2 Temmuz 2014 Çarşamba

Çözülme!


Komedi oyununda seyirciler ne zaman güler?

İzlenilen bir tiyatro eseri veya sinema filminde, bazı zamanlarda güler, sevinir, ağlarız. Tam o sırada, tepkinin verildiği sırada sahnedeki aktöre dikkatlice bakılmalı. Neye gülüyoruz? Aktörün mimikleri, vücut hareketleri ve ağzından çıkan replikler tam da bizi anlatıyor, kendimizi görüyoruz da onun için gülüyor, seviniyor veya ağlayarak tepki veriyoruz.

Sosyal hayat içinde de sık karşılaşırız bu durumla. Üniversiteden bir ilim adamı bir konu hakkında fikrini açıklarken veya diğer konuşmacıyla tartışırken, bir sivil toplum örgütü lideri bağlı topluluğu hareketlendirirken veya sükunete davet ederken, bir siyasi parti lideri yandaşlarına hitap ederken.. ki, tavırlarında gülünecek, sevinecek veya ağlanacak bir an vardır. Sinirlenmek, öfkelenmek, bağırmak, nara atmak gibi tepki şekilleri de mümkündür.

İşte, bizi mutlu eden ve kendine bağlayan ve hatta ölümüne desteğimizi kazandıran halleri bu anlar içinde aramalıyız. Aslında biz, aktörde, tartışmacıda, siyaside kendimizi görüyoruz, kendimize gülüyor, kendimize ağlıyor ve kendimizi destekliyoruz.

Kimi toplum liderleri, geldiği meslekteki statülerinden kurtulamadıkları için, tavırları, konuşmaları, tepkileri, öfkeleri, gülümsemeleri kısa geçmişindeki hayatının izlerini taşır. Mesela, öğretim görevlisi geçmişine sahip lider, hitabetlerinde ve duruşlarında tamamen tahtanın karşısındaki öğrencilerine anlattığı derslerdeki gibidir. Anlattıklarına öğrencilerinden gördüğü ve ezberlediği tepkileri bekler. Bu haliyle öğretmenlik mesleği ile ilgisi bulunmayan kişiler, yani toplumun çoğunluğu ondan kendilerine dair bir resim göremeyeceklerinden, liderin etkisi de asgari seviyede olacaktır. Bunun yanında, hayatının önemli bir geçmişi işsiz – güçsüz, orası senin, burası benim, okula gitmez, gitse de derse girmez, külhanbeyi tavırlı, avare, hayta hayatların ezberlenmiş tavırlarını bütün hayatı içinde daima yaşayan bir liderde ise bütün dinleyiciler ve seyirciler kendilerinden mutlak surette bir taraf bulacaklardır. Söyledikleri ne olursa olsun, doğru olsun, yalan olsun önemli değil dinleyiciler duymasa bile, kendi avare hayatlarından bir resmi yakalayacaklarından derhal kabul görecektir. Çünkü bomboş bir hayat, umursamazlıkla dolu bir zaman mutlak surette herkes tarafından yaşanmıştır. Burada liderin anlattıklarının ehemmiyeti değil, konuşmaları ve tavırları içinde dinleyicinin kendinden bir parça bulmasıdır, görmesidir önemli olan. Ki, burada hatibin özel bir çabası bile yoktur. Asosyal ve eğitimsiz olması kalabalıklar içindeki kişilere kendilerini hatırlatması için kâfidir.

Kalabalığa mercek tutup, bireyleri tek tek incelediğimizde; benzer eğitimlerden geçtikleri, benzer alışkanlıkları olduğu, benzer yemekleri sevdikleri, okudukları (esasen okumadıkları, çünkü okumayı sevmezler) kitaplar, yaptıkları dualar, sevdikleri hocalar, nefret ettikleri kişiler hep ama hep üç aşağı beş yukarı benzer olduğunu görürsünüz. Büyük çoğunluğu daha doğru dürüst konuşamazken bile bir sakallı hocanın önünde diz çökmüştür, beyinlerine ilk yanlış bilgilerin girişi benzer çağlarda yapılmıştır. Mahallelerindeki toprak sahada zengin arkadaşlarının topu ile onun müsaadesiyle futbol oynamışlardır, topun sahibi onu oyundan atana kadar. Bu tür kırıklıkları da ortaktır. İlkokul çağlarında, büyük çoğunluğu simit satma tecrübesini edinmiştir, belki aralarında bayat simitleri ısıtarak tazeymiş gibi satanları bile vardır. Kalabalığın neredeyse tamamı aynı hikâyeden çıkmış gelmiş kahramanlara benzerler. Bu kadar sıkı akrabalık (gibi) ilişkilerinin bulunduğu bu kişiler içinden çıkan, yanlış da olsa bir lider yapacağı basit konulu hitabetlerle neredeyse tamamını sorgusuz, sualsiz etrafında toplayabilecektir.

Adeta kendisiyle hesaplaştığı “Rahmânî mi, Şeytânî mi” isimli makalesinde Durmuş Hocaoğlu’nun, kendine söylediği bir cümlesi vardır: “Burası Türkiye arslanım, Türkiye; yâni öyle büyük dâvâları olmayan, elitlerinin dahi sıradan olduğu, çözülmeye başlamış insanların memleketi”. İşte Hocaoğlu’nun (cennet mekân) elitleri bile yukarıdaki paragrafta tarif edilen kalabalık içinden çıkmaktadır. Zaten oradan çıkmamışsa değil elit, insan bile demiyorlar, küçümsüyorlar, alaya alıyorlar, gaz sıkıyorlar, yüksek mevkili memurlar tarafından dövülüyorlar, basit bir slogan yüzünden aylarca mahpushanelerde tutuklu kalıyorlar, cesaret edip köyünün dağlarında kekik toplamaya çıktığı vakit icabında öldürülüyorlar, kaçakçısı terörist, teröristi kaçakçı oluveriyor… bir başka memlekettir anlatılan memleket.

Bugüne kadar bulunmuş en kıymetli yönetim biçimi, adına demokrasi derler. İnsan zaaflarından yararlanabilenlerin başarılı olduğu, acayip bir ‘milli irade’ savunuculuğu. Çoğunluk, fakir bırakılarak köleleştirilir ve ulaşmaları mümkün olmayan zengin hayaller önlerine sunulur, kalabalık içinden sıyrılıp çıkabilenler, zenginliğe ulaşabilmek için yapması gereken ne ise (hırsızlık dâhil) kolaylıkla yapar, zaten yapmasa ulaşması mümkün değil. Diğer kalanlar da ulaşmak için, yapılan hataları, yanlışları, hırsızlık ithamlarını görmezden gelirler.

Bilirler ki,

Kendileri de iş başına gelme fırsatı bulurlarsa, aynını yapacaklardır.

Müstehakız yani…

Müstehak.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder