28 Mayıs 2014 Çarşamba

Din Adamı Kisveli Aldatıcı


‘DİN’e dair bir gram bilgisi varsa namerdim.

Ama İLAHİYAT Profesörüymüş.

Bizim, bakkal Topal Niyazi’nin dükkânında da satılıyor diplomalar, herhalde oradan almış, pardon bunlar almayı sevmezler, oradan verilmiştir. Para vererek, emek harcayarak bir şey satın almayı, edinmeyi ne bilirler, ne severler ille de verilecek!

Bunlar, sınavsız seçilerek yüksek lisanslarını yaparlar,

Sınava girmeden, girse bile bilmeden derslerini en iyi notlarla geçerler.

Akademik unvanlarını, hiçbir orijinal tez hazırlamadan alırlar (verirler),

Bunlar, çalışmayı da sevmezler, üretmeyi de sevmezler.

Sadece bildiği üç-beş hikâyeden ibarettir.

Ha, ağlamayı, tabi ki yalandan ağlamayı çok iyi becerirler.

Sadece, YUH, YUF…

Diyorum.

Gözüne dizine dursun, diyorum.



27 Mayıs 2014 Salı

Bölücülük Tehlike midir?


Başlıktaki soruyu geliştirelim. Tehlike ise bunun tespitinin çok önceleri yapılmış olması, tespitlere göre gerekli tedbirlerin alınması gerekmez miydi? Ötelerden beri tehlike olarak tanımlanan gericilik ve bölücülük tehlike olmaktan çıkartılmışsa, neyin nasıl ve niçin tehlike olduğunun tespitini kim ve nasıl yapacaktır. Güvenlik memurları durumdan vazife çıkartarak kendi inisiyatifleriyle mi tehlikeye el koyacaktır, yoksa önceden belirlenmiş görevlerini yasal olarak mı yapacaklardır? Tehlike olmaya giden hareketlerin, tehlikeli olduğuna kararı kim verecektir, bu durumda güvenlik memurları yalnız bırakılmamışlar mıdır?

Dinci iktidarın 12 yılda başarabildiği sosyolojik gerçeklik, ‘öteki’ kavramını halkın zihnine yerleştirmiş olmasıdır. Bu kavram, bölücülük çalışmalarına giden yoldur. Öncelikle, ‘sen ötekisin’ farkını ona belleteceksin ki, onun bölücülük yapmasının yollarını aralamalısın. Nitekim iktidarlarının başından itibaren, kendilerinin bu ülkenin ‘zenci’leri olduğunu, Müslümanların yıllardır ezildiğini, namaz kılanların fişlendiğini, başörtülülerin okula gidemedikleri, memuriyete giremedikleri gibi konuları sık tekrar etmeleri, ülkedeki otuz altı etnik yapının isimlerini her konuşmalarında söylemeleri, masum ve mazlum kişilerin öteki olduklarının idrak ettirmek dolayısıyla bölücülük çalışmasının ilk aşaması olmaktadır.

Toplum içerisindeki kültürel farklılıkları, kimlik tanımına indirgeyen, kültürlerini anlatırken, kimliğini ön plana çıkartıp, farklılaşma gayretleri içine girenlerin çalışmalarını bölücülük sınıfına koymayacağız da nereye koyacağız? Farklı mutfaklarda pişen aynı adlı yemeklerin tatlarındaki farklılıklar neden ayrılıklar olarak önümüze konulur? Neden kimlik siyasetine indirgenerek çatışmalar tetiklenir? Dinci siyasetin yardımcıları ve onların destekleyicileri de tıpkı onlar gibi, sözde demokrasi, barış ve insan hakları kavramlarını kullanarak amaçları aynı olan gruplar arası birliktelikten başka bir şey değildir. Düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışı. Bu anlayış ki, ülkemizdeki farklılıkları düşmanlaştırma gayretlerine girmiş, özellikle Türk Ordusu üzerinde birlikte tezvirata girişmişlerdir. Başarılı olamadıklarını söyleyemeyiz.

Öncelikle kendilerinin öteki kabul ettiklerinin ‘öteki’ olduğunu onlara anlatarak, sosyolojik düşmanlaştırma ve sırasında çatıştırma yaratma denemeleridir. Özellikle Kürtler ve mütedeyyin kesimler üzerinde oynan oyunu böylece deşifre etmek görevdir her düşünen için. Bir grup içindeki bir kişiyi, o gruptan farklı olduğunu, o gruba göre ‘öteki’ olduğunu anlatmak ve onun beynine bunu işlemek bölücülüktür. İnsan olan, o grubun öylece hayatiyetini devam ettirmesinin yollarını arar, ayrılıkları değil bütünlüğün devamını sağlayacak özellikleri, bir arada tutacak yapıştırıcıları ortaya çıkarır ve sosyal birlikteliği sağlamaya çalışır. Bizde böyle olmuyor, tam tersi farklılıklar öne çıkartılarak, grupların, toplumların diğerlerinden ayrı olduğu vurgulanıyor, bunun da ayrıştırmaya ve bölmeye yönelik çalışmalar olduğunu tespit ediyoruz.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bir şikâyetini hatırlıyoruz: “Samimi din âlimlerimiz, kâmil ve Allah dostu velilerimiz, üniversitelerin ilâhiyat Fakültelerinde görev yapan muhterem öğretim üyelerimiz, Başbakan’ın İslâm’la aldatmasına, ahkâm kesmesine, fetvalar vermesine, nereye kadar suskun kalacaklardır?” Çok önemli bir probleme parmak basıyor Bahçeli. Bölücülük ve ötekileştirme aldatma ile başlar. Dinci iktidar, dini kelime ve kavramları kullanarak aldatıyor. Bu kavramları kullandığı için de, özellikle İlahiyat Fakültelerinden eleştiriler gelmemekte, çünkü kendilerinin tekfir edilmesinden korktuklarını sanıyoruz. Aksi halde, özellikle dinsel kavramları kullanarak siyaset yapanları ikaz edecek makam onlar olmalıdır. Öyleyse şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Görevlerini yapmayan bu ilahiyatçılar da işlenen suça iştirak etmektedirler, çünkü itirazları olmayanların zımni destekleri söz konusudur. Biz de şöyle biliriz ve inanırız: “Bölücülük yapan bizden değildir”.

“Tespitim geldi” uyarısıyla sosyal medya sayfasında görüşlerini açıklayan üniversite mensubu Yakup Erdal Ertürk, geçenlerde yayınladığı tespitlerinin oralarda kalmasına içim elvermedi. Daha geniş kesimlerce okunup irdelenmesi ve üzerinde düşünülmesi gerektiğine inandığım için buraya olduğu gibi alıyorum:

“Dört yıldır Iğdır’dayım. Burası birçok açıdan mahrumiyet olsa da bazı gerçekleri görmemi sağladı.

 Bunlardan ilki, Kürtçü istilanın ulaştığı boyutu görmek oldu. 1980’lerin başında Mardin’de tanıdığım makul devletle baş edemeyeceğinin bilincinde olan Kürt’ün artık olmadığını, dincisinin de, dinsizinin de Kürtçü olduğu ve aynı söylemi açıkça paylaştığını gördüm.

İkincisi, mezhepçiliğin Türklüğün ne denli başının belası olduğunu çok açık ve bariz şekilde hem Sünni, hem Şii mezhepçiliği açısından gözlerimle gördüm, bu da bana laikliğin bir Türk birliği projesi olduğu gerçeğini bir kez daha hatırlattı.

Üçüncüsü, cemaatçiliğin, tarikatçılığın, dinciliğin iflah olmaz bir hastalık olduğunu Türk’ün aklını başından alıp nasıl da esrik yaptığını, mensubu olduğum üniversite camiasının içinden gördüm.

Dördüncüsü, adam kayırmacılığın, dar kadroculuğun, evet efendimciliğin, sepet efendimciliğin başarının gerçek anahtarı olduğunu, ilkeli duruşun, doğruculuğun ise kişinin başına belalar getirebileceğini bir kez daha anladım…

Tam bir Türkiye gerçeği, adam olan öğrenir ders çıkartır. Adam olmayan düzenin k.ç yalayıcılığına talip olur.”

Şimdi yeniden soralım: Bölücülük tehlike midir?

Cevabını, devlet idaresinin en üstünde bulunanların doğru cevaplaması ve uygulamalarını verecekleri cevaba göre gözden geçirip, güncellemeler yapmaları dileğiyle…


24 Mayıs 2014 Cumartesi

‘Çatı Aday’ Korkusu


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Cumhurbaşkanlığı için ‘çatı’ aday teklifi ve bu teklif doğrultusunda yaptığı çalışmalar, anlaşılıyor ki, bir takım çevrelerde rahatsızlıklara sebep olmuş. Bir yandan Devlet Bey, diğer taraftan Kemal Bey farklı alanlarda ve değişik usullerle yoklamalar yapmaktalar. Mutabakat sağlanacak bir isim tespiti zor değil. Toplum kesimlerine de kabul ettirilebilirse, iddialı bile söylemek mümkün ki, seçimin kazanılması da zor değil.

Ak Parti Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan, yorulmuş vaziyette. Artık, beyin kıvrımlarında siyasi cevher körelmiş. Cumhurbaşkanlığı seçiminin kazanılmasına teksif edilmiş, ancak 17 Aralık baskısını henüz üzerinden atamamış bir görüntüsü var. ‘Yolsuzluk’ kelimesini birisinin telaffuz etmesinden ödü kopuyor. ‘Paralel’ kelimesini üstüne basa basa anlatması onun zevkine zevk katıyor, çünkü kendini aklamak yolunda başka bir alternatifi yok. ‘Darbe’ söylemine sığınıp, darbecilerle! Mücadele etmek, ‘milli irade’ hâkimiyetini en üst siyaset malzemesi yapmak bakalım kurtarabilecek mi?

‘Çatı’ aday çalışmaları Sayın Erdoğan’ın sinirini de bozmuş olmalı. Bu çalışmaları bozmak, muhtemel mutabakatı şimdiden önlemek istiyor. TOBB genel kurulunda konuşan Erdoğan, kendisinin Cumhurbaşkanı adayı olduğunu kesin olarak vurguladı ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aday olması konusunu örtülü de olsa izah etti. “Ben sivilim, sen de sivilsin” o halde niye ‘sivil aday’ arıyorsun. Sanki sen aday olsana der gibiydi. Bu cümlelerden amaç, Devlet Bahçeli’nin ‘çatı aday’ çalışmalarını bozmak, Kılıçdaroğlu’nu kışkırtarak onun aday olmasını sağlamaktır. Muhalefet partilerinin bu oyuna geleceklerini sanmıyorum. Kılıçdaroğlu serinkanlı konuşmasını yaptı, oysa Erdoğan, konuşmasını yaptıktan sonra Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını dinlemedi ve çıktı gitti. Eleştirilerini ve hakaretlerini de sırtına yükleyerek.

Daha Uludere, Afyon felaketleri açıklanamazken, Soma’da yaşanan facia hükumeti derinden sarstı. 2013 Gezi direnişi, 17 Aralık yolsuzluk suçlamaları ve Soma faciası. Neredeyse, Soma faciasını da ‘Paralel yapı’ya bağlayacaklardı. Geç de olsa uyandılar ve bu yönde faaliyete geçemediler. Bir-kaç kişi söyledi içerilerden fakat baktılar ki, tesiri yok hatta aleyhte olacak, dümen kırıp şirket sahip ve yetkilileri üzerine gitmeye karar verdiler.

Protesto ve gösteri yapmak isteyenlere polisin acımasız davranması anlaşılamaz. Üstelik sayıları az bir genç grubu. Çevir etrafını, gerekirse gözaltına al. Silahları patlatmak da ne oluyor? Bir kez daha anlaşıldı ki, polis harekete geçmeden protestocuların eylem yapmaları söz konusu değil. Polisin, gaz, su, job ve sair silahlarını kullanmaya başlaması olayları zıvanadan çıkarıyor.

Siyasi irade, hiçbir protesto eylemi yapılmasın istiyor. Bu sebeple polise kesin talimat verilmiş olmalı. Sokakta kimseyi görmek istemiyorlar. Çıkması muhtemel olaylar Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na mal olabilir. Bu nedenle Ağustos’un olaysız, darbesiz, eylemsiz geçmesini umuyorlar, polise verilen acımasız talimatların altında bu düşünceler olabilir.

Yandaş basın ve parti ileri gelenleri Tayyip Erdoğan’ın karşısına, Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin aday olmasını istiyorlar. Hatta kışkırtıyorlar. Bu oyuna gelmemeli ve yaptıkları ‘çatı aday’ çalışmasını sonuna kadar götürmeliler. Bir yandan sinir buhranları geçirirken, yaptıkları işlerin ehven mi, şer mi olduğunu anlayamıyorlar.

Sosyal medya sayfalarında bir dostumuzun mesajını yazalım da bitirelim:

“Bunların bir üfürüklük takatı var derdim de,
Bıyık altından gülerdiniz bana.
Bakın,
Bir ‘ÇATI’ kelimesinin yaptığına!”

24.05.2014 haberiniz.com.tr


22 Mayıs 2014 Perşembe

Yağmaya Yol Var!..


Yıkıcı sel felaketinden sonra, dağlardan sürüklenip gelen kütükler denizin üstünde rastgele yüzerler. Deniz hırçın dalgalarıyla kütükleri kıyıya sürükler.

Artık, kütük yağması vardır.

Ahali, bulabildiği taşıma araçlarıyla sahilde kütük yağmalamaya çıkarlar. Şanslı olanlar bir yıllık yakacağını birkaç saatlik çalışmayla toplarlar.

O kütükten bu kütüğe koşarkenki hallerini inceleyecek olursanız.

Belki de, geçici bir hastalığın izlerini hemen hepsinde görürsünüz.

Gördüğü kütüğe doğru hamle yapacak, koşacak ve o kütüğe doğru koşmakta olan diğerinden evvel arabasına atacak.

Ne korkunç bir yarıştır.

Ha..

Tedavisi imkânsız bir derttir tutuldukları.

Ama;

Kışın soğuk zamanlarında sobanın çatırdayışını şimdiden duymak da hastalığı unutturur ve zevklerin zirvesini yaşatır.

Hırs, hastalıkların en berbatıdır. Lakin bu derde tutulan hastalığının farkında olmaz.

Etrafınıza bir iyice bakın.

Yüksek makamlara doğru,

Nasıl da birbirlerini yiyorlar!...


20 Mayıs 2014 Salı

Mısır, 529 İdam Kararı, Dış Politika ve Türk; -II


Bir önceki yazımızda, Mısır’da 529 ‘Müslüman Kardeşler’ örgütü üyelerine, Haçlı güçler tarafından verilen idam cezasının muhatabının aslında, Türkler ve Türkiye olduğunu vurgulamıştık.

Geçtiğimiz gün, Türkiye’de görülemese de (güneş doğmuştu) ‘Kanlı ay tutulması’ hadisesini yaşadık. Bir dostumuzun zarif mesajından alıntılayalım, tarihte iki önemli menfi olayda ‘kanlı ay tutulması’nın tesirini görüyoruz: “1. 1492’de İspanya Yahudileri Türkiye’ye geldi, 2. 1948-1949 Atatürk’ün kapattığı Mason Locaları Türkiye’de tekrar icraata başladı ve İsrail devleti kuruldu.”

Kanlı ay tutulmalarının akabinde meydana gelen yıkıcı olayların içinde Yahudiler veya oyunları bulunuyor. Menfi bir olay beklemeli miyiz? Bilmiyorum. Ancak, “Allah’ın izni ve koruyuculuğu altında Türkiye’mize bir şey olmayacaktır” müjdesini de aynı mesajdan aldık. Ancak, Yahudi Şeytan ortaklığının hedefi Türk’ü yıkmak, Türk’ün hükümran olmasını engellemek olunca, oyunlarını çeşitli ortamlarda, çeşitli araçlar kullanarak oynamaya devam ediyorlar. Kimi zaman direkt olarak ülkemizde bir oyun açıyorlar, kimi zaman da Türklerin ilgi sahasına giren, özellikle İslam ülkeleri ve Müslüman halklar üzerinde. İşte Mısır ve Suriye’de oynan oyunlar bu kabildendir. Oyunun kurucusu ve çoğunlukla oyuncusu Yahudi – Haçlı Küresel güçlerdir. Şunu da çok iyi biliyorlar, bütün oyunları akim kalmıştır. Bundan böyle de öyle olacaktır bi-iznillah.

Mısır ve Suriye, BOP politikaları uygulama alanları içindedir. Eş Başkanlığını Türkiye Başbakanı’nın yaptığı politikalar, amansızca saldırılarına devam ediyordu. Planlayıcısı ABD, uygulama askeri de Türkiye idi adeta. O günlerde bir açıklama yapan “K.R. Bolton, İran’daki son çalkalanmalarla birlikte Tunus, Mısır, Yemen V.b. ülkelerde yaratılmış olan problemlerin esas olarak, Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi ile özellikle yıkılması planlanan devletler piyasasından ikisi olan İran’a, sonra Suriye’ye yönelik tasarlanmış bölgesel bir sürecin bir parçası olduğunu varsayıyorum. Bolton, Mübarek’i devirme gerekçesini de açıkladı: ABD, Sudan’da askeri üs kurmak istiyordu. Mübarek buna karşı çıkıyordu.” (Arslan Bulut, 05.03.2011, Yeniçağ) Bu açıklamalar yapılırken, bizim yöneticilerimiz maalesef onların amaçlarına hizmet etmeye devam ediyorlardı. Arslan Bulut şu bilgileri de verir: “Henry Barkey ve Morton Abramowitz’in; Tayyip Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin Ortadoğu’da demokrasiye liderlik iddiasında bulunabilmesi için İran’daki rejime de meydan okuması şarttır. Suriye’deki gibi mafya tarzı otoriter rejimlere karşı da ayaklanma gerekir.” Talimatlarını da verirler. Nitekim Mısır ve Suriye için benzer politikaları uyguladıklarına şahit olmuşuzdur ve halen devam etmektedir.

Dış politika bir satranç oyunu gibidir demiştik. Politika uygulamalarında, kin, intikam, hırstan uzak olunurken, basiret, dikkat ve özenli olunmalıdır. Ülkeler arasında karşılıklı çıkarlar en başta gelen hususlardır. Kaldı ki, Ortadoğu’da bizim çıkarlarımız 1,5 Milyar Müslüman’ın da çıkarıdır. Belirlenmesi gereken politikalar bu ana kabulün üstüne oturmalıdır.

Mısır’da 529 kişiye verilen idam cezaları, Türklerin hedeflerine ket vurmaya yöneliktir. İflas etmiş olan BOP politikalarının yeniden canlandırılması için Müslüman kanlarına ihtiyaç duymuşlardır. İdam kararlarına karşı öyle bir politika ortaya konulmalı ki, ileri sürülecek vezir bile olsa asla göz kırpılmamalıdır. Bunun için, izlenmekte olan Suriye Politikasında radikal değişime ihtiyaç vardır.

Oyun, Mısır ve Suriye üzerinde olduğundan; Suriye politikaları yeniden gözden geçirilmelidir. Suriye lideri aleyhinde söylenilen (alçak, diktatör, zalim) gibi sıfatları kullanmayarak, gerekirse özür dilenerek ve Suriye ile birlikte, Esat ile birlikte olarak, muhalif kuvvetleri dağıtmalı ve huzurlu bir Suriye oluşturulmalıdır. Bilahare Suriye halkı nasıl bir yönetim istediğini iradeleriyle, seçimlerle kararlaştırırlar. Böylece, Mısır’daki verilen idam kararları da sonuçsuz kalacaktır, çünkü karşılığında çok değerli bir hamle yapılmış olacaktır ki, bu hamleye karşılık sessiz kalmak mecburiyetleri vardır, çünkü ötesi savaştır.

Bu hamle ortaya konulduğunda, Yahudi – Haçlı Küresel güçlere şah denilmiş olacaktır.

Ve,

Başarı kesindir. Amaç Ortadoğu’da, ışığının nereden alındığı belli olmayan yıldızlaşmak değil, İslam ülkelerine, Müslümanlara Türk’ün bir hizmetini sunmaktır. Böylece, ‘Kanlı ay tutulması’nın da olumsuz etkileri berhava edilecek ve Yahudi emelleri gerçekleşmeyecektir.

Yolunuz açık olsun.


17 Mayıs 2014 Cumartesi

Mısır, 529 İdam Kararı, Dış Politika ve Türk;


Çoktandır, Mısır’da verilen idam cezalarıyla ilgili bir şeyler söylemek istiyordum. Fırsat bulamadım. Gün bugünmüş.

İhvan-ı Müslimin örgütü İngiliz politikaları doğrultusunda kurulmuştu, sonraları ABD, örgütü ele alıp, ekonomik finansını ve lojistiğini de temin ederek çıkarları doğrultusunda kullandı. Mısır’da iç dinamiklerin tetiklediği ve yılların diktatörüne karşı bir halk ayaklanması yaşandı, ayaklananların çoğunluğu idareye karşı tepkili fakat örgütlü değildi. Eylemlere katılan ve hatta katılanları yönlendiren örgütlü yapı sadece Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütüydü. Hüsnü Mübarek’in devrilmesi sırasında da ABD’nin kullandığı örgüt buydu. İhvan’ın kurucusu Hasan El Benna’nın torununun Oxford mezunu olduğunu söylersek herhalde bir şeyler anlatır. Mısır Başkan’ının devrilmesi sırasında halkı harekete geçiren grupların başında, ABD istihbaratının yetiştirmesi İhvan üyelerinin bulunduğu gizli değildir. Hatta olaylar öncesi ve sonrasında örgüt yöneticilerinin ABD başkanı Obama ile görüştükleri bile söylenilmiştir. İlginçtir, Mübarek’e karşı yapılan halk ayaklanmasında! Başı çeken İhvan’ın ABD’ye ve dayatmalarına karşı olduğuna dair bir cümlelerini bile duyamadık. Kullanıldı ve yaptırmak istedikleri işleri bitince de kenara atıldılar. Her ne kadar silaha bulaşmadı iddiaları olsa da (özellikle Türkiye’de), Ortadoğu uzmanı sıfatıyla tanınan Hüsnü Mahalli’nin bildirdiğine göre “Müslüman Kardeşler Mursi’yi deviren darbe sonrasında eylem ve saldırılarına devam etti, ediyor. Bu saldırılarda 500 kadar güvenlik görevlisi öldürüldü.” (Yurt,11 Nisan 2014) diyor. Verilen idam kararları da anlaşılan bu cinayetler üzerine oturuyor.

Arap Baharı denilen olaylarının patlak vermesinden önce Türkiye Başbakanı’nın büyük bir özgüven içinde söylediği bir söz vardır: “Biz bize yeteriz”. Tunus’ta meydana gelen halk hareketleri bu sözden sonra başlamıştır. Bir tesadüf olarak değerlendirebiliriz, fakat bizim inancımız odur ki, tesadüf değil, BOP uygulamalarının bir uzantısıdır. Birisi başını kaldırmadan, diğeri onun başını indirmeye kalkışmaz. Biz bize yeteriz lafının özeti, Osmanlı İmparatorluğunun canlandırılmasıdır aynı zamanda, başka deyişle ‘Yeni Osmanlı’.

Tunus hareketlenmesi akabinde diğer Arap ülkelerinde de telaş başladı, ‘acaba bizde de olur mu’? Niye başladı? Çünkü devleti olduğu gibi kendilerinin hizmetine sokmuşlar, halkın gelirlerine el koymuşlar, ille de ben, ille de ben! Anlayışındaki dikta idarelerinin de başına gelmesi muhtemeldir de ondan. (özel not: Türkiye’deki Gezi Eylemlerinde iktidarın telaşlanması gibi).

Yine ilginçtir ki, Türkiye Başbakanı Mısır seyahatinde ‘Laiklik’ üzerinde durur. Kendi ülkesinde asla ağzına almadığı ve hatta karşı olduğuna dair çeşitli konuşmalarının olduğu laiklik. Sanki, Batı’ya, ABD’ye mesaj verir gibi. Başbakan’ın laiklik söylemi Mısır’da kendi taraftarları (İhvan) arasında karşılık bulmadığı gibi, karşı fikirlerle laiklik karşıtı söylemlerle karşılaştı. Lakin dış çevreler laiklik nutkunun bir oyun hamlesi olduğunu düşünmüş olmaları lazım gelir ki, Mısır’ın laikleşmesi üzerinde hiç durulmadı. Ne İhvan ne de sonradan darbe ile gelenler laiklik hakkında olması gereken politik vurgulamalarda bulunmadılar, fakat ABD ve Batı Türkiye’den kendilerine karşı bir tehlikenin geldiğini, artık Türklerin büyümek (emperyal) istediklerini filan düşünmeye başladılar.

Tam bu sırada, Suriye hadiseleri patlak verdi. BOP eş başkanı olarak inisiyatif bizde idi. Üç aya kadar zalim Esed’in gideceği tahmini üzerine politika geliştirildi. Olmadı. Eş başkana ümidi bağlayanlar başarısızlıkla karşılaşınca, helikopter, uçak düşürmeler, Türkiye tarafına doğru bomba atışları, Türkiye sınır kapısında tedhiş hareketi uygulaması gibi pek çok provokatif eylemler denediler. Şükür ki, Türk halkı bu kışkırtmalara gelmedi, soğukkanlılığını koruyarak sağduyusunu kaybetmedi. Halkın dirayeti idarecilerini de bir bakıma uyandırdı. Her ne kadar söylem de düşmanlık gösterileri yapsalar da asla eyleme geçemediler.

Olaylar tamamıyla Türkiye ve ABD-Batı arasında gelişmekteydi. Olaylar tamamen Türkiye Batı, Türkler ve Haçlılar savaşıydı. Algı buydu. Aslında istenen de buydu. Mısır için laiklik piyonunu süren Türkiye’ye karşı, Suriye’de karışıklığın devamını isteyen bir karşı güç vardı. Karışıklığın sürmesi için ise yine Türkiye’nin devrede olması, muhalifleri beslemesi gerekiyordu. Ne de olsa sınır komşusu olarak, birinci dereceden tehlikeli bölgede yaşayanlar Türklerdi, hem de Suriye de yaşayan pek çok Türk vardı.

Dış politika oyunları böyle bir şeydir. Satrançtan maksat şahı yemektir. Şah, dış politika oyununda hedef ülkenin bütünüdür.

Şimdi karşımıza Mısır’da 529 kişinin idamını çıkarttılar. Bu taş öyle böyle değil, çok önemli bir hamle. Bu hamle ile bize, -‘siz artık ölüsünüz, ne Ortadoğu’da, ne Avrupa’da, ne de Asya’da hiçbir yerde yoksunuz’ demek istiyorlar. Canlandırmak istediğiniz Osmanlı’da zaten yüz yıl evvel toprağa gömüldü, biraz daha ısrar edersiniz, siz hepiniz ölürsünüz demek istiyorlar.

Mahalli idareler seçimlerinde ortaya konan uygulamalar, Cumhurbaşkanlığı seçimleri için ileri sürülen piyonlar hep bu yönde kullanılacaktır.


Amaç, Türk’ü boğmak ve dünya üzerindeki etkinliğini bitirmek.

15 Mayıs 2014 Perşembe

Köle ve Suç


Kölelik, tarihin tozlu sayfalarına gömüldü derler,

Heyhat!.

Ne köle kelimesinin manasını bilirler,

Ne de tarihi köle ile karşılaştırırlar.

Hani benim paracıklarım?

Hani benim atlarım, katlarım, yatlarım?

Karşılığı ne mi?

Yüzlerce can olsa da,

Önemli mi?

Onlar benim kölelerim.

İstediğim gibi çalıştırır,

İstediğim gibi öldürürüm.

Kimse de sorgulayamayacak,

Görürsünüz.

Çünkü küresel yasalara göre,

Suçlu,

Daima kölelerdir.


12 Mayıs 2014 Pazartesi

İrfan Atölyesi


{Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız.} (Atatürk)

İlim ve irfanın tedris edileceği makamlar okullardır, laboratuvarlardır, atölyelerdir, fabrikalardır, tarlalardır, iş tezgâhlarıdır, dükkânların, mağazaların bürolarıdır, müşteri-satıcı diyaloğunun geliştirildiği alanlardır, hoca-öğrenci haberleşmesinin sürekliliğidir, ana-baba eğitimciliğinin tarihten tevarüs eden yöntemleridir, konu-komşunun çocuklar üzerindeki haklarındandır, sokak, mahalle, köy, kasaba, şehir ikliminin insan hayatının tekemmülünde gösterdiği işlevlerdir…

Nihayet, nihayetsiz süreğen ve zaman içindeki değişimi devamlı takip edilen etkin, eylemli ve karşılıklılık ilkesi içerisinde bir birini geliştiren insan olma sürecidir.

Bir tarafı eksik bırakılınca, tamamlanamayan süreç. Amaç; 1. İnsanlığın gelişimi adına, İnsan’ın gelişimi. 2. Dünyanın imarı.

İki maddede toplanılabilen tek maddelik hedef. İnsan.

Eğitimin, öğretimin, irfanın tek hedefi; insan.

Eğitim ve öğretim, irfan altyapısının hazırlanma sürecidir. Fen bilimlerinin, sosyal bilimlerin, ilahiyat bilgilerinin temeli, terbiye ile irfan yüklenilecek kişiyi insan olmaya hazırlama dönemidir. Bellenmiş, sürülmüş, inceltilmiş, tavlanmış tarlaya tohum verme zamanı gelince ustası besmeleyle işe başlar ve tohumu verir toprağa. Okulların temel işlevi torağı işlemektir. İlmin temel görevi budur. Elbette, her tohumun ekilme zamanı farklıdır, her toprağa hangi tohumun ekilmesi gerektiği ince çalışmalar gerektirir. Bu açıklamanın en güzel örneğini Nasreddin Hoca, göle maya çalarak vermiştir ve –“ya, tutarsa”. Diyerek çalınan mayaların, atılan tohumların bir hesapla, ince elenip sık dokunarak yapıldığını belirtmiştir. İrfan dünyasında hesapsız - kitapsız kelam edilmez. Sahibinin ağzından çıkan her kelamın bir sahibi vardır, sahibi bulunmadan o kelam asla söylenilmez. (Burası çok incedir.)

“Binaenaleyh, evlatlarımızı o suretle talim ve terbiye etmeliyiz, onlara bu suretle ilim ve irfan vermeliyiz ki, âlem-i ticaret, ziraat ve san’atta ve bütün bunların sahalarında müsmir olsunlar, müessifi olsunlar, faal olsunlar, ameli bir uzuv olsunlar. Binaenaleyh maarif programımız gerek ibtidai tahsilde, gerek orta tahsilde verilecek bütün şeyler bu nokta-i nazara göre olmalıdır.” (Atatürk)

Testi boş kalırsa çatlar, işe yaramaz hal alır. Bu sebeple, içine su doldurularak saklanır. Bir daha kullanılmak istendiğinde, içindeki su boşaltılır ve taze su doldurulur. Olay ve hayat budur. Önce doldurulur, sonra boşaltılıp yeniden doldurulur.

Dünyanın imarı için gereklidir bu durum. İçinde yaşanılan dünyanın, insanın yaşayabileceği bir seviyeye getirilmesi lazımdır, bu lüzum daima gelişir, insanın talepleri daima devam eder ve artarak istemeye devam eder. Bu talep karşılanmalıdır. Karşılayacak olan da yine insanlardır, insanın kendisidir yani. Gökten zembille inmesini beklemek yanlıştır, herkes birbirlerine bir şeyler (hizmet) yaparak, ortaklaşa bu hayatı sürdüreceklerdir. Anlatılan bu ortaklaşa hayat sürerken, insanların ilişkileri, konuşmaları, hareketleri, sorumlulukları, ehliyetleri, yetkileri.. ni düzenleyen kurallar yazılıp, metinleştiriliyor. Sonuç: Medeniyet.

Medeniyetin gelişimi, mekteplerin verdiği terbiye ile adamların verdiği irfanın izdivacıyla mümkün oluyor.

Nüfusunuzun içinde adamların sayısı (ki, bu bilinemez) ile medeniyet ufkunda aldığınız kilometre at başı gider.

***

Neyse, bir devlete düşen görev; insanlarının ilim, irfan yolunda yetişmesinin önündeki engelleri kaldırmak, yolları asan etmektir.

Savunma, sağlık, imar ve sair hizmetler sonradan gelir.

Milletin geleceğinde, medeniyetin icaplarından; yol, köprü, fabrika, gökdelen, AVM gibi gösterişli yapıların hiçbir değeri yoktur.

Millet, irfan ile yoğrulmuş evlatları vasıtasıyla toprağa tutunur.


10 Mayıs 2014 Cumartesi

Bu Kadar Sinirlenecek Ne Ola ki?


Danıştay’ın kuruluş gününde yapılan konuşmalarda bir şey oldu.

Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu konuşmasında, Van’daki deprem evleri ve sahiplerine  dağıtılan evlerin hakkında bir-iki söz etti. Vay.. sen misin siyasi konuşan. Vay geldi başına.

Sayın Başbakan, “edepsiz, yalan söylüyorsun” diyerek hakaret etti.

Peki, durum neydi ve Başbakanı sinirlendiren gerçekte neydi?

Doğal felaket gelir ve yıkar gider. Geride kalanlar tamiratı ile uğraşır. Devlette bunlardan birisidir. Van’ı vuran depremden sonra da devletimiz bu işe girişti ve yıkılan evlerin yerine yenileri yapıldı. Evleri yıkılanlara yeni yapılanlardan evler verildi. Kiracılara ise kalan evler kura yoluyla dağıtıldı!.. işte sorun burada.

23 Ekim 2013 tarihli Milliyet gazetesinde Damla Yur’un bildirdiği habere eğilelim.

“İki depremle sarsılan Van’da aradan geçen iki yıla rağmen yaralar tam olarak sarılmamış. Kentin hemen hemen her caddesinde yıkılmış ve onarımı süren binalar depremin izini taşıyor. Herkesin dilinde deprem var. Yıkımın en büyük mağdurları ise 20 metre karelik konteynerlerde yaşamak zorunda olan 160 aile.”

Evet, Başbakan’ı sinirlendiren, Barolar Birliği Başkanı’nın uzun konuşması değil, temas ettiği konudur.

Evet soralım bu 160 kişi kimlerdir?

Sakın,

Türkler olmasın.

Evet.

Vücut kimyasının bozulmasına sebep bu olmasın?

Özellikle ev verilmeyen Türkler olmasın. Hatta kur’a dışı bırakılan Türkler.

Ve Başbakan’ın dengesini bozan bu ifşaat olmasın?

Ayırımcılık yapıldığı, ayrıcalıklı davranıldığı olmasın?



Yumruk Üzerine


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na atılan yumruk ile yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin alakası var mıdır? Yumruğu vurdurandan başkası “Vatana ihanet etti, onun için vurdum” gibi bir cümleyi söyletemez. Bu cümle de inanırız ki, öğretilmiş, ezberletilmiş bir sözdür. Parası, pulu olmayan, eve ekmek götüremeyen, işsiz, sabıkalı, polis tarafından aranan, mahpushane kaçkını bir kişinin altından kalkabileceği kabilden bir iş değil.

Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, ana muhalefet partisi liderine atılan yumruk, devlete atılmış yumruk gibi değerlendirilir. Çünkü ana muhalefet lideri, protokolün önemli bir figürüdür. Demokrasilerin vazgeçilmezidir. Biz de pek öyle olmasa da, ufak ufak alışıyoruz demokrat düşünmeye.

Yumruk atanın bir partiye kayıtlı olmasının ehemmiyeti yoktur. Alperenlerle ilgisini hemen öne çıkarttılar. Kullandığı facebook sayfası pek karışık. Devrimcilikten, İslamcılığa pek çok çağrışımlar hem de kısa süre önce yerleştirilmiş sayfasına. Uyduruk bir sayfa yani. Tam organize, partiye üyeliğinden itibaren, nerede kullanılacağı tespit edilmiş ona göre yetiştirilmiş birisine benziyor. Danıştay saldırganı ve katili ile benzeşen hareket ve söylemlerine dikkat edilmeli saldırganın.

Saldırıya, devletin manevi şahsiyetine karşı bir husumetin sebep olduğu düşünülebilir mi acaba? Niye bu soru? Devleti idare edenler, devlet idaresinde yeni yöntemler deniyorlar. Diyanet kadrolarından kamu idarelerine memur, yönetici atıyorlar, özel sektörde bir süre çalışmış kişileri devlette çalışmasının yolunu açıyorlar, belli odaklardan kâğıt getiremeyenlerin devlette bir işe girmesi neredeyse imkânsız. Bu demek oluyor ki, iktidar sahipleri devleti yönetmeyi değil, ele geçirmeyi amaç edinmişler bir görüntü veriyorlar. İnançlarını idolojileştiren garip bir kadro hareketi ile karşı karşıyayız. Nitekim daha dün çıktığımız seçim meydanlarında ideolojik taraftarlarına durmaksızın mesaj verildi. Devlete yerleşmiş bir ‘paralel yapı’nın devleti ele geçirmeye çalıştığını ve CHP’nin de bu yapı ile birlikte hareket ettiğini aralıksız vurguladılar. İdeolojik yandaş verilen mesajları beyninde üretir, geliştirir ve eylem planını da (belki de) kendi başına kurar ve uygulamaya koyar. İlle de böyledir demiyorum. Ama bunlar olağandır. Durumdan vazife çıkartmak denen hareket tarzı tam da budur.

Seçim bitti, lakin yeni bir seçim sath-ı mailine girdik. Öyle bir seçim ki, kavgası neredeyse bir yıl önceye kadar gidiyor. 17 Aralık soruşturmaları bile bu seçimle ilgili olabilir. Aynı düşünce, inanç sistemine sahip kişilerin alelade konuşmalarından bile aylardır anlamlar çıkarmaya, düşmanlıklar bulmaya çalışıyoruz. Politika tespitinde muhalefet için fikir egzersizleri olabilir, ancak bu düşünceleri geniş halk kesimlerine yayarak gerçekmiş gibi halk bilinçlendirilirse, aşırı şartlanan çoğunluğun gebeliği, sonu acılı olayları doğurabilecektir.

Kılıçdaroğlu’na geçmiş olsun dileklerimizi sunarken, devletin tüm imkânları devreye sokularak olayın aydınlatılması, gelecekte olabilecek daha vahim hadiselerin önüne geçecektir.

12 yıllık ‘İslamcı’ iktidar olmasına karşılık hala laikliğin dinsizlik olarak algılandığı ve böyle propaganda edildiği vakidir. Özellikle seçim öncesinden başlayan yolsuzluk atakları ve karşı propaganda tekniklerinden bir daha anlamamız gerekir ki, laiklik devlet yönetiminin çok önemli bir şartıdır. Devlet yönetimine dini söylem ve şartları uzak tutmanın önemi anlaşılmış olmalıdır. Siyasilerimize öneririz; konuşmalarında, propagandalarında dini çağrıştıran kelime, söz, kelam, ayet, hadis gibi yüce değerlere yer vermesinler. Kaldı ki, konuştuklarını kendileri bile anlamıyorlar. Devletin yönetimi tamamen ‘devlet yönetimine’ dair kelime ve kavramlardan ibaret olmalıdır. Yoksa bazıları durumdan vazife çıkartarak, milletin meclisinin çatısı altında daha vahim olayların faili olabileceklerdir.

İslamcı kanadın artık;


28 Şubat’ın yarattığı depresyondan kurtulması zamanı gelmiştir.

9 Mayıs 2014 Cuma

Borç Yönetimi


Ekonomik krizlerin ardında genellikle, kullanılan toplam kredilerdeki artışlar vardır. Alınabilecek borçlarla eski borçların kapatılması şeklindeki ‘borç yönetimi’, çok denenmiş ve borç verenlerin çok hoşlandıkları bir yöntemdir. Çünkü borç verenler, borç alanın bir kısım ekonomik değerlerine göz koymuştur ve onları ele geçirme peşindedir.

Hiç düşünülmeyen bir zamanda borç verenler, alacaklarını geri çağırır. Borçlular kendilerine verilen sürede ödeme imkânları olmadığından hacizler peş peşe gelir. Sonuç iflas ve sahip olunan menkul-gayrimenkullerin elden çıkmasıdır.

Anlatılan durum devletler içinde geçerlidir.

Borç alarak ya da elin parasına güvenerek, katma değer yaratmayan (yol, köprü, AVM binaları, çok katlı gökdelenler…gibi)  yatırımlara girişilmesi halinde, ödenmesi istenen borçların verilen sürede ödenemeyeceği gerçektir.

2008 ABD krizi, 1994 ve 2001 Türkiye krizi önemli örnek olarak duruyor.

Nakit yöneticisi akıllı olmak zorundadır.

Ülkemiz bütçesini, borçlarını, alacaklarını yönetenlerin gerektiği kadar akıla sahip olduklarını düşünüyorum.

Çünkü yaptıkları yatırımların tamamı neredeyse katma değer yaratmaya yöneliktir. Memleketin her tarafını fabrika bacalarıyla donattıkları gibi, teknolojik üretime öncelik vermekteler. Bu itibarla ülkemize kriz gelmeyecektir.

Sağ olsunlar!...


8 Mayıs 2014 Perşembe

Engin Alan Yeniden Yargılanıp Beraat Etmelidir


Demokrasi oyunu, sahtelik ve biatçı yalakalanmayla devam edemez.

Yıllarını cezaevinde geçiren MHP Milletvekili Engin ALAN’ın temiz ismini kirletmeyin bari.

Ne oldu, rüyanızda mı gördünüz?

ALAN’ın ismini öne çıkararak; cezaevine girmesi muhtemel, “iki partili Türkiye” projesinin komünist-ateist, Kürtçü tandanslı eş-genel başkanının kurtarılmasına yol açıyorsunuz.

Yoksa bir talimat mı geldi?

Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in talimatıyla bir maddelik kanun teklifi hazırlanmış ve partilere gönderilmiş. Bu maddenin kanunlaşması halinde Engin Alan cezaevinden çıkacakmış. Perde de görünen Engin Alan, çalışmanın amacı Sabahat Tuncel.

Bu teklife MHP ve CHP’nin olumlu yaklaşmayacağını ve gerekli muhalefeti ortaya koyacaklarını düşünüyorum.

Hükümet Engin Alan için pazarlığa girmek isteyince, çirkin oyunu büyük bir basiretle gören Engin ALAN Paşa ne demişti? “Ömrümün sonuna kadar yatmayı tercih ederim” (Y. Selim Demirağ, Yeniçağ, 11.01.2014)

Alan Paşa’ya verilen mahkûmiyet kararının kesinleştiği gün, Başbakan Erdoğan “Anayasa’ya göre gereği yapılır” diyerek, Milletvekilliğinin düşürüleceğini büyük bir zevk içinde söylerken, bugün kanun teklifi hazırlayan Meclis Başkanı neredeydi acaba?

Başbakan’ın bu sözüne de şu cevap yetmiştir herhalde: “Hayatımızın altı toprak, üstü sevdadır. Toprak vatan, sevdamız Türklüktür.”

Cemil Çiçek yeni bir kumpasın acemi oyunculuğuna soyunmuştur.

Engin Alan’ın özgürlüğüne kavuşturulmasının yolu böyle olamaz, eğer gerçekten, inanarak Alan Paşa’nın cezaevinden çıkartılıp, yasama görevini yapmasını istiyorsanız;

Hızlı bir şekilde, yeniden yargılanmasını sağlayıp, beraatini temin etmelisiniz.

Bunun dışındaki oluşumlar Paşa’nın değil, bölücülerin, ABD emir verenlerinin, ne yaptığını bilmeyenlerin işine yarayacaktır.

Hayatımıza yeni bir karabasan vurmaya kimsenin hakkı olamasa gerek.



Kısaca Ermeni Meselesine Bakış -III


Ermeni meselesinin bir de Erivan ayağı vardır.

Geçenlerde sosyal medya sayfasında şunları yazdım:

“Soykırım çığırtkanı Ermenicelere sormak isterim: 1918 yılına kadar Türk şehri olan Erivan (Revan)’da bugün bir tek bile Türk yaşamamaktadır. Ne oldu, nasıl oldu, nasıl izah edersiniz?”

Yazdığım mesajla ilgili hiçbir tartışma olmadı, ne bir fikir söyleyen ne de itiraz eden oldu. Anladım ki, önemsiz bir konu ve hatta hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir konu. Oysa mesajı yazdığım sayfa umumiyetle Türk Milliyetçisi olduğunu iddia edenlerin sayfasıydı. Bundan ne anlamalıyız? “Sözde ermeni Soykırımı” söyleminin de sözde olduğunu. Ve hatta, Türk Milliyetçileri arasında bile, bir Ermeni düşmanlığının olmadığı. Hatta hatta, içinde bulunulan durumun muhafaza edilmesi gerektiğine inanıp, yeni düşmanlıklar üretmek istememelerindendir. Düşmanlık üretmek kötü bir şeydir, buna bizde inanırız. Ancak, bilinmesi gereken ve unutulmaması gereken tarihi gerçekler de var.

Özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren gücünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılıp, parçalanıp ve emperyalist ülkelerce paylaşılmasını sağlamak üzere, imparatorluk içinde yaşayan halkların ayaklandırılması, milliyetçiliklerin kışkırtılması yolu seçildi. Nitekim Balkanlar bu politikalar nedeniyle kaybedildi. Ermenilere Doğu Anadolu Bölgesinde bir devlet kurulması sözü verilmişti. Rus ordularının yanında Türk devletinin karşısında savaşa girerek, Türk topraklarında acımasız ve toplu katliamlar yaptılar. Katliamlara katılanları devlet içinden çıkartmak politikasını uygulamaya geçtiler. Bu politikanın uygulanması ise, Türk Genel Kurmayı’nı idare eden Almanlar aracılığı ile dayatılmıştı. Uygulamaya konuldu. Elbette acı olaylar oldu. Memleketinden çıkartmak insan topluluğu için kolay değildir. Hiçbir olay olmasa bile vatanını terke zorlamak bile acıdır. Kolay değildir. Elbette bu acılar karşılıklı yaşanmıştır ve acıya saygı gösteriyoruz.

Acılar bununla kalmadı.

Dış destekli Ermeniler Doğu Anadolu’da olmasa da şimdiki Ermenistan bölgesinin kendilerine verileceğini anladıktan sonra, Türk şehri olan ve 1827 yılındaki Ruş işgalinde %90’ı Türk olan Revan şehrini yağmaya, yıkmaya başlarlar.

Akademik çalışmalarını Ermeni meselesi üzerine yoğunlaştıran Beşir Mustafayev’in verdiği bilgilere kulak verelim:

“1918 Mart ayına kadar Erivan bölgesinin 199 Türk köyü, 1919 Eylül ayına kadar Ecmiyadzin bölgesinin 62 Azeri köyü tümüyle yerle bir edilmiştir. Müslüman ahali acımasızca katledilmiştir. İnsanlar kılıçla parçalanmış, mızraklarla delik deşik edilmiş, evlerin içinde çocukları canlı-canlı yakılmış, 3-4 günlük bebekler süngülere takılmış, 25 yaşındaki bir gelini diri-diri toprağa gömmüşlerdir. Böylece Erivan’dan Türk izlerini yok etmişlerdir. Sağ kalan ahali ise İran ve Osmanlı topraklarına sığınmıştır.”(Beşir Mustafayev, Kafkaslarda Müslüman-Türk Soykırımı 1905-1920, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi)

Sadece akademik çevrelerde kalmıştır bu çalışmalar. Ne Türkiye’de, ne de dünyanın diğer ülkelerinde geniş olarak tanıtılamamıştır. Ermenilerin maruz kaldığı ufak tefek olaylar, bire bin katılarak anlatılırken, Türklerin başına gelen ve gerçekten ‘soykırım’ tanımına girebilecek ağır olaylar unutulmuş, unutturulmuştur.

“Erivan’ın Kukark kasabasının Vartanlı köyünde gerçekleşen katliam arşiv belgelerinde şöyle yer almaktadır: “Nisan’da toplantı yapılacağı kandırmasıyla Azerileri bir odaya topluyorlar. 1200-1500 kadar insanı küçük bir odaya toplayarak, Ermeni Keşiş Vahan, iki halkın barış içinde yaşaması yönünde edebiyat okumuştur. Neden edebiyat? Çünkü bunlar daha önce planlanmıştı. Daha sonra eli silahlı Ermeniler içeri girerek Keşişi dışarı çıkararak kapıyı kapatmış, içeriye saman ve benzin dökerek insanları diri diri yakmıştır. İçeride bulunan kadın ve çocukların çığlık sesleri yeri göğü inletmiştir. Ama çığlık ve yakarışlar nafile.” (Mustafayev, aynı çalışma)

Ermeni zulmü bunlarla da bitmez, günümüze kadar devam eder. Daha dün kanlı ve acımasız, Hocalı ve Dağlık Karabağ baskınları ve işgalleri, medeni dünyanın gözü önünde cereyan etmiştir ve işgal halen sürmektedir.

***

Taziye mesajlarıyla filan düzelebilecek bir problem değildir anlatılan. Kendini kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Derin politika, ‘stratejik derinlikli’! siyasetlerin izlenmesi gerekir. Nasıl santrançta yapılan her hamleye bir, karşı hamleyle cevap verilecekse, dünyayı saran soykırım yaygaralarına da öylesi bir hamle gerekir. Nitekim, şimdiden taziye yetmez, ardı sıra özür beklendiği önemli ağızlardan söylenilmektedir Türk Televizyonlarında!. Mustafa Erkal Hoca’nın incelikli zekâ ürünü vurgulaması gibi: “Taziye özrün merdivenidir”.  Özür de dilense, toprak talebi, tazminat talebi peş peşe gelecektir. (Ki, tazminat toplamının 3 Trilyon Dolar olduğu hesaplanmış!)

***

Ne yapılmalı?

İlk yapılması gereken, Azerbaycan’ın Türkiye ile birleştirilmesidir. İkinci olarak, İran ve Güneyde Suriye ile Irak da dâhil edilerek sağlam ekonomik, ticari, kültürel ve askeri işbirliği imkânları aranmalı ve mutlaka bulunmalıdır. Elbette dünyanın diğer devletleri bu politikanın uygulanmasın istemeyeceklerdir. Onların istememeleri bu siyasetin mutlak olarak uygulanmasının zaruret olduğunu anlatacaktır.

***

Vaktiyle Ermenileri kullanan güçler şimdilerde Kürtleri kullanmak istemektedirler. Dağa çıkan silahlı PKK kadrosu ve Meclis’teki ve Belediyelerdeki siyasi uzantıları özellikle medyadan büyük destek almaktadırlar. Gemi azıya almışlar ve saldırılarına devam etmektedirler.

Yukarıdaki önerimizin hayata geçirilebilmesi halinde, Kürt sorunu olarak önümüze konulan bu meselenin de sona ereceğini tahmin etmek zor değildir.

Çözüm kesinlikle siyasidir.


6 Mayıs 2014 Salı

Kısaca Ermeni Meselesine Bakış -II


Osmanlı’nın, Ermeni soykırımı yaptığına dair bir tek makul sebep söyleyiniz. Ne bileyim ben, artık Ermenileri doyuramıyorlardı, topraklar yetersizdi, 800 yıllık birikmiş kin vardı gibi mesela. Birisini söyleyin ki, inanalım.

Yalan ve siyaset üzerine kurulmuş, kuru iftiralar o kadar.

Araştırmacılar toprakları kazıyorlar, toplu mezar arıyorlar. Kars, Erzurum, Van, Bitlis, Adana… Pek çok yerde kazılan kuyulardan toplu olarak gömülmüş Müslüman mezarları çıkıyor. Bir tek bile toplu gömülmüş Ermeni mezarı yok. Demek ki, bizimkiler teker teker avlamışlar, birer birer gömmüşler, aralarında da kilometreler var, bu nasıl soykırımsa?

Din adına mı, ırk adına mı öldürüldüler? Eh geri zekâlı olmalı insan (millet), 800 yıl birlikte yaşa, devletinin en üst makamlarına getir, bakan yap, başbakan yap, sanatta, tarımda, ticarette hep onlar yükselsinler, niçin? Torunların öldürsün diye!. Soykırım iddiacılarının mantığı bu! Besle büyüt, geliştir, nüfusları artsın ne için? Torunların öldürsün diye!.. Olacak iş midir bu? Hangi mantığa, hangi vicdana sığar? Madem bir yalan söyleyeceksiniz, daha makul usuller bulun.

İleri sürülen iddia aslında tarihçilerin tartışıp sonuca bağlanması gereken, arşivlerin incelemesi ile karara varılması gereken bir mesele olarak durmasına karşılık, sanırım artık bu aşamayı çoktan geçmiş bulunmaktadır. An itibariyle, tamamıyla siyasi bir yelpazenin, kırılmış parçalarının onarılmasını bekliyor. Siyaset deyince işin içine, Fransızlar, İngilizler, Almanlar, Avrupa’nın tamamı, Ruslar, İranlılar giriyor. Her bir devlet bu meseleden az-çok nemalanmanın peşinde. Diaspora (aslında bu kavramın yanlış kullanıldığını düşünüyorum. Sürgün de hiçbir Ermeni yoktur) Ermenilerini dışarıda kullanıyorlar, Ermenistan’dakileri farklı amaçlarla ve Türkiye’dekileri çok farklı amaçlarla kullanıyorlar. Soykırım mavalı mesela tarih konusuyla uğraşanlara kitaplarını bol parayla satma fırsatı veriyor. Edebiyatla uğraşanlara Nobel ödülleri kazandırıyor. Ermenistan’da yaşayanları birbirlerine sıkı sıkıya bağlıyor, Ermeni siyasetçilerinin yalanla bir ülkenin nasıl yönetileceğinin örneğini veriyorlar. Nüfusu yaşlanmış ve bir türlü çoğalabilme oranını yakalayamayan Avrupa için Ermeniler genç ve çalışabilir nüfus demek. Her bir ülke, ‘yalan’ın bir tarafından nemalanmaktadır.

“Genocide, kısaca ‘soykırım’ demektir. Soykırımın özgün bir tarifi vardır, ki bu milletlerarası hukuk konusudur. Gene de yapılan tespitin ne kadar işlerliği olduğu tartışılmaktadır. Bu karmaşık hukuki müesseseyi anlamak için, hukukçu olmak da yetmez. Geniş ve mukayeseli bir tarih bilgisine ve beşeri coğrafya hamulesine ihtiyaç vardır.” (İlber Ortaylı, Tarihimiz ve Biz)

Namuslu ilim kafası böyle çalıştığı halde, midesi ile düşünüp, bağırsağı ile karar verenlerin hali içler acısıdır. Para, mevki kazanmanın yolu, yalan olsun önemli değil ilmi kenara bırak vur, vurabildiğin kadar Türk’e.

Hayaller ve kurgularla anlatılan hikâyeleri gerçekmiş gibi sanarak, tarihi vesika olarak önümüze sunuyorlar. Benzeri Türk tarihçileri tarafından yapıldığında, ‘resmi tarih’ yaftasıyla karalanıyor. Üstelik anlattıkları hikâyelerde mantık kurgusu, matematik olurluk yok. Kendi içinde bile yalancılığı ortaya konabiliyor.

Birçok düşünen, yorumlayan, inceleyen aklın ulaştığı sonuç şudur: I. Dünya harbi, Osmanlı imparatorluğunun topraklarını paylaşmak için, aralarındaki anlaşmazlıkların giderilmesi, paylaşımın daha büyük güçler lehine yapılması için çıkartılmıştır. Öyle ya, imparatorluğu zayıf ülke yanına bırakmaktan maksat başka ne olabilir? Kaldı ki, bu savaşa asla gönüllü olarak katılmadığı da bir gerçek. Zayıflamış, orduları sıkıntılı, silahları eskimiş bir milletin yeniden savaşa girmek gibi bir düşüncesi asla olamaz. Üstelik, savaş esnasında yapılan stratejik hataları da hesaba katarsak!..

Ermenici yanlısı görüşleriyle tanıdığımız Halil Berktay bir söyleşisinde şunları söyler:

“Ermeni meselesinin özü, gerek büyük devletler, gerekse Balkan milliyetçilikleri tarafından köşeye sıkıştırılan ve neredeyse gidecek yeri kalmayan gecikmiş Türk milliyetçiliğinin bütün birikmiş korku, öfke ve nefretlerinin, Ermenilerin başına patlamasıdır. Söyleşinin başlarında ifade ettiğim gibi, imparatorluğun dağılma sürecinde ortaya çıkan çeşitli milliyetçilikler, sadece ayrılmamak ve kendi bağımsız devletlerini kurmakla yetinmiyor; ilk kurdukları devletçikleri gene Osmanlılar ve bazen de birbirleri aleyhine habire genişletip mini imparatorluklara dönüştürmeyi arzuluyorlardı. Almanya ve Rusya gibi devletlerin ‘pan’ ideolojileri vardı, Pan-Germanizm, Pan-Slavizm gibi; küçük devletlerin ise megali ideaları, yani daha büyük olma, bir büyük Yunanistan’a, Büyük Bulgaristan’a ya da Büyük Sırbistan’a dönüşme hevesleri vardı.”

Berktay, bunları anlatır ve sözü Wilson prensiplerine getirerek, çoğunluğun olduğunun ispatı gerekeciğinden, ve bu sebeple geriye tek bir çare kalacağını vurgular:

“Temizlik, yani kelimenin tam mânâsıyla etnik temizlik –şiddet kullanmak esas ve başta olmak üzere akla gelebilecek her yöntemle, ‘yabancı’ları veya ‘öteki’leri, göz diktiğimiz, ‘bizim’ saydığımız yerlerden kaçırmaya, göçürmeye çalışmak… böylece ya daha baştan, Osmanlı imparatorluğu’ndan ayrılarak ilk defa devlet olma ânı ve sürecinde, ya yakın geçmişte kurulmuş bir devleti daha büyük kılma atılımı içinde, ya da –daha ziyade Türkler ve Türk milliyetçiliği açısından- var olan bir devleti, imparatorluğu koruma çabası içinde, ‘sırf bize ait’ alanlar yaratmak; zaman içinde bu alanları birleştirip bütünleştirerek, homojen, dolayısıyla herkesin kendi milliyetçiliği açısından güvenli terioryalteler kurmak.” (Halil Berktay söyleşi, Kasım 2004 Nokta Dergisi)

Berktay, adeta şunu söylüyor: -Ne olurdu, Ermeniler de kendilerine bir devlet kursalardı da birlikte yaşayıp gitseydik! Romantik, hayalci, (güya) sosyalist kuramsal düşünce. Evine giren hırsıza buyur, istediğini al, hatta buyur birlikte yaşayıp gidelim demek gibi bir şey!. Olur mu, oluru var mı? Hangi devlet, hangi millet kabul edebilir bu düşünceyi? Egemenlik sahasını nasıl bölüşür? Ancak, Berktay gibilerin hayallerinde olabilir.

(Devam edecek)

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Azerbaycan’ın İlhakı Konuşulmalıdır


Rusya’nın, Kırım’da yaptığı ilhak yöntemini, mesela Azerbaycan’da da yapabileceği görüşleri artık yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

Avrupa, ürettiği mal ve hizmetleri satabileceği pazarları genişletme çalışmasında taleplerini Ukrayna’ya kabul ettirememişti. Bu taleplerini Azerbaycan’a da yaptığını biliyoruz. Sadece teklif düzeyinde kalmadığını bir takım dış politika araçlarıyla baskı uyguladığını da.

%20’si işgal edilmiş toprakları, Yukarı Dağlık Karabağ gibi devasa bir sorunla boğuşan Azerbaycan, Avrupa’nın gümrük birliği tekliflerine olumsuz cevap vermesi, kullanmak istediği dış politika aracı olarak düşünmemizi sağlıyor. Doğalgaz – petrol kaynaklarının sömürülmemesi için açgözlü Avrupa’dan uzak durmak niyetini belli ediyor Azerbaycan. Bunun sağlanması ancak Türkiye’nin himayelerinde olabilir. Zaten, tek millet iki devlet politikasının söylemde kalmaması ve birlik beraberliğin zedelenmemesi bunu gerektirir. Öyleyse yapılması gerekenler nelerdir? Askeri alandaki ortak çalışmalar aşılarak, adeta tek ordu hüviyetine geçilmelidir deriz. Bunun yanında, tek bütçe sistemi de denenebilir ki, sonuçta Azerbaycan’ın, gözleri çıkasıcalardan evvel Türkiye’ye ilhakını konuşmanın vakti gelmiştir artık.

‘Stratejik Vizyon’ gibi büyük büyük laf ederek, meramımızı anlaşılmaz kılmayalım. Dosdoğru şöyle söyleyelim. Avrupa nasıl, Ukrayna’da gözü olduğunu göstermiş ve buna karşılık Rusya kendi açısından gerekeni yapmış ve oldu-bittiye getirerek Kırım’ı ilhak etmişse, aynı oyun Azerbaycan için de oynanmak üzeredir diyebiliriz.

1988 yılında başlayan Ermeni işgalleri ve Azerbaycan Türkleri üzerindeki soykırım vahşetlerini, onlarca yıldır görmezden gelen Avrupa, şimdi gözünü Azerbaycan ekonomik varlığı, petrollerine dikmiş, petrol gelirlerden nasıl pay alırım hesapları içindedir. Topraklar işgal edilirken, Türkler soykırıma tabi tutulurken, Ermeniler yalnız değildi tabi. Ruslar ve İranlılar’ın destekleriyle oldu bu işler. Şimdi, Avrupa’nın kışkırttığı Rusya’nın gözü Azerbaycan topraklarında olabilir. Rusya, Putin ile eski günlerine (SSCB) dönmek niyetindedir.

2008 Gürcistan Savaşından beri Rusya, ABD önünde daima hep ileride oldu, bu durumu Suriye’de de yaşadık. Çek Cumhuriyeti’ne konuşlandırılacak füze savunma sisteminden vazgeçmesinden tutun, ABD’nin Gürcistan’a silah satmaktan vazgeçmesine kadar hep Rusya’nın üstünlüğünü gördük. Son yılda İran ile nükleer silahsızlanması ve ona dayalı ekonomik ambargolarda gevşemelerin olması ABD lehine bir gelişme gibi görünse de, Rusya’nın Ukrayna karşılığını vermesi hiçte kolay lokma olmadığını bir kere daha göstermiştir.

Karmaşık bir problemdir önümüzdeki. Kitap yazmış Dış İşleri Bakanı ile çözüme kavuşulabilir mi? Bilmiyorum. Rusya’nın hedefleri belli, Avrupa ve ABD’nin hedefleri belli. Rusya ve İran ortaklığının hedefleri belli. İran ile diplomatik ilişkilerini olumlu seviyeye getiren ABD’nin yapmak istediği belli. Stratejik derinlik bu hedefleri ters-yüz etmek için neler düşünür acaba? Banu Avar 30 Kasım 2010 tarihinde İlk Kurşun’da Wiki leaks sızıntılarının bir yönünü incelerken şunları yazar: “açıklanan belgelerin önemli bölümü ‘hedef ülke’ Türkiye ve İran ile ilgiliydi… Bilgi kirliliği yayıyor, toplumları şekillendiriyor, o bilgilere inanılmasını sağlıyor sonra hedefi vuruyorlar. Türkiye içinde dönendiği deli gömleğinden sadece doğudaki komşu ülkelerle el ele vererek çıkılabilir. Irak işgal altında. Geriye Rusya, İran, Suriye ve Azerbaycan kalıyor.” Söyler misiniz, 2010 yılında yazılan yazıda bildirilen ülkelerden hangisi kalmış işbirliği yapabileceğimiz, o yazı şimdilerde yazılmış olsaydı ancak Azerbaycan’ı zikredebilirdi Banu Avar.

Biz diyoruz ki, Azerbaycan Türkiye ile birleştirilmelidir. Pahası nedir diye bir soru akla geliyor. Sırasında efelenen bir Başbakanımız var, onun sözü ile cevaplayalım:

‘Ne pahasına olursa olsun’.

Nasıl olacak sorusuna ise şöyle cevap verebiliriz: Hele bir niyetimizi belli edelim, tereyağından kıl çeker ustalığında diplomatlarımız vasıtasıyla hallederiz evvel Allah. Yakın bir gelecekte, Azerbaycan’a ağlamamak istiyorsak yarından tezi yok ilhak görüşmelerine başlanılmalıdır. Allah yardımcımızdır.


Hem unutmayalım, açgözlü Avrupa, ABD ve Rusya için Kazakistan’da sırada.