, dünyalıktır. İnsan fani değildir, ebedi güzergahta, sonsuzluk eridir İnsan!. Hatta ehli şöyle söyler: “Fani hiç var olmamıştır.” Allah sistemi, Baki olanın emirlerine mutlak surette itaat halindedir…

Sistem üzerinde tefekküre devam!..

Allah (C.C.), Hz. Muhammed (sav) ve sevdikleri yardımcımız olsun.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder