8 Ocak 2014 Çarşamba

Ümmet, İslamcılık ve Günümüz Tartışmaları-IV

İslamcılarımızın bir türlü akıl erdiremedikleri, Ortadoğu’nun paylaşılması planları ve anlaşmaları vardır. Araplardan müteşekkil Ortadoğu’da Müslüman olmalarından dolayı, Osmanlı’ya ihanet içinde olabilecek kimselerin bulunamayacağına inanırlar. Kaldı ki, Batı için I. Dünya savaşı, Türklerin Batıdan sökülüp çıkartılması için bir fırsat olarak kabul edilmiştir. Onunla da kalmayıp, Batı için Osmanlı toprakları, bölüşülecek, paylaşılacak topraklardır. Paylaşmakta anlaşılabilirdi ve fakat nasıl? Problem kime nereleri ve nasıl verilecekti ve paylaşım nereden başlayacaktı ve hangi kuvvetler kullanılacaktı.

Elbette, paylaşım ve çözüm ekibinin başında zamanın iki büyük devleti, Fransa ve İngiltere vardı.

“Ortadoğu’nun İngiltere ve Fransa arasında paylaşımını belirleyen ve bölgenin kaderi üzerinde kalıcı etkiler bırakan Sykes-Picot anlaşması olmuştur. Bu anlaşma İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni Müslüman emirlerin isyanları ile zor durumda bırakma stratejisine dayanmaktadır. Hicaz Emiri Hüseyin’in bütün Arap yarımadası, Suriye ve Irak’ı iççine alan bir devlet kurmasını, Lübnan’ı hariç bırakarak destekleyen İngiltere, Necd Emiri İbn Suud ile de Kuveyt hariç Basra Körfezi’nin güney kıyılarını kapsayan bir bağımsızlık anlaşması yapmıştır. 16 Mayıs 1916 da gerçekleştirilen uzlaşmaya göre Bağdat-Basra arasındaki Dicle-Fırat nehirleri bölgesi İngiltere’nin, Beyrut dahil Suriye’nin bütün kıyı bölgesi, Adana, Mersin Fransa’nın olacaktır. Fransa adına Georges Picot, İngiltere adına Sir Mark Sykes’in imza koydukları anlaşma onların adı ile anılmıştır. Şerif Hüseyin 1916 Haziranında Osmanlı devletine isyan ederek savaş ilan etmiştir. Ekim ayında ise Arabistan krallığını ilan açıklamıştır. İngiltere de buna diplomatik destek vermiştir. Araplar İngilizlerin bu manevralarını ancak Bolşeviklerin ihtilal sonrasında Çarlık diplomasisinin gizli belgelerini açıklamaları ile öğrenebileceklerdir. İngiltere’nin Ortadoğu’da Osmanlı Devleti’ni tamamen dışlayıp savaş sırasında ve sonrasında kontrol etme çabalarının sonuncusunu Dışişleri Bakanının Balfour’un Siyonistler ile ilgili bir deklarasyonu oluşturmuştur. 2 Kasım 1917 tarihinde yayınlanan bildiride İngiliz hükümeti İngiltere ve Amerika’daki Siyonist liderlere Filistin’de milli bir devlet kurmaları için ellerinden yardımı esirgemeyeceklerini sözünü vermiştir” (Prof. Dr. Cezmi Eraslan, I. Dünya savaşı ve Türkiye,)

İngiltere’nin rolünü dikkatle okursak, aynı titizlikle Türkiye’de de çalışmalarını yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Hatta bu çalışmalarını Cumhuriyet’ten sonra da sürdürdüğü bilinen gerçeklerdendir. Kurdurduğu vakıflar, dernekler kanalıyla İslamcı düşünceyi geliştirip büyüttükleri ve hatta İngiltere ‘de açtıkları üniversitelerde ülkelerindeki başarılı İslamcıları götürerek eğittikleri, yetiştirdikleri, daha sonra ülkelerine gönderilerek, devlet kademelerinde yüksek mevkilere kadar getirilmelerini desteklediklerini kitaplardan, makalelerden okumaktayız.

İngiltere’nin yaptığı sadece şudur: Kur’an’ın bildirdiği değil, kendilerinin dikte ettiği ve tamamen softaca uygulamaların hayata geçirildiği bir İslâm! Tıpkı, Suudi adetlerinin Arabistan’da din kisvesiyle kabul ettirildiği gibi. Böylece bölünme, parçalanma ve kendi politikalarını dikte etme kolaylaşacaktır. Bu aşamada, İngiltere’nin de dahil olduğu Batılı güçler (devletler) Türkiye de yaşayan etnik ve farklı mezhep unsurlarını kaşımayı da, onların üzerine de oyunlar oynamayı da ihmal etmemişlerdir.

Her ne kadar Müslüman Arapların ihanet etmediklerine inanmış olsalar da, yukarıdaki anlatılanlar da tarihi gerçeklik olarak, İslamcılarımızın belleklerinde durmaktadır. Bu itibarla sürekli olarak inanmıyor(muş) gibi davrandıklarından, geri planda, itiraf etmekten çekindikleri derin bir travma yaşadıklarını tahmin etmek zor değildir.

İslamcılarımız ve ‘Yeni Türkiye’ söylemi;

“Buradaki yenilik vurgusu, kendisini ‘tarihin miladı’ ve ‘tarihin muktedir öznesi’ olarak görme eğiliminin bir parçası olduğu kadar; önceki dönemin kurumsal mirasının/birikiminin önemsizliğini/batıllığını vurgulamaya çalışan yeni bir tarih yazımının da parçası. Bir yandan eskinin, tamamen geride bırakılacağı vurgusunun; diğer yandan da geçmişten sahiplenilecek zaten hiçbir şey olmadığı inancının bir ifadesi. Tarihte çok büyük işler başarmış ve başaracak olmayı, tarihin hakikatinin nihayet ortaya çıkacak olmasına duyulan eskatoljik inancı ifade ediyor. Bu yüzden ‘Yeni Türkiye’, modernliğin mutlak ötekisini ve geçmişin asr-ı saadetini yeniden üretmeyi arzuluyor: ideal ve uzak bir geçmişten geri çağrılacak bir toplumsallığın hayalini kuruyor.” (Fethi Açıkel, Muhafazakâr sosyal mühendisliğin yükselişi: Yeni Türkiye’nin eski siyaseti)

Cumhuriyet, Atatürk ve Türk ile hesaplaşma hinliğidir söz konusu olan. Zaten yaptıkları da budur. Kafalarının içine yerleştirilmiş bulunan bilgi kırıntılarını İslam ve İslamiyet zannettiklerinden, zamanın idrakini de algılayamadıklarından daima bir kin, intikam duyguları ile kuşatılmışlar ve bundan kurtulamamaktadırlar. Bütün konuşmalarında, dost toplantılarında, konferanslarında, makalelerinde, kitaplarında anlattıkları konu budur. Cumhuriyet, Atatürk ve Türk düşmanlığı.
(Devam edecek)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder