13 Mart 2014 Perşembe

Acımak, Merhamet


İnsan yüreğinizden aşağılara inen titremelerin, beyin zarı içinde meydana getirdiği bir tahribattır acımak. Dayanılması zor acıklı hadiselerin, gözden ırak olsa da, hissedilmesi ve titremelerin ardı sıra, duygu dünyasından ruha tesir eden ve gözlere boca edilen yaşlar. İnsanlık gereği, insanca bir durumdur anlatılan. Acımak, insan olmaktan, merhametten hâsıl olandır, olağandır.

Merhametini yitiren, şefkati unutan katı yüreklerde titremeler de olmaz, titremeler olmayınca Allah’ı da hatırlayamaz. Bu durum gerçekten çok acıklıdır. Her konuşmasında Allah kelimesini -güya- dilinden düşürmeyen ve hatta “yaratılanı severiz, beni de sizi de yaratan Allah’tan ötürü” diyerek, merhametli olduğunu durmaksızın vurgulayan kişinin ağzından bir gün “Acıyanlar acınacak duruma düşer” gibi, argo ve sokak ağzından söyleniverirse, tüm önceki nutuklarının değeri de sıfırlanacaktır. Çünkü merhamet, İslamiyet’in en evvel gelen en önemli esasıdır. Bu vasıf terk edilemez özelliktedir. “Acınacak duruma gelmek, acıdığı için”, merhametten nasipsizlik söylemidir, pişmanlık dillendirmesidir, bundan böyle acımayacağım, merhamet etmeyeceğim, şefkatli olmayacağım demektir. Merhamet ki, varlık sebebi, hayatiyetin devamının direği, kurumuş gönüllerin yeşermesi, bitek tarlaların hasılası, hasatın değerlendirilmesi… Hz. Mevlâna’nın “Ne olursan ol, gel” yakarışıyla kucak açışıdır.

Hz. Ali’nin (Krv) Mısır Valisi’ne yazdığı mektuptan şu satırları okuyalım: “Halk içinde kalbinde sevgi ve merhamet duyguları ile lütuf meyilleri besle. Sakın biçarelerin başına, kendilerini yutmayı ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır; ya dinde bir kardeşin, ya yaratılışta bir eşin. Evet, bunların kabahatleri bulunabilir; kendilerine bir takım kusurlar arız olabilir. Hata ile yahut kasıtlı olarak işledikleri kabahatleri olsa da, ellerinden tutup doğru yola getirmek pek mümkündür. Nasıl Allah’ın kendin için affını ve hoşgörüsünü istersen, onların da affını ve hoşgörüsünü bol bol ver. Çünkü sen onların üstünde bulunuyorsun. Valilik yetkilerini sana veren ise senin üstünde bulunuyor. Allah ise valiliği sana verenin de üstündedir ve kullarının bütün işlerini hakkıyla görmeni istiyor, seni onlarla imtihan ediyor. Sakın Allah ile harbe girip de kendini O’nun gazabına siper etme! Çünkü ne intikamına dayanacak kudretin var, ne de O’nun af ve merhametinden müstağnisin.”

Dikkatle okunursa, acınacak hale gelsen de, merhameti esirgememekle yükümlüdür özellikle idareciler. Merhamet ve şefkatten yoksun idareciler ise, durmaksızın hatalar yapmaya mahkûmdur. Hatası, yanındakilere ve halkına güvenememekten kaynaklanır. Bütün varlığı, bütün yetkiyi kendisinde görmesiyle, vehmettiği yüceliği bir gün gele ki, onulmaz hastalıklara sebep olmuştur. Bu itibarla Hz. Mevlâna “Merhamete nail olmak istersen, zayıflara merhamet et”, Hz. Muhammed (SAV) “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurur. Devlet yöneticisine göre zayıf, idaresi altındaki herkestir.

Pınarlar, dereler, çağlayanlar sevgiyle akarlar. Kurumuş bir dere görürsen bil ki, sevgisiz kalmıştır, sevgisi de kurumuştur. Merhamet de sevgiden neşet eder. Sevgisiz kalplerde acımanın, merhametin, şefkatin zerresi bulunmaz.

Hâlbuki insan, dışarıyı bir tenkit ederse, içini bin tenkit etmelidir. Yol, merhamette yarış, ölçü ise vicdan olmalıdır.

Şöyle söylerler: “İnsan vicdanı kadardır”.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder