31 Ocak 2014 Cuma

“Boksör”


“Boksör” konusuna taktım şimdilerde. Ringde iki silahşor vardır amaçları olan. Her ikisinin de idarecileri, teşyi edicileri, destekleyicileri vardır. Haa, bir de hakem heyeti vardır. Ayrıca ortaya bir de altın madalya konulmuştur. Madalya, kazanana verilecektir. Amaç, madalyayı almaktır.

Sondan başlayalım, madalya ‘halifelik’ olsun, hakem heyeti Avrupa ve ABD’den müteşekkil, destekleyicileri hep olduğu gibi yurt içinden seçilmiş, sen, ben, o ve bizim oğlan. Aslında teşyi ediciler de bunlar, yani bizler, üstelik paramızla gönüllü olarak destek vermeye devam ediyoruz, idarecilere gelince, onlar hakem heyetini kuranlardır, aynı isimlerden müteşekkil, sıra geldi silahşorlara, bugünlerde silahlar çekilmiş vaziyette, kimi zaman cemaat, kimi zaman hizmet diyorlar, karşılarında ise 11 yıldır olduğu gibi iktidar mensupları.

Çatışma konusu, şöyle uyduruldu:

Dershaneler, okullar, kızlı erkekli… Falan, filan gibi suni uğraş meseleleri.

Kazanmanın şartı, boksörlerin hayatlarını idmanlara vermesidir. Çalışmak daima kazandırır. Çalışmadan yatan, kış mevsiminde oynamaya davet edilen ağustos böceği misalidir. O daima, kazanamamayı komplo teorilerine bağlayacaktır. Çalışmadan yaz boyu çalıp söylediğini unutup, suçu başkalarına yüklemektir.

Çalışmak nedir?

Rutinden bahis işimiz değil, o yapılması mecburi işlemlerden. Çalışmak, rutin dışı gelişen, yeni ufuklara yelken açmaktır. Bilinmeyen sınırların keşfi yoksa hayatınızda, çalışmıyor, uyuyorsunuz demektir.

Yeni Anayasanın yapılması için, Anayasa komisyonu kurdular. Komisyon kuruluş aşamasında muhalefet partilerinin, bu komisyona üye vermelerini şiddetle eleştirmiş ve AKP ve PKK’nın (BDP) ne halleri varsa görmelerinin gerektiğini belirtmiştik. Bu bizim o günkü inancımızdı. Sonuçta, muhalefet üyelerini verdi ve iki yılı aşkın süre çalıştılar. Ivır zıvır maddeler üzerinde anlaştılar. Esasa gelince, bir madde de bile anlaşamadılar. Sonuçta iktidar partisi masadan kalkmak zorunda kaldı. Komisyon dağıldı. Sonuç: Bizim başta dediğimiz yere iki yılda vardılar. Olsun. Geç olsun da güç olmasın cümledeki manaya inanırız.

Bu açıklamayı neden verdik? Önemlidir. Önemlidir, çünkü rejimi değiştirmeye söz vermiş olmalılar. Beceremeyince masadan kalktılar. Söz verdikleri güç ise, hesap sordu. Bu arada da, dershaneler gündeme gelince, fırsat, bu fırsat denildi.

İki yıl kadar önce, okyanus ötesinde mukim Zat-ı Muhterem’e artık Türkiye’ye gelmesi bizzat Başbakan tarafından rica edildi. Çünkü ortada gelmemesi için bir sebep kalmamıştı. O zatı, yerini terk etmemesi yolunda ilgili güç ikaz etmiş olabilir. Oysa memleket hasreti çektiği, gözyaşları ile defalarca anlatılmıştı kendi yayın organlarında. Niye gelmiyordu? Niye gelemiyordu?

Evet, gelmesinin tek şartı vardı. Türkiye’nin rejimini değiştirmek ve ülkeye ‘Halife’ olarak gelmek.

Kendisine bu söz verilmiş olmalı. Bu sözü kendisine verenler de, her türlü talep karşısında fikirlerini beyan etmişler ve oralarda kalmasını temin etmişlerdi.

Anayasa değiştirme çalışmaları, hedefe varılacak yolda olması lazım gelen temel çalışmaydı. Güveniyorlardı. Yapabilirlerdi, üstelik sayısal üstünlükleri de vardı. Birilerine özerk devletçik, diğerine başkanlık ve 1978 yılında İran’da Humeyni’ye yaptıkları gibi, İslam Halifesi’nin Türkiye’ye dönüşü… Olmayacak işlerden değildi. “Kürdistan”ın oluşturulması da, amaçlarına iyice yaklaştırmıştı…

Lakin:

“Derin Türk aklına” bir daha yenildiler.

Türk, kurmay zekâsı bir daha üstün geldi.

Yenildiler.

Sıradan, lüzumsuz bir konu üzerinden kriz çıkartmaya koyuldular. Çıkartılan kriz, milleti ırgalamadı bile. Milletin basireti bir kez daha yendi düşmanı.

Şimdi pişmanlık içinde yanıyorlar.

Ortaya, din, iman gibi konuları dökerek, ağlamaklı beyanatlarla evlad-ı vatanın kalbine bir daha girmek istiyorlar. Uyanık olarak, karşı durmaya devam edilirse bilinsin ki, bir daha yenilecekler.

Ağzı burnu kan revan içindeki boksör ringden inerken, kameralara doru söyleniyordu:

- Bu iş daha bitmedi.

Buyurun, yine bekleriz.


(16.12.2014 tarihinde haberiniz.com.tr sitesinde yayınlanmıştır)

29 Ocak 2014 Çarşamba

Kılıçdaroğlu Ne Yapmak istiyor?

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun ABD seyahatiyle ilgili olarak:

Brookings Enstitüsü’nde yüksek Yahudi heyetiyle görüşme yapmış Kılıçdaroğlu:

“Demokratikleşme paketini nasıl buluyorsunuz”

Sorusuna:

“Yeterli bulmuyoruz”

Cevabını vermiş.

Şimdi demokratikleşme planlarının nereden geldiği daha iyi anlaşılıyor.

Sana ne diyememiş.

Biz kendi paketlerimizi kendimiz hazırlayabiliriz diyememiş.

Ya ne demiş oldu Kılıçdaroğlu?

Bizi iktidar yaparsanız, AKP’nin bir yaptığını iki, üç yaparız mealinde bir şeyler demiş.

Başka nasıl yorumlanır?

Yeniçağ’dan Savaş Süzal haber verip yorumluyordu: “Henry Barkey, sanki bir dönem Tayyip Bey7in peşinde dolanan ve PKK’nın haklarını savunan o değilmiş gibi bu kez, Ruşen Çakır ve CHP içindeki Diyarbakır eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu ile pek sıkı fıkıydı. AKP ile yarım kalan PKK işlemlerini CHP’ye tamamlatmak istiyor gibi bir hava edindim.”

Bizim yorumlarımıza denk bir açıklama. Başka türlü izahat bulmakta zor.

İktidar koltukları, ABD’ye dayanarak doldurulur. Kılıçdaroğlu’nun yaptığı da bu.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Haluk Koç, Yeniçağ Gazetesi’ne yaptığı değerlendirmede, AKP ve Erdoğan hakkında; “Türkiye’nin yakın tarihiyle barışık değil”. (17 Ekim tarihli Yeniçağ) Demiş.

Yanıldığımız, yanıldıkları nokta da burası zaten. Doğrudur, Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok değerleri tasfiye edilmiştir, lakin yakın tarihten olarak düşmanlık sadece Atatürk için değil, Türk’e ait ne varsa konun içinde düşmanlık geliştirilmiştir. Yani, sadece ‘yakın tarih’ düşmanlığı diyerek işin içinden çıkamayız. Bakmayın, Alparslan dediklerine, bakmayın Fatih… Dediklerine. Türk ve Türk’e ait ne varsa tamamına karşılar.

İyi de, böyle olmasını talimatlayan güç, bugün sırtınızı dayamak istediğiniz gücün kendisidir. Yarın sizden de aynı tavırları ve hizmetleri bekleyeceklerinden şimdiden emin olunuz. Aksi halde, sizin de ömrünüz yakın geçmişte gördüğümüz gibi kısacık olur.

Öyleyse yapılması ve inanılması gereken, sadece ve sadece kendi milletine güvenmek ve başkalarına yapamayacağın sözleri vermemektir. Bağımsızlıkta budur, halkçılıkta budur, milliyetçilikte budur. Ambleminizdeki 6 ok’un da manası budur.

Türk Ordusu’nun savunma amaçlı almak istediği ‘savunma füzeleri’ konusunda devletimiz tarafından, Çin’den alınması çalışmaları yaptığını basından takip etmiştik. ABD gezisinde Kılıçdaroğlu’nun karşısına da çıkartılır bu durum. “Beyaz Saray’da Başkan Obama’nın Avrupa işlerinden sorumlu baş danışmanlarından Donfried ile bir araya gelen Kılıçdaroğlu, ABD’nin derin rahatsızlık duyduğu AKP’nin Çin’den füze alma planlarına karşı olduğunu belirtmiş.” Haberi Amberin Zaman veriyor.

İşte anlamamız ve çözümlenmesi gereken nokta da burası. Bir iktidarın yaptığı yanlışlar elbette düzeltilecektir, ancak burada yanlışlık nerede? Yanlışlık şu ki, sadece alımlar ABD’den yapılmayacak. Nereden baksanız, 6 Milyar Dolarlık bir alım. Sormalıyız, neden ihale şartları içinde bulunan, “yüklenici firmanın Türkiye şirketleriyle ortaklık kurarak, üretimini Türkiye’de yapması” şartını ABD’li şirketler neden yerine getirmiyorlar. Yoksa Türkiye savunmasının güçlenmesi ve üretimini Türklerin kendilerinin yapmasını istemiyorlar mı? NATO’ya uyumluluk palavrasına sığınmaya gerek yok.

Evet, soru budur. Evet, Kılıçdaroğlu’nun cevaplaması gereken soru da budur.

***

Şiraze

“İş şirazesinden çıkmak üzere.”

İktidarın gönüllü destekçisi, Recep Tayyip Erdoğan’ın adeta sözcüsü gibi davranan Yeni Şafak gazetesi’nden Abdülkadir SELVİ.

Ne olanları anlayabiliyorlar, ne de anlamlandırabiliyorlar. Bu kavga, ne dershaneler kavgası, ne de cemaat-hükümet kavgasıdır. Şirazeden çıkalı yıllar olmuş, şimdi şimdi dillendirebiliyorlar ancak. Daha doğrusu ‘şiraze’ kelimesinin ne anlama geldiğinden haberleri bile yok.

Menfaat kavgası, sen-ben mücadelesi, devleti hepten yutma cebelleşmesi bu durumlara getirdi. Hala Ergenekon’dan dem vurularak, kirli pazarlıkların üstü örtülmek isteniyor. Hala önlerinde büyük büyük derin devlet güçlerinden bahsedilerek, çirkinliklerini gizlemek istiyorlar.

Bizim külahımıza anlatın bunları. Önünüzde bir-bir buçuk yıl daha var. Ne kaparsanız kârdır mantığı ile hareket ediyorsunuz.

Sonra?

Sonrasını, hem Devlet Bahçeli, hem Kılıçdaroğlu söylüyor.

Yüce Adalet Divanı.

Şirazeden çıkalı yıllar olmuş…

Sen hala çıkış yolu arıyorsun.

Kolay gelsin!...

***

Bir mesajla bitirelim yazımızı:

“Kaç yıl geçti, Bin yıl mı, Yüz Bin yıl mı?

Yıl dediğin nedir ki? Dünya isimli yıldızın güneşin etrafındaki bir turu değil mi?

Ha Bin, ha Yüz Bin tur attı bana ne. Sonra ne fark eder ki? Bana göre, sana göre, ona göre olan bir ölçü değil midir yıl, yüzyıl?

Kaç yılın geçmesi değil, geçen yıllarda varılan nokta önemlidir. Amaca ulaşıldı mı, senden istenen tahakkuk etti mi, ettirildi mi? Lazım olan budur.

Gerisi boşa kürek çekmek.”

27 Ocak 2014 Pazartesi

Ufukta Yeni Oyun Vaaarrr…

Olanları birlikte izliyoruz. Kimsenin kaçacak bir yeri yok, kimsenin olanları çarpıtacak, gizleyecek hali yok. Yalanlarla başlanılan, dolanlarla kotarılan, adeta bize, Türkiye’mize yabancı bir devletin kuruluş aşamalarını çoktan geçtik. Son 300 yıldır yapılan hoyrat saldırıların semeresini almak üzereler. Öyle zannediyorlar, sonuna geldiklerini düşünüyorlar. Bu itibarla devlete bir isim bile verdiler, artık koro halinde aynı ismi telaffuz ediyorlar. ‘Yeni Türkiye.’

‘Derin Türk Aklı’ ismini verdiğimiz, sert kayaya her çarptıklarında, devir devir karşılaşmamıza rağmen, önümüze hiçte alışık olmadığımız yeni senaryoları koyuyorlar. Biz aşılıyız dedikçe de saldırı bombardımanının şiddetini artırıyorlar. Tınmadığımızı gördükçe çıldırıyorlar ve şiddetini artırdıkça artırıyorlar. Bir yandan kendileri zevk karışıklığı yaşarken, bir türlü de çözemiyorlar, nasıl bu kadar tahammül gösterdiğimizi. Tanıdıklarını sanmalarına karşılık, yeni hususiyetlerimiz gün yüzüne çıktıkça dişlerini sıkmaktan, çenelerinin kırıldığını bile fark edemiyorlar.

Vız gelir, tırıs gider. ‘İkinci İstiklal Savaşı’ bile dediler. Bu savaşta, kendilerinin de karşı güçlerin kumandan mevkiinde oturduğunu unutarak!.

Evet, bu savaş bizim savaşımız.

Değerlerimiz törpülendi, inançlarımızla alay edildi, ekonomik varlıklarımız yağmalandı, millet olarak değer atfettiğimiz ne kadar ulvi yapılarımız varsa, ‘fetiş’ seviyesinde servisler yapıldı, adımızı kullanmamıza bile izin verilmedi, neredeyse ‘Türküm’ diyenlerin tutuklanıp, cezaevlerine tıkıldığı günleri yaşadık.

O günleri, yükseklerden bir zat-ı muhterem tarif ederken, “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” dedi. Bu küfrü edeple, rikkatle karşıladık, dudaklarımızdaki tebessüm kahretti onları. Bizim en büyük silahımız sabrımızdı. Sabrımıza karşılık, sahnede oynan oyunda her perde açılışında yeni planlarını sürdüler seyircinin gözüne. Bir eksiklikleri vardı ki, oyuncuları acemiydi ya da, ‘Derin Türk Aklı’oynanmak istenen her oyunu boşa çıkardı. Akıl erdiremedikleri bir toplumsal dayanışma, çatışır gibi görünse de fikir birlikteliği inanır gibi değildi. Her seferinde sert kayaya çarptılar.

Devleti tüm kurumlarıyla zafiyete düşürmek, kaleleri tek tek zapt etmek yerine ana kaleyi ele geçirerek son darbeyi vurma eylemine geçtiler şimdi. Devletin direği adalet sistemiyle oynama, yerle bir etme planını iki yıl kadar önce uygulamaya koymuşlardı. Sistemin ürettiği adalet, fakir, fukaraya, arkasıza farklı, üsttekilere farklı kararlar ortaya koyunca, milletin adalete güveni sarsıldı. Çıkan kararlar birilerinin istediği yönde olunca, devlete güven de azaldı. Şimdi öyle bir şey yapılmalıydı ki, son darbe devleti yıkmalıydı. Adaleti tesis edecek kurumu, kendine yardımcı olan kurumla çatışmaya soktular.

Eğitim sistemi çoktan yara almıştı, sağlık sistemi niye tahsil edildiği belli olmayan paralar nedeniyle zaten güvenini iyice yitirmişti. Türk silahlı kuvvetlerinin gücünün ve yetkilerinin elinden alınmasıyla, silahlı çeteler, yol kesen eşkıyalar halka büyük korku salmaya başlamış, eli sopalı çete artıkları sokaklarda rahatça elini kolunu sallayarak gezerken, hakkını aramak için meydanlara çıkanların ölüm tehdidi altında kalması, zehirli gaz bulutları içinde bırakılması devletin de halktan yana, haktan yana değil, gücü elinde bulanandan yana tavır sergilemesi insanlara kanıksatılınca, artık devletin elden gittiği iyice halk tarafından anlaşılmış oldu. Veya buna inandırıldı. Devleti idare eden kurumlara ehliyetsiz, dirayetsiz kişileri yerleştirdiler. Bir bankanın en üst seviyesinde görevlendirilen bir kişinin evinde bulunan çok büyük para için, “bankaya yatırsaydım sorun olurdu” demesi kadar devleti düşürdükleri durumu anlatan bir cümle daha olamaz.

Sadece bizim ülkemizde değil, etrafımızdaki tüm komşularımızda meydana getirilen kargaşanın söylediği şudur;  topyekun saldırıya geçtik, cepheyi genişlettik, gücünüzü iyice sıfırladık. Yapabileceğiniz bir şey yok! Şimdi söylediklerimizi yapmak, istediklerimizi vermek zorundasınız.

Bu olumsuz resmi büyük koalisyonun ortakları birlikte yaptılar. Gördüler ki, ne yaparlarsa yapsınlar birliği bozamıyorlar, dayanışmayı zayıflatamıyorlar. Tecrübe alanlarını genişletmek için yeni oyuna, koalisyonu bozarak girecekler. Çatışıyorlarmış gibi yaparak deneyecekler. Çatışacaklar ki, diğer gruplar içine rahatlıkla nüfuz etsinler. Yeni güç birliği, yeni koalisyonları tecrübe etsinler.

Yönetilemez bir devlet ve yönetemeyen devlet yöneticileri.

Sesi kısılmış muhalefet.

Yalnızlığa itilmiş millet.

Şimdi oyunda sıra budur. Sonuçta “Devlet Yıkıldı” dedirtecekler.

Ümidimi hiç yitirmedim. Eminim, derin Türk aklı bu sığ oyunu da bozacak ve avuçlarını yalayacaklardır.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Milat: 17 Aralık


17 Aralık’tan evvel:

.Yolsuzluklar yoktu,

.Paralel devlet yoktu,

.İnler, çeteler yoktu,

.Beddualar yoktu,

.Alaya almalar, küçümsemeler yoktu,

.Destan yazan kahraman polisler vardı,

.Hukukun üstünlüğüne inanan ve sağlayan kahraman Savcılar vardı,

.Milli orduya kumpas filan kurulmamıştı,

.HSYK bal gibi, gül gibi çalışıyordu,

.TIRlardan haberimiz olmuyordu,

.Suriye Politikası dayanışma ile muhteşem gidiyordu,

….

Ne oldu? Bir ayda ne değişti?

Dün ne söylemişlerse, bugün tersini söylüyorlar.

Dünkü siz mi yanlıştınız, bugünkü siz mi yanlışsınız?

Çanak-çömlek patladı, oyun bozuldu…

Artık, herkes evlerine.


Diyorlar ki, “Paralel Devlet”, “Çeteler”, “Eli kanlı odaklar”, “Dış destekli darbe”, “Darbeciler”…

Aradan bir aydan fazla zaman geçti,

Kaç kişi gözaltına alındı, kaç kişi sorgulandı, kaç kişi tutuklandı?

Sıfır.

Eee… ne duruyorsunuz?

Savcıları, polisleri başka görevlere kaydırmakla olmaz bu işler, derhal, zaman geçirmeden, görevlerinden el çektirilerek, paralel devlet kurmaktan, milli iradenin seçerek yönetime getirdiği hükümeti ve başkanı Tayyip Erdoğan’ı devirmeye yönelik darbe teşebbüsünde bulunmaktan adaletin önüne çıkarılmalıdırlar.

Görelim bakalım,

Paralel devlet kimmiş, yolsuzlukları yapanlar kimmiş…

Buyurun, millet bunu bekliyor.


22 Ocak 2014 Çarşamba

İhanet-i Vataniye

Kaçıncı gündür tartışmamız vatan ihaneti.

Hangi davranışlar, hangi eylemler bu suçlamaya muhataptır? Sıradan kişiler, devlet görevi olmayan sokaktaki kişiler vatana ihanet suçu işleyebilir mi? Mesela bavullarla bile ünlenmiş olsa sıradan bir gazeteci bu suça muhatap olabilir mi?

Vatana ihanet edebilmek için, devlet yetkililerinin almış olduğu bir takım gizli kararların ve bu kararlar üzerine yapılan planların ele geçirilip, düşman kuvvetlerine ulaştırılması gerekir. Bu planları da ele, ancak heyetin içindeki birisi geçirebilir ve ifşa edebilir. Bu demektir ki, vatana ihanet suçu ancak, o kararlardan bilgi sahibi olanlar tarafından işlenilebilir. Yoksa durup dururken sıradan bir vatandaşın vatan ihaneti suçunu işlemesi kabil değildir. Bu vatandaş gazeteci bile olsa. Ancak, gazeteci suça ortak olabilir ki, bu suçun da tanımı ihanetle değil, Ceza Kanununda da tanımını bulan diğer suçlar olabilir.

Sonra şu laf: “Konuşursam yer yerinden oynar”!..

Yapmayınız Allah aşkına. Siyasetçinin en zayıf olduğu noktalarda söylenen bu sözleri defalarca dinledik, ne o yeri yerinden oynatacak laflar edildi, ne de yerler yerinden oynadı.

Birde şöyle düşünülebilir. ‘yeri oynatacak’ lafların bilgisine sahipseniz, bunu adalete açıklamak zorundasınız. Bugüne niye sakladığınızı bile sorarlar sırasında. “Geciken adalet, adalet değildir” sözünü de sizden de duyduğumuzu hatırlatırız. “İleri demokrasi” söylemine sahip olmak, suçluları anında adalete göndermekle mümkündür, onları korumakla değil.

Her neyse, ilgili kurumlar Cumhuriyet Savcılığı’na “gizli belgelerin deşifre edilmesi” konusunda suç duyurusunda bulunmuşlar, adalet makamları konuyu çözeceklerdir.

‘Vatana ihanet’ Suçlamasına muhatap gazeteci, Başbakan’ın açıklamalarından sonra sosyal medyada şöyle bir soru sormuş:

“Sayın Başbakan: ihaleye girecek muhalifleri MİT’in dinleyip sizlere fişlemesi vatana ihanet değil de bunların belgelerini yayımlamak mı ihanet!..” (7 Aralık 2013, Hürriyet)

İnsanın kanını donduran bir suçlama.

Geçenlerde yazdığımız bir yazıda, ‘menfaat çatışmaları’ demiştik, bu ifadeden haberimiz olmadan. İsabet kaydetmişiz. Bence de düğüm burada. Rant paylaşımı, gelir bölüşümü, ihale kapma yarışı, devlet gelirlerini haneye daha fazla yazma girişimi.. Kavganın kaynakları olarak görünüyor. Değilse, dershanelermiş, fişlenmelermiş… Bunlar hikâye.

Burada, açıkça suçlar var. Yetkisiz olarak insanların (muhaliflerin) fişlenmesi, ihaleye fesat karıştırma, devlet mallarını yağmalatma, ilgisiz ve yetkisiz kişilere yapamayacakları işleri ihale etme… bunlar tanımlı, belirli suçlar, öyle (vatan ihaneti) gibi her ağzına gelenin deklare edebileceği cinsten soyut suçlar değil.

Bu ‘fişleme’ meselesi Çorum Milletvekili tarafından da gündeme getirilmiş ve “şimdi sıra bizde, biz de fişleyeceğiz” demişti de, o günlerde ne manaya geldiğini anlayamamıştık. Meğer, ‘parsa toplamak’ üzere, diğerlerinin önünü kesmek üzere yapılan işlemlermiş!.

Bu fişlemenin alt yapısındaki günah çıkartmayı da şöyle yapıyorlar: “Zaten biz çoktan beri Kiramen Katibin tarafından raporlanıyoruz. Bir şey dedik mi?”. Bakar mısınız mantığa. Fişlemeyi doğru bir iş gibi görüyorlar ve bu mesajı veren arkadaş şunları söylemekten de kaçınmıyor: “Fişliyorlarmış!!.. Ulan niye gocunuyorsunuz. Elbette fişleyeğiz. Elimiz armut mu topluyor. Torbası boklu olan gocunsun.” Acaba bu arkadaş, yaptığı fişlemelerin, ihale alacak yandaş, kandaş, candaş destekçilerin ileri sürdükleri fiyatlara yansıdığının farkında mıdır? Acaba, bu amaçla yapılan fişlemelerin ‘kanunsuz emir’lerden kaynaklandığının farkında mıdır? Acaba, ‘kanunsuz emirleri’ yerine getiren memurların da kanunsuz iş yaptıklarından dolayı soruşturulabileceklerinin farkında mıdır? Zannetmiyorum. Gözü kapalı, bir yandaşın, ruhunu ideolojisine kiralamış bir zavallının tavrını sergilediğini nasıl bilsin.

Fişleme yapılacaksa ille de nerelerde, nasıl yapılması gerektiğini de söyleyelim bari. Bakan ağzından, devlet idarecileri ağzından işittik. Ülkemizin Güney Doğusu’nda yabancı ajanlar cirit atıyormuş. Fişleme yapılsın, tespitler edilsin, ajanlar sınır dışı yapılsın. Asli görevleri bırakıp, devletin yapacağı ihalelerin kimlere verilmesi çalışması yapmak insafla bağdaşmaz.

Birilerinin vatana ihanet suçunu işlediği kesin,

Ama kimin olduğu hakkında kafalar karışık.

20 Ocak 2014 Pazartesi

Sıkıntılı Zamanlar Analizi

Sıçrayarak uyanıp derin uykudan, gayriiradi olarak dudaklarınızdan dökülen besmeleden sonra, gözlerinizi açmadan bile sağa sola bakınır, etrafta sizi bu hale bırakan sebebi anlamak istersiniz. Bulamaz ve korkutucu rüya, sıkıntı verici hal, istenmeyen bir kâbus fırtınası olduğunu kavrayıp yeniden uykunun kollarına bırakırsınız kendinizi.

Olan bitenin fakında olarak, derin düşünceler içinde, daima problemlerin çözümü yolunda çabalar harcarsınız. Amaç, çözüme ulaşmak, sorunu anlamak ve bitirmektir.

Prof. Dr. Ahmet İnam bir makalesinde şöyle söylüyor:

“Hayatımız öylesine sığlaşmış ki, bu toprakların özgün yaşantısı hüzün yitip gitmiş hayatımızdan”.

Sığlaşma, hüznün kovulmasına, hüzün boşluğu ise kâbusların sıklığına delalet eder. Hayatımızda zevk terk edilmişse, yerini Bir şeyler mutlak dolduracaktır. Hüzün ise, hayata sıkı sıkıya bağlayan temel olgu. Zevk edinme, hüznü tanımayanda ortaya çıkmaz. Her karşılaşılan olumsuz gibi görünende sıkıntılı zamanlar, bir bakıma kâbuslar doldurur hayatımızı. Oysa gayet basit değil midir, hüznü tanıyarak ve zevk edinerek olmazları oldurmak, görmezden gelmek, üstünde durmamak, akışı içerisinde oluruna bırakmamak…

Kâbuslara sebep aramak yerine, bırakıp oluşum nedendir, küçük iyiliklerle başlamalıyız hayatımızı tanzim etmeye. İyilikten yoksun olmak, karşının hüznünü anlamayı da beraberinde getiriyor. İyilikler, tükenmemeli, bir yetimin başını okşamakla başlamalı derim. Bir hasta ziyareti, bir mahkûmun eksiğin giderme, bir yoksulun ihtiyacını görme. Yol başlarında çeşme inşaatı, okul yapımına yardım, evin önünü temizleme… İyilik yapmak için fırsat daima mevcuttur.

İçinde bulunulan an, hüznün en iyi yaşanabileceği andır. Hüzün, iyiliğin kan kardeşi. Kardeşinin, komşusunun, akrabasının, milletinin hüznünü yaşamayı beceremeyenlerin iyilik yapmaya da nasipleri olmayacaktır. Yapsalar (sansalar) bile, bir karşılık beklediklerinden hiçbir fayda sağlamayacaktır. Tıpkı, iki rekât namaz kılayım da 70 sevap yazılsın, oruç tutayım da cennette yerimi sağlamlaştırayım gibi. Yapılan her işte, her ibadette, her iyilikte bir karşılık beklemek insanlığa sığar bir durum değildir. İnsanlığa sığmadığı gibi, dünya üzerinde karşılaşılabilecek herhangi bir olumsuzlukta yapılan taat ve ibadetlerin bir işe yaramadığı gibi bir algıya kapılınabilir ki, bu da kâbusların artmasına sebep olabilir. Yapılan iyilikler çıkar karşılığı değil, karşılıksız, Hakk için olmalıdır. Hizmet edilen Hakk’tır.

“Kıskançlarla cimriler cennete giremez” mealinde bir hadisi şerif hatırlıyorum. Konumuza ne kadar uygun bir ilahi söyleyiş. İyilik yapmayanların (yapamayanların) sıfatlarıdır, cimri ve kıskanç. Karşının gelişmesini kıskananlar ve elinde mevcut olduğu (mal veya ilim) halde, ihtiyaç sahibine veremeyen cimri, için için yer bitirirler kendilerini. Dünya onlar için bir kâbus meydanıdır. Uykuları rahatsızdır, gündüzleri tekin değillerdir. Cehennem onların içinde kurulmuş, cimrilik ve kıskançlık odunlarıyla yanmaktadırlar. Cehennemi ırak tutmanın yolu vericilikten geçmektedir, karşılıksız olarak.

Bazı insanlar vardır, dudaklarında tatlı bir tebessüm yapışmış lakin gözlerinden derin hüzün okunmakta, ayrılığın, ulaşamamanın, layıkıyla bilememenin hüznü. İstenilen seviyede kul olamamanın hüznü. İyilik yapamamanın hüznü. Problemi çözememenin hüznü. Ağlayamamanın, duyamamanın, gafil olmanın hüznü. Bu hüzün yaşatır onları. Bu hüzün gıdalarıdır. Bu hüzün amaçlarıdır. Bu hüzünle baş başadırlar. Bu hüzün kendisidir. Kendisindendir. Kendisi bu hüznü içselleştirmiş büyük ruhlarda gizlenmiştir. Onun meskeni bu hüznün sahipleridir. Hüzünlüyü bulup, hüzünlenmek gaye olmalıdır. “Kırık kalpler” onun meskenidir. ‘Harabat ehli’ tarifi tam da bu hüzünlü insanları anlatır. Onlar hüzünleriyle yaşarken, derdi, tasayı, kâbusu atmışlar, “Tek” olana, “Bir” olana, “İlla” ya eyvallah etmişlerdir. Ondan gayrısına ise “Lâ” demişlerdir. “Lâ” hüznün başlangıcıdır.

“Farabi’de siyaset felsefesi ve mükemmelliklerin şehri” başlığı altında, Farabi’yi incelediği makalesinde Mehmet Selim Akiş şunları söyler: “Farabi’ye göre beden için sağlık ve hastalık olduğu gibi ruh için de sağlık ve hastalık vardır. Ruhun sağlığı, kendisinden iyi, güzel işler ve fiiller çıkması, hastalığı ise kötü işler ve çirkin fiiller çıkmasıdır. İnsanın iyi şeyler ve güzel fiiller yapmasına fazilet, kötülükler ve çirkin fiiller çıkmasına ise alçaklık, noksanlık ve aşağılıklar denmektedir.” İşte, hastalıklı ruhların verebileceği sonuç kendilerine sadece kâbuslar olmaktadır.

Hayatımızı zevk alarak, neşe içinde geçirmekte, hayatımızı kendimize zindan etmekte elimizde gibi görünüyor. Yapılması gereken, halis niyetle iyilik yolunda ilerlemektir. Bu yol bizi insanlığa ulaştıracaktır.

Dingin, suskun, bilgin, ona-buna karışmayan, yerinde gereğini yapan mükemmellik…

Kâbusların atıldığı bir hayat.

“Gerçekten onu (bilincini) arındıran kurtulmuştur” (Şems Suresi/9)

18 Ocak 2014 Cumartesi

Yazar ve Eser Üzerine Çeşitleme


Bütünüyle hikâyeyi okuyabilmek hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Hep bir yapmacık hikâyeyi yapıştırmış, hep bir kendimize ait, sahte de olsa hayatımıza dair, geçmiş hikâyemizi, okuduğumuz hikâyeye ulamışızdır.  Çünkü; “insan hayatta ancak bildiğini okur” (Tuna Kiremitçi)

Kötü bir şey midir? Derseniz;

Hayır derim. Asla kötü değildir. Ve hatta en doğrusudur. Zaten böyle de olmalıdır. Kitap sayfaları arasındaki hikâye, okuyanın hayatındaki hikâyeyle birleşmediği zaman, okuyan, hikâyeyle birleşemediği zaman, ya o hikâye hiç okunmamıştır ya da kitap içinde yer alan hikâye aslında hayat içinden alınmamış ve asla bir insanı anlatmayan yalancı bir hikâyedir diyebiliriz.

İnsanın bulunmadığı hikâye olabilir mi? Varsa ona hikâye diyebilir miyiz?

Bırakın hikâyeyi, bir matematik teoreminin ve probleminin içinde bile insan yoksa ne işe yarar?

Niçin anlatma ihtiyacındadır yazar?

Yahya Kemal söylemişti galiba, temel özelliğimiz olarak “resimsizlik ve nesirsizlik…”. Geleceğe resim ve nesirle bırakmak hatırayı. Notalarla, mısralarla bırakmakta mümkün tabii. Şöyle devam ediyordu büyük şair: “Bu iki noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu.”

Çalışma özürlü olmak çıkmak, kahir ekseriyetle seçilen devlet idaresi zamanlarına denk geliyor.  Böyle durumlarda, milletin çoğunluğu memnuniyet içinde geçirir hayatını. Kazançları yerinde, karnı tokmuş gibi, sırtı pekmiş gibidir. Mış gibi dediysek, kendilerini tok ve pek hissettiklerindendir. Zoraki bir mutluluk tebessümü ilişmiştir dudaklarına. Muhalif olup düşüncelerini açıklamak isteyenlere uygun ortamlar yoktur, bu yüzden suskundurlar. Değiştirmek isteyenlerin gücü müsait olmadığından eğmişlerdir başlarını kara kara düşünmekten başka işler yapmaya fırsat bulamazlar. Çoğunluğun memnuniyeti, itiraz edenlerin seslerini kesmiştir. İki önemli sonuç doğurur bu durum. Susanların başlarına belalar yağar, yağar ki, dertleri artsın. Memnunların sofralarındaki payları gün be gün azalır farkına varmadan. Bu iki durum içselleştirildiği vakitlerde ise, her iki halde, bir şey üretmenin zor ve hatta imkânsız olduğu durumdur.

Ürün, belaların artmasını bekler. Asıl bela içinde yaşamaktadırlar fakat idrakinde değillerdir. Ne zaman ülkede edebi eserler boy verdi, şiirler, hikâyeler, romanlar yazılır okunur oldu, o zamanlarda yağan belaların görünür olduğuna hiç şüphe yok.

Karnı tok adamdan hiçbir şey olmaz derler ya, aynı manadır. Öğlen yemeğini bir güzel yemiş, geğirmiş kişinin yapabileceği sadece, akşama ne yiyeceğini düşünmek ve hazırlık yapmaktır. Bu arada, ev kiralarını toplamak, yeni girilen kooperatif ödemelerini ayarlamak, hizmetçinin hangi işleri yapacağına karar vermek filan bunlar acayip zamanını alır karnı tokun. Böylelikle ‘resimsizlik ve nesirsizlik’ vurgununda başrol oynarlar…

Ocaklarında ateş yanmaz, kendilerini ateşe atmazlar, yok olmak yoktur hayatlarında, öylece yerler, içerler, uyurlar… ertesi gün aynı minval hayatlar yaşanır gider. “İnsan, dilinden ve sözünden anlaşılır, sözünden bilinir” buyurur Hz. Ali (KV). Peki, sözü yoksa, söylenmemişse nasıl anlaşılacak? Öncelikle, “Aşk ateşinin” ocağına daldırıp, küle vurmalı, külleri rüzgârlara savurtmalı, özünü bulana, kendini görene değin. Bela budur. Belalar üst üste gelmeli ki, diller açılmalı. Diller güllere vurmalı, güzeller söz sırasını almalı. Ki, hayatımıza yeni sesler, yeni üsluplar girmeli. “Yeni şeyler söylenmeli…”

Yukarıdaki sözünü bugünlerde söyleseydi Yahya Kemal, sanırım ‘kimliksizlik’ sözcüğünü de ilave ederdi. Günümüz modası, kendine ait ne varsa terk etmek. Türk’ten utanmak. Türk kültüründen nefret etmek. Gayr-ı Türk olsun da, hangi milletten olursa olsun havası hâkim. Kendini unutan fertlerden de, ne bir hikmet, ne bir güzellik zuhur eder. Kuru, kupkuru hayatlar devam eder gider. Böylece, ilim, kültür, sanat ve hikmet deryaları bizden ırak düşer. Batağa yuvarlandıkça, sarılabileceklerimiz de bizden uzaklaşır.

Sonra, dilde, kültürde, sanatta işgal dönemi başlar. Ne kadar sürer, bitiş zamanı nedir? Bilinmez. Bu arada, vatanın istilası da söz konusudur. Düşmanlar gözlerini dikmişler topraklarımızı nasıl bölüşeceklerini planlamaktadırlar. Dilini, dinini, imanını aldıktan sonra, vatan kendiliğinden kayar gider.

“Atina’da Fransızca olarak neşredilen Le Messager d’Athene Gazetesi, İzmir muhabirinden 15 Mayıs (1919) sabahı, saat 10,30 tarihi ile almış olduğu aşağıdaki telgrafı neşretmiştir:

‘Rıhtımlar insanla dolup taşıyor, tıklım, tıklım doludur. Herkesin elinde Yunan bayrakları, çiçeklerle dolu sepetler var. Hepsi sürur gözyaşları döküyorlar. İzmir’de şimdiye kadar böyle manzara asla görülmemiştir. Bilumum balkonlar bayraklarla ve çiçeklerle müzeyyendir. Sokaklara halılar serilmiştir. Halk, meserret içinde, sokaklarda sarmaş dolaş dans ediyor’.” (Atilla İlhan, Dersaadet’te Sabah Ezanları) anlatılan manzarayı, yakın bir zaman evvel Diyarbakır meydanlarından, sokaklarından hatırlıyoruz, medya aracılığı ile bayraklar adeta memleket sathına yayılmış gibiydi... Tek farkı, Yunan kumandan yerinde başka birisi vardı.

Böyle zamanlar ise, ateşin gönüllere dokunduğu zamanlardır. Eserler doğmaya, evlad-ı vatan birleşmeye başlar.

Hainler temizlenir. Hırsızlar, arsızlar uzaklaştırılır.

Korku, artık korkutanların başında beladır.

Uyanış topyekûndur.


15 Ocak 2014 Çarşamba

Fitne ve Siyaset

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç dünkü (2.12.2013) uzun süren Bakanlar Kurulu toplantısından sonra basının karşısına çıkarak açıklamalarda bulundu. Sorular olmasaydı, hiçbir şey açıklamadı diyecektik. Çanak sorular coşturdukça coşturdu Manisalı’mı.

Söylediklerinin hiçbir anlamı yoktu, gereksiz laflardı. Biz şöyle biliriz: Bakan konuştu mu, Hakk’ı söyler, siyaset yapmaz. O mekân siyaset yapmanın değil, devlet işlerinin basına açıklandığı mekândır.

Alıştık artık, üstüne vazife olmayan konularda konuşmalarına. Bilmeseler de, allame pozlarında gerdan kıvırarak konuşmalarına. Çalım atarak, poz takınarak konuşmalarına.

Manisalı’m, siyaset yapıyor devlet idarecilerinin aldıkları kararların açıklanması gereken yerde. Oy devşirmeye çalışıyor, bir yerlere özür diler gibi yalvarıyor.

Ve, daima yaptıkları gibi ve daima zayıf zamanlarında başvurdukları gibi dinden nemalanmaya çalışıyor.

Daha önceden hazırlanmış ve kağıt üzerine almış notunu. Bir hadis yazmış. Cuma vaazı veren sakallı hocalar edasıyla hadis okuyor. “Ebu Hureyre’den..” nakledilen bir hadis. Fitne üzerine. Basın mensupları, televizyon izleyicileri kulak kesilmişler dinliyorlar. Usta politikacı milleti can evinden yakalamış atış serbest. İçine hadislerden bir cümle de yerleştirilince artık teslim alamayacağı beyin yok. Bunun bilincinde Manisalı’m.

Ebu Hureyre: Hz. Ayşe Validemiz tarafından, “yalancı, aşırı yalancı” sıfatıyla suçlanmış birisi. Adamın işi hadis uydurmak. Yalancının birisi. Yalancı suçlamasına muhatap olmuş bu kişinin rivayet ettiği hadis ne kadar itibarlıdır? Konusu fitne!.

Fitne, işbaşındakilerin yaratabileceği bir olgu. Yetkisiz, etkisiz kişilerin yaratmak istediği fitne bir solukluk olabilir ancak. Balon gibidir, iğnenin dokunmasıyla ortaya salınmak istenen fitnede söner gider. Lakin, yetkili ağızlardan ortaya sürülen fitne tesirlidir. Destekleyicileri de olduğundan uzun sürelidir ve Allah muhafaza yıkıcı tesiri diğerlerinden kuvvetlidir.

Fitneyi tesirsiz, etkisiz, yetkisiz, yayılmasız, önemsiz… bırakmanın yolu, Prof. Dr. Metin Boşnak Hoca’nın mesajında gizli:

“Siyasetin dilinin seküler olması lazım. Aksi halde, dini ve tarihsel telmihlerle bir ‘Musa’ oluyorsunuz, bir ‘Firavun’…”

Aklınızı başınıza toplayın!...

13 Ocak 2014 Pazartesi

Ümmet, İslamcılık ve Günümüz Tartışmaları-VII

Özet ve çözüm:

‘İslamcı’ kelimesi söylenildiği vakit, bizler karşımızda Müslüman birisini gördüğümüzü ve onun tavır ve davranışlarının İslam’dan mülhem olduğunu, ahlak anlayışının Kuran’ı Kerim’e dayandığını, tefsirlerinin hadislerle anlatıldığını anlarız. Hayır, anlatılmak istenen bunlar değildir. Devlet kademelerine gelerek, sistemi kendi arzuladıkları gibi değiştirme, istedikleri şekle sokma gayretlerini, cümlelerinin içine ayetler, hadisler ve geçmişte yaşamış büyük insanların sözlerini sıkıştırarak propaganda yapmalarından başka bir şey ifade etmemektedir. Propaganda ise, dinleyicilerin (halkın) kandırılması, ikna edilmesidir.

Öteden beri, bu tür politikaların güdücülerinin, dış merkezlerle yakın irtibatları, uygulamak istedikleri politikaları birlikte belirledikleri çoğu gazete, dergi ve kitaplarda anlatılmıştır. Hatta iktidardaki partinin tüzüğünün Amerika’daki bir düşünce kuruluşundan gönderildiği ve olduğu gibi kayıtlara geçirildiği defalarca yazılmıştır. Bu demek oluyor ki, kendi başlarına düşünme yetileri noksandır. Proje üretimleri yoktur. Mutlak surette dışarıdan birilerinin fikirleri ile hareket ederler.

Osmanlı İmparatorluğu’nun hayatiyetini tamamlaması ve tarihteki yerini alması için, dış dünya tarafından çok değişik projeler üretilmiştir. İmparatorluk içinde yaşayan farklı etnik yapıları, farklı mezhepleri, farklı dinleri kaşıyarak Osmanlı’ya düşman yaparak, karşı savaştırmışlardır. Ayrıca aynı din mensuplarını, Müslümanları da modern ve ilmi gelişmelere karşı olarak eğitmek ve kendi istedikleri din yorumlarının dışına çıkmamalarını sağlamak üzere, özellikle adına İslamcı diyerek, (Mısır’da da Müslüman Kardeşler) kuru, ham ve softa din uygulayıcıları olarak yetiştirilmişlerdir. Bu işlemler kendi ülkemizde ve kendi insanlarımızı kullanarak yapmışlardır. Para desteği, mekan desteği, hoca desteği, matbuat desteği gibi desteklemelerle avuçlarının içine almışlardır.

Bu işlemlerin en başında İngiltere Devleti vardır. Ülkemizde yetiştirdikleri yetmezmiş gibi, buralarda başarılı olanlarını alıp kendi ülkelerine götürmüşler (tüm dünya da bu uygulamayı yapmaktadırlar) oralardaki üniversitelerde gelişim ve eğitimlerini tamamlamışlar, kendilerine muti insanları mezuniyetlerinden sonra ülkelerine göndermişler ve özellikle devlet kademelerinde üst düzey görevlere kadar gelmelerine desteklerini esirgememişlerdir. Politikacılarımızın ikide bir yurt dışına çıkarak, çeşitli düşünce kuruluşlarında konferans, toplantı, yemek adı altında yaptıkları görüşmelere dikkat çekmek isteriz. Ki, bu tür seyahatlerden sonra Türkiye’ye döndüklerinde hiç akıllarında olmayan işleri yapmaya girişmeleri de enteresan örneklerdendir.

Önemli özelliklerini not edelim: 1. Gösteriş Müslümanıdırlar, kuru softalık hastalığına yakalanmışlardır. 2. Amaçlarına ulaşmak için ‘papaz elbisesi’ bile giyerler. 3. İlimin ne söylediği değil, kendilerinin ne düşündüğü önemlidir. 4. Bugün söylediklerini yarın yalanlayabilirler. 5. Kendilerini çok bilmişler sınıfına, karşıyı cahiller sınıfına koyarak konuşurlar. 6. Daima tahakküm eder vaziyettedirler, karşıyı küçümserler, aşağılarlar. 7. Tarihe düşmanlık gösterilerini güçlü oldukları zamanlarda rahat yaparlar, sair zamanlarda tırsarlar, korkaktırlar. 8. Cumhuriyet, Atatürk ve Türk düşmanıdırlar, bu hususiyetlerini dergilerinde, gazetelerinde, konferanslarında çaktırmadan özel kelime ve cümlelerle dinleyiciye, okuyucuya şırıngalarlar, mesela ‘90 yıldır’ diye başlayan cümleleri bu kabildendir. 9. Yardımsever görünseler de, ettikleri yardımlardan daha fazlasını kendi hanelerine yazmakta beis görmezler. 10. Daha dün parası olmadığı için evlatlarını arkadaşlarının parasıyla okutan birileri, bugün milyonlarca dolarlık emval sahibi olursa hiç sesini çıkartmazlar, ne de olsa bizim adam derler.

Uzatılabilir, daha gerek yok.

Onlar da bizim insanımız.

Doğru yola gelmeleri için duacıyız.

***

Bu çalışmamızı yaparken Facebook sayfamıza bir dostumuzun mesajı düştü, ayniyle buraya almanın bir zararı olmasa gerek:

“Irkçı Arap milliyetçiliği Muaviye döneminde öyle şahlandı ki;
Arap medeniyeti İslam medeniyeti olarak yutturuldu saf Müslüman Türk alemine… ve 1400 yıldır, Arapların örfleri Türk örf ve geleneğini örtmek için çaba harcandı… şu an kökten dinci dediğimiz kesimin tüm örf ve adet, kılık ve kuşamları net olarak Arap milliyetçiliğinin İslam medeniyeti haline getirilmesinin sonuçlarıdır…
Öz olan Türk medeniyetinin İslam’ıdır…
Uyan ey Türk, İslam senin örfünü adetini yazar durur, seni anlatır, senin hallerini işaret eder, Arapların değil…
Uyan derin uykudan…”
(Bahr-ı Harabe)
(Bitti)