6 Ocak 2014 Pazartesi

Ümmet, İslamcılık ve Günümüz Tartışmaları-III

“Burada dikkatle tespit etmemiz gereken ve çoğu zaman farkına varılmayan mühim bir vakıa vardır, ki şudur: Batılılaşmacı yenileşmeciliğe karşı oluşan İslamcılık, kendisine referans olarak, klasik dönem Osmanlı İslamını değil, Afgani ve Abduh türü selefiyeci bir İslam anlayışını aldı. Dolayısıyla bu ideoloji, yalnız Batılılaşmacılığa değil, gerek siyasal, gerekse popüler boyutuyla klasik Osmanlı İslamı’na da karşı idi.” (İhramcızade Hacı İsmail Hakkı Altuntaş, ismailhakkıaltuntas.com). Ve bu hareketlerin, insanların manevi derecelerini yükseltmek, onların huzurunu sağlamak gibi bir dertleri olmayıp, tamamen devletin yönetimi, dünyalık nizamı teminine yönelik, aslında siyasi usul ve esaslardır. Her ne kadar, meramlarını İslami kelimesi ile anlatsalar, anlatımlarının içinde ayetler, hadisler bulunsa da, asla ‘İslami’ olamamış ve beşer aklından çıkan (eksik, yanlış) yorumlar olarak kendini göstermiş, seküler kurallar sınırını aşamamıştır, kendileri bin yıl evvelinden kaldıkları ve beslendikleri kaynaklarında yüzlerce yıl evvelin idraki ve algısında oldukları için de teklifleri, yorumları ve çözümleri daima geri bir söylem olarak kalmıştır, asrı anlayamadıklarından daima ‘gerici’, ‘mürteci’ ve ‘yobaz’ ithamlarına maruz kalmışlardır.

Günümüzde de durum aynıdır. Uzağa gitmeye gerek yok, 35 yıldır yapılan başörtüsü tartışmalarının konusuna, usulüne, sebebine ve vardıkları sonuca bakınız yeter.

“İslam ümmeti ne zaman istikrarını kaybettiyse, İslamcılık peyda etti. İslam medeniyeti ne zaman gerilediyse, Müslüman İslamcılaştı. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer Müslüman’dı, Hz. Osman’da. Hz. Hasan fitne korkusuyla biat etti, Müslüman’dı. Hz. Hüseyin Müslümandı, akan kanına, uçan canına rağmen Müslümandı. Hz. Ebu Zer Müslümandı. Lakin Muaviye İslamcıydı: oğlu Yezit İslamcıydı. Hakkı esas alan Müslümandı; iktidarı haklaştıran İslamcı oldu”. (Metin Boşnak, 1 Ekim 2012, haberiniz.com.tr)

Hakk alma mücadelesinde İslamcılarımız, Rumeli’nin Osmanlı elinden çıkışıyla hayal kırıklığı yaşadılar, Osmanlı’yı kurtaramadıkları gibi, kendileri de marjinalleşip adeta yer altına indiler. 1965’den itibaren kurulan bir takım dernekler (yardım edenleri, destekleyenleri daima gizli kalmıştır) kanalıyla görünür oldular. Dini kelime ve kavramları pespaye kullanmayı adet edinen Necmettin Erbakan’ın siyasete soyunup, partisini kurmasıyla da partiyi ele geçirip sözcüsü durumuna yükseldiler. Kurulan parti ve söylemleri tamamıyla İslamcı - ümmetçi kafaların fikirlerine göre düzenlenmişti. Ortak noktaları, Cumhuriyet, Atatürk ve Türk karşıtlığı olarak vücut bulmuştu. Osmanlı onların ders alınması gereken değil, yeniden hayata geçirilip yaşatılması gereken bir devlet şekli olarak zihinlerine nakşedildi. Cumhuriyet düşmanlığı, Hilafet ve Tekke ve Zaviyelerin kaldırılmasından kaynaklanıyordu. Asrı anlayamamışlardı demiştik ya, ilmi gelişmeleri takip edemediklerinden (aslında onların düşüncelerine göre ilme gerek yok, İslam var) ne dünyanın gelişiminden, ne de ilim ve teknolojinin gelişiminden haberliydiler.

Dolayısıyla, yaşadıklarını zannettikleri İslam’da kendi zanlarından ibaretti. İslamiyet’in gelişmiş, ilerlemiş içtihatlarından, direkt asra ve zamana hitap eden direktiflerinden hep habersizdiler. Böyle olunca da Atatürk’ü anlayamadılar, anlamaya da çalışmadılar. Bırakın anlamaya çalışmayı, düşmanlık yeşerttiler ve Türk düşmanlığını büyüttüler.

Bugün dahi, hiç birisine ‘Türk’ olduğunu söyletemezsiniz.
(Devam edecek)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder