1 Nisan 2014 Salı

Filler Çimenleri Ezdi


Prens, büyük bir özgüven içinde ve muhatabını küçümseyerek;

“Ya, sen bu kanunları amma ciddiye alıyorsun!”. Dedi.

Muhatabı, her şeyin bittiğini fark etti. Bu işten sıyrılmasının, kendisine ve ailesine bir zarar gelmeden kaçmasının gerektiğini fark etti…

Memuriyetiyle eve ekmek götürmeye başlamıştı, sokaklarda avare dolaşmalar, nerede akşam orda sabah takılmaları sona ermişti. Üç çocuk ve karısı ile birlikte küçük evlerinde gül gibi geçiniyorlardı. Taa ki, bu işlere bulaşana dek.

Hazineye ait olan fakat herhangi bir devlet kurumunun üzerinde veya henüz kadastrosu yapılmayan araziler üzerindeki kıymetli arsaları önce Hazine yönetiminin üstüne geçiriyor, oradan bir Vakıf’a kiralıyorlar, daha sonra da o Vakfa değerinin çok altında satışını yapıyorlardı. Başlangıçta kendisine de üç-beş kuruş veriyorlardı. Eh, para kazanmanın kötüsü de olmazı hani! İyiydi lakin yaptığı işi derin derin düşünene, uykuları kaçana kadar. Yaptıkları işlerin yasalara uydurulması nede olsa tam olmuyordu. Altında mutlaka bir eksiklik, bir kanuna aykırılık bulunuyordu. Anladığı vakit iş işten geçmişti. İşte öğrendikten sonra da ne dur kalmıştı, ne durak.

Başka bir partinin Genel Başkanı’yken, partisini değiştirerek iktidar partisinde Genel Başkan Yardımcısı olan kişinin gazetede yayınlanan bir röportajını okudu. Düşünmeye başladı:

Bir garip Genel Başkan Yardımcısı. Garip dedikse, Allah’tan başka kimsesi olmayan anlamında değil, ne dediğini bilmeyen, dünkü söyledikleri ile bugün söylediklerini karşılaştıramayan anlamındaki garipliktir söylediğimiz.

Şöyle demişti vaktiyle:

“Harun gibi geldiler, Karun gibi oldular.”

“Mücahitlikten, müteahhitliğe terfi ettiler.”

Şimdi bu sözler unutulmuş. Gazeteci Talat Atila ile yaptığı mülakatta söyledikleri şunlar: “Bundan sonra bu operasyonu yapan çevrelerin bunu bir kez daha düşünerek başka şeyler yapabileceğini tahmin ediyoruz.”

 Eee…  tabi ki tahmin edersin. Ara sıra da olsa önce söylediklerin aklına gelir.

Üç gün önce Harun olanların, bugün Karun olması halinde, mutlak bir bit yeniği vardır. Ekonomi Profesörü olarak tam da kendisinin bileceği zenginleşme işleridir ve bu işleri yorumlama kapasitesine sahiptir. Kısa sürede zenginleşenlerde, haramı aramalıyız.

Kendi durumu hatırına geldi. Ürktü, korktu. Geleceğini göremiyordu. Karanlıktı. Bir an evvel kurtulmalıydı. Gidişat kötüydü. Haberi yorumlamaya devam etti:

Eski Başkan, bunu bildiği için, yeni bir soruşturma dalgasını bekliyor ve şimdiden tedbirini alıyor. Ortaya çıktığında “Ben Demiştim” diyebilmenin zevkini yaşayabilmek için.

Doğrusu ben de bekliyorum. Mümkün değil kurtulmak. Yapılan bini geçti. Sırf bizim yaptıklarımız yeter.. iliklerine kadar bir titreme bastı, terledi, yutkundu.

İmamın bulaştığı yolsuzluklardan, cemaatte faydalanmak isteyecektir ki, hem istemişler, hem de bulaşmışlardır.

Evet, ben de bekliyorum yeni bir soruşturma dalgasını. Öyle, polis, savcı, hâkim değiştirmekle filan halledilir bir mesele değil.

Bugün olmasa yarın, belki yarından da yakın…

Sabahın erinde evinin kapısının sert çalındığını duyumsar gibi oldu. Ter bastı vücudunu. Ne diyor bu çocuk: Kanunları amma da ciddiye alıyorsun. Ya, neyi alacaktım. Biz işlerimizi yaparken kanunları dikkate almayacağız da neyi alacağız. Sizin bitmez tükenmez hırsınızı mı? Ne doymaz insanlar bunlar.

En iyisi istifa etmek. Ya, çocuklar?

Bunca hizmetlerim oldu, bir emirlerini ikilemedim. Terbiyesiz çocuk, bir de fırça atıyor. Ne amirim, ne genel müdürüm, hiçbir yetkisi yok. Sıradan bir vatandaş işte. Ama kazın ayağı öyle değil! İstediği an beni işimden de eder, çoluk-çocuğumdan da.

Bir daha bulaşmam, imkânı yok yaptıramazlar bir daha, ben karışmam.

Karışmasa işinden olabilir, karışsa ceza evini boylayabilir ikilemi ile geçen günler, acımasız patronlar, gariban ezilenler. Buhranlar içindeki hayat düşünebilme yetisini bile elinden alıyor, biraz da mecburiyetlerden söylenileni, hataya düşmemeye dikkat ederek yapmaya çalışıyordu. Patronu prens ile yaptığı telefon konuşmasını bir arkadaşının, kulağına dayadığı telefon kulaklığından dinledi. Bir acayip oldu. Titremeleri arttı. Eyvah! Dedi. Dedi ama ne yapabilirdi? Hiç. İstifa etse ne olacak? Yaptıkları yanlarına kar mı kalacak? Yo.. Başka bir yol olmalı.

İyi de oldu dedi kendi kendine, bu kayıtların yayınlanması iyi oldu. Terlemesi geçti, bir huzur kapladı tüm benliğini. Hınzırca bir tebessüm belirdi dudaklarında. Kurtuldum, kurtuldum… Bu kayıtlardan sonra bir daha kanunsuz iş yaptırmazlar kurtuldum. Diye düşündü.

Senelik izninin tamamını aldı ve eve kapandı. Kimsenin yüzüne bakacak hali kalmamıştı. Evlerine gelen gidenler de olduğundan utancından, bir akşam kimselere görünmeden evden ayrıldılar, garajlara kadar bir taksi ile gidip, köylerine vardılar. Bir ay az da bir süre sayılmazdı, unutulurdu hiç olmazsa.

Kasetler savaşı kıran kırana devam ediyordu. Devlette çalışan en üst düzey memurların bile dinlenildiği bu ortamda en iyisi hiç konuşmamaktı.

Son dinlediği kasette en büyük memur: “Merak etmeyin, kanun çıkartır sizi kurtarırız” diyordu.

Bu laftan sonra Prens’in söylediği, “amma da ciddiye alıyorsun kanunları” lafını daha iyi anladı. Nerelere yaslanmışlardı, gücü kimlerden alıyorlardı.

Kendisi? Kendisi ne olacaktı? Kanunlar, büyükleri, güçlüleri korumak için yapılırdı, ya kendisi ne olacaktı?

Bilemedi, bir mana veremedi.

Kurtuluş ümidi görünmüyordu.

Çocukluk ve gençlik dönemlerinde seyirterek çıktığı sivri kayaya doğru yürüdü…

Bir daha dönmedi.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder