29 Temmuz 2014 Salı

Kötülerin Beyin Harekâtı


Kötülerin de bazı bazı iyi yorumlarıyla karşılarız. Bu onların iyileştiği anlamına gelmez. Belki o an için içinde yaşadığı pişmanlıkların sebebiyledir anlattıkları, yazdıkları. Belki bir özür dileme gereğidir. Belki çocuklarından utanmaktadır. Belki anasına-babasına küçük çağlarında verdiği sözler aklına düşmüştür. Bin sebep yazılabilir. Her ne ise, doğruyu görüp, yorumlayabiliyorsa, biz de geçmişe sünger çekmeyi biliriz.

Bayrak hadisesi, milleti yaraladı. Ordumuza bile, beceriksizliğini ve yapılması gerekeni yapmamasını içimize sindiremediğimizden dilimize takılan küfürleri etmekten geri durmadık. Programlanmış, planlanmış bir harekete kurban giden Bayrağımız için, yollara düşüp protestolar yaptık. İyi de oldu, devlet idarecileri belki uyanmış, belki yaptıkları hatanın farkına varmışlardır. Protestolar önemlidir, dikkat çekici bir kalabalıkla yapıldığı ve sloganlar titizlikle seçildiği zaman, pek çok tesiri birlikte sürükler idaredekilerin zihnine. Başarılı olmuştur.

Bayrak hadisesi üzerine bazı kalemler sustu. Susmaları da geçmişlerine yanmak anlamındaydı. Yandaşlar sustu, liberaller sustu, Erdoğan’ı destekleyen komünistler sustu, dinciler sustu, sustu, sustu, sustu… Susanların tek derdi vardı, çözüm sürecine darbe.

Başarısız olduklarında, yenilgi aldıklarında, suçlandıklarında akıllarına tek gelen çözüm süreci. Yapılanları çözüm sürecine darbe diye niteliyorlar. Çözüm dedikleri süreç nedir? Hiç birisi bilmiyor. Nasıl başladığını biliyoruz da, nerede duracağını bilen yok. İşin başındaki Bakan da bilmiyor. Neler verilecek, hangi tavizlere göz yumulacak, o bile bilmiyor. Hatta, emir veren Başbakan dahi bilmiyor.

İmralı Canisi, Bayrak tecavüzünü kendisine yapılan bir darbe olarak yorumlamış. Hayrete muciptir, iktidar yöneticileriyle aynı söylem. Aynı yere varmışlar. Birbirlerinin leb demeden, leblebi diyeceklerini anlıyorlar. Anlaşma, mutabakat bu kadar olur. Her iki taraf da ‘provakosyon’ da anlaşmışlar. Yani, mütecaviz (26 yaşındaki) çocuk böylece, örgütlü hareketten yırttı, yakalanıp yargılansa bile, Türk Bayrağını gönderden indirmekten değil, yardımcı olmaktan yargılanacak, bu da salınıvermesi demektir. Yani, böylece çözüm sürecini kurtarmış oldular.

Tamam. Komutan hakkında attık, tuttuk, görevini yapmadı dedik, intihar etmesi lazım filan dedik. Lakin tüm bunlar, çözüm süreci denen ucube hareketin liderinin suçu komutanlara yüklemesini gerektirmezdi. Lider, -evet bu bir suç ise bunu üstleniyorum, bu bana aittir- diyebilmelidir. Hayır, bizde durum farklıdır. İyi, güzel, hoşa gidenler bana ait, kötü, eleştirilen, pis kokulu ne kadar olan varsa komutanlara, bekçilere aittir. Böyledir. Karizmanın gereğidir bunlar.

Kötülerle başlayıp nerelere gelmişiz! Oradan devam edelim.

Özdemir İnce’nin 2010 Ağustos’unda Hürriyet’teki bir yazısından son cümle şöyledir: “Bebekler mühendislerin beceriksiz ya da hain ellerine düşmeselerdi, dünya her zaman yepyeni olurdu. Bir başka dünya da gerekmezdi.”

Demek kötüleri doğuran mühendislermiş, sosyal mühendisler. Nasıl düşüneceğimize, neler yapmamız gerektiğine, akşamları neleri yememiz, yemememiz lüzumuna kadar hayatımızı eğip büken mühendisler. Sigaramıza, uykumuza, alış-verişimize, televizyondaki seyirlerimize, hangi filimlere gittiğimize .. neler neler. Maşallah karışmadıkları ne yer, ne de yar kaldı. Hayatımız tamamen, düşüncelerimiz olduğu gibi onların elinde.

Hiçbir şey anlatmayan ve sıradan bir edebiyat öğretmeninden dahi geçer not alamayacak kitapları nasıl oluyor da, ayın en çok satanları listesine sokuyorlar anlamak mümkün değil. Fikir yoksunu, durmaksızın kendini tekrar eden gazeteci veya üniversite bozuntularını, gerçek bir düşünce adamı gibi allayıp pullayıp, televizyonların başına bizi kilitleyip nasıl da dinletiyorlar? Tiyatro eğitimi bile almamış, konuşmaları peltek dilli kişileri nasıl oluyor da en iyi oyuncu ödülleri veriyorlar? Onların oynadıkları diziler ve filimlere nasıl oluyor da hiç itiraz etmeden gidiveriyoruz? Daha kaliteli ve daha ucuz olan bir malı değil de, onların teklif ve reklam ettiği malları almak için nasıl oluyor da, almak için hiç fikir yürütmeden sıraya giriyoruz? Fakirlikten kırılıyorken, borçlar bini aşmışken nasıl oluyor da çocuğumuza, fiyatı binlerle ifade edilen markalarını bilemediğim dönerli telefon satın alıyoruz? Nasıl oluyor da, aynı evde yaşayan karı-koca ve çocuklar için hepsine ayrı ayrı odalar kurup, televizyonlar yerleştiriyoruz? Nasıl oluyor da, hiç ihtiyacımız yokken, girdiğimiz mağazadan bir sürü alış-veriş yapıyoruz?

Düşündünüz mü hiç?

Beynimizi böylece teslim ediyoruz onlara ve onların talepleri emir oluyor bizler için. Bu eğitim, çocukluktan başlayan ve ölene kadar asla bitmeyen bir süreçtir. Kimler için? Beynini teslim etmişler için tabi.

Prof. Dr. Celalettin Yavuz Hoca’dan bir alıntıyla noktalayalım bu sohbeti:

“Kaderiniz, asla her zaman kendi çıkarını düşünen birinin iki dudağı arasına bırakılmamalı, onlara ‘kirli ayaklarıyla beyninizde gezme’ fırsatı verilmemelidir.” (haberiniz.com.tr 16.2.2014)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder