31 Aralık 2014 Çarşamba

‘Paralel’ Üzerine Söyleşmeler!


Paralel devlet yapılanması nedir, nasıl olur?

Sorusu üzerinde biraz tartışma, görüş alışverişi, fikir dolaştırma yaptık. Görüşmenin gelişimi ve sonuçlarını ilerleyen satırlarda bulacaksınız.

17/25 Aralık önemli bir tarihidir Türk siyasi hayatının. Cumhuriyet tarihi boyunca böylesi bir fotoğraf seyredilmedi ülkemizde. Neler olduğunu hatırlatmaktan ziyade, unutulmaya yüz tutmuş bazı noktalar üzerinde ısrarla durmak daha tesirli olacaktır. Siyasi hayatı düzenlemek, birisinin istediği gibi olmasını sağlamak üzere; çıkarılmış ve uyulması zorunlu olan kanunları, yönetmelikleri, kuralları uygulamak yerine, yine o kişinin sağlığı ve selameti için hemen o anda uydurulan ve yasalaştırılan kuralları uygulamak, ‘hukuk’a ikame anlamında olmak üzere, yapılagelen eylemleri anlatır. Dikkat edilirse, hukukun yerine geçmek üzere, hukuk değil, bir kişinin, bir beyin, bir ağanın, bir şeyhin… İsteğinin yerine getirilmesi. İsterseniz buna ortaçağ uygulaması bile diyebilirsiniz. Ve hatta diyebilirsiniz ki, ortaçağa kurban olam, ne de olsa sonunda Fatih’i vardır.

Kiminle konuşursanız konuşun, geri kalmışlığın, Hakk’a riayet edilmezliğin, üniversitelerimizin bilim üretemeyişi, aydınlarımızdaki savrulmalar, insanımızın hodkâm oluşu hususlarında diyecekleri ilk şey; eğitimdir. Eğitimin yanlış verildiği, yetersiz verildiği, lüzumsuz bilgilerin çocukların beyinlerine şırınga edildiğini filan söyleyeceklerdir. Bu muhteremler iktidar olup yönetim kademelerine oturduklarında (ki, 13 yıldır test edilmiştir) ilk yapacakları şey inanın, yanlışta olsa, eksikte olsa işleyen eğitim sistemini, tedavisi belki de imkânsız olmak üzere bir kez daha bozmak olacaktır. Çünkü doğruyu, Hakk’ı bilmiyorlar, insanı tanımıyorlar. Bir örnek olmak üzere, İlahiyat Fakültelerinde okutulmakta olan felsefe ve sosyoloji gibi derslerin tedrisattan kaldırılmasını söyleyebiliriz. Devlet içine çöreklenmiş paralel bir yapının yapacağı da bundan farklı olamazdı.

Esasında dünya yüzeyinde paralel çizmek imkânsızdır. Biz varsayıyoruz. Dünyada çizilecek paralel varsaydığımız çizgilerin uzayda birleşeceği bir gerçektir. Çünkü dünya düz değildir. Bu varsayımı unutmayarak devam edelim.

“Herhangi bir alanda ortaya çıkmış olan sorunlara çözüm bulabilmek amacıyla ortaya atılan paradigma; sorunları çözmeye başladıkça dikkatleri üzerinde toplar, daha çok kişi tarafından kullanılır, kullanıldıkça büyür, güçlenir ve büyüdükçe daha çok kullanılır. Bu süreç sonunda alana hakim olan paradigma; alternatif bir paradigmanın olmaması durumunda sağladığı hakimiyet ile gittikçe din gibi bağlılık ortaya çıkarır, her soruna çözüm olduğuna ‘inanılır’ ve sorgulanamaz hale gelir.” (Zuhal Aslan, Pivolka, Başkent Üni. Sos. Ve İdari Bil. Dergisi, sayı 5)

Bilim adamları, bilimsel tartışmalarında bir konu üzerinde eğilmişlerken buldukları çözümlerin sosyal alanlara da uygulanabileceğini belki de düşünmezler. Sonuçlar bize önemli derecede çözümler sunar. Çünkü yeni fikirler üşüşür ve yeni bir sayfada anlam kazanmaya başlar. ‘Din gibi bağlılık’ ortaya çıkışı, çok defalar Türk siyasi hayatında müşahede edilmiştir. Öteden beri din adamı gibi algı yaratılmış kişilerin bile “çalınmışsa bile, bu paranın bir yardım parası olması lazım” gibi sonuçları okuyucularına duyurması ile kitlelerin algılarında yaratılan, ‘yardım’ mefhumu, hırsızlığın bir anda aklanmasına sebep olabilecektir. Geniş kitlelerin “çalıyor ama çalışıyor” algısına düşürülmesi ise, adeta yeni bir dinin doğuşuna işaret ediyor olabilir. Sözlerinin, hareketlerinin bir ‘sünnet’ edasıyla karşılanması ilginç sonuçları da beraberinde getirecektir. Dolayısıyla sorun ‘sorgulanamaz’ hale gelecek, sorunun aslını ve zihinlere yerleştirilmiş olan mefhumun kördüğüm olması sağlanacaktır.

Bütün bu çalışmaları, devlet kuralları, kanunlar, yönetmelikler, teamüller dışında yeni bir sistem yaratmaya çalışan paralelin ikinci çizgisi gibi düşünmemizde pek tabiidir.

Ben şunu bilirim: eğer devlet içerisinde amir kararlara aykırı olarak iş görenler varsa ki, mutlak surette bir yabancı istihbarat kurumunun; a) ya bizatihi işi görmesi b) ya da ajanların kullanacakları muazzam tekniklerle (olay hakkında konuşulmasının yasaklanması, başka bir konunun en çok konuşulan konu olmasının sağlanması, hedef şaşırtama, yanlış bilgilendirme gibi taktiklerle), iş yapanın iradesinin alınması yöntemiyle işlerin gördürülmesidir. Bendeniz bu topraklarda her iki yönteminde rahatlıkla kullanıldığına inananlardanım. Çünkü devletin en mahrem kanunları denilen kanun maddeleri içinde “yabancı uzmanların çalıştırılması”na cevaz veren hükümler vardır. Ayrıca bu ülkenin Bakanları bizatihi söylemiştir ki, Güney ve Güney Doğu bölgelerindeki otellerde pek çok ajan ve casus kol gezmektedir. Niye acaba? Görevleri, paralel işler yapmak veya yaptırmak olmasın! Yine, ABD Büyükelçisi ve Konsoloslarının ve Türkiye’yi ziyaret eden Fransa, İtalya, İngiltere, Vatikan gibi ülkelerden gelen, araştırmacı ve din adamı adı altındaki (casusların) ilk ziyaret yöresinin Güney Doğu Anadolu Bölgesi ve Diyarbakır olması da dikkate alınması gereken bir husustur.

Sayın Başbakan Tunceli’de, Üniversite’deki konuşmasında “Bundan sonra devletin resmi ideolojisi olmayacak” demişti. Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Anayasamızın ilk üç maddesi devletimizin resmi ideolojisini ortaya koymaktadır. Devletin ‘Cumhuriyet’ olduğu ve bu cumhuriyetin, “toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan hakkına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir. Ve Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir”. Hükümleriyle kabul gören ideolojimiz budur. Şimdi bunu yok mu sayacağız? Başbakan’ın söylediği gibi devletimizin anayasal ideolojisi olmayacaksa, bunun yerine ne getirilecektir? Getirilmesi düşünülen her yeni şey (neyse) yeni bir devlet yapılanması ve ideolojisi olmayacak mıdır? Öyleyse bu çalışmaların içinde olanlar da devlete paralel olarak çalışmalar içinde olmak değil midir? Ki, bu çalışmaların sonu yıkıcılığa kadar gider.

Gazetelere ve haber bültenlerine yansıdığı kadarıyla, özellikle Güney Doğu’da eşkıya kılıklı kişilerin yol kontrolleri yaptığı, kendi okullarını açtığı, polis gücünü oluşturduğu hatta ve hatta Vali bile atadığını öğreniyoruz. Üstelik bu eylemler kapalı kapılar ardında değil, bizatihi kendileri tarafından basına verilerek duyuruluyor. Resimleri videoları internet sayfalarında dönüp duruyor. Güvenlik birimlerinin kışlasına ve lojmanına tıkılıp, paralel yapılanmanın hedeflerine yürütüldüğü bu kadar net olarak hiç anlatılmamıştı.

Velhasıl bu ‘paralel’ hamuru çok su kaldırır. En iyisi, kanunlarda ne yazıyorsa, hukuk neyi emrediyorsa onların tamamını uygulamaya koymak ve atılı suçlardan kurtulmak.

Ne diyordu ömür boyu hapse mahkûm bebek katili: “4-5 ay içinde çözüm olmazsa darbe olur”. Gerçek paralel yapılanmanın askeri tarafından yapılan bir meydan okumadır bu. Ancak biliyorlar ki, her ayaklanma gösterisinde, her molotoflu saldırıda, her sokak hareketinde bir talepleri yerine getirilmiştir.

Benim kafam karışık, kim paralel, kim yamuk?


30 Aralık 2014 Salı

Cizre, PKK, AKP… Anayasa, Kürt Devleti

Cizre olayları devletsiz kalan uykudaki devi uyandırmaya yetmedi anlaşılan. Sahi bu olaylar niçin çıkmıştı?

Hatırlayalım.

Başbakan Yardımcısı B. Arınç, HÜDAPAR’ı ziyaret etti. Neler konuşulmuş olabilir?

Öteden beri şikâyetimiz, PKK’nın Kürtleri temsil etmeyeceği idi. Sözde çözüm sürecini de bugüne kadar sadece PKK ile yürüttüler. Kürtler asla masada bulunmadı. ya PKKlı hainlerle, ya da aşiret reisleri, ağalar veya şıhlarla görüştüler. Bunların hiçbirisi Kürtleri temsil edemezdi ve bu görüşümü müteaddit defalar bildirdik.

Şimdi seçim dönemine girdik. Oy lazım oy. Ne yapmalı? Öyleyse, ihmal edilen Kürtlerle de görüşelim mantığı hükumet yetkilisini HÜDAPAR’a götürdü. Bunlar kim? PKK’nın dinci versiyonu. Haydaa, siz hiç mi doğru dürüst bir denklem kuramazsınız arkadaş? Hiç mi doğru dürüst bir havuz problemi çözmediniz?

Akılları sıra, biz bütün görüşmelerde Kürtleri birleştirecek bir heyetle görüştük diyecekler, yani?

Yanisi şu;

Kürt oylarının peşindeler.

AKP listelerinden, HÜDAPAR’lı bir-kaç kişi ve Kemal Burkay’ın da aday olması neredeyse kesin gibi. Sanırım PKK’nın önereceği bir-kaç kişi daha ilave edilir ve seçime gidilir. Kürtlerin oyları alınır ve anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşılır.

Hesap bu.

Kesin olarak söyleyebilirim ki, bu hesabın sonucu tutmaz. Sınıfta kalırsınız.

Bu tür yalpalamalar uyuyan devi uyandırır.

Avucunuzu yalarsınız.



29 Aralık 2014 Pazartesi

Cesaretin Ne önemi Var?


Aklıma getirdi Sayın Başbakan. Cesurluk gösterisi istedi bir taraftan, hay hay cevabını aldı. Sorulan sorular üzerine da memnuniyetini bildirdi. Bunlar siyasi hayatın içinden oyun eskizleri. Olabilir, öteden beri de olagelmiştir.

“Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz” cevabı verilmesi üzerine de, “Katı yüreklilerle gönüllere girilmez” deyiverdi, ne ilgisi varsa. Davutoğlu bir renk, değişik bir hareketler bütünü olarak ayrı bir lezzet kattı siyasi havaya. Dikkatle izleyenler, asla üzerinde bulunmayan vasıfları var(mış) gibi yaparak, üstüne yapıştırmaya çalışıyor. Lakin ütüsüz elbise ayarında duruyor sırtında.

Hem, Tunceli’ye varmak için cesaret neden gerekli olsun ki? İnsan kendi bağının arka yamacına gitmek için hangi cesarete sahipse o kadarı yeter de artar bile.

Davutoğlu’nun şu lafları ayıp kaçtı, biraz da mahcubiyet içeriyordu: “Tunceli’ye gitti, ne yaptı Valilik önünde konuştu, bir kişiyle bile konuştu mu, ama biz Türkiye’nin her tarafında konuşuyoruz.” Yapmayın Sayın Başbakan, esnafa kepenklerini kapattırıp, sokakları boşalttırıp, protesto eden bir grup PKK’lıyı serbest bıraktırıyorsun ve Bahçeli’den insanlarla konuşmasını istiyorsun. Bu ne perhiz derler sonra. Cesaret testi isterken, cesaretinizi mi yitirdiniz yoksa.

Ha, bakınız sizleri cesaretlendiren bazı yalakalar olmuştu, geçmişe dönerek bir-kaç cümle hatırlatma yapalım da neleri niye ve nasıl yaptığınızı hatırlayalım:

“Ergenekon sürecini doğru yönetebildiği ve cesaretle kamuoyu beklentilerine uygun ölçülerde politikalar üretebilirse AK Parti geleceğe damgasını vurabilir. İşaretler bu yöndedir. Üstüne üstlük, AK Parti'nin Ergenekon konusundaki cesareti ve dik duruşu, Kürt sorununa da kuşatıcı bir ivme katarak, DTP'yi ve terör örgütünün etkisini de giderek minimize etmektedir.” (Ahmet Turan Ayhan -23 Temmuz 2009 Yenişafak)

Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye tarihinin en önemli “liderlerinden” birine dönüştü.  “İyi politikacı”, geçirdiği değişimlerle “tarihî bir lider” olma başarısına erişti.  Türkiye’yi de aşan çok geniş bir vizyonun sahibi şimdi.  En zor, en belalı işlerden birine girişerek yirmi beş yıllık savaşı durdurdu.  Bunu yaparken, sadece “tarihî liderlerde” görülebilen bir özelliğini ortaya koyarak, kendi taraftarlarının bir kısmıyla çelişebilme cesaretini de sergiledi.”  (Ahmet Altan - 21.10.2009-taraf)

“Talabani, bana birkaç yıl önce ya Süleymaniye’de ya Bağdat’ta söylemişti, “Bu iktidar Türkiye’de Kürtler için büyük şans. Çünkü bunlar Türkiye tarihinin Kemalist ideolojiden gelmeyen tek siyasi iktidarı.” Evet, “İttihatçı genleri” ve “İttihatçı kodları”na sahip olmadıkları için, Türkiye’nin şu sıradaki yönetici kadroları aslında, Ermeniler için de “büyük şans” olmalı. Hatta, “Müslüman kimlik” paradigmasından dünyaya bakmayı ihmal etmedikleri için Azerbaycanlılar için de...” (Cengiz ÇANDAR-14.10.09-hürriyet)

“Ortadoğu ve genel olarak İslam Dünyası açılımını ABD'nin “Büyük Ortadoğu Projesi”ne bağlayanlar var. Ben oraya bağlamıyorum; Ahmet Davutoğlu'nun “Stratejik Derinlik”ine bağlıyorum. Davutoğlu, “Büyük Ortadoğu Projesi” daha ortada yokken kaleme aldığı “Stratejik Derinlik” adlı eserinde, Türkiye'nin takip etmesi gereken dış siyaseti ortaya koymuştur. Bu siyaset büyük ölçüde o siyasettir.” (Hakan Albayrak/31,03,07/Y.Şafak)

“İşte; yüzyıl sonra ilk kez iyi şeyler yapılmaya çalışılıyor. İlk kez, ortaklıkları güçlendirme, refahı artırma, adaleti getirme yolunda adımlar atılıyor.”  (İbrahim Karagül)

AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn de Türkiye ve Ermenistan’ın bugünkü taahhütlerini yerine getirmekte de aynı cesareti göstereceklerini umduğunu söyledi. Rehn, “Bu, tüm bölge için iyi bir örnek teşkil edecektir” dedi. BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun, protokoller imzalanmasını “tarihi karar” olarak niteleyerek, bu gelişmenin iki ülkenin aralarında “dönüm noktası” oluşturduğunu savundu.” (12/10/2009 tarihli gazeteler)

“Barzani : Erdoğan’ın politikası sorunları çözmeyi amaçlıyor. Türkiye’nin bu cesaretli adımını destekliyoruz ve Türkiye ile işbirliği içindeyiz. Başbakan Erdoğan’ın bu politikasının iyi bir sonuca ulaşacağına inanıyorum. Sayın Davutoğlu’nu da oynadığı rol dolayısıyla kutluyorum” diye konuştu.” (Amberin Zaman/Erbil - Istanbul - 31.10.2009, Taraf)

“İşte bu yüzden şimdi "Cesaret" diyorum... Ama kastettiğim "üniformalı cesaret" değil benim... Ondan kuşku yok zaten...  Benim söylemek istediğim: "Sivil cesaret" tir... Evet, "sivil cesaret".”
(Fatih ÇEKİRGE -4.5.09-hurr.)

“Günlerin birinde Güneri Civaoğlu da şunları yazmıştı: “Bize "cesur lider" lazım.
Bu cesaret cahilin cesareti değil tabii...
Bilginin, deneyimin, ikna kabiliyetinin, ihtiyacın, vatan ve millet sevgisinin, demokrasiye bağlılığın gereği olan bir cesaret.
"Zorla güzellik olmaz" demeyin. Şartlar kahramanlarını da doğurur.”

Belki bu övgülere layık olduğunuzu filan düşünmüşsünüzdür de sesiniz çıkmamıştı. Göğüs kabartıcı, onur verici laflar çünkü. Gücünüzü nereden ve kimlerden aldığınız belli oluyor bu satırlardan. Yazık ki, yukarıda isimleri geçen o günün yalakalarından yanınızda kalan kimlerdir ve kaç kişidir?

Gaza gelerek yaptığınız veya hükumetinize yaptırdıkları işe temas edelim:

‘Çözüm süreci mi’ yoksa muhalif kesimin dediği gibi ‘çözülme süreci’mi? Çözülme demeye daha yakınız. Ortada bir sorun mu var? Öyleyse, sorunu, sorunun muhatabı ile çözersiniz. Sorun yaratanla değil. Muhatap kimdir derseniz? Kürtlerdir derim. Tabii ki, Millet Meclisi’nde konuşarak, tartışarak, karar altına alınmak kaydıyla. Hükumetin ve yeni Başbakan’ın konuşmalarında, davranışlarında, kucakladıklarında Kürt var mı? Yok. Kimler var? PKK. PKK zaten sorunu çıkartan, sorunu kör düğüm eden değil midir? Ağalık, şeyhlik, şıhlık, seyyidlik gibi ortaçağ sınıflarının tahakkümünü devam ettirmek isteyenlerin Kürtlerle ne alakası olabilir. Kürtler burada tamamen ezilenleri, sömürülenleri temsil etmektedirler. Devlet gücünü eşkıyanın karşısından çekerseniz, halk mecburen sıfatları sayılanlara baş eğecektir. Hele hele devletin diz çökmüş halini, sığınacakları kalenin de yıkıldığını görürlerse, peki ne yapsınlar? Hangi cesaretle bunların yapıldığını nasıl anlatırsınız, hangi cesaret? Hangi toplantınızda Kürtler vardı? Onları temsil ettiğini söyleyen ağaların, zenginlerin, seyyidlerin, şıhların dışında hangi Kürtlerle aynı masaya oturdunuz. Sokakta karşılaştığınız bir-kaç kişiyle iki-üç saniyelik konuşmayı mı anlatıyorsunuz? Yazık cesaret suskunluğu yaşayanlara. Yazık, zerresi bile yokken cesurluk nutukları atanlara.

İsrail’in Filistin ve Gazze’ye saldırıları ayrı bir konu. Uzun süredir hiç üzerinde durmazlar bir konu vardır. BOP. İsrail saldırılarının, Suriye’ye uygulanan politikaların, Mısır ve tüm Arap ülkelerine yapılan demokrasi adı altındaki yapılanma dayatmalarının altında BOP politikalarının olduğunu söylemek için nasıl bir cesarete ihtiyaç vardır? hatta PKK’nın bile BOP uğruna kullanıldığının söylenilmesinin cesaretini göstermek neden zordur. Ha bir gayret..

Duyabiliyorum, dudaklarınızda bir türkü lakin;

Gece karanlığında, mezarlık kıyısına yolu düşen cesur yüreklerin ıslıkları kulakları tırmalar.


27 Aralık 2014 Cumartesi

‘Hâkim Kararı’!


Asıl hukuka başkaldırı, asıl hukuku çiğneme “bir kere anayasayı çiğnesek ne yazar” laflarıyla başlatılmıştı. Onun izinden gittiklerini propaganda edenler de, “gücünüz yeterse yıkın” gibi sakil, sakil oldukça da edep sınırlarını aşan, hukuk sistemine hakaretler içeren laflar ettiler. Daha dün yargının bir kararına karşı, kararın yargıcına hitapla “vatana ihanet ettiğini” bile söylediler, çıkan karar istedikleri gibi olmadığı için.

Devlet yönetiminin en üst kademesinde oturanların bu tavırları, halk kesimlerinin kahir ekseriyetinde hâkim kararlarına karşı duyarsızlık yarattı, yargıya saygıyı bitirdi. Mahkeme kararları artık insanlar üzerinde istenen etkiyi bırakmıyor, çünkü itibarı yitirilmiş hâkimin kararı tesirsiz oluyor. İtibarsızlaştırılan devlet idarecilerinin kararları da itibarsız hale gelmiştir. En son örneğini de, hâkimin verdiği bir kararı uygulamayacağının bazı gazeteler ve televizyonlar tarafından deklare edilmesiyle yaşadık. Nitekim, yayın yasağı üzerine bazı kanallardaki haber spikerleri ağızlarını bağlayarak, yasağı protesto ettiler.

Nasıl söylenilirse söylenilsin, erkler ayrılığının bir bölümü itibarını yitirdikten sonra, gözden de düştü. Artık, hâkim kararları uygulanmazsa sanırım kimsenin diyeceği de bir sözü olamaz. Yasama, yargı ve yürütme ayakları, tümü birden yara aldı. Çünkü çürüme bir kere başlamaya görsün, sepetteki elmaların tamamına sirayet eder. Elmaları kurtarmanın yolu ise, çürüyen elmayı çıkarıp atmaktır. Yapılması gereken budur.

Güney Doğu’da devlet çökertilmiş, ordunun eli-kolu bağlanmış, Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri çalışamaz hale sokulmuştur.

Eşkıya vergi topluyor, mahkemelerini kurmuş, okullarını açmış, polis gücünü yerleştirmiş…

Bizimkinin aklına ‘KAMU DÜZENİ’ geldi.

Aklınızı seveyim.

Paralel safsatasıyla uğraşırken, asıl paralel yapılanmayı ıskaladılar. Hala, Esad düşmanlığı kışkırtılarak Türkiye içindeki olumsuz gelişmeler perdelenmektedir.

Hukuk sistemine olan itibarın zedelenmesi de tüm bu karmaşanın ardından geliyor. Tamiri oldukça zor bir durum. Artık, insanımız direnme moduna geçirilmiştir ve bu otomatik bir işleme durumu almıştır. Bundan böyle, kararlarını verirlerken Hâkimler de, acaba bu kararı beğenecekler mi, beğenmeyecekler mi ikilemi doğacaktır. Hukuk rafa kaldırılacak, kamu düzenine anarşi egemen olacaktır. Yargı kararlarına uyulmaması durumu tam bir kaos ve anarşidir.

İmam-cemaat benzetmesi cuk oturur içinde yaşadığımız ortama. Cemaatin temizliği, imamın temizliği ile at başıdır. Cemaat imamı takip eder. Yargı kararına güvenmeyen ve o kararı veren hâkimi, ihanet-i vataniye gibi bir suçla suçlarsanız, halk da bu yolu izlerse yandı gülüm keten helva.

Çıkış nedir?

Çıkış görünmüyor maalesef. Önümüzdeki seçimlere kadar da kaos devam edecek. İktidar partisinin oy oranlarında gözle görülür düşüşler yaşandıkça, yönetim sertleşecek, sertleşmeler güvenlik devleti uygulamalarını artıracak ve demokrasiden uzaklaşıldıkça, yargı kararları da tartışılacak ve uygulanmama başlayacaktır.

Sabırla koruk helva olur.

Sabırla seçimleri bekleyeceğiz ve gereken ders sandıkta verilecektir.


Yüksek koltuklarda oturanların kışkırtmalarına da yüz vermeyeceğiz. Yırtınmaları boşuna. Milleti ve devleti getirdikleri yer çözülme noktasıdır.

26 Aralık 2014 Cuma

Bir Yobaz Atatürk Düşmanına Cevabımızdır;


İlahiyat Profesörü Osman Eskicioğlu Face Book’ta aşağıdaki mesajı yayınladı:

“Ziya Hurşit, Almanya’da öğrenim görmüş yurda döndüğünde öğretmenlik yapmış, yaşı müsait olmadığı halde Büyük Millet Meclisi’ne Lazistan Milletvekili olmuştu.

Düşündüklerini söylemekten çekinmezdi. Ölümden bile korkmayacak kadar gözü pek ve ataktı. Milletvekili iken gönüllü olarak cepheye gitmiş ve düşmanla cephe savaşı yapmıştı.

Atatürk Sakarya Savaşı’nı kazanıp Ankara’ya döndüğünde büyük bir törenle karşılanınca Meclis’teki kara tahtaya;

”Bir millet kendi putlarını kendi yapar, kendi tapar.” diye yazmıştı.
Mustafa Kemal Paşa’ya suikast girişiminde bulunduğu gerekçesiyle idam edilmiştir.

Allah gani gani rahmet eylesin kabri pür-nur, makamı cennet olsun inşallah
Onu idam eden ve ettiren ve de sebep olan zalimler için yaşasın cehennem

AMİN”

Bu mesajdan anladığımız nedir? Atatürk düşmanlığı, hem de öyle böyle değil, kin, intikam duygusu, haset, edebi aşan ifade… nasıl adlandırırsanız adlandırın. Karşımızda büyük bir Atatürk düşmanı ve düşmanlığı var. Atatürk düşmanlığının varacağı yer de Türk düşmanlığıdır. ‘Zalimler’ ifadesinin hemen peşine taktığı ‘yaşasın cehennem’ dileği ise, yıllardır içinde biriktirdiği kini su yüzüne çıkartıyor. Atatürk’ün kurduğu mekteplerde tedris ederek, Prof.luk makamına kadar ulaşmış bu bahtsız, niteliğini de bir çırpıda ortaya koyuveriyor. Nasıl okumuş, kimler bunu yüksek âlim katlarına çıkartmış bilmiyoruz. Ama özenle yetiştirildiği ve bugünlerde de gerekli verimin alındığı kesin.

Tarihimiz, iyisiyle - kötüsüyle, doğrusuyla - yanlışıyla bizim tarihimizdir. Doğruları göğsümüzü kabartırken, yanlışlarını da gördüğümüzde hüzünlenir, sitemlerimizi bildiririz. Lakin düşmanlık yapmadan, yanlışları anlayıp bugünlere ders çıkartmak üzere. Zaten düşmanlık yapılsa da, kimin umurunda. Ancak hatalı yorumlarla anlatılan tarihi veriler, özellikle genç okuyuculara karanlık kapılar açar, girdikleri dehlizlerden de çıkılamaz virajlara saparlar. Bu durumun ne yararı vardır? niye böylesi yorumlara girerler? Tarih okuması, yıllar sonra edinilen kültür ve inançların tesiriyle bulunulan zamana göre yapılırsa ne gibi tehlikelere girilir hiç düşünmezler. Salla gitsin, al sana tarih!

Şimdi hoca eskisi muhteremin verdiği bilgileri değerlendirelim:

“Ziya Hurşit Almanya’da öğrenim görmüş” (gemi inşaatı ve telsiz): Çamlıhemşin’den çık ve Almanya’ya ulaş ve orada yıllar süren bir eğitim devresi geçir!. Devletin yardımı, milletin bursu olmadan mümkün mü?

Öğrenimden döner dönmez, Eskişehir’de Almanca Öğretmenliği görevi ile görevlendirilir. Hemen görevlendirilir!

Erzurum Kongresi’ne Trabzon delegesi olarak katılır!

Bu kongrede tanıyan Mustafa Kemal I. Meclis için ‘Lazistan mebusu’ aday olarak gösterir! Aynı zamanda da ağabeyi Faik Bey’i Sivas’a vali olarak ataması yapılır!.

‘Gözüne dizine dursun’ diye bir sözümüz vardır. Bu yapılanları göz ardı ederek, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin muhalefeti durumundaki ikinci Grup’ta yerini alır. Milletvekilliği döneminin sonunda da ikinci meclis için aday gösterilmez ve siyasi hayatı son bulur. Önüne büyük imkânlar serilmiş, önüne bir milletin kaderinin tespit edilebileceği derecede fırsatlar sunulmuş bu genç adam, olsa olsa eğitimini aldığı Almanya da öğretilen bazı yanlışların peşine düşmüştür. Bu kesine yakın bir düşüncemizdir. Çünkü devlet o günlerde zafiyet içinde, ekonomisi perişan, millet fakir, yollar çamurlu, tarlalar bomboş, üretim sıfır derecesinde, okur-yazarlık bile nüfusun ancak %5’i civarında. Bu şartlar içinde Ziya Hurşit parlak bir eğitimden geçirilmiş ve kendisinden milletin istifade etmesi zamanları. Peki, kendisi ne yapıyor? “Müdafa-i Hukuk” fikirlerine muhalefet! Muhalefetine kimsenin diyeceği bir şey yok, şimdi söyleyeceğim lafa bazıları gülecek biliyorum ama söyleyeceğim. “Atatürk için muhalefet olmazsa olmazıdır siyasetin”. Şu anektodu da aktaralım: Meclis’te her şeye, her karara karşı çıkan ve çok sert eleştiriler yönelten bir milletvekilinin, milletvekilliğine son verilmesini talep ederler, çok manidar bir cevabı vardır Mustafa Kemal’in: “-Evet çok sert, çok dik muhalefet ediyor, ama namuslu adam!. Onun yerine ondan daha namuslusunu getiremezsiniz. Bırakın işini yapsın.” Demek ki neymiş, M. Kemal namuslu adamları asla ötelememiş, asla onlardan ayrılmamıştır. Namus fukaraları bu misalden bir şey anlamayacaklar ve bildiklerini okumaya devam edeceklerdir.

Ziya Hurşit, milletvekilliği sona erdikten sonra ticarete atılır, fakat beceremez ve zarar eder. Tanıdıkları bir Müsteşar vasıtasıyla devlette bir iş edinmek ister fakat İnönü tarafından reddedilir. Tam da yabancı ajanların aradığı bir halet içinde olduğunu fark edebildiniz mi? Bir karışıklık var, adeta bir başkaldırı var ve hatta bir suikast girişimi bile var düşüncelerde mi, yoksa hayata geçirilmiş mi müphem bir konu. Tarihçi Fahrettin Öztoprak bu suikast girişiminin düzmece olduğu kanaatine varır. (http://fztoprak2.blogspot.com.tr/2013/04/izmir-suikasti.html) lakin tartışmalar sürmektedir.

Prof. Dr. Yücel Özkaya, Atatürk araştırma Merkezi Dergisi, 22. Sayısındaki makalesinde şu bilgileri vermektedir: “Suikastçı Ziya Hurşit kaldığı otelde tutuklanmıştı. Yatağının altından silah ve bombalar çıkarıldı. Ayrıca, yanında üç bin lira kadar vardı.” Ziya Hurşit yakalandıktan sonra Mustafa Kemal ile görüşmüş ve şu konuşma geçmiştir aralarında: “Gazi, kendisine uzun zaman beraber çalıştıklarını, bu harekete niye giriştiğini sormuş, Ziya Hurşit de ‘-Paşam, ne yapayım ki bugün huzurunuzda bu vaziyetteyim’ demiştir. İkinci kez görüşme kabul edilince, sığınıcı sözler söylemiş, Gazi de adliyeyi kastedip ‘- Ben intikamcı bir adam değilim. Fakat, iş artık mahkemeye intikal etmiştir, neticeyi beklemekten başka çare yok, müdahale edemem’ demişti”. (Yücel Özkaya aynı makale)

Konuyu öğrenmek isteyenlere bolca kaynak var kütüphanelerde. Bizim amacımız Atatürk’e suikastın tarihini yazmak değil. Bulabildikleri her fırsatta Atatürk düşmanlığını gösterenlere, bizim de bir tarafımızın olduğunu bildirmek.

Bu insanlar niye düşmandırlar Atatürk’e? 1. Zaten bitmiş parçalanmış olan Osmanlı İmparatorluğu’na, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak son vermek. 2. Hilafeti kaldırmak. 3. Tekke ve zaviyeleri kapatmak. 4. Osmanlı harflerini değiştirerek Latin (çok eski Türk harfleri olduğuna dair tartışmalar da vardır) harflerine geçmek. 3. Laiklik ilkesini uygulamak ve yasalara geçirmek. 4. Kıyafet devrimlerini yapmak. 5. Gericiliğe prim vermemek. 6. Türkiye kalkınması ve uygarlık sınırlarını aşması için modern eğitime önem vermek, tedrisatı birleştirmek (tekleştirmek). 7. En hakiki Mürşit’in İlim olduğunu söylemiş olmak. Böylece menfaat kapıları kapandı. 8. Namussuzları devlet idarelerinden uzaklaştırmak, Mason localarını kapatmak, İngilizlerle irtibatı kesmek, daha doğrusu dünyanın emperyalist ülkelerine karşılık, özellikle İslam ülkeleriyle paktlar kurmak. 9. Uzun çalışma gecelerinde, sofrasında bir bardak rakı bulundurmak. 10. Gerçek bir Türk olmak. Gerçek bir Türk Milliyetçisi olmak.

Sanırım, Türk düşmanları için Atatürk’ün bu yaptıkları, Atatürk düşmanlığı göstermeleri hususunda kâfi sebeptir.


Ey, yalan – yanlış tarih bilgisi ile bir tarafı (Türk’ü) karalayan, ey iftira atmayı hüner sayan, ey yobazlığın zirvesinde hayatını çürüten cahil. Senin bedduan dönüp dolaşır yine seni vurur bilesin. Beddua ettiğin o yüce ruhun bastığı topraklara kurban olasın. Onun kesip attığı tırnağı kadar bile değilsin.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Dış Politika Yazmayı Denedim


Amerika Birleşik Devletleri Başkan Yardımcısı Bidden, “IŞİD’in Türkiye gibi müttefikler yüzünden doğduğunu” söylemesinden sonra tartışmalar yapıldı ve sonunda, özür dilediydi, dilemediydi düzleminde devam etti gitti. Özür dilediğini söyleyenler havuz medyası taraftarları, diğerleri ise bekledikten sonra, Başkan’ın kendi ağzından “özür dilemediği”ni söylemesini tekrar etmekten öteye, kısır siyasi kapışmayı geçmemişti. İstanbul ziyaretinde ise konu hakkında soru sorulmasına mani olunmuştu. Engellemenin kimden geldiğini ve neden engellendiğini bilmiyoruz. Bu engelleme işi ülkemizde pek sık rastladığımız bir eylem tarzı olduğundan, Yeni Türkiye’nin sıfatlarından olduğunun bilinmesi ile üzerinde durulmaya değer görülmemiş olabilir. Özellikle Güney Doğu yöresinde meydana gelen olayların basında yazılması, üzerinde konuşulması hemen mahkeme kararıyla yasaklanır ya, alışkınız biz, alışkınız!.

Bidden niye geldi? Kameralara karşı ve bilmemiz istenen kadarıyla bize yapılan açıklama şu: “Suriye meselesi, IŞİD’le mücadele ve Enerji güvenliği ve araya sıkıştırılan Kıbrıs. ABD ile Türkiye’nin stratejik, model ortak olduğu ve ilişkilerin mükemmel düzeyde bulunduğu.” Bunlar sıradan herhangi bir ülke ile yapılan görüşmeler sonunda bildirilen açıklamalara benziyor. Mutabakatın bulunduğu sorunlar üzerinde saatlerce (planlanandan 3 saat fazla) görüşmeler niye yapılır? Yoksa açıklanamayan ve bizden saklanan bazı bilgiler mi var? Toplantı sonrası gazetecilere yapılan açıklama toplantısında soru sorulmasına mani olunması da ilginç fikirleri üşüştürüyor nedense. Her mani oluşun, bir gerçeği kapatma ihtimali yüksektir nede olsa!.

‘Model ortaklık’ artık tıkanmış, çalışmıyor gibi. Sebep ne olabilir? Derinlerle görünenler arasında bir çatışma mı söz konusudur? Mesela şu üçüncü göz meselesi; Afrika dönüşünde uçakta gazetecilere ‘çözüm süreci’ hakkında: “Amerika’yla çözemeyiz. Kürt’ü, Türk’ü, Laz’ı, Çerkez’i biz bu sorunu kendi aramızda çözeriz” açıklaması, Başkan Yardımcısı ile görüşmenin uzamasına sebep olabilir mi? Ümit ederim ki, bu söz de, Libya için söylenilmiş -Ne işi var Nato’nun Libya’da- sözüne benzemez. Çünkü derinlerden dayatıldığına inandığım bu çözüm sürecinin her aşamasında, bu süreci dayatan da bulunmak istiyor, çünkü işler istenildiği gibi hızlı ve yolunda gitmiyor. Bir yandan Türkiye’de milletvekili genel seçimleri sath-ı mailine girilmek üzere, bir yandan mesela İmralı’daki mahpus bebek katilinin ev hapsine razı olunması ve bu politikanın yukarılardan dayatılması rahatsızlık veriyor olabilir mi? Veya Suriye rejimi ve Esad’ın gönderilmesi hususunda düşünceler arasında bir ayrılık mı var? Yoksa Rusya ağırlığını koyarak Suriye üzerindeki oyunlara son verilmesini mi istedi? Yoksa-yoksa BOP eş başkanlığına halel mi geldi?

Milli Gazete yazarı Prof. Seyfettin Erol’un 24 Kasım tarihli yazısına bir göz atalım, şu tespite ne dersiniz: “Bu ziyaretin önemli sonuçlarından biri de, ABD’nin Türkiye’yi Mayıs 2013’ten bu yana tecrit etmeye yönelik politikalarına her şeye rağmen ‘esnek mukavemet stratejisi’ çerçevesinde direnmeye devam edileceği mesajının diplomatik bir lisanla Biden’e verilmesiydi. Aksi olmuş olsaydı, toplantı ne bu kadar uzun sürer ne de taraflar basın açıklamasında soru sorulmasından kaçarlardı”.

Ortadoğu’da çıkartılan karmaşa ve ABD ileri gelenlerinin Türkiye ziyareti (Aralık’ta da Putin gelecek), demokrasi ve enerji konularının ön perdeye çıkartılarak, asıl gerekçelerin saklanması ise bir garip dış politika olarak ortaya çıkıyor. Neden mi? Enerji adı altında ortaya dökülen petrol ve gaz, ileri ülkeler olan ABD ve Rusya için artık eski önemini yitirmiştir. Bulunan yeni enerji kaynakları (kaya gazı gibi) özellikle ABD’yi rahatlatmış ve ülkelerin dizaynında bugünkü enerji konusunu o ülkelerin ihtiyaçları çerçevesinde değerlendirmiştir. Asla, ne ABD ve ne de Avrupa Birliği klasik enerji ihtiyacı için bir mermisini bile feda etmezler. Onların amaçları, enerjiyi (petrol, doğal gaz) göstererek, Ortadoğu’yu paylaşmaktır. Nitekim Ukrayna krizi de, Ukrayna’nın sahip olduğu verimli topraklar üzerine oturmuştur. Verimli topraklar ve o topraklarda çalıştırılabilecek genç nüfus.

Buraya bir de enerjiden de önde, dünyanın başına bela olmaya aday ‘SU’ problemini de ilave etmeliyiz. Türkiye’nin Güney Doğu ve Doğu’sunda bulunan su kaynaklarının, kendileri tarafından idare edilmesini istemektedirler. Tam da ‘Çözüm Süreci’ safsatasında ‘Üçüncü Göz’ taleplerinin gündeme taşındığı sıralarda!.

‘Üçüncü Göz’ün amacı, Dicle ve Fırat’ın üzerine oturabilmek için klasik enerji politikası taktiğini kullanarak, Kürt kartını açık tutmaktır. Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen 152 kişilik omuzu Amerikan bayraklı Peşmerge askerlerine yapılan ‘Biji Serok Obama’ tezahüratını nasıl atlayabiliriz? Oraların sahibinin Amerika olması gerektiği daha başka nasıl anlatılabilir? Bölge için bolca suyu olan, bakir topraklar, yaşlı Avrupa’yı ve doymak bilmeyen ABD’yi besleyecek verimliliktedir. Yeter ki, toprağı, suyu ve ucuz iş gücünü kullanmayı becerebil.

Avrupa’nın Ukrayna üzerine değişik ekonomik politikalarla (Gümrük Birliği’ne girmelerinin istenmesi gibi) saldırması üzerine, Rusya sessiz kalmamış, direkt müdahale ederek oynanan oyunu bozmuştur. Bu arada Kırım’ı da ilhak ederek Karadeniz’e açılan kapısını sağlamlaştırmıştır. Bunun üzerine Rusya’ya petrol üzerinden oynan oyun, milyarlarca dolarlık zararına rağmen Rusya’yı pek etkilemiş görünmüyor. Çünkü parasını sağlamlaştırdı, dostlarını kavileştirdi. Hatta rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bir yıl önceye göre daha güçlü bir Rusya var şu an itibariyle. Petrolün varil fiyatı yarı yarıya düşmesine ve ABD’nin dümen suyundaki Suudi Arabistan’ın petrol satışlarında herhangi bir kısıntıya gitmemesi bile, kıskaca alındığı sanılan Rusya’nın umurunda olmuyor.

İran – ABD yakınlaşmasını da göz ardı edemeyiz. Yakında sağlanacak olan İran’ın ‘nükleer enerji tesisleri hakkındaki’ anlaşma ile artık İran’ın ABD ve Avrupa için problem olmayacağı düşünülmektedir. Ancak, devletlerarası anlaşmalar da karşılıklı talepler masaya yatırılıp, uzlaşmalar buna göre yapılmaktadır. İran’ın şartlarından birisi de Suriye ve Esat’tır. Çünkü Esad, İsrail’e karşı sağlam bir kale olarak kabul edilmektedir. Durum böyle olunca ABD Suriye ve Esad konusunda bir adım geri çekilmiş olmalıdır. Sanırım, Türkiye’nin, ABD tarafından ‘tecrit edilme’ politikasının sebepleri anlaşılmış oluyor.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Saraylar inşaa ederek, geleceğimizi rahat ve huzur içinde geçirmenin planlarıyla meşgulüz. -Hala, ye kürküm ye- meselesi!..

Aksini söyleyeceklere sütunumuz açıktır.



21 Aralık 2014 Pazar

“Son din İslam” tanımı doğru mudur?


“Allâh indînde Din, İslâm’dır! Kendilerine Kitap (bu konuda bilgi) verilenler, onlara verilen bu ilimden sonra haset ve ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allâh’ın işaretlerindeki varlığını (Esmâsı’nın açığa çıkışı olan işaretleri) örterse, muhakkak ki Allâh ‘Seriy’ul Hisab’dır (yapılan işin hesabını anında sonuçlandıran) . (Al-u İmran/19)

Hazreti Peygamber’in son Hacc’ına -Veda Haccı- denilmektedir. Veda Hacc’ından dönüşte, Gadir Hum mevkiinde, 124 Bin Müslüman’a (Ashab) yaptığı konuşmaya ise ‘Veda Hutbesi’ ismi verilmektedir. Bu hutbenin akabinde, Maide Suresi’nin 3. Ayeti nazil olunmuştur, “… Bugün sizin için Dininizi ikmal ettim (Din konusundaki bilgilenmenizi), üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için Din (anlayışı) olarak İslâm’a (Allâh’a tam teslimiyete) razı oldum…”

Böylece Din tamamlandı, ikmal olundu.

Sohbetlerimizde ve yazılarımızda çok sık kullanırız, ‘son din İslam’ tanımını. Oysa son olabilmesi öncesinden de ‘dinlerin’ gelmiş olmasına bağlıdır. Hatta sayısız din gelmiş olmalı ki, ‘son din’ denilsin. Kaynak Kur’an’ı Kerim olmak şartıyla, gelen dinlerin bildirilmesi lazımdır ve o dinlerin bir isminin olması gerekir. Ezberlerimize aldığımız, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi dinleştirilmiş ve adeta bir ırkın, bir toplumun dini gibi algılanan, düzenlere din diyemeyiz.

Bildirilen 224 Bin Peygamber gelmiştir. Her peygamber, bir bölüm, bir kısım, bir cümle,  bir sayfa, bir kitapla ilahi mesajı bildirmiş ve nihayetinde Hz. Muhammed (sav) ile Kur’an’ı Kerim açıklanmış ve Kur’an’ında açıklanan sisteme (dine) isim olarak İslam adı verilmiştir. Daha önceleri din ismi verilmemiş ve o ana kadar bildirilenler, Peygamberinin adı ile anılmıştır. Kur’an’ı Kerim’de ise, dinin tamamlandığı ve adının da İslam olduğu açıklanmıştır. Asla, son din denilmemiştir. Ayrıca, ‘son din’ tanımı, bir acziyetin ifadesi olarak da anlaşılabilir. Allah aciz miydi ki, gönderdikleri tahrif olunsun, değiştirilsin? Bu itibarla, korunan Allah Sistemi, başlangıcından itibaren Allah ilminin, ahlakının tamamlanması içindi.

Başlangıcından beri anlatılan, açıklanan bir sistemdir. Buna ‘Allah Sistemi’ diyebiliriz. Ve sistem her an, an be an daima yaşanmaktadır. Hayy olan böylece ilmini bildirmiş ve kendini anlatmıştır. Son Hacc’ının Arafat’taki hutbesinde, Tamamlanan nimeti ile öncesi devirleri ‘cahiliye’ devri olarak tanımlamıştır Allah’ın Resulü. Cehalet dönemlerini ise ‘ayaklarının altına almıştır’. Veda Hutbesi’nde ‘dinde aşırıya gidilmesini yasaklamış ve öncekilerin helak olmasının dinde aşırı gidilmesi sebebiyle’ olduğunu vurgulamıştır. (Aşırıya gitmekte, riya ve şirk vardır.)

“Aşırı gitmek”, Allah Sistemi’ne aykırı inançları barındırmaktır. Başka bir sisteme inanmak, adeta bir yerlerdeki, göklerdeki, uzaklardaki bir tanrıya iman gibi. Orta yol ise, İslam’dır, tamamlanmıştır, tamamlayan Peygamber’i ise, tamamlandığı için son Nebi’dir. “insanın yapısı ve özellikleri hiç değişmediği içindir ki, hakikatini yaşamasına yönelik nübüvvet açıklamaları kıyamete kadar değişmeyecektir.”

Bir de çok sık kullanılan “üç semavi din” tanımlaması vardır. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, İslam, başlangıcından itibaren Tek bir sistemin tamamlanması için bildirilen, açıklanan bilgiler bütünüdür ki, Kur’an’ı Kerim ile tamamlanması nihayetlenmiştir. Hz. Muhammed’in (sav) “Güzel ahlakı tamamlamak için geldim” hadisi şeriflerinden de izah bulduğu gibi, öncesinden herhangi bir din gelmemiştir. Bu itibarla üç semavi din tanımı da bize göre yanlış olmaktadır. Ki, bu söylem, tamamen dünyevidir ve siyasidir. An itibariyle konumuz da siyaset değildir. Birilerinin hoşuna gitmesi için, aslı olmayan, yanlış olan bazı cümleleri kurmak da bir Müslüman için anlaşılabilir değildir.

İslamiyet’i radikalizmle ilişkilendirerek ve dünya kamuoyuna eli silahlı radikal Müslüman tipleri göstererek, artık Müslümanların ılımlılaştırılmasını sağlamak üzere, İslam’ın önüne bir takım eklerin getirilmesi de yanlış olmaktadır. Ilımlı İslam, dinler arası diyalog (bunun bir benzeri medeniyetler arası diyalog) gibi tanımlamalar da tamamen siyasidir ve kendi düzenini kurmak isteyen İslam dışı güçlerden ve yabancı menşelidir.

Haa!..

Buraya kadar gelmişken, eğer düşüncelerinde, inançlarında bir Allah var ve ötelerde bir yerde duruyor, bir de peygamberi var dünya denilen yerde, o Allah, peygamberine (peygamberlerine) bir şeyler söylüyor, onlarda dünyada yaşayan insanlara anlatıyorlar… gibi bir inancınız varsa; Din ha son olmuş, ha üç semavi din olmuş, ha ılımlı İslam olmuş… hiç fark etmez.

Erenler ne güzel söylemişler:

“Sonlu olmak istemiyorsanız, rotanızı sonlulara göre ayarlamayınız”.

“Rakamların sonu olmadığını bilirsiniz değil mi?”

19 Aralık 2014 Cuma

Sormak, Sorgulamak Yasaktır; Bu Nasıl Dünyadır? -III


‘Zat’ı sorgulanamaz, tefekkür edilemez, anlaşılamaz, bilinemez. Üzerinde konuşulamaz, soru sorulamaz, hikâye edilemez. Acziyetimizin Allah’ca bir ifadesidir. Zat’ı her şeyden beridir, rengi, şekli, kokusu yoktur, bilinemez. Sorularımızı biz, dünyada öğretilen üç boyutlu âlemin bildirdiği verilere göre düşünür ve sorarız. Dünyevi kelime ve kavramlar, ‘Zatı’nı kavrayamaz, kapsayamaz ki, sorusu olsun. Yorumcu yazarın, atıf yaptığı Hz. Muhammed’in (sav) hadisi şerif ise mutlak surette ‘Zat’ı ile ilgili bir tartışmaya dair olsa gerektir.

“Sana sorarlar” buyurur ve farklı konuları, farklı ayetlerde zikreder. ‘Benden’, ‘Ruhtan’, ‘Dağlardan’, ‘yetimlerden’, ‘Ölümden’, ‘Din sürecinden’.. çok konuları sorarlar. Dikkat edilirse, sormasınlar değil, ‘sorarlar!’… Neden acaba? Bakara Suresi 171. Ayet-i kerime de “Akıllarını kullanmazlar” buyurulmaktadır.

Bildirilen ilmin tamamı sorgulanabilir, öğrenilebilir, anlaşılabilir. Sünnetullah’tır, Sıfatıdır. “İsimleri öğrettik” demiyor mu? Allah Rasulü’nün getirdiklerini, “niye getirmiş, ne getirmiş” sorularını sormadan nasıl anlayacağız? Ve anlamadan yapılan ibadetler, hayır-hasenatların anlamı ne olacaktır? Niye yaptığını bilmeyeceksin ve fakat yapmaya devam edeceksin. Programı yazılmış ve startı verilmiş robotun otomatik hareketleri gibi. Anlamdan bihaber, sadece isteneni yapar, enerjisi bitene kadar.

Yine Bakara Suresi 269. Ayette:

“Hikmeti dilediğine verir. Kime Hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir. Bunu, derin düşünebilen akıl sahiplerinden gayrısı anlamaz”. Buyurulmaktadır. Düşünenler, derin düşünenler, akıl edenler, düşünmez misiniz.. gibi sorular, ve uyarılar sıkça gündeme getirilmektedir Kur’an’ı Kerim’de.

Ra’d Suresi 19. Ayette ise ap-açık hakikat vurgulanır: “Rabbinden sana inzâl olunan Hak’tır; gerçeği gören kişi, buna kör olan kişi gibi midir? Yalnızca, derin düşünebilen akıl sahipleri bunu idrak edebilirler!”

Daima düşünmek, sorgulamak, sormak, akıl etmek tavsiye edilmektedir.

Çünkü beyin, verileri depolar ve akla analiz etmesi, sorgulaması, yeni bulgulara ulaşması için hazır eder. Tıpkı ‘veri tabanı’ gibi. Beyindeki bilgilere boş veren, aklın o bilgileri kullanmasına izin vermeyen, gelişmeye kapalı kişiler hakkında Muhiddin Arabi Hz. Mü’minûn Suresi’nin 95. Ayetin tevilat’ında şu cümlelere yer verir: “istidatlarını iptal ettikleri, nefis ve tabiat kuvvetleri gereğince istidatlarının nurunu tabiat ve tortularıyla söndürdükleri, dolayısıyla heyulani örtülerle, zulmani heyetlerle hidayet ve akıl nuruna karşı perdelenmişlikleri gittikçe şiddetlendiği için sözün üzerinde düşünmeleri, tevhid ve adalet hakikatlerini anlamaları mümkün değildir. Bu yüzden Nebi’yi (sav) delilikle suçladılar, onu tanıyamadılar. Nur ile karanlık arasında karşıtlık ve batıl ile Hak arasında da zıtlık bulunduğu için Nebi’yi inkâr ettiler. Buna bağlı olarak da Hakkı inkâr ettiler, tanımadılar.” (Tercüme Vahdettin ince, 2. Cilt)

****

“Bastırılmış ruh hali içindeki insanlara, her şey yorucu ve külfetli gelir ve kendine güveni zedelenir.” Diyor psikologlar. Depresyon illetine duçar olan bu kişilerin belirgin özelliklerine şöylece işaret edilebilmektedir: “Yoğun duygulanma ve hüzün, dürtü/motivasyon eksikliği, normal zamanlarda sevilen şeylere karşı ilgisizlik, sürekli dalgınlık, gelecek hakkında kötümser olma, uyku bozuklukları, sabahları çok erken uyanma veya artan uyku ihtiyacı.” Bu tespitler, sorgusuz küçücük bir dünyanın, çevresi daralmış düşünemeyen zavallılarını anlatmaktadır. Ağır bunalım içindedirler. Problem çözmeye yatkın değillerdir. Çözümü daima başkalarından (grup liderlerinden) beklerler.

Bipolar bozukluk teşhisi konan insanlarda şu özelliklerde görülmüştür: “Uyumluluğa eğilimlidir. Bu insanlar kendi sosyalleşme süreçlerinde, herhangi bir sorgulama yapmaksızın başkalarının beklentilerini yerine getirmeyi ve başkalarının ölçülerini üstlenmeyi öğrenmişlerdir.”

Dini verilerin, ilim adamlarının ve ilim verilerinin bildirdiklerinden anladığımız şudur: bu ülkede tedaviye muhtaç milyonlar yaşamaktadır.

Şunu ilave etmeden geçemeyeceğim, bir inceleme de: “Naziler ve Ruslar, konsantrasyon kamplarında kampta bulunanları otoritenin sözünü dinleyen ve otoriteyi sorgulamayan bir hale getirmek için sularına sodyum florid katmışlardır.” Sonucu tespit edilmiştir. Acaba diyorum, bu fakirlerin de yiyeceklerine, içeceklerine ya da beyinlerine yerleştirilen fikirlerine uyuşturucu bir madde mi zerk edilmiştir?

Hakkımızda hayırlısı olsun.


(bitti, kısmetse ileride yeniden döneriz.)

18 Aralık 2014 Perşembe

Sormak, Sorgulamak Yasaktır; Bu Nasıl Dünyadır? -II


Geçenlerde bir haber vardı basında. “Avrupa Uzay Ajansı tarafından, hayatın oluşumuna dair bilgi toplamak için 67P numarasıyla adlandırılan kuyruklu yıldıza 10 yıl evvel gönderilen uzay aracı hedefine varmış ve kuyruklu yıldıza inişini gerçekleştirmiş.” Biz sorgulamanın yasaklanmasını tartışırken, elin oğlu uzayı fethediyor, iğne ile kuyu kazar gibi, 10 yıldır gönderdikleri aracı izliyorlar ve hedefine sorunsuz oturması için geceli gündüzlü çalışıyorlar. Şu bilgiyi de verelim. Daha düne kadar sömürge hayatı yaşayan Hindistan, Mars’ın yörüngesine uydu yerleştiriyor ve bütün dünyada saygıyla anılıyor. Biz soru sormanın yasak olduğu zamanların garip çocuklarıyız. İrili ufaklı dünya devletleri ve milletler durmaksızın ilmi ilerlemelere yetişmek amacıyla çalışmakta ve büyük başarılar elde etmektedirler. İşte bugünlerde bizim bir televizyonumuzda yapılan din içerikli programa bir seyircinin sorusu: “Hocam tavuklarım 15 gündür yumurtlamıyorlar, hangi duaları okumalıyım!”. İnsanımızı bu duruma düşürenler utansın!

Siyaseten de soru sormak, yapılanları sorgulamak adeta yasaklanmıştır, bu kafaya sahip toplum içinde. İleride tartışmalara neden olabilecek işlere girişilmezden evvel, küçük küçük topluluklarda o işe atıflar yapılarak, hakkında hikâyeler yaratılarak insanların beyinleri uyuşturulmakta, böylece o alan için özel bir ‘inanç’ sistemi geliştirilmektedir. Öyle ki, yapılacak işlerdeki çelişkiler veya yanlışlıklar üzerinde sorgulama ve hatta üzerinde düşünme bile yasaklanmakla adeta yeni bir dogma yaratılmaktadır. Mesela, Erdoğan hakkında ‘ne yaparsa bir hikmeti vardır’ dogması gibi. Söz konusu dogmaların iğdiş ettiği taraftar beyinlerin birlikteliğinde, muhafazakâr tek parti rejiminde “İslamcılığın marjinal radikalizminin bulaştığı kir, havsalanın alamayacağı boyuttadır” (Kenan Çamurcu, tiwit mesajı-21.06.2012) ki, bu mesajdan yaklaşık bir buçuk yıl sonra kirli çamaşırlar halk oyuna sunuldu. Sonrasındaki, polis ve savcılar hakkındaki gelişmeler ise, kirliliğin kabulü gibiydi. Aslında, sorgulamanın yasaklanması tek parti rejiminin sorgulanmasının önüne geçmek içindir. Hepimizin robot olmasını sağlamaya çalışmaktır. Bizler inanırız ki, Müslüman sorgulamaktan asla vazgeçmez ve hiçbir güç onu robotlaştıramaz.

Robotlaştıramaz, çünkü Müslüman aklını kullanır, akıllıdır ve aklı başındadır. Midesinde değildir ki, yalnızca işi yemek-içmek olsun, cinsel organında değildir ki, yalnızca işi seks olsun, kalbinde, bağırsağında değildir ki, hülyalara dalsın aklı başındadır ve beynindeki verileri işlemeye, ayıklamaya, olgunlaştırmaya meyletmiş ve imanı ile aklı, olagelen oluşumları anlamaya koyulmuştur. Verileri değerlendirme de ancak sorgulama ve çözümlemeyle mümkün olacaktır.

Hz. Muhammed (sav)’in bildirdiklerine, ya hiç düşünmeden iman edilecektir, ya da bildirdiklerini anlamak için derin tefekküre girip anlamaya çalışılacaktır. Sormak-sorgulamak yolu asıl ibadeti anlatır. Ki, tahkiki imanın doğumu böylece olacaktır. Anlayarak. Anlamadan, atalarının bildirdiği kadarıyla dini vecibeleri devam ettirmek, İstanbul’a seyahat ederken, Bolu’da mola vermeye ve orada kalakalmaya benzer, otobüsü kaçıranın hali gibi. Resulullah’ın bildirdiği manaları anlamaya çalışmamanın yolu olarak, ‘bu mana bizi aşar’, ‘bu manayı olduğu gibi kabul edelim’, ‘bu mana müteşabih’ diyerek anlama yoluna girmemenin nasıl bir mazereti olacaktır? Akıl ve gönül birlikteliğinin çözemeyeceği, kavrayamayacağı hangi mana vardır? ki, “tefekkür ibadetlerin en büyüğü” olarak uluların kelamlarında ve kitaplarındaki saygın yerini, ilmin gelişmişliğine nazaran hala korumaktadır.

“Tefekkür” ise, sorgulamanın en derinidir.



16 Aralık 2014 Salı

Sormak, Sorgulamak Yasaktır; Bu Nasıl Dünyadır? -I


“Laiklik Dinsizlik midir” başlıklı yazımıza, zahmet etmişler Sabri ÖĞE bey yorum yazmışlar. Bizce memnunluk vericidir, cevaben teşekkür ettik. Kısa bir araştırmayla, kendilerinin yandaş tesmiye edilen bir internet sitesinde yazar olduğunu öğrendik. Yazdıkları, hepsini inceleyememekle birlikte iktidar yanlısı, yöneticileri öven yazılardır (burası bizi ilgilendirmez, sadece tanıtmak amacıyla not edilmiştir).

Yazıya yaptığı yorumdan da anlaşılacağı üzere, dinci kesimle içli dışlı olduğu, eğitimini tamamen muhafazakâr dinci tabakalardan aldığı, laikliğe karşı olduğu, şeriat istediği, laiklik konusunun çok nazik bir konu olduğu, gelişigüzel konuşulamayacağı;

Hususlarını açıklamış ve kısaca üzerinde duracağımız şu görüşlerini de belirtmiştir:

“Efendimiz, din konusunda tartışmayı yasaklamıştır. Geçmişteki birçok toplumun bu yüzden helak olduğunu bildirmiştir.

“İmam-ı Azam Hazretleri, bir din âlimi olan oğlu Hammad’ı tartışırken görmüş ve onu tartışmadan men etmiştir.”

Ve, bu konuları Prof. Hayrettin Karaman’dan sorup öğrenmemizi salık vermiştir. Eksik olmasınlar.

Koyu harflerle yazılmış cümleleri bir daha okuyunuz lütfen. Öz olarak, ‘tartışma’, ‘sorgulama’, ‘fikir beyan etme’, ‘başkasının fikrini dinlememe’ hususlarının gizlice zerk edildiğini göreceksiniz. Muhafazakâr kesimin tabanını ve çocuklarını yetiştirme yöntemi böyle olsa gerektir. Asla sormayacaksın, asla sorgulamayacaksın. Eli sopalı sakallı hoca ne demişse inanacak, iman edeceksin ki, o ne demişse doğrudur. Zaten, gelişmeye ve değişmeye de gerek yok. Nasıl bulmuşsan dünyayı ve dünyanı öylece kabul et ve devam et taa ki, ölene dek.

Birçok yazılarında ve sohbetlerinde ezbere söyledikleri bir söz vardır. “Taklidi değil, tahkiki iman”. Ne demek olduğunu, ne anlatmak istediğini bile bilmedikleri, yukarıya yazmış oldukları cümlelerden anlaşılmaktadır. Ezberleyip, iman ediyorlar. Ezberleriyle baş başa kalıp, dünyalarını berbat ediyorlar. ‘Tahkik’ araştırmadır, incelemedir, sorgulamadır bir kere. Sormadan, okumadan, araştırmadan ‘kim’e iman edeceksin? Neye inanacaksın? Eskizler çoğalmadan, planlayamazsın. Planladım desen de, eksik kalır, ileride değiştirilecek pek çok noktasını tespit edersin. En iyisi, baştan günlerce, yıllarca eskiz çalışmasına devam etmek en iyisi.

Mesela, yorumcu yazarın bizlere tavsiye ettiği hoca, bir fıkıh hocasıdır. Fıkıh nedir? Sorgulamanın en ileri ucu. Sormadan, düşünmeden, sorgulamadan fıkıh hükümlerini nasıl ortaya çıkaracaksın? Bunu bile düşünmeyi yasaklamak hangi akla hizmettir?

İslam Ansiklopedisi’ne tartışma anlamındaki ‘cedel’ maddesini yazan, Yusuf Şevki Yavuz aşağıdaki bilgileri vermektedir.

“Cedel: Sözlükte ‘ipi sağlamca bükmek; birini sert bir yere düşürmek; düşmanlık veya tartışmada çetin olmak, cephe almak’ gibi anlamlara gelmektedir.

Kur’an’da gerçek bilgiye ve kesin delile dayanmayan, yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermek suretiyle hakikati reddetme ve batılı savunma amacına yönelik tartışma yasaklanmış, buna karşılık kesin delil ve gerçek bilgiden hareketle yanlış fikirleri çürütme ve gerçeği ispat edip savunma maksadıyla yapılan tartışmalar câiz görülmüş, hatta bu anlamda Hz. Peygamber’e muhalifleriyle cedel yapması emredilmiştir (bk. En-Nahl 16/125) hadis mecmualarında cedeli yasaklayan bazı hadisler mevcutsa da bunları Kur’an’ın hoş karşılamadığı türden tartışmalar şeklinde anlamak gerekir. Birçok ayette, İslâm daveti karşısında direnen müşrikleri susturmak veya ikna etmek için tartışmalara girişildiği görülür.” (İslam ansiklopedisi, C. 7, Sh. 209) aynı konunun devamında yazar; “Selef âlimlerinin dini konularda tartışmayı reddetmelerine karşılık kelâm ve usûl-i fıkıh âlimleri tartışma kurallarını konu edinen çeşitli eserler yazmışlardır”. Demektedir.


(Kısmetse, devam edecek)

15 Aralık 2014 Pazartesi

Hırsızın Hatası, Hızındandır


Bilim Bakanı’ymış soyha!

Üstelik Bilim Bakanı!

Koca Ragıp Paşa’yı dualarımızla analım. Vaktiyle söylediği muhteşem beyit ete kemiğe bürünüp, Bilim Bakanı’nın dilinden dökülmüş:

“Merd-i kıptî şecaat arz ederken sirkatin söyler”

Be hey Koca Ragıp kimi gördün de söyledin, be hey, be hey!

Bilim Bakanı nasıl söylemiş ona da bakalım:

“Varsa ufak tefek hırsızlıkları falan filan onu da büyütüp şey yapmaya çalışıyor”. Vay, vay. Tam da Bilim Bakanı’na yakışır netlikle anlatılmış. Fetvacı başı ‘hırsızlık değil’ demişti, başka ne kelime kullanabileceğimi bilmiyorum. İzninizle bendeniz yine ‘hırsızlık’ kavramını kullanmak zorundayım. Küçük hırsızlıklar göz ardı edilecek manasını nasıl da güzel vurgulamış Bakan Bey. Gerçi ‘ufak-tefek’ dediği, sabahlara kadar taşındığı halde bitirilemeyen milyar avrolar, dolarlar ya, küçük dedikleri bu. Allah muhafaza ya büyük olsaydı nasıl tarif edecekti bilinmez.

Fırsatı değerlendirmek diye bir tanımımız var. Yıllar geçer büyük bir aşkla saldırır kamu hazinesine. Yetkilendirilmesi ise yıllar yıllar sonradır. Kısa bir süreliğine geldiği görev başında ise, bu süre içinde ne yaparsa kar olacaktır. Bunun bilincinde olarak biraz da acele etmeyi düşünür. Ve acelesi öylesine başına vurur ki, an gelir ne yaptığının farkında bile olamaz. Bir daha bu göreve getirilmesi belki de bir yüz yıl alacaktır. Öyleyse asırlık iaşeyi fırsat bu fırsat halletmek gerekecektir.

Oysa “ayağa dolaşmak” diye de bir tabirimiz vardır. onu hiç akıl etmezler. Etmeye de zamanları yoktur. Ne yaparlarsa fırsatı değerlendirmiş olacaklardır.

“Tîz reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır
Erişir menzil-i maksuduna âheste giden”
(Hâtemî)



13 Aralık 2014 Cumartesi

Laiklik Dinsizlik midir?


Geçenlerde sosyal medyada şu mesajı yazmıştım:

“Neredeyse, Ülkücülerin de Laiklik karşıtı olduğunu düşünmeye başlayacağım. Allah muhafaza. Kişi korkularını kendisi yaratır.”

Bazı arkadaşlarımız görüşlerini bildirdiler:

Ahmed Kür Şad, “Adamın birinin dediği gibi ‘bir insan hem laik hem Müslüman olamaz’ cümlesi, yalanın da, saçmalığın da daniskasıdır. Laik olmayanın Müslümanlığında sıkıntı vardır.” Dedi. Karşı olan bir arkadaşımıza cevaben de ilave etti Ahmed Bey: “Şeriat zaten meşhur ismiyle laikliği öngörmüyor, emretmiyor mu … ağabey? İnönü ile başlayan ve günümüze kadar devam eden, CHP politikalarının, insanların beynine soktuğu laiklik=dinsizlik algısına neden kanıyoruz?”

Sait Yakut Bey, “Laikliğe karşı olduğunu” açık yüreklilikle açıkladı. Öyle sanıyorum ki, Sait Bey, Laikliği dinsizlik olarak anlıyor. Belki de karşılaştığı veya tartıştığı kişilerin laikliğe bakış açılarını sorgulama ve eleştirme anlamındadır.

İlhan Yalçın enteresan tespitler yaptı: “Neredeyse 1/3’ü karşı, 1/3’ü fikir beyan etmiyor, kalan 1/3 ise benim gibi devletin laikliğini savunuyor, tablo vahim” dedi. Böyle ise gerçekten vahim. Hele şu fikrini açıklamak cesaretini gösteremeyenler, daha da vahim bir durumun içinde.

Ekrem Erdem farklı bir pencereden yaklaştı meseleye: “Korkunuzla yüzleşin… çok önemli bir yaraya parmak basmışsınız. Günümüzde kendine Ülkücü diyenler içinde neler yok ki.. ümmetçi, gerçek laiklik karşıtı, mafya sempatikleri v.b.. say, sayabildiğin kadar. Saf bir Ülkücü ve Ülkücülük olduğuna inanmıyorum. Bu söz sadece dudaklarda bir Türkü olarak kaldı. Eskilerden kalma bir-kaç deliyi arıyorum! Arif olan anlar”.

Sait Bey, “Türküm, milletimi seviyorum, Müslüman’ım Şeriat istiyorum. Mevcut sınırların ötesinde Turan ve İslam coğrafyasında hükümran olmak istiyorum. Ben Ülkücü olamaz mıyım?” diye soruyordu.

Murat Alparslan Tekoğlu Bey uzunca bir açıklama yaptı, önemine ve doyuruculuğuna binaen olduğu gibi buraya alıyorum:

“Türkiye’de doğru tanımlanmayıp istismar edilen kavramlardan birisi olan laikliğin ne anlama geldiğini kendisine aydın denilen zümreye sorsanız muhtemelen şu cevapları alabilirsiniz:

-       Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.
-       Din ve inanç özgürlüğü.
-       Dinsizlik (İslamcı aydınların tanımı).
-       Devletin inançlara eşit mesafede bulunması.
-       Çağdaşlaşma, batılılaşma ölçütü Vs.

Bütün bu tanımlamaların laikliğin ana fikri olmayıp kişi ve kurumların kendi anlayış, inanç ve ideolojileri doğrultusunda istismar edip kısmen veya tamamen uydurdukları tanımlamalar olduğunu düşünüyorum.

Laikliğin özü / doğuşu, batı kilisesi ve ruhban hegemonyasına karşı olmaktır. Kendilerini tanrının yeryüzündeki oğulları, temsilcileri gören ruhban sınıfının tanrı ve din adına insanlara zulmetmesine karşı gösterilen tepkinin adı olan laiklik her ne kadar Hıristiyan batıya ait bir kavram olsa da ortaya koyduğu anlayış ve prensiplerin İslam’ın ruhuna uygun olduğunu düşünüyorum.

Zira İslam da ruhbanlığı kesin bir dille reddeder. Bu ruhban sınıfının insanları yoldan çıkaran ve saptıran bir zümre olduğunu bir çok ayette ifade eder.

İslam’a göre hiçbir kimse veya kurum Allah’ın halifesi, temsilcisi, gölgesi Vs. falan olamaz. Hiçbir mevki ve makam Allah’ı temsil etme iddiasında bulunamaz. Böyle bir iddiada bulunarak insanlar üstünde tahakküm kuramaz. Böyle bir düşünce Allah’tan rol çalmaktan öteye gidemez.

Sonuç itibariyle laiklik, taşıdığı anlam gereğince İslam ile çelişmez. Bilakis tam uyumludur. Laikliği dinsizlik olarak algılayan bir kısım İslamcı aydınların içine düştüğü yanılgı laikliği sekülerizm yani dünyevileşme kavramı ile karıştırmalarıdır. Bu insanların yanılgıları kadar laikliği sekülerleşme olarak algılayıp devlet yönetiminde minvalde yanlış tatbik edilen ‘laikçi’ yönetici zümresinin de hatalarını kabul etmek gerekiyor.

Dolayısıyla bir kimse ben laikliği benimsiyorum veya benimsemiyorum diyorsa önce o kişiye laikliği nasıl tanımladığını ve laiklikten ne anladığını sormak gerekir diye düşünüyorum.”

****

Şimdi 30 Ekim tarihli Hayrettin Karaman (laiklik karşıtı) yazısından cümleler alalım:

“-Müslümanların karşı çıkmaları gereken ilke laikliktir. –Türkiye’de devlet dine cephe almış, halkı dinsizleştirmeye yönelmiştir. –Devlet, din hayatına müdahale ve dindarlıkla mücadele etmiştir. – Devlet, dinin yerine bilimciliği ikame etmeye çalışmıştır. –Bazı batı ülkelerinde olduğu gibi yumuşak bir laiklik uygulansa bile Müslüman buna razı olmayacaktır. –Yasama, yürütme, yargı, denetim gibi alanlarda, daha doğrusu hayatın her noktasında, meşruiyet kaynağının din olması lazımdır.”

****

2004 yılından sonra yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında, güvenlik belgesinde yazılı bulunan ‘irtica’nın tehlike olmasının çıkartılması için çabalayan ve başaran Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı makamında yaptığı ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında, 30 Ekim 2014 tarihinde irticanın/gericiliğin (Paralel Devlet) yeniden tehlike olarak ‘Kırmızı Kitaba’ geçirildiğinin gazetelerde yazıldığını da bilgi bakımından not ederek:

****

Yorumsuz olarak aktardım. Konunun önemi dikkate alınarak; bu tartışmanın devam ettirilmesinin faydalı olduğuna inanıyorum.

Görüşlerinize, eleştirilerinize, yorumlarınıza konunun devamı ve olgunlaştırılması açısından ihtiyaç duyulmaktadır.