29 Nisan 2014 Salı

Yazar, Okuyucu, Üslup ve Güncel


Yazar, yazma istidadına sahip olduğu üslup ile anlatır kendisini. Üslup değiştirmesi zor ve zaman alıcı bir süreçtir. Sonra, niye değiştirsin ki üslubunu? Eğer beğenmiyorsanız okumazsınız olur biter. Yazar okuyucuya uymak, onun isteklerini dikkate almak zorunda olamaz. Yazı, satılması için pazara sürülen odun gibi bir mal değildir. Pazarda talep incelemesinden sonra mal üretilir, tüketicinin beğenisi, alım gücü dikkate alınır. Piyasaya edebi eserini sürecek yazar ne yapmalı? Kim neyi okuyor, nasıl okuyor araştırmasını mı yapsın? Bu zordur. Hatta imkânsızdır. Mal ticaretinin tersi bir süreç işler edebi piyasada. Yazar kendini kabul ettirmiş, üslubunu beğendirmiş okuyucularına hitap eder. Aslında derdi okuyucular da değildir. Kendini anlattığı yazıları, kitaplarını birileri alır ve okur. O kadar. Yazar, sadece yazmakla görevlidir. Ötesi okuyucuya, eleştirmene veya kitabı basıp satana aittir. Eleştiri gelirse dikkate alır, gerekirse tartışır ama o kadar.

Şimdi durum biraz farklı. Gerçekten piyasa nabzını kontrol edenler ve talebe göre yazılarını kaleme alanlar var. Ziyadesiyle, gazete köşelerinde görüyoruz bunları. Sosyal medya sayfalarında da köşe başı tutmuşlar var. Onların müşterilerinin ne istediği belli. Zaten bilinen alandan da dışarı çıkamıyorlar. Kendileri ve okuyucuları arasında zımni bir anlaşma var ve bu akit üzerinden alış-veriş devam ediyor. Ne de olsa çocuk-çoluğun rızkını çıkarmaya çalışıyor. Bir de zamanın ruhunu yakalayıp, konjonktürün isteğini göz önüne alıp eser üretenler var. Muhafazakâr zamanları mı yaşıyoruz, hoop patlat bir Mevlana romanı, satışları alt üst edersin. Tereklerin en baş eseri olur çıkarsın. Yok, iktidar koltuğunda sosyal demokratlar mı oturuyor, kolayı var, onlara uygun bir Marks romanı uydururuz, maksat alış-veriş olsun. 

Yazarken kâğıdı, kalemi ve kendisi (bugünlerde bilgisayarı) başkaca tüm kısıtlayıcılardan azade, başladığı konu, yararlandığı eserler, konuştuğu adamlar ve hikâyeleri ve işbaşı. Sonsuzluk çemberinde olabildiğince özgür, atabildiği kadar büyük-küçük adımlar. Dönüp dönüp yazdıklarını gözden geçirmeler, olmamışları temizlemek, eksikleri tamamlamak. Bir uğraştır hâsılı, harcanan emek helal olsun.
Zordur kurtulmak esaretten. Yazarken özgürdür dediğimiz yazarın tutsak olduğu durumlar yok mudur? Olmaz mı; İnsanın kendisini güncelden soyutlaması oldukça zordur. Cinayetler, hırsızlıklar, kap-kaçlar, politikacıların kavgaları, mecliste gelişen hadiseler, televizyonların haber, yorum, sohbet programları, renkli gazetelerin yönlendirme niyetli yayınları… Bütün bunlardan çekip kendisini kurtarması imkânsıza yakın zordur. En mahrem (kendi halindeki düşünce egzersizleri) hususları kâğıda geçirirken bile, güncelin tuzağına düşebilir. Yazarı güncele çoğunlukla okuyucuları veya eleştiricileri çeker. Çünkü kalemine günceli dolayanların okuyucusu, diğerine göre kat be kat fazladır. Okunduğunu hisseden yazar da, kendini mecbur hisseder, piyasa talebini karşılamaya. Sıyrılıp bir kenara günceli bırakabilene aşk olsun. İşte onlar okunabilir, okunması gereken yazarlar.

İdeolojilerin tefekkürü kısıtlayan, hatta öldüren bir etkisi var. İdeolojisinin esiri yazarların da bir türlü çıkamadıkları kalıpları. Efendisine yaranmak, kazanç kapısını kaybetmemek, okuyucusunu kaçırmamak için her ne sebeple olursa tıkıldığı mahpushanesinde verimli eserler vermesini bekleyemeyiz. Aynı durumu, inançlarını ideolojileştirenlerde de görmek mümkün. Puta tapmak gibi bir eylem. Zaten şirk içindeki yazıcıdan eser beklemek bile yersizdir. Çünkü kendi Öz’ü ile barışık değildir.

Yazarın öğretmek gibi bir derdi olmasa da, her fikir dolaşımında ortaya çıkan yazıdan okuyucunun alabileceği veya tartışabileceği sonuçlar olacaktır. Hoşa gidilmeyen, karşı olunan bir fikir ile karşılaşınca, hemen yazarın kişiliğine laf etmek yerine, karşı inanç ve fikirleri geliştirerek yine yazı ile cevap verilirse, yeni tartışanlar ilave olacağından düşünce iklimi de gelişecektir ve asıl olan da budur.

Okuyucunun seçme hakkı; iyi-kötü, az veya çok mektep görmüş herkesin bir kitaplığı var. Sıra sıra dizilmiş kitaplar neler anlatırlar neler. Öncelikle, kitaplık sahibinin zevkini söyler. Seçilen kitaplar ve yazarlar okuyucunun ruh halinden de haber verir. En son okunan kitap veya yazar ise, okuyucunun o zamanda bulunduğu ‘halet-i ruhiye’sini ele verir. Kitap sayfaları üzerindeki notları tam da o sıra içine yuvarlandığı düşünce kuyusundan haberdar eder. Yazara itirazları, farklı zamanda okunan sayfalarda göremezsiniz. O an içindir. Diğer zamanlar için farklı eleştiriler geliştirilebilir. Bir sonraki okunacak kitap veya yazar ise, ya okuyucunun içinde bulunduğu halden kurtulamadığını veya o halin iyice ruhuna yerleştiğini anlatır. Kitaplar değiştikçe fırında pişen ekmek tadında olgunlaşma hali açıkça gözlenir.

Ele alınan bir kitabı mutlak en ince ayrıntılarına kadar okumalı. Bitirdikten sonra atılmamalı kitap. Tekrar okunmak üzere, tekrar tartışmak üzere elin uzanabileceği yakınlıkta bulundurmalı. Çünkü düşünce sona ermez, kitap bitmez. Bu itibarla, sayısı fazlaca kitap okumak değil de, aynı (konulu) kitabı defalarca, yazarın düşünce sistemini, neyi murat ettiğini anlayıncaya dek tekrar okumalı derim.


Algı kapıları tekrarla açılır. Bıkmadan usanmadan, alana dek tekrardan fayda umulur.

27 Nisan 2014 Pazar

Dört Parmaklı BOP Politikası


O, hala kendini BOP eş başkanı sanıyor. Hala dört parmağıyla Ortadoğu’nun sultanı olduğunu belleklere kazımaya çalışıyor. Bitmiş, tükenmiş bir projenin sergerdeliğini yapmaya devam ediyor.

Soğuk savaş dönemi kapandıktan sonra, dünya liderliğinde tek başına istediğini yapmaya alışmış ABD politikaları sonunda, Rusya’nın Suriye ve Ukrayna (Kırım)’da dişini göstermesiyle yeni bir politik mecraya girilmiş bulunuyor, dengeler yeniden kuruluyor. Dünyanın tek liderliği döneminden kalma, neredeyse faşizan yöntem ve politikalara, Avrupa, Rusya, Çin ve Hindistan’dan karşılık geliyor. Özellikle Avrupa’nın, ABD’nin politik oyunlarından sıkıldığını ve kurtulmak gerektiğini üst düzey politikacıları ve namuslu entelektüelleri vasıtasıyla dillendirmeye başlandı. ‘Terörizmle savaş’ taktik çığırtkanlığı artık sökmez oldu. Bir yandan, Taliban’a karşı yürütülen savaşa benzer eylemleri, öte yandan aynı grubu farklı ülkelerde kullanma taktikleri, çelişkili politikaların gözlerden kaçmayacağı da gerçekti.

Sıkıştıkça basıncı yükselen ABD borç enerjisi, iç borçlarının da yükselmesi nedeniyle patlayınca, yeni bir savaş çıkarıp enerji boşaltılmasına girişilmesi ve bu sebepten suni bir bahar yaygarası çıkartılarak, Arap İslam ülkelerinde kargaşalıkların teşvik edilmesi, son olarak Suriye’de kayaya çarpmasıyla sonuçlandı. Dolayısıyla uydurulan BOP projesi sonlandırılmak zorunda kalındı. İşgal edilen Irak’ın boşaltılması sonrası, orada öngörülen bir Kürt Devletçiğinin kurulması sonucunu doğurmuşsa da, BOP ortaklığındaki uygulamanın çokta başarılı olduğunu söylemek zordur. Tamam, Irak üzerinde (tabii ki Suriye’de de) çeşitli grupların devlet kurma (veya özerk yönetim kurma) yollarında önemli mesafeler kat edilmiştir. Hatta sünni, şii, Türkmen, Kürt, Arap aşiretler arasında fitne yayılmış ve kanlı çarpışmalar (suikastlar) yaptırılarak bir başarı elde edilmiştir. Fakat asla istedikleri düzeyde bir devletleşme oluşumuna gidilememiştir. Bunun en önemli sebebi, düşman olarak tanımlanan Müslümanların, terörist oldukları tam olarak özellikle Avrupalılara anlatılamamış ve ikna edilememiş olmasıdır. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler ve NATO’dan da istedikleri kararları üretememektedirler. Ancak, çıkartılan kargaşalar nedeniyle, ABD ve Avrupa’dan yapılan silah satışları toplamı ABD’de önemli rahatlamalara sebep olmuştur. Ayrı bir söyleyişle, İslam ülkelerinin petrol gelirleri ABD’ye intikal ettirilmiştir.

Şimdi, ABD dolayısıyla NATO’nun dikkatleri, Ukrayna ve Kırım’a çevrilmiştir. Çünkü onlar için lazım olan, iktidarlarının ve küresel sömürgeci siyasetlerinin devamını sağlayacak olan düşman, Rusya ve yöneticisi Putin olarak yeniden tanımlanmak üzeredir. Nitekim son günlerde Birleşmiş Milletler ve NATO’da üretilen kararlardan anlıyoruz ki, ABD ve Avrupa Rusya’ya karşı birleşmiş durumdalar.

Dönelim ülkemize.

Neredeyse son dört aydır, iç politikadaki akıl almaz kaygan zeminde yürümekteyiz. Ne yanı başımızdaki komşularımızla, ne de içerideki ekonomik-politik gelişmelerle ilgiliyiz. İktidar koltukta oturma süresini uzatma gayretlerindeyken, muhalefetimiz de önüne konan yolsuzluklar üzerinden politika geliştirmeye çalıştı. Alınan seçim sonuçlarına ise, anlaşılan o ki, yolsuzlukların üstünün örtülmesinin yolu açılmış oldu. Muhalefette önümüzdeki Cumhurbaşkanı seçimleri için yeni bir politik yol belirleme imkânı buldu. Bütün partiler başarılı bir seçim dönemi geçirdiklerini söylemekteler. Bizler de kimin başarısız olduğunu henüz anlayabilmiş değiliz. Çünkü bir tarafın başarısı, diğerinin başarısızlığı olmalıydı. Bizde durum böyle değil, bütün partiler başarılı! Nasıl oluyorsa?

Ukrayna olayları ve Kırım’ın Rusya tarafından ilhak edilmesinin ardından, iç politika arenasına sıkışan Türkiye’nin durduğu yer, Batı’nın yanında olduğumuzu gösterebilmek adına, kuru bir “Ukrayna’nın toprak bütünlüğü”nden yana olmak söylemini geçemedi. İki - üç yıl kadar evvel Ortadoğu’da yıldızı parlayan Türkiye ve Başbakan’ının, kimi politika uygulamalarında irtifa kaybetmesi, Mısır’da güya İslami inanışlarının gereğinden hareketle, kuru kuruya İhvan tarafını savunması, Suriye’ye asker gönderme söylemlerine girişmesi ve muhaliflere silah-teçhizat tedariki konularında ABD ve Avrupa ile ters düşmesi, yıldızının sönmesine neden olmuşsa da, Tayyip Erdoğan’ın BOP eş başkanlığından ayrılmadığını ve bu politikaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren, ve özellikle Mısır muhaliflerinin dört parmak işaretlerini kendi taraftarlarına belletmesi dışında bir politikasının kalamadığını göstermiştir.

Seçim çalışmaları döneminde Ak Parti 1. Yolsuzluk iddialarını unutturma yönünde propaganda yaparak amacına ulaştı. 2. Her zaman olduğu gibi,  dini söylemleri aralıksız kullanarak oy tabanının cehaletinden de istifade ederek, onların arkasında sağlam durmasını sağladı. 3. 11,5 Milyon olduğu söylenen yardım alanların, midelerine hitap etmeyi de ihmal etmedi. Bunların dışında, siyasi vaatleri bırakın, artık bitmiş, tükenmiş bir AKP’yi gördük meydanlarda. Propaganda mevsimi boyunca ağırlaşan, zehirleşen, çirkefleşen siyaset dilini maalesef balkon konuşmasında da sürdürdü Başbakan. Beklenen bu değildi oysa. Yabancı yorumcular için de balkon konuşması hayal kırıklığı yaratmıştır.

Ortadoğu’da sıfırlanan Tayyip Erdoğan, iç politikada da erimeye geçmiştir. Bundan sonra zirvenin dönüşüdür ki, Cumhurbaşkanlığı seçimleri sıfırlanmayı iyice anlatacaktır. Bu itibarla, bazı yandaş kalemler ve yorumcular, %45’lik oy cazibesi ile Tayyip Bey için Cumhurbaşkanlığı yolunun açıldığını söylemektedirler. Eğer dalkavuklara kulak asmaz, iyi düşünür ve meşveret aklı ile karar verirse Cumhurbaşkanlığı’na aday olmayacağını, yoluna Başbakanlıkta devam edeceğini tahmin edebiliriz.


Cumhurbaşkanlığı adaylığı, Tayyip Bey’in ve Ak Parti’nin bitişinin imzası olur.

25 Nisan 2014 Cuma

Olayları Okumak


Ya,

Bulunduğu yerin ‘batak’ olduğunun farkında değilse?

O zaman, istikametin de farkında değildir.

Ne tarafa gideceğinin bir ehemmiyeti de yoktur.

Bulunduğu yerin en iyi yer olduğunu,

Kendi aklının en büyük akıl olduğunu,

İddia ederek yaşamak.

Mutlulukların en iyisidir.

Fakat,

Filozofik akıl durmuyor ki, ille de bir iğne, ille de bir sopa gösterip, yön buldurmaya çalışır.

İyi de ediyor bence. İyi ediyor.

Lakin,

Sıra iğneyi çuvaldız, sopayı da demir çubuk yapma zamanı olsa gerek.

Uyanmıyor.

Uyanamıyor bir türlü…



24 Nisan 2014 Perşembe

Sükûnetin Debdebesi


“Tâ fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul” bir hayat tarzını sürdüren, İstanbul’un “Ücrâ ve fakîr”, “Koca Mustâfapaşa”sını anlattığı şiirinde Yahya Kemal;

“Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn
Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.
Bir afif aile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde.”

Tarif edilen resimdeki azameti görebildiniz mi? Eğer görebildinizse, asırlık bir çınarın sessizliğindeki haşmeti de hissedebilir, yaşayabilirsiniz. Ya da dingin denizlerin, sizi içine çeken olağanüstü korkutucu hışırtısını. Hani, dağın zirvesinde esinti birden kesilir ve içiniz ürpertiyle dolar da yalnızlığınız kaplar tüm benliğinizi. Derenin ağzına tıkanan bir tomruk suyun yoluna bent olur, baraj olur  ve sessizce.. dolana kadar, yokluğunu yaşar. İçinizden çeker alır ve hatıralar orada kalakalır. Âlem farklılaşır, sen, sen değil, alemsindir. Âlimsindir.

 “tohumu ve çekirdekleri çatlatıp yaran, ölüden diriyi çıkaran… Diriden de ölüyü”

“Karanlığı yarıp aydınlığı ortaya çıkarandır! Geceyi sükûnet…” (En’am/95,96)

Sükûnet geceye muhtaç, karanlığa. Karanlıktaki dev filigranların çağrıştırdığı öteler ve ötelerdeki bilemediğimiz manevi hayat. Ölüm ve yeniden başlangıç, doğum. Algılayamadığımız haşmet. Bilemediğimiz, anlayamadığımız bir oluşumun “şeytanca pislikleri” evham evham, korku korku kuşatırken benliğimizi, “semâdan su inzal edilir”de (Enfâl/11)“arınır” ya insan! İlmini sükûnetlere saklamış, gizlemiş. O debdebe ki, sükûnetindeki ilminin görkemi.

Dünyamızdaki suni gürültülere kapamak kapımızı, çirkinliklerin (yok ya. Bizi oyalayanlar bunlar) gürültülerini, tıkayıp hayatımızdan, gönül ilmine yol verip, yalnızca o sese, o manaya kulak açılmalıdır. O zaman, ilim yol bulup kapımızı çalacak, muhteşem otağına kabul edecektir.

Önemine binaen buraya almalıyım. Muhiddin Arabi Hz. Füsus’ta bahseder: “Gerçekte hareket, her zaman için sevgidir. Hareketi görenin perdeli olması, hareketin sebebi olarak başka şeyler görmesidir ve hareketin sebebi bunlar değildir. Çünkü gerçekte hareket âlemin, sükûn içerisinde bulunduğu yokluktan varlığa hareketidir. Böylece, âlemin varlığından ibaret olan hareket, sevgi hareketidir. Ve Resulullah (sav) ‘Ben gizli bir hazineydim, bilinmeye muhabbet ettim’ sözüyle hiç kuşkusuz buna işaret etmiştir.”

Sükûnet yokluğa işaret ediyor. Yokluğunu idrak eden, varlığa hareket etmeye başlıyor sevgidir. Bu Allah ilminde saklıdır. Yokluğun yaşanılması Allah’ı hatırlamakla ve daima O ile birlikte olmakla mümkün oluyor. Ki, o sükûnet arzulanandır. Boşluktaki, yokluktaki sükûnet kokusu, varlığın ilmindendir. İlimdir.

İmdi, kendini kurtarmadan dünyayı kurtarmaya azmetmiş garibanın halinden kurtulup, ‘tahsil’ yolunda bir okula kapılanmakla başlamalıyız. Yollar farklı farklı gözükse de, vardıkları menzil aynıdır. Kimi dolana dolana gider, kimi bindiği füze ile varır. Fark etmez.

Görev, ancak mezuniyetten sonra verilir. Zaten böyle değil mi? Fakültesini bitirmeden kime mühendislik görevi verilir ki? Önce mezuniyet. Diploma için ise, bedel ödemek lazımdır. Bedeli ödemeye hazır mısın? Ne olmak ve ne yapmak niyetindesin karar verilmeli. Bu da kendini bir iyice analiz etmekle anlaşılır. Pehlivanlığa soyunmak herkesin harcı olamaz. Maraton koşucusu olmak da böyledir. Tababette ilerlemek mi, filozof olmak mı? Nedir amacın? İyice düşünüp karar verilmelidir ve hepsinin bir karşılığı bir bedeli vardır. bu bedeli ödeyebilenlere ne mutlu!. Başaranlar, gece uykularından, türlü yiyeceklerden, dostlarından olmuşlardır. Başarmak için ödenecek ücret dünyadır. Sükûnu, hürriyeti, hakikati ancak ücreti mukabili satın almak mümkündür. Kafa karışıklığı olmasın yolda, bir gün doktor, öbür gün felsefeci olmayı istemek çocuksu isteklerdir, bunlardan kurtulmak lazımdır. Üstadın söylediği gibi: “Tek bir adam olmak lazım. İyi veya kötü bir adam. Ya ruhuna ait şeylerle yahut bedenine ait şeylerle uğraşmalısın. Hulasa ya iç âleminin servetini yahut dış âleminin servetini elde etmeğe çalışmalısın. Yani, ya filozofun karakterini yahut alelade bir adamın karakterini seçmelisin.” Sebat, başarı yolunda mecburiyettir.

Hâsılı, sükûna kavuşamayan huzura da kavuşamaz. Huzura kavuşamayandan da bir başarı beklemek beyhudedir.


21 Nisan 2014 Pazartesi

Maskeli Sohbet


Maskeler çoğu zaman gizlenmek için değil, gerçek yüzleri ifşa etmek içindir. Gerçek yüzleri anlayabilmek ve kimin kim olduğu ve kimin kim ile ne için iş tuttuğunu öğrenebilmek için sadece dikkatle bakmak ve görmeye çalışmak kâfidir. Maskeyi takanlar bilincinde olsa da olmasa da maskeler düşürülmek, ifşa edilmek, açıklanmak üzere imal edilirler. Bir var ki, maskelenenler, kendine bakışların odağının maske olacağının bilincindedir. Uyanıklar ise, asla maskeye değil, arkasındakine bakmayı yeğler. Gözün aldatıcı rengine değil, gözün içinden girerek taa derinliklerine, asıl görene odaklanmayı ister. Maskeyi parçalayarak, gizlediğinin ne veya kim olduğunu anlamaya çalışır. Maskeyi takanın da bilmediği budur. O, maskesinin ardında gizlendiğini, saklandığını sanır ve hayatını rahatça geçirdiğini düşünür. Maske bir özgürleşme aracıdır güya.

Çocukluktan bir türlü kurtulamayanları yüzlerine taktıkları kâğıttan maskelerinden tanırsınız. Maskelerinin ardında tek başlarına yaşarlar ve rahat olduklarını düşünürler. Kâğıttan maskeler bir çırpıda yırtılabilir oysa. Yani hiçbir işe yaramaz. Kurtarıcılığı ve koruyuculuğu sıfırdır.

Asıl maskeler, görünmesi ve anlaşılması zor olan, görebilmek için dikkat isteyen soyut yapılardır. Kişinin rengi, boyandığı boyanın rengine dönüşür. Neyzen Tevfik Bebek sahilinde davetli olduğu bir yalıya giderken, bir ayakkabı boyacısı çocuk –boyayalım abi. Diyerek seslenir. –Sen iyi boyacı mısın evlat. Der Neyzen. –Evet. Der çocuk, iyi boyacıyım. Çocuğa doğru eğilir ve -Öyleyse yüzümü boya der Neyzen. Ve yüzünü bir güzel boyatır. Derken, davetli olduğu evin kapısını çalar. Kapı açılır ve ev sahibi, boyalı Neyzen’i görünce şaşırır. Neyzen muhteşem sözünü söyler: -Merak etmeyin, yıkayınca çıkar. Çıkmayan boya ile boyananlara inat, sözünü esirgemez Neyzen Baba. Maskeli gezenlere, maskelerinin ardına gizlenmişlere inat, çıkan boya ile boyatmıştır yüzünü. Zenginliği, fabrikası, yalısı, katı, atı, devlet kademelerindeki makamı, mekteplerde aldığı diplomaları, işleri, arkadaşları kısaca statüleri maskedir insanlar için ve çıkmayan boyalarla boyanmışlar ve ruhlarına kadar işlemiştir. Boyaları zamanla huyları olur ve ömürlerinin sonuna kadar huylarıyla birlikte yaşayacaklardır. Güzel sözümüzü hatırlayalım. “Can çıkar huy çıkmaz.”

Tamir edilmesi gerekenler huylardır. Çeşitli boyalarla renklendirilmiş maskelerin yırtılıp atılması insan olmanın ve insanlığın gereğidir.

Neo-liberal görüşlerini anlatırken, devleti aşağılama, devlet gücünü eleştirme adına, günümüzde de örneğini yaşayarak gördüğümüz, bir hakikati istemeden de olsa tarif eder Mustafa Erdoğan: “Yargının kurumsal olarak bağımsızlığını sağlayan kurumlar yargıçların devlet karşısında tarafsız davranmalarını temine çoğu zaman yetmez. Hatta kimi zaman kurumsal bağımsızlık, günümüz Türkiye’sinde sıkça olduğu gibi, cari rejimden yana bir tarafgirliğin maskesi haline dönüşebilir. Esasen bu, ideolojik devletlerde olağan bir durumdur. Bu gibi devletlerde yargıçların kendilerini hukukun evrensel amaçları olan adalet, özgürlük ve toplumsal barış ilkelerinden çok cari rejimin ideolojik tercihlerini korumakla görevli saymaları genel bir eğilimdir.  Bu da hukuku gündelik politikanın basit bir aracı haline getirir.” (Mustafa Erdoğan, 17.7.2007, Zaman). Önemli iki nokta vardır bu cümlede: ilki, devletin idelojik devlet yapısına dönüşmesi. On yıl boyunca, ideolojik devlete dönüşmesinde kendisinin de katkısının olduğu devlet yapısı. Dini söylemlerle maskelenmiş, ne idiğü belirsiz bir ideolojinin devlete hâkim olması. Birlikte başardılar. İkincisi, yargıçların cari rejimin bekçileri durumuna gelmesi. Yargıladığı konu ve kişilere karşı kör olması gereken yargıç, adeta yüzüne rejimi yönetenlerin maskesini takması. Yazılı kanunlar, yılların biriktirdiği teamüller bir hiç oluverir. Hukuk rafa kalkar, vicdan ruhsuzlaşır, rejim yöneticisinin ağzından çıkan kanun olur. Ergenekon, Balyoz yargılamalarında ve Deniz Feneri soruşturmalarında örneği görülmüştür.

 “İnsanı insan yapan değerler elden giderken, beyne ve algıya bunun özgürlük, demokrasi, zenginlik olduğu yazılıyor. Özgürlük maskesiyle bütün yaşam kaynakları ve özgürlük alanları elden giderken, beyni uyuşturulmuş seyrediyor. Akıl tutulması işte bu! Her çeşit göz boyama ve aldatma sonucu dostu düşman, düşmanı da dost görmeye başlıyor.” (Nurullah Aydın, haberiniz com tr)

Rahmetli Ömer Lütfü Mete’nin dilimize kazandırdığı bir tanım “müzmin sevindirik”. ‘Sevindirik olmak’ şeklinde milletimizin kullandığı tanımdan hareketle söyler; “Müzmin sevindirik kişi varsın kendisini samimiyetle ‘sade Allah rızası için çalışan biri’ olarak tanımlasın; gerçekte makamına taptığını bile algılayamaz hale gelir. Bu o kadar ince bir tırmanışla yaşanır ki, insan Firavunlaştığını hissedemez bile. Çünkü o çok erkenden, hatta henüz ikbal uzaklarda iken adım adım ‘koltuk kulu’ olma yoluna girmiştir.” (Ömer Lütfü Mete, 30 Mayıs 2005, Sabah)

Yüksek mektepleri bitirmiş, akademik unvanların tamamını toplamış bir hayırseverin son öğütlerine kulak verelim: “Her gördüğünüze kanmayın, her işittiğinize inanmayın. İtidali ve ihtiyatı bir tarafa atmayın. Az ama öz konuşanlara dikkat edin.”

Bize düşen görev; doğal ortamda yaşamak, doğal olmak, samimi, maskesiz yaşamak…



18 Nisan 2014 Cuma

Endişesiz Yolcular ve Ahlak


İçinden bir türlü çıkamadığımız derdimiz, bağlarımızın yabancıların elinde olması. İstedikleri biçimde oyun koyuyorlar sahneye, rejisörü onlar, oyuncuları bizimkiler. Seçmece bunlar, seçmece aktörler. Mekteplerine alıyorlar, bir güzel yetiştiriyorlar. Dernekler kuruyorlar masraflarını karşılayarak, eğitim çalışmaları yapıyorlar hiçbir giderden kaçınmayarak. Maşallah bizimkiler de bir yetişiyor, bir yetişiyorlar ki, sormayın. Ne istedilerse tık yapıyorlar. Hangi adım atılacak, nerede ne zaman durulacak, rejinin tarifleri ve isteği aynıyla yapılıyor.

Metin Boşnak Hoca; “Hem darbe yaptırıp, hem darbe yaptılar diye karşısına aynı milleti dikmediler mi?” diye soruyor. Darbeleri çeşit çeşittir ağaların. Kimi zaman silahlarını çekerek yürüyorlar millet üstüne, kimi zaman post modern derler ne idüğü belli olmayan darbe türleri, bu uyanıklar internete koydukları bir-kaç satır yazıyla bile darbe yapma yeteneğindedirler. Kafaları da pek, iyi çalışır. Buluverirler çeşit çeşittir darbeleri. Hatta bunlar, adına demokrasi dedikleri oyunlarla bilem yaparlar darbelerini. Reklamlar en büyük silahları, paraları var olduğunu zannettikleri güçlerinin kaynağı, medya en önemli at koşturdukları alanlarıdır.

Komplo teorisine başvurmadan anlatılmalı. Yine de, bizi endişeye sevk eden düşünceler, başarısızlığın kabulünden çok, başaramamak ve ezilmek ihtimalinin göz önünde bulundurulmasından kaynaklanır, bu sebeple de komplo olarak adlandırılır. Karşınıza çıkan kuvvet, sizinkinden kat be kat fazlaysa, komplo teorisine başvurmak kurtuluş yoludur. Namuslu düşünürler için, hakikat vaz geçilemez. Eksiğini de, fazlasını da daima namuslu bir bakışla analiz yeteneği geliştirir. Öyleyse şöyle bakalım:

“Hırsızın hiç mi suçu yok?”

Öyle ya, Hoca’ya, niye kapını kilitlemedin, niye duvarını alçak yaptın, niye bir kişi nöbet tutmadı… Gibi suçlamalar gelince komşulardan, böyle söyler Hoca. “Hırsızın hiç mi suçu yok?”

Başımız belalarının tamamen dışardaki güçlere bağlamak, çözemediğimiz, anlam veremediğimiz, anlayamadığımız bazı sırlara bağlayarak ve bunları komplo olarak tanımlayarak kurtuluş yolu ararız. Aslında Öz’den uzak kalmak, Öz’ü unutmak, silkinip kendine dönmeyi becerememek, bizi bizden uzaklaştırmaktadır. Kafalarımızdaki bilgiler tamamen anlamsız, gereksiz, boşuna beynimizi dolduran bilgilerdir (burada yanlışa düşmeyelim, kitaplara, okullara düşmanlık görmeyiniz). Mesela, nasıl oluyor da, daima Müslümanlıklarını öne çıkaran, iki lafının arasında mutlaka bir manevi kelam sıkıştıranlar yolsuzluklara bulaşıyorlar? Övünç dolu Cuma Namazları seanslarını ihmal etmeyenler nasıl oluyor da millet hazinesine (kul Hakkı) el uzatıyorlar? Sorun buradadır. Çözülmesi ve anlaşılması gereken nokta burasıdır. Hele hele, İslami söylemlerle hayatını pekiştiren bir kişinin yolsuzluk yapması mümkün değildir, böyle inanıyoruz. Tam da soru burada. Peki, neden neden yapıyorlar? Soruyu doğru cevaplayabilirsek yabancı güçlerin ülkemiz üstündeki emellerini ve etkinliğini de anlamış oluruz.

Öz’ünde insan tamam yaratılıştadır. Eksiklik yoktur. Mükemmeldir. Bu duruma Kur’an’ı Kerim ile bildirilen güzel ahlak kaideleriyle ulaşır. Doğuşta, verilmişse de unutkanlığı sebebiyle hatırlayamaz. İşte, güzel ahlak bütünlüğü sağlandığı vakit mükemmel dereceye ulaşır. Artık, bu andan itibaren, ne kendisine ait olmayan bir varlığa el uzatır ne de mensup olduğu millete ihanet içinde olur. Peki, Müslüman olduklarını yüksek sesle haykıranlar da bahsedilen ahlaki değerler yok mudur? Yok ki, ahlaksızlıkları yapıyorlar. İslam’ın şartları olarak bize belletilen maddeleri yerine getirmiş olsalar bile, asıl olan onlar değildir. Asıl olan, teraziyi nasıl tuttuğudur. Verilen işlerini nasıl yaptığıdır. Ölçü budur.

Kimi zaman, kılınan namazlar ve diğer ibadetler kişinin kendisini gizlemek üzere kullandığı perde olabilir. Bu durum, riyayı, şirki anlatır.

Gizli de olsa şirk. Ve az ya da çok, eksiği ile fazlası ile şirke düşülünce yapılamayacak bir ahlaksızlık, el uzatılamayacak diğerlerine ait ekonomik varlık olamaz. Tecessüsleri had safhadadır, yalana sık başvurabilir, dedikodu yapmakta üstlerine yoktur, kendilerinde olmayan üstün insan vasıflarını ballandıra ballandıra anlatabilirler, sıkça dürüstlükten ve insanlıktan söz açarlar, üzerlerine atılan bir suçu ayniyle başkasına atmaktan çekinmezler…

Dikkat edilirse, bu vasıfların tamamı bir Müslüman’da bulunmaması gereken vasıflar. Söz konusu olumsuz özellikler, diğerine, karşıya yapılan hizmetlerle törpülenir. Nitekim bu dünyada herkes birbirine hizmetle yükümlüdür. İş o ki, yapılacak hizmetleri bilinçli olarak ve idrak ederek yapmak. Ezbere alınmış, varsayımlara dayalı ahlaki kuralların bir anlamının olmadığını bilmek lazımdır. O ahlaki kurallar ki, hayat tarzı olmalı, hayata yön vermeli. Aksi, kendimizi kandırmaktan öteye geçemez.

Şimdi bazı sıfatları yazalım: Merhamet ve şefkat, doğruluk, sadakat, cömertlik, sabretmek, sır tutmak, fakirliğini ve aczini bilmek, Rabbine şükretmek.

Bu güzel huylarla huylanan ve benliğine mal eden bir insan, gereği gibi Müslüman ve Resulüne layık bir insan demektir.

Bir de şu sıfatları yazalım: Gurur, hırs, kıskançlık, bölücülük, dedikodu, şehvet, öfke.

İşte dünyada ne kadar kötü huy ve ahlak varsa, bunların içindedir. Her kim iyiyi, güzeli ve gerçeği kabul etmezse, kişiliği ne olursa olsun ve ne kadar suret-i haktan görünürse görünsün, onun gönlünde bunlar yatıyor demektir. İsterse başı secdeden kalkmasın.

Sosyal medya sayfasında bir tartışmada Serkan Korkmaz isimli bir arkadaşımızın yazdığı mesajı buraya alarak yazımızı sonlandıralım:

“Namaz beş vakit, (güzel) ahlak ise yirmi dört saat farzdır.”

Ve bir hadisi şerif: “Malınızın çokluğu ile insanların kalbini kazanamazsınız; Onların gönlünü, Güleryüz ve güzel ahlak ile kazanınız.”


17 Nisan 2014 Perşembe

Cumhurbaşkanlığı ve iki Kişilik Seçim


Anlaşılan o ki;

Tayyip Erdoğan, bir basamak çıkarak, Köşk’e oturacak.

AKP içinde bir hareketlenme var. Üç dönem milletvekili hakkını kullananlar rahatsız, bu madde delinecek gibi.

Soru şudur:

Tayyip Bey yukarıya çıkınca, Partinin başına ve Başbakanlık’a kim gelecektir.

Sanırım çoğunluk Abdullah Gül diyecektir.

Hayır, derin savaşın içindekilerden birisi de Tayyip-Gül kavgasıdır.

Eğer, büyük öngörücülerin bildirdiği gibi Tayyip Bey rakipsiz olarak aday olur ve yukarı çıkarsa;

Abdullah Gül, emeklilik dönemine geçecektir.

Yalnız, bu arkadaşlar Cumhurbaşkanlığı’nı çantada keklik görüyorlar.

Ne, sen ben varız, ne de kararı verecek millet. Oturmuşlar bir-kaç kişi karar vermişler.


Gülmek serbesttir.

Nerenizle isterseniz.


16 Nisan 2014 Çarşamba

Siyasal İslam Savunucuları Yenilmiştir


Bu topraklar bizim yurdumuzdur!
Deli gönül yücesine çıkar!
Bir üveyik olur uçar gider.
Ardahan’dan Edirne’ye
Edirne’den Ardahan’a kadar.
(Cahit Külebi)


Şair zihninde ne kadar da küçülmüş bizim yurdumuz demeye hakkımız var. Edirne ve Kars arası sıkıştığımız topraklarda. Ama sahiplik bağının sıkılığını da teşhis edebiliyoruz.

Denize dalan delikanlı cevvaliyetinde girelim konuya.

Dayatılan ‘Sünni İslam yorumu’ yenilmiştir. Başarısız olmuş, öngörüleri hepten fos çıkmıştır. Zaten, Arap kültürü, örf ve adetlerinden kaynaklanan bu yorum, milletimizin kahir ekseriyeti tarafından asla kabul edilmemiş, dayatanların keyiflerine aykırı hayat tarzı süregelmiştir. Daima azınlıkta olmalarına rağmen, bütün zamanlarda en fazla sesi çıkanlar onlar olmuştur. Onlar deyişim, tanımlamak adına, değilse onlar ve biz gibi bir ayırım değildir amacımız. Esasen, onlar kendilerini hep ayırmışlardır. ‘Biz’ vurgusu daima kuvvetlidir onlar için. Kendilerini hep ‘biz Müslümanlar’ şeklinde anlatmışlardır, yüzlerce örnek ortaya koyabiliriz. Sanki diğerleri farklı bir dine mensuplarmış gibi. Ne yazık ki, diğerlerini (yani bizleri) asla Müslüman görememişleridir. Nasıl ayırırsınız, kimi ayırırsınız, niye ayırırsınız?

Şimdi, şöyle mi söylemeliyim, Müslümanlar yenildi.

Buradaki Müslüman, kendilerini farklı olarak tanımlayan Müslümanlardır. Ne olduklarını son on iki yılda gördük.

Yılların biriktirdiği milli değerlerimize nasıl davrandıkları, kısa tarihin sayfalarında duruyor. Neredeyse, küfür etmedikleri değerimiz kalmadı.

Aşağıladılar, ayaklar altına aldılar, bayrak fetişizmi dediler, faşist yaygaraları attılar, Türk olduğunu söyleyene bölücülük yaptığını bildirdiler, askere giden evladı ardında davul çaldıran ana-babaya cezalar kestiler, asker gönderme şölenlerini yasakladılar, ne bayramlarımız kaldı, ne sevinç günlerimiz, Nevruz’un bizim olmadığını, devletimizi kuran büyük adamların “ayyaş”lığını öğrendik. Ergenekon’un terör örgütü olduğunu, Türk Ordusunun Komutanının bu örgütün yöneticisi olduğunu belledik. Ordu mensuplarının yabancı devletlerin casusu, yazarlarımızın, düşünürlerimizin bu örgütün mensubu olduğunu anlattılar. Anlatıp, hepsini birden cezaevlerine tıktılar. Aradan geçti yedi yıl. Ne bir belge gösterebildiler, ne de bir ifade.

Yalan söylediler. Yalan üzerine hikâyeler yazdılar. Yalan tacirlerinden devşirdikleri yalan senaryolar üzerine koca bir milleti sus-pus ettiler. Edebinden susan bir milleti, korku vererek, dize getireceklerini sandılar.

Hayatlarının tamamında hep yanıldıkları gibi, bunda da yanıldılar. Zaten bu tipler, hayatlarını karanlık mağaralarda geçirdiklerinden, yanılmaya mahkûm, eğri yürümeye düşkün, iz bulamamaya meyillidirler. Bir de kendilerini iktidar koltuklarına itekleyen ‘dış güçler’in bitmek tükenmek bilmez talimatları, tavsiyeleri, dayatmaları olunca akılları iyice karıştı. Yanılgı, yanılgı üstüne gelince de, yetkilerini farklı alanlarda kullandılar. Kanun, nizam tanımayan uygulamalara imza attılar. Bunun doğal sonucu da yolsuzluklar geldi. İyi niyetimizi koruyarak, bilmeden, istemeden diyelim, derin yolsuzluklar başlarını ağrıtır oldu. Her gün internete yayılan ses kayıtları ve yazıya geçirilmiş hali olan deşifreleri (tapeler) akıl almaz, havsalaya sığmaz kanunsuzlukları, kul hakkına el uzatmaları gözler önüne seriyor. Hani bunlar Müslüman’dı demeyeceğim. Her iddialı kişinin başına benzer olaylar gelebilir. Olabilir diyorum. Ancak, olayın tespiti ve halk içine yayılması durumunda yapılması gereken, adalet sistemini devreye sokarak, yargılamaların önünün açılmasıdır. İlgili ses kayıtlarından anlaşılan odur ki, tarihimizin (belki de dünya tarihinin) en büyük yolsuzluk hadisesiyle karşı karşıyayız. Başbakan’ın yolsuzluk karşısındaki davranışları olumsuz oy alacaktır. Kendisine güvenenlerin hayallerini yıkmıştır. Bundan çıkış yolu sadece adalet mekanizması ve yargıdır.

Yandaş yaygara Öteden beri, muhalefetin olmadığı, hükümetin alternatifinin bulunmadığı propagandasını sık yapardı. Bütün olanlardan sonra, bu propaganda etkisini yitirmiş, milletin zihninde başka partilerin de olabileceği resmi yeniden çizilmiştir. Aynı zamanda, ‘dış güçler’ özellikle, Ak Partiyi iktidara taşıyan Yahudi Lobileri (neo conlar) desteklerini çekmişlerdir (bunun çeşitli sebepleri var, en önemlisi BOP politikalarında değişime gittiler). Şimdi dış güçlerin, yeni bir Türkiye senaryosu üzerinde çalıştıklarını tahmin etmek zor değildir, Ak Partinin de, ‘yeni Türkiye’ söylemi üzerinde durulmalı (bundan böyle nasıl isterseniz öyle olacağız mı demek istemekteler? Pişmanlık belirtmesi mi?), Siyasal İslam politikalarının, Irak, Mısır ve Suriye’de batağa saplandıklarını da dikkate alarak:

Önümüzde bir seçim var. Tüm seçimler önemlidir. Bu seçim iki defa önem kazanıyor. Verilecek oylar, iki sonucu düzenleyecek. 1. AKP’nin iktidarı ve Cumhurbaşkanı seçimleri. 2. Dış güçlerin Türkiye’yi düzenlemelerine verilecek fırsat.

Yolsuzluk iddialarının soruşturulması ve kovuşturulması Ak Partinin iktidardan uzaklaştırılmasına bağlıdır. Bu seçimler, önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı ve 2015 genel seçimlerinin de yol başçısı olacaktır. Diğer yandan, artık ülkemizde milli politikaların izlenmesi büyük önem arz etmektedir. Kendi politikacılarımızın, kendi idarecilerimizin kendi başlarına alacakları milli kararları uygulamaktan başka çare gözükmemektedir.

Siyasi İslam savunucularının söyleyecekleri bitmiştir. Muhalefet endişesi ve korkusu tüm hayatlarını doldurmuştur. Ülkeyi idare edemez vaziyettedirler. Ağır borç batağına sürüklenen millet henüz bu ağırlığı hissetmese de, ekonomistler, düşünenler geleceğimizi pek parlak görmemektedirler. Yükselen işsizlik oranları, artırılan faizler, dış açıklar, cari açıklar önümüzde duran büyük problemlerdir.

Bu vatan bizim. Oturup oy verme kararımızı bir daha gözden geçirmeliyiz.

Bu vatan bizim.

Ardahan’dan Edirne’ye
Edirne’den Ardahan’a kadar.



14 Nisan 2014 Pazartesi

Suçların İtirafı


Olur a, bir gün hatıra düşer de geçmişte bilerek veya bilmeden, isteyerek veya istemeden yapılanlar acı vermeye başlarsa, bir diğeri, daha başkası peş peşe göz önünde canlanır da yakar kavurursa, olgunlaşma devresi başlamış demektir. Durup dururken, kendi kendine yüzün kızarıp, boğazın kurur, nefes almak zorlaşır. Etrafında senden başka bir canlı olmadığı halde, cendereye konulmuş gibi, falakaya yatırılmış gibi olursun. Terler, üşür, terler, üşürsün. Yaptıklarını kendine itiraf eder, sonuçta kendine ceza verirsin. Bir anlamda kabir azabı başlamıştır. Daha doğrusu, hiçbir azap insanın kendine verdiği ceza kadar yakıcı olamaz. ‘Cehenneme herkes kendi odununu taşır’ sözünün anlamı da bu olsa gerektir.

Okuduğum her yazıyı, her makaleyi, her şiiri, her hikayeyi, kitabı, romanı.. yazarının bir itirafı gibi görürüm. Acıları, hüzünleri, sevinçleri, zevkleri ayrı ayrı dökülür kâğıt üzerine. Kendine itirafıdır, bizler de sebepleniyoruz. Atölyesinde, laboratuvarında geceler, aylar süren titiz çalışmaları ve yorgunluğunun sonunda ulaştığı eserde itirafıdır bilim adamı veya sanatçının. İtiraf, aynı zamanda faş etmedir. Ruhunun derinliklerindeki kendinden bile gizleyerek geliştirip, büyüttüğü, üzerinde yılların emeği ve gizemi olan bir sonuç. Bazen, kendilerini bulunmaz Hint kumaşı cinsinden gören yazar-şairlerle karşılaşırım, hiç incitmeden onları bir tebessüm dolar dudaklarıma. Olsun, bir gün gelir ki, kendilerinin de bir -hiç- olduğunu anladıklarında daha olgun, daha öz eserleri vereceklerini düşünür umutlanır ve unuturum.

Suç ferdidir. Bir başkasını bağlamaz. İşleyen, suçun kahramanı olarak yaşar, itiraf eden ise zafer kazanan kumandan.

Aslen suçlu olduğu halde, başkalarını rahatça suçlayarak nutuklarını geliştirenler de vardır hani, yakın geçmişimizde pek çok örneğini gördük. Devletini suçlayanlar, ordusunu suçlayanlar, eğitim sistemini suçlayanlar, aynı vatan üzerinde ortak bir tarih oluşturmuş farklı etnik yapıları suçlayanlar, dilini, bayrağını, marşını, türküsünü, sazını, sözünü… suçlayanlar. Asıl suçlular onlar, fakat itiraf edemiyorlar. Bir de hayatlarına bakınız. Rahat bir uyku çekemediklerine bahse girerim. Kimisi kuruldukları gazete köşelerinde kurdukları güzel cümlelerin ardına saklandılar, kimisi mensup oldukları akademilerin verdiği unvanların ardına. Bıraktıkları sakalları bile onlar için saklanılacak bir sütreydi. Konuşmaları arasına sıkıştırdıkları, belki anlamını bile bilmedikleri İngilizce kavramlar bile onların perdeleriydi. İtiraf edilmeyen suç, içerde büyür büyür ve dev halini alır. Kişinin aklını başından aldığı gibi, dumansız ateşler içinde kavrulur da kavrulur.

Bakmayın bizimkilerin akılsızca davranıp, suçlarını kendilerine bile itiraf etmemelerine. Yandıkları yanlarına kâr kalacak.

“Kendimi her davranışımda suçlu bulurum, daha kötüsü değişmez yasaların bir sonucuymuş gibi suçsuzken bile kendimde suç aramamdır, bunun birinci nedeni, çevremdekilerden daha akıllı olmamdır." Diyen Dostoyevski kadar entellektüel namuslu ve akıllı olamamalarıdır.

Yıllarını ateist olarak geçiren Antony Flew’in, suçluluğunu “Yanılmışım Tanrı Varmış” cümlesiyle itiraf etmesi ve itirafını tüm dünyaya bildirmesi bizlere bir yol göstermektedir.

Salt kendine itiraf başlangıç olsa da, yeterli değildir. Suçların bir de halka açıklanması ve bu yolla nefsin dizginlenip, aşağılanması, terbiye edilmesi de lazımdır ki, bu durum bizim kültürümüzde melamet olarak adlandırılır.

İtiraf, zamanı yaşayarak idrak etmektir. Zamanı, anı, yani şu anı, şimdiyi. Geçmişi yad ederek, pişmanlıklar içinde yaşamaktansa, cezaya razı olarak anı huzurda geçirmek.

Varlığı sahibine gönüllü vererek,

Hiçlik cennetinde, ‘An’ı yaşamak…


10 Nisan 2014 Perşembe

Yorgun Ülkücü


Aslında aç ve yorgun diyebilirdik. Açlık, yorgunluk verir, yorgunluk uyku. Sanki birbiriyle ilintili gibi. Ya da ikisini birlikte kullanmak, manayı istenen yönde pekiştiriyor.

Düşünce gelişmeden, bilim ve teknolojide gelişmeler olamaz. Yani bir bakıma talep olmadan, arz büyüyemez. Tıpkı, bir çocuğun büyümesi gibi. Çocuk sadece gördükleriyle ilgilidir, görünenin ardı arkası onu pek ilgilendirmez. Hayatı somutlarla örülüdür. Derinliğe ne hacet duyar, ne de bir arzusu vardır. Gördükleri, görülmesi gerekenler değildir. Öylesi bir hayat işte. Bu sebepledir ki, çocukların akıl baliğ olmalarına kadar nefisleriyle yaşamaları şart görülmüştür. Nefis mücadelesi yoktur (beklenmez, böyle bir vazife de verilmemiştir, sorumsuzdur, günahsızdır), nefsi ile birlikte büyüme çağını bitirecektir, bu aşama aynı zamanda nefsin de büyüme, güçlenme dönemi olsa gerektir.

Şöyle bir sual akla gelebilir. Madem çocukluk çağında nefsi de kendisiyle büyümektedir, o halde çocuğu bir mağaraya (okul da diyebilirdik) alıp, nefsin gelişimine mani olacak eğitim, terbiye, tedrisat sistemine sokalım.

Cevabı hayırdır. Bırakılır ve çocukluk çağı nefsiyle birlikte geçer. Böyledir. Aksi durumlarda, düşünemeyen, her şeyi kabul eden, sorgulamayan, ebleh insanlar olur çıkarlar, bu anlamda iki önemli örnek önümüzde duruyor. Birincisi, PKK korkusuyla dağa çıkan veya kaçırılan çocuklar, ikincisi çeşitli cemaatler tarafından, ailesinin maddi imkânlarının yetersizliğinden veya diğer bazı sebeplerle cemaat evlerinde, yurtlarında adeta mahpus hayatı yaşayan çocuklar. Yazık ki, söz edilen çocuklarımız asosyal bir sınıf oluşturmuşlardır. Mizan koyucunun sorumsuzluk, günahsızlık verdiği çocuğa, hangi yetkiyle, neyin eğitimini vereceksin, sırası gelmeden? Nasıl da güzel bir sözdür: “her şey zamanında güzel.”

Zaman zaman pozitif düşünceleri aralamakta yarar var diye düşünüyorum. Şöyle ki, durmaksızın ‘Turan’, ‘Kızıl Elma’, ‘vatanın bölünmesi’, ‘hainlerin sayısının artması’ gibi düşünceleri kısa süreliğine bir yana bırakıp, farklı alanlarda düşünme egzersizleri yapılmalıdır. Bir nevi dinlenme süreci. Farklı konuya odaklanarak (negatif de olabilir), bir öncekilerin teferruatından uzaklaşmak. Aslında, onları daha kuvvetle düşünebilme ve çözüm bulma yolunda istirahat dönemi diyebiliriz. Kısa bir uykuya yatırma dönemi. Meraklanmayınız fikirler; durmaz, uyumaz, farkına varmadan biz, onlar gelişmeye devam eder. Burada dinlendireceğimiz, vücudumuzdur. Yeni bir konuya geçerek dinlenme denemesi o kadar. Alışkanlık yapmaması şartıyla, tıpkı, çocukluk çağındakinin yetişkinlik dönemine geçene kadarki dinlenme, serbest dönemi gibi.

Hayatı bir düzen ve nizam içinde yaşamak, manevi yükselme talim ve terbiyesini ihmal etmeden yürütmek aynı zamanda, çağın vebası gibi adlandırılan depresyon gibi illetlerin de önüne geçecektir. Böyle bir hayatın, ilavesi bir de deha varsa kişide, işte o zaman insanlığa hizmet verecek büyük insanın, medeniyeti uçuracak ulu zatın doğumu vücuda gelecektir.

Git gide yıllar geçer ve yaşlandıkça, tazelenir. Yorgunluk bir sonuç olsa da, tecrübe ve bilgelik barındırır. Yetişkinlik yolunda atılan her adım hem dinlenme hem de gençleşme adımı olur.  Vücuda alınan gıdalarla, eskiyen hastalıklı hücrelerin imha edilip atılması, onların yerine yeni hücrelerin oluşturulması hali bir gençleşmeye işaret eder. Esasen yorgunluk, görev süresi bitmiş ve ölen hücrelerin atılmasıyla, zindelik ise yeni hücrelerin ilavesiyle hissedilmektedir.

“Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar çevir, bak, ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer” (Mülk/4)… Gerçekten de öyle… Cenab-ı Hak, insana sunduğu bu âleme, pozitif ve negatif unsurları ezel yaratışında, ‘Ol’ emri gereğince, insan yapısına yerleştirmiştir. “.. iyilik ve kötülük veririz..”

Böyledir. Negatif unsurları ve kötülükleri bilmek gerekliliktir. Hem kimileri de, negatif alanda hizmettedir. Plana uygun, amaca uygun… Darvin bu konuya en önemli örnektir.

Demek ki, ‘yorgunluk’ aradığını bulamamaktan kaynaklanıyor. Tam da istediğin gibi olamamaktan kaynaklanıyor. Olsun. Denize atılan, nasılsa yüzmeyi öğrenecektir, umutsuzluk yoktur. Negatiflik, emir gereği yerleşmiştir. Şikâyete yer yok.

Fakire, bazı okuyucularımız soruyorlar: memlekette yolsuzluklar diz boyu, ülkenin Güney Doğu’sunda bir devlet kurulması çalışmaları yapılıyor, hükümeti oluşturan taraflar birbirleriyle kavga ediyorlar, gençler hiç yüzünden hayatını kaybediyor, niçin bu konulara temas etmiyorsunuz? Diye. Cevabım şudur: yanılıyorsunuz. Takip eden okurlarımız, bahsettiğiniz konular üzerine düşüncelerimizi açıkladığımızı hatırlayacaklardır. Arşivlenmiş yazılar bir tık ötenizde. Ayrıca, sitede diğer yazarlarımız da bahsedilen konuları çokta etkili yazmaktadırlar.

Ve,

Ara sıra, dinlenmek üzere konu değiştirmekte fayda umulur. Ne demişler, “tebdili mekânda ferahlık vardır.”


8 Nisan 2014 Salı

Tayyip Bey Kime Güveniyor?


PKK (BDP)’yi unuttuk: özellikle 17 Aralık soruşturmaları sonunda ortaya çıkan belgeler PKK’yı 4 ay boyunca unutturdu.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri aleve sarınca, bir-kaç gün evvel iktidar partisinin %43’lük oyuna bakarak, seçilemeyeceğini filan düşünenlerimiz (ben de içindeyim) oldu.

PKK’yı unutmuşuz. Nasıl ki, Güney Doğu’da özerklik ilanına hazırlandıklarını söylemişlerdi, nasıl ki, İstanbul’da bölebildiği kadar oyları bölmüştü, nasıl ki, İsyan çıkartırım kabadayılığını hoyratça dillendirmişti…

Hep cesaret aldıkları yer elbette Tayyip Bey’di. Bunun adını da, barış, özgürlükler, insan hakları koymuşlardı.

Şimdi puslar dağılıyor artık. PKK’nın Tayyip Bey’i destekleyeceği aşikâr oldu.

Peki, karşılığı ne?

Ve bu oyun nasıl bozulacaktır?

%43’lük AKP oyları içinde: İstanbul, Ankara, Antalya, İzmir, Urfa, Ağrı, Erzincan.. gibi illerde özellikle MHP’den giden oylar da var. Sair partilerin de verdikleri oyları hesaba katarsak ki, bu oyların toplamı %7’yi aşmaz ise durum kötü. PKK desteği ile Tayyip Bey seçilir.

Ben %43’lük oylardan iskontolarımı yaptığım zaman %40’a ulaşıyorum. Bu oran Tayyip Bey’i Cumhurbaşkanı yapamaz.

Öyleyse neye güveniyorlar?

Biz neyi atlıyoruz?

Öyle kesin konuşuyorlar ki (dün M.Ali Şahin gibi) Cumhurbaşkanlığı çantada keklik adeta.

Evet.

Ülkücü oyları alabileceklerine, 12 Eylül 2010’un yeniden tekerrür edeceğine inanıyorlar. Bunun alt yapısını hazırlamakla meşguller.

Başarabilirler mi?

Bendeniz başaramazlar diyemiyorum. Salakça oy kullananlar olduğu sürece, bence önlerinde mani yok.

Problem biz de.

Kandırılacaklar sınıfında olan bizleriz.

Ne diyelim?

Allah ferasetlerini açık bulundursun. Tuzağa düşenleri uyandırsın.

Amin.



7 Nisan 2014 Pazartesi

İhtiras, Hırs… Kin


 “İhtiras ‘passion’ kelimesi tutkuyla aynı şeyi kastediyor; ayrıca öfke, hiddet, sevdâ ve şehvet de kavramın içinde saklı” (Kerem Doksat, 27 Eylül 2011)

Dünya, ideallerini iktidar yapmak isteyenlerin cinayetleriyle doludur.

Kolayca cinayet işleyebilmek için toplumun kutuplaştırılması, hatta birden fazla bölümlere ayrıştırılması gerekecektir. Kutuplaşma dönemleri, hain üretmenin de kolaylaştığı zamanlardır. Ötekileştirildiğini algılayan kişiler, yaşayacağı kırılganlıklar sebebiyle, teklif edilebilecek her hangi bir olumsuz iş veya eylemi kolaylıkla yapmaya kalkışabilecektir. Karşıyı farklı renklerde görmek, bize ait olmayan gibi değerlendirmek, içinde bulunduğumuz grubun rengine boyanmakla ilgilidir. Örgütler daima üyelerinin, iç tüzük kurallarını disiplin altında uygulamasını isterler. Örgüt kararlarından farklı hareketlerde bulunmak ayrıca cezalandırmayı da gerektirebilir. Grup (örgüt) ahlakını içselleştirmiş kişilerde gruptan ayrılmak, onlardan farklılık göstermek sanki yalnız kalınacakmış intibaını yaratır. Korkular buradan doğar. Korku bir kere doğunca, artık yapamayacağı bir şey yoktur o grup üyesinin. Tehlike altında sıkışmış kedinin tırmalaması gibi..

Dikkat edilirse, hürriyetini kaybetmiş tiplerdir konumuz. Hürriyetle tanışabilmesi için: Kör nefsin kendisini dürtüp durduğu temelsiz ihtirası, kıskançlığı, garazı, kendi yararına başkalarının zararına göz yummayı, bunları günahsız insanların ölümüne yol açacak kerteye gidecek olan bir kin derecesine vardırmayı bütün bunları kendisine öğütleyip duran nefsini yenmesi gerekmektedir.

İdeallerini, hırslarının ardına gizlemiş, hırs gemi, boynuna takılmış ve çekip götürenin hırsları, ihtirasları olması halindeki kişilerin, hürriyet kelimesini ağızlarına bile almaması gerekir. Bu tipler ve bunların topluluğuna karşı bir ‘İsyan ahlakı’ hareketi geliştirmelidir (geliştirilmiştir). İsyan ahlakı sahibi insan ne yapar? Çok basittir, sadece işini yapmazdan evvel düşünür, doğru mudur, yanlış mıdır, yasalara aykırılığı var mıdır? Gibi. Bu kadar. Bu tür düşünceler işlendikçe, eylemlerin yapılması sonunda ahlak oturacak, gerektiğinde de yanlışı tespit ettiği anda isyan edecektir ve hatta alenen ayaklanacaktır. Söylenileni olduğu gibi, üzerinde hiç düşünmeden yapmaya amade kişilerin hürriyetinden bahsedilemez ki, bu tipler yenilenemeyen, üretmeye katkı yapamayan, taklitçiliği aşamayan, yaratıcılıkları ölü kişilerdir.

“İsyan ahlakı, iradenin sonsuza ulaşmak amacıyla, her çeşit menfaat ve tutkuya, sonlu olan iyilik ve mutluluğa dahi başkaldıran sorumluluk ideali olmaktadır.” (Nurettin Topçu)

Yaşadığımız günleri dikkatle analiz edersek, özellikle yöneticilerimizin akıllarının önüne hırslarını koyduklarını görürüz. Attıkları nutuklar, fırlattıkları bakışlar, müstehzi tebessümleri.. hepsi hepsi ihtirasın eseri. Bu tutku, sırf millete hizmet amacına yönelik olamaz. Hizmette, ihtirasa yer yoktur çünkü. Muhterisin iki adımından birisinin tehlikeler içerdiği kesindir. İlk tehlike ise kendisinedir. Sonra yakınları gelir. Olayları takvim sırasına göre değerlendirecek olursak bu sıralamayı tam olarak görebiliriz. İşleri kanunlara göre değil, iş yapıldıktan sonra yapılan işe göre kanun çıkartılması en önemli örnek olarak duruyor. Sormadan edemiyoruz: Neden? Neden, bilerek kanunlara aykırı işlemler yapılır ve aykırılıktan kurtulmak için yeni kanunlar düşünülür?

İki tip vardır önümüzde: birincisi, materyalist düşünce sistemine inanan, ölümle her şeyin biteceğini, doğumla ölüm arası zengin yaşamanın, her isteğinin karşılandığı bir dünyada yaşamanın kâfi olacağını düşünür ve inanır. Onun için gelecek, kendi geleceğinden ibarettir, diğerleri onun için önemli değildir. Ölüm sondur, bu sebeple ahlaki davranışlar kişinin kendisini sınırlandırmasından başka anlamı olmayan boş inanışlardır. İkincisi, sözde dindardır. Allah inancına sahiptir. Fakat inandığı Allah, ötelerde bir yerdedir. Kendisinden uzaktır. Ona ulaşmak imkânsızdır. Bir gün ölecektir. Kabir yaşamı azapla geçecek ve bir zaman sonra yeniden dirilecektir. Tanrısı onu hesaba çekecektir. Günahları kadar cehennem ateşinde yanacaktır. Bunun için, beş vakit namaz kılması, karısının başını kapatması, içki içmemesi kâfidir. Ötesi dünya işleridir. Dünya işlerinde zenginliğini artırması, rahat etmesi için elzemdir. Birikimlerini aklına geldikçe sayması, zenginliği ile övünç duyması onun şerefini artırır. Tipik bir modern zamanlar materyalisti ile arasındaki fark, sözde imanıdır. Aslında materyalist düşünceye sahip kişi ile arasında hiçbir fark yoktur.

Dikkat edilirse ölüm bilinci, her iki tipte de bir sondur. Dünya hayatının sonu, diğer hayatın (sonraki boyuttaki hayatın) başıdır düşüncesinden uzak. Beden her iki düşüncede de, asıldır. Kendisini et ve kemikten ibaret görür. Böylece ölüm, maddi bir dönüşüm olarak algılanır. Hataların başlangıcı ve sebebi budur.

Oysa dünya, bir mekteptir. Dünyada öğrenilecek, yapılacak işler vardır. Hakk terbiyesine girilip, Hakk olunacaktır. Daha doğru söyleyişle, Hakk olunuşunun farkına varılacaktır. Böylece ölüm, bir son değil, yeni bir başlangıçtır farklı boyutlarda.

Böyle inanılır ve bu iman üzere yaşanılırsa, ihtirasa, hırsa, tutkuya ihtiyaç kalmaz. Bilakis, bu olumsuz sıfatlardan kurtulur iman sahibi. Büyük kayıpların yaşandığı savaşların tamamının, hırslarına gem vuramayan, maddeci kişilerin akıllarından çıktığını anlarız. “İhtiras sahibi bir varlık olan insan düşüncesi, ölüm bilincinden uzaklaştırılırsa etik kaygısızlığın oluşması dolayısıyla vahşet ve cinayetlerin gerçekleşmesi doğaldır.”


“Allah’ın teklif ve daveti hür kullarınadır. Ancak hür olanlar Hakk yolunda yürüyebilirler”. İhtiras, hırs, kin, öfke, hiddet, şiddet, şehvet barındıran insanların hür olamadığını, hürriyet için bu bağlardan kurtulmanın elzem olduğunu bilmek gerekmektedir.

3 Nisan 2014 Perşembe

Siyasi Kazanç


Dünyanın, dünyeviliğin gidişatında iki temel olgudan bahsedebiliriz. İlki, daha fazla zenginleşebilmek için, diğer tarafın sahip olduğu maddi değerleri daha fazlasıyla sahipliğe geçirme gayretleri, ikincisi, sahip olunan zenginliği şahsi (evlad-ü ayal de tabii ki) kullanıma arz ederken, diğerlerine asla göstermemek ve güvenmemek. Burada ‘ben’ ve ‘diğerleri’ söz konusudur. Diğerlerinden aktarılabilecekler ‘ben’in becerisine bırakılmıştır. Maddi güç onda olduğundan, en ileri zekâlara sahip insanları küçük menfaatlerle kendisine hizmette çalıştırır, amaçlarını gerçekleştirme yolunda, yapılan planların tahakkuk etmesi gayretinde hiçbir eksikliğe yer verilmeden var gücüyle diğerlerinden bilgi, para ve güç aktarımı yapılır. Dolayısıyla kendisi durmadan gücüne güç katar, yardımcıları ise maalesef diğerleridir.

Dünya zenginliği bir tarafın elinde birikirken, diğer taraf iyice zayıflamaktadır.

Zayıflayarak güç yitiren çoğunluk, gıptayı aşan hasetle, kıskançlıkla seyrederken elinde olmadan bir derin salgın hastalığın kollarına düşer. Bu salgın hastalık virüsünün başında, bencillik, tembellik, çıkarcılık, doyumsuz tüketim, sınırsız istek ve arzular gelir. Gelişen medya araçlarıyla modanın reklamlarla etkisinde kalan özellikle genç nüfus, geçici isteklere kapılarak kapitalist sistemin pompaladığı özgürlükler, amaçsız yaşamak, cinselliğin özendirilmesi, pembe hayaller, sonsuz tüketim gibi sahte cennetlerle kandırılarak avutulmaktadır. Bu durum, özellikle başta gençlerin ve toplumun tümüyle bir manevi krizin içinde olduğu ve psikolojik çöküntü yaşadığı sonucuna ulaştırması mümkündür. Dayatılan bu hayallere ne kadar kapılırsa (özellikle) gençlik, maddi değerlerin belli isimler elinde birikmesinin kolaylaştığı bilinmektedir.

Vahşi kapitalizm bize, son olarak neo liberalizm olarak görünmüştü. Gerçi, bazı sosyologlar ve felsefeciler tarafından, neo liberalizmin artık sonlandığı, devrini tamamladığı söylense de, bir sistemin girdiği ülkeden çıkışı ha deyince olmamaktadır. Önümüzdeki onlarca yıl bu baş belası ile mücadele içinde geçeceğini tahmin etmek zor değildir. Çünkü sistem çalışırken ya kendilerine uygun yollar kurmuşlar, ya da mevcut yolları, kendilerinin kazançlarını yükseltecek ve mal birikimini kendi hanelerinde yığılmasını mümkün kılacak kabiliyette şekillendirmişlerdir. Mesela, özelleştirmeler vasıtasıyla el değiştiren milletin ekonomik değerleri bu kabil işlemlere maruz kalmıştır. Mesela, çıkarılan kanunların belli grupların menfaatlerine uygun değiştirilmesi bu kabil işlerdendir. Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde, özelleştirmeler ve devlete ait fabrika, mal, arazi gibi değerlerin satılmasına devam edilmekte ve kapitalist ülkelerce desteklenmektedir. Gariptir ki, neo liberal politikaların uygulandığı ABD gibi büyük kapitalist ülkelerde bile, devletin ekonomik hayatta daha fazla yer almaya başladığı ve kendi sistemlerini (çoğunluğun zarara uğradığını gördüklerinden) terk etmeye başladıkları da gerçekliktir.

Gelişmiş süper güç sahibi devletlerin, sıkıntılı zamanlarında ortaya koyduğu ve uyguladığı, sömürgecilik mantıklarından zuhur eden, az gelişmiş ve geri kalmış ülkeleri sömürme programları, hemen tüketilecek ürünlerin, o ülkelerde üretilip ve derhal satılması yöntemidir. Böylece ülkelerine de taze para nakli yapılabilecektir. Kaldı ki, sermaye ihtiyacı içindeki ülkeler, sermaye sahiplerinin taleplerini itirazsız kabul etmekteler ve ilave vergiler, stopajlar, harçlar koyamamaktadırlar. Sermayenin geri gitmesine ise asla engel olamamaktadırlar. Ülkelerine gelen sermaye yatırıma döndükten kısa süre sonra fazlasıyla geri dönmekte ve fabrika çalıştığı sürece de, ülke kaynakları gelişmiş ülkelere akmaktadır.

Siyasi akıl; devletinin bekası, milletinin huzuru ve selameti için, geçmişten ders alarak geleceği öngörerek planlayan akıldır. Kısa vadeli siyasi kazançlar, siyaset adamının iktidarını kısa süreliğine de olsa sağlayabilir. Ancak, liberal süper devletlerin vazgeçtiği politikaları ısrarla uygulayan siyasetçilerin gelecekte yerlerinin olmadığını da not etmemiz lazımdır.

Aralıksız borçlanma, sebepsiz ve sınırsız denetimden yoksun yabancı yatırımların teşvik edilmesi, kamu emvalinin gereksiz ve değerini bulmayan fiyatlara satılarak, yandaşlarına ve küresel çetelere peşkeş çekilmesi, millet zenginliğinin iktidar hırsına talan edilmesi politikaları asla ve kat’a milletin tamamı tarafından tasvip görmeyecek ve uygulayıcıları bir gün gelecek lanetleneceklerdir.

Bir de, mutlak söylenmelidir ki, milletin tevdi ettiği iktidar asla bir başkasına devredilemez. Bunun, tamiri imkânsız sonuçlar doğurduğu anlaşılmış olmalıdır. İktidar ancak, iktidarı teslim edene iade edilir. Bunun yolu da, seçimlerdir.

Ve seçmen ihaneti asla unutmaz.