30 Eylül 2013 Pazartesi

Raks ve Dizanteri


Vaktiyle, savaş kazanmak, çoğu savaşlarda düşmana dizanteri mikrobunun salınmasıyla başlayan bir zafer gösterisiydi. Sıkıştırılmış düşman! Kuvvetleri, güya bulundukları yerlerde dışkılayacaklar ve bu üretimden mikroplar üreyecektir. Dizanteri. Sari olan bu mikrop, tüm orduyu (veya ahaliyi) dolayıp, zayıf düşürecek, tedavi imkanları da sınırlı olduğundan ordu (millet) teslime zorlanacaktır.

Değişiklik yok şimdilerde de. Olan hep aynı.

Ya mikrop gönderiyorlar yok etmek için, ya da mikrobu içten yetiştiriyorlar yine yok etmek için.

Dizanteri, ilginç bir hastalık. Kendini, kendi üretiminle yok ediyorsun. Ne fark eder? Ha dışkılayıp, ürettiğin mikropla ordunu mahvediyorsun, ha da içinden yetişen devşirilenlerle milletini mahvediyorsun, ne fark eder?

Kaleler, içeriden satın alınanlar olmadıkça fethedilemezler. Kural budur.

Orduna veya milletine kirletilmiş suyu içirirsen, mikrop vücudu sarar ve millet yok olur. Yapılan budur. Sultan II. Kılıçarslan’dan bir örnek şöyledir:

Selçuklular Anadolu’da yaylak, kışlak, avlak ve otlak alanları bularak fethetmek ve geliştirme faaliyetlerini hızla devam ettiriyorlarken, Bizans imparatoru da Balkanlarda devletinin sınırlarını genişletmekle meşguldü.  Türkmenlerin, Bizans’ın sahip olduğu şehirlere saldırması ve eline geçirmeleri üzerine Sultan II.Kılıçarslan’dan, şehirlerinin geri verilmesi için yardım talep ettiler. II. Kılıçarslan bu yardım talebine soğuk baktı. İmparator gücünden o kadar emindi ki, Selçukluya saldırarak tüm şehirleri ele geçirmeyi planladı. İmparatorun kurduğu plan, sultan Kılıçarslan tarafından deşifre edilerek, İmparator ordularının geçeceği yollar ve merkezler tespit edilip ve ordunun geçeceği “arazi, ekinler ve otlar tahrip edildi; çevredeki bütün su kaynakları kirletildi. Bu yüzden Bizans ordusunda çıkan dizanteri yüzünden çok sayıda Bizans askeri öldü. Sultan II.Kılıçarslan, bu arada İmparatora üçüncü kez barış teklifinde bulunmayı da ihmal etmedi. Ancak İmparator kibirli bir şekilde barış görüşmelerini Konya’da yapacağını bildirdi” (Karamıkbeli Savaşının Anadolu Türk Tarihindeki Yeri, Dr. Ebru Altan)

Mikrop salınması eski bir yöntem. Savaşların topyekûn yapıldığı günümüzde de dizanteri mikroplarının milletin içine salınması yöntemi özellikle soğuk savaşın sona erdiği tarihten itibaren başvurulan bir yol. Bunun örneklerini her gün televizyonlarda, gazetelerde görmekteyiz. Mikrobu yaymak için verilen savaş, mikroba maruz halk kesimlerinin korunmasız bırakılması ile köpeksiz köyde değneksiz gezenin hali gibi. Hakk’ı bir an düşünen için mümkün olmayacak düşünce aktarımları, Firavun’u bile yolda bırakacak cevvaliyette devam ediyor. İlkelliktir bu.

Medyumlar ve büyücülerden (üfürükçüler) deva umar bir hale gelen toplum, bir kahve içmek üzere oturduğumuz kahvede fal bakmak için ayağınıza kadar gelen umut tacirlerinin geliştiği, çoğaldığı bir ortamda, zengin olmak heveslerinin yaygınlaştırıldığı ve kolay para kazanma imkânlarının daima reklamlar yoluyla halk içinde kışkırtıldığı günümüzde kolaylıkla insanların kandırıldığı yadsınamaz. Bu durumdaki insana kolaylıkla ulaşmak mümkün olmaktadır. Küçük bir vaat bile kandırmaya yetmektedir. Boyalı ekranlardan seyredilen filmler, sohbetler, emperyalist fikirlere (inançlara) maruz bırakmaktadır savunmasız insanı. Nereye doğru derseniz, ilkelliğe doğru derim. 

“İlkel insanın kendilerini ilgilendiren konulara odaklanma kapasitelerini inkâr etmek mümkün değildir. Eğer biz de bizi ilgilendirmeyen konulara dikkatimizi yoğunlaştırmaya uğraşırsak, ne kadar kısa sürede odaklanma gücümüzün azaldığını görebiliriz. Onlar gibi biz de duygusal dip akıntılarımıza bağımlıyız.” (Carl Gustav Jung, Keşfedilmemiş benlik, çeviren Barış ilhan” Mesela, bizim için sıradan olan ve nasıl olursa olsun ama çözülsün diyerek görüş belirttiğimiz bir hususu 35 yıldır bıkmadan-usanmadan tartışırlar, çözüme yaklaştıkları anda bırakıp soğumasını beklerler ve sırasını yakalayınca, aynı konuyu anında gündeme taşımayı çok iyi becerirler. “Olağanın dışındaki her şeyin onu korkutmasını anlamak kolaydır.” (Jung, aynı eser) Bildikleri, inandıkları düşünce sınırlarını bir türlü aşamazlar, korkularındandır bu durum. ‘Gezi olaylarını’ ve tepkilerini hatırladığımızda, getirdikleri çözümler ve sebepler taa 60 yıl öncesiyle izah etmekten öteye geçmemiştir. Hem de “tıpa tıp” söylemiyle. Oysa olağan dışı olarak görmek yerine, ‘şimdi ne hatalar yapıldı’ şeklinde bir fikir çalışması hakikati göz önüne sermeye kâfi gelecekti.

Dizanteri mikrobundan kurtulmanın yolları bellidir. Aşılar yapılır, etraf temizlenir, kirletilmiş sulardan uzak durulur, mikroba bulaşmış kişiler tecrit edilerek tedavileri yapılır ve mikroba maruz insan ve toplum kurtulur.

İlkellik mikrobuna bulaşmış toplumun tedavisi nasıl olacaktır? Bu kadar kolay mıdır?

Zahmetsizce ulaşılan makamlar, kolayca varılan zenginlikler, hırs ve tamahın kör ettiği gözler, kıskançlık, haset ve kinin daralttığı beyinler, sevgisizlik, düşmanlık ve tembelliğin alabildiğine prim yaptığı 21. Yüzyıl gaflet günleri.

“Günümüzün materyalistik görüşleri arkaik (*) düşüncede de görebileceğimiz bir eğilime sahiptirler. İkisi de bireyin sadece bir sonuç olduğu noktasına varırlar; birinci görüşe göre insan doğal nedenlerin sonucudur, ikinci görüşe göre ise tesadüfi olayların. Her iki hesapta da, insan bireyliği kendi hakkına sahip bir şey değildir, nesnel dünyada bulunan güçlerin tesadüfi bir ürünüdür. Bu düşünce, insanın asla eşsiz ve kendine özgü kabul edilmediği, her zaman yerine bir yenisinin konabileceği, kolay vazgeçilebilinir bir şey olarak düşünen arkaik dünya kavramı kanalıyla gelmiştir. Nedenselliğin dar perspektifi nedeniyle, modern materyalizm arkaik insanın bakış açısına geri dönmüştür.” (Jung, aynı eser.)

Bütün yazılarımızın ortak konusu ‘İnsan’dır. İnsan yetiştirilemez, ‘yetişir’. İnsanın yetişmesi temiz ortamlarda, gümrah topraklarda olur. Bunun için devletin görevi ortamı temiz tutmak, çevreyi mikroplardan arındırmak olmalıdır.

Yazımızın başlığında bir de ‘raks’ kelimesi vardır. Devlet zenginlik demektir. Devlet idarecilerine yakın duranların, kendi taraflarına zenginlik aktarımı için yaptıkları oyunların tamamı raks kelimesi ile anlatılabilir. Onların ne büyük dansöz oldukları, büyüleyici rakslarını seyretmeye doyamayan devlet idarecilerinin gözlerini kapamalarından belli değil mi?

Son paragrafı okuyup da hemen onaylayacak yiğitlere de bir çift sözümüz var. Yarın iktidar koltuklarını doldurduğunuzda bu paragrafı sakın unutmayınız.

Büyücünün dansı, daima olduğu gibi sizin de gözünüzü kapatabilir.

(*) “Arkaik sözcüğü en eski, ilk -orijinal- demektir.”


27 Eylül 2013 Cuma

“Kına Stoku”


2020 yılında yapılacak olimpiyatların oylamasında 36 oy alan Türkiye amacına ulaşamadı. Olimpiyat yapma hakkı, 69 oy alan Tokyo’ya verildi. Burada bir garip bir durumu belirtelim. Katar ve Suudi Arabistan neredeyse Türkiye Başbakanı’nın kankası. Enterasandır. Yapılan oylamada her iki ülke de Türkiye’ye oy vermemiş. Bu durumu artık bizim derin strateji uzmanlarımız değerlendirir.

İlk kaybedişimiz değil bu, bundan evvel 4 kere daha olimpiyat ateşiyle yanmış ve fakat kavrulamamışız. Beşincisinde de felek gülmedi. Gerçi, olimpiyat taliplisi ülkelerin yapılan incelemelerinde olimpiyat komitesi İstanbul’a hep düşük puan vermiş, ulaşım, konaklama, tesisler, basın merkezi, çevre ve meteoroloji, tıbbi hizmetler, emniyet ve güvenlik, telekomünikasyon, enerji, yasal düzenlemeler, finans ve pazarlama konularında düşük not vermişler. Notların açıklanmasından sonra yapılanlar nelerdir? Hiç. Yapılan bir şey yok. Bol bol laf salatası.

Kaybettik, hemen suçlu arandı. Tabi, Avrupa Bakanı Egemen Bağış açıklamadan günler önce yaptığı açıklamayla, “Olimpiyatları alamazsak sebebi gezi parkı eylemleridir” diyerek, suçluyu baştan tespit etmişlerdi. Spordan sorumlu Devlet Bakanı Suat Kılıç hıncını, kinini ‘kına stoku’ tanımını kullanarak çıkarttı terbiye sınırlarını aşarak. Ders almıyorlar, insanı tanımıyorlar. Kendilerinden başkası mı, geç git anlayışındalar.

2007 yılı T.B.M.M ödülleri dağıtım töreninde gerçekleşen bir olay şöyledir. Ödül verilenlerin içinde Türkiye’ye birçok madalya kazandıran eski güreşçi Gazanfer Bilge de vardır. 62 yıl önce (bugün itibariyle 68 yıl) şampiyonluğu üzerine dönemin Meclis Başkanı Kazım Karabekir tarafından kendisine gönderilen kutlama fermanını Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan’a sunan Gazanfer Bilge’ye, Erdoğan “Gazanfer ağabey, bunlar biz de kalıyor değil mi?”  diye sorunca, Bilge; “Kalsın, malsın, öğrenin” der. Esprili bu cevaba gülüşmeler olmuş. Öylece kapanmış. Şimdi niye açtık bu konuyu? Şimdi gülme sırası bizde de ondan. ‘kalsın, öğrenin’ mesajından hiçbir şey öğrenememişler. Şimdi, gezi parkı eylemcileriymiş, gülenler kına yaksınmış.. Zekâları bu kadar. Nerede hata yaptık, nereyi boş bıraktık diye düşüneceklerine ve hataları telafiye çalışacaklarına, suçu başkalarına yükle gitsin. Kendileri sütten çıkmış ak kaşık.

“Ben sporcunun zeki çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” vecizesi acaba sadece spor yapanları mı kapsıyor, spor yönetimi bu vecizenin kapsama alanı dışında mı kalıyor?

Başarılı olmuş sporcularımızın tamamında tespit edilen dopinglere ne demeli? Dopingin neresinde ahlak vardır? Başarıya susamışlar, ne yaparlarsa mubahtır anlayışı. 11 yıllık iktidarları süresince bütün spor dallarında hüsran yaşanmıştır. Futbol da yaşanan Avrupa dördüncülüğü başarıdır, yabana atılmaz. Başkaca bir başarı ara ki bulasın! Koşucu kızlarımızın spor hayatlarının sona erdiren de kendileri.

Deniz Gökçe ekonomi değerlendirmeleriyle ufkumuzu açarken, futbol yazılarıyla da değerli yorumlarını okuruz. 2006 yılında yazdığı şu cümleler, sanki niçin olimpiyatları kazanamadığımızı da anlatıyor: “Ülkemizde futbol o kadar fanatik ve ilkel kişilerin oyuncağı haline geldi ki, futboldan fanatik terörü ve kalitesiz yöneticiler nedeni ile keyif ve zevk alabilmek çok zor.” Bu duruma nasıl gelindi dersiniz? Her şey bizim olsun, bütün dernek yöneticileri bizim adamlarımızdan olsun düşüncesiyle spor yönetimlerini ele geçirmek arzusudur sebep. Çünkü demokrat değiller, kendilerinden başkasının dernek, vakıf ve devletin sair kurumlarının başında bulunmasını kabullenemiyorlar. İşi ehliyetli kişilere değil, ehliyetsiz, kifayetsiz de olsa adamlarına veriyorlar.

Olimpiyatları neden çok istiyorlardı? Üç önemli seçim arifesindeyiz. Erzurum’da yapılan kış oyunları ve Mersin’de yapılan gençlik olimpiyatlarını nasıl kullandılar aylarca. Hala söz açıldığında ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Her iki oyunların açılışında Başbakan’ın yaptığı gövde gösterisi belleklerde taze duruyor. Büyük bir siyasi kazanç olacaktı. Artık, anlatacakları pek bir şey kalmadı, hele Ortadoğu’daki yıkıntıdan sonra. BOP eş başkanlığını bile söyleyemiyorlar artık. Kaybettikleri taraftar desteğini geriye almanın yolu olarak görüyorlardı olimpiyatları, olmadı beceremediler. Egemen Bağış Gezi Parkı’nı gündeme getirerek, aslında yanlış yorumlayarak bir doğruyu anlatmıştı. Doğrudur, gezi olayları hükümetin polisi kışkırtması ile meydana gelmişti. Faiz lobisi filan palavra. Bu durum dünyanın diğer devletleri ve insanları tarafından biliniyor.

2020’de yapılacak olimpiyatların İstanbul’da yapılmasını kaybettik. Ölüm değil. Belki de isabetli olmuştur. “Portekiz’de yapılan 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası ve Atina’da yapılan 2004 Olimpiyatları sonrası bu iki ülkenin de bütçesi milyarlarca dolar delinmişti ve ülkeler o günden beri, bırakın avantajı, mali felaket ile boğuşmakta.” (Deniz Gökçe, 21.06.2006, Akşam) her iki ülkenin de 2012 ve 2013 yıllarında, içinden çıkılması çok zor ekonomik krizlerle boğuştuklarını biliyoruz.

Şimdiden hazırlanarak, iyi sporcularla katılıp, başarılı olmak bize yeter. Katılıp çok iyi dereceler yapmaya çalışmak ve altın madalyalarla Türkiye’ye dönmek de var.

Güvenirliliğini yitirmiş bir spor organizasyonunun başında bulunmak netameli bir iş. Güveni yitirtiren kendisi, doping yaptıranlar kim peki? Bırakın uluslararası yarışmaları, çayıra saldığımız ve başpehlivanlığını onayladığımız güreşçinin bile dopingli çıkmasını nasıl izah ederiz?

Dünya olimpiyatlarını Türkiye’de yapabilmenin bir güzelliği ve sosyal ve politik olarak bir katkısının olacağı muhakkak. Olmadı ne yapalım?

Geliniz;

Türk Olimpiyatlarını tertip edip, ilk kez Türkiye’de düzenleyelim.

Neden olmasın?

NOT: Yazının başlığına dönüp bir iki cümle söyleyecektim. Vazgeçtim.


25 Eylül 2013 Çarşamba

Devletin Bekası, MHP ve Bahçeli


Deniz Ülke Arıboğan Hoca’nın şu cümlelerine dikkatinizi çekerim:

“Daha önce Türklüğünü vurgulama ihtiyacı hissetmeyen kesimlerde bile ‘ben Türküm’ vurgusunun güçlendiğini görmek mümkün. Buna yol açan belli başlı sebepler de bazı semboller üzerinden yürütülen zamansız ve izansız tartışmalar. Türk bayrağı, TC amblemi, anayasadaki Türk milleti tanımı gibi marjinal tartışmalar sanki konunun özüymüş ve herkes böyle düşünüyormuş gibi gündeme getirildikçe bu ateşin büyümesi kaçınılmaz. Medyanın bayıldığı bu tür tartışmalar koca bir toplumu ateşe atıyor farkında olan yok. Sokaklar hala hareketlenmediyse bunda Devlet Bahçeli’nin rolünü göz ardı etmemek gerekiyor. Tepkinin saldırganlaşma yoluna girmesini engelleyecek her yolu deniyor. Tepkinin akillere yöneltilmesi bile kanımca bu stratejinin bir parçası. Lakin tüm sorumluluk da bir tek kişinin omuzlarına yüklenemez. Kaldı ki, Türk kimliği konusunda AKP tabanındaki duyarlılık MHP’den daha düşük değil. Herkesin sorumluluk alması gerekiyor.” (Akşam, 17 Mayıs 2013)

Bu notu Mayıs ayında almış ve bir kenara atmışım. Dönüp geriye doğru bakınca ne görüyoruz? Değişiklik yok. Ancak, araya hızlı ve şimdiki durumundaki beklenmeyen bir şekilde Ortadoğu Mısır ve Suriye meseleleri girdi, Türkiye ve üzerinde bulunulan çözüm süreci unutturuldu. Televizyonlarda, neredeyse Türküm demenin suç olduğu, faşizan bir söylem olduğu zırvalamalarından, ekranlarda ağlayan siyasilerin resimlerinin tartışıldığı ortamlara taşındı siyasal konuşmalar. Gezi Parkı olayları sırasında da benzer yorumlar çok yapıldı. Kim ne derse desin, Hükümet talepleri medya için emir niteliğinde. İktidar yetkilileri bir söylese, medyada günlerce gündemde tutulup, beyinler yıkanıyor. Arada bir, yukarıdaki paragrafta olduğu gibi düşüncelerde yok değil çok şükür. Lakin Deniz Hoca’nın cümleleri dikkatle okunursa, çözüm sürecinin geciktirildiği, Kürt milliyetçiliğinin karşılığında Türk milliyetçiliğinin güçlendirildiği gibi eleştirel düşünce sonuçları da çıkmaktadır.

Tamam, gündemde tutulmasın, tartışılmasın. Gündemde tutan kim, tartışan kim?

Türk’ü dağdan taştan sileceğiz, andımızı kaldıracağız, Türk’ü anayasadan çıkartacağız diyenler kim?

Ve bu tartışmalar durup dururken mi çıktı? Karşı fikir dillendirenler niçin marjinal olarak değerlendiriliyor? Demokrasilerde karşı fikirleri söylemek bir haktır, Hakk’ını kullanan kişileri marjinal olarak yorumlamak ne kadar doğrudur? İlim ahlakı nasıl olurda fikrini söyleyeni suçlayıcı bir dil kullanır? Türkiye’ye özgü davranışlar bunlar. Kendi hedef ve programına aykırı düşünceleri susturma gayretleri ancak bizim üniversitelilerimizde vardır. Biz biliriz ki, karşı fikirler rahmettir.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 5 Ocak 2010 tarihinde yaptığı meclis grup toplantısındaki konuşmasında vurgulamış olduğu husus, ne kadar isabet kaydetmiştir, okurlarımızın dikkatine sunarız; “Türk milletini birbirine düşürmek için kurgulanan sinsi bir oyun hükümet eliyle ve bütün yıkım aktörleri kullanılarak sahnelenmeye çalışılmıştır”. Bu konuşmanın üzerinden üç buçuk yıl geçmiştir ve gelinen yıkım noktası göz önündedir. Sahnelenen oyunun sonunda, PKK elemanları terörist olmaktan çıkarılmış, adeta milli kahraman pozisyonuna evriltilmişlerdir. Liderleri, hem örgütünü rahatlıkla yönetmeye devam etmiş, hem de Kandil ve Suriye’deki uzantılarını istediği gibi yönetebilmiş ve yönlendirebilmiştir. Son günlerde de artık, anayasa yazma raddesine kadar getirilmiştir. Onun düşünceleri alınmadan bir adım dahi atılamamaktadır. Ayrıca, PKK ile mücadele eden askerlerin hemen tamamı terör örgütü üyeliği saçmalığı ile tutuklanarak cezaevlerine konulmuş ve uzun süreli hapis cezalarına çarptırılmışlarıdır. Şimdi Bahçeli’nin 4 yıl önceki sözünü ve Deniz Ülke Hoca’nın paragrafını bir daha okursak, durumun nerelere ve nasıl geldiğini daha iyi fark ederiz.

Deniz Hoca Bahçeli’yi övmek (aslında bir hakkı teslim etmek) adına, ‘sokakların hareketlenmemesini’ Bahçeli’nin sağladığını söylüyor. Doğrudur. Lakin salt sokaklar değil Ülkücü Hareketin derdi. Borçların bini aşması, dış politikanın yerlerde sürünmesi, etrafımızda bir tek bile dostumuzun kalmaması, iç politikada ve devlet idaresinde adam kayırmaların, iltimasın yaşanması gibi, yapılan ihanete varan idari, siyasi oyunları anlamak, idrak etmek ve taraftarlarını uyandırmak, uyanık kalmalarını sağlamak bile bu devirlerde yapılacak önemli hizmetlerdendir. MHPlileri uyanık tutmak, sokaklara çıkmakla eşdeğerde bir hizmettir. Zaten sokaklara çıkmanın amacı da taraftarını diri tutmaktır. Bu başarılmış mıdır? Sorusuna bendeniz gönül rahatlığı ile evet diyemiyorum, ancak eksik de olsa değerli çalışmaları basından izleyebiliyoruz. Nitekim 9 bölgede yapılması kararı verilen mitinglerin 5’incisi Konya’da yapılmış ve Televizyonlardan yayınlanmamasına ve iktidar mensuplarının bu mitinglerle aynı güne rastlayan kendilerince önemli etkinlikler düzenlemelerine karşılık, halkın arasında dilden dile söylenen miting ve konuları hareket mensuplarını diri tutmuş ve birlikteliği sağlamlaştırmıştır.

Yine aynı günkü konuşmasında Bahçeli:

“Bugün ateş çemberinden geçmekte olan Türkiye Cumhuriyeti, devlet ve millet olarak bir beka sorunuyla yüz yüzedir.”

Tespitini yapmıştır. Elbette bu tespiti yapan irade gerekli çalışmaları da yapacaktır. Devletin bekasında bir tehlike göreceksin, bunu dillendireceksin ve sen bir şey yapmadan yatacaksın, olacak şey değil.

“Orhun Kitabelerinde Kutluk ve onun halefleri tarafından bir ülkenin fethedildiğini veya bir halkın hâkimiyet altına alındığını söyler söylemez ‘o halk içinde sulh ve asayişi temin etti’ cümlesiyle de Türk Devlet geleneği içerisinde fethedilen topraklarda adalet anlayışının hemen tesis edildiğini haber vermektedir. Buradaki sulh ve asayişi teminden maksat Türk ilinin bekası için adaletin temin edilmesi şarttır. Bu da devlet yöneticilerinde yüksek gaye olmuştur.” (Yrd. Doç. Dr. Âdem Tutar, İslam öncesi Türk Devlet Geleneğinde Adalet Anlayışı)

“Selçuklularda diğer Türk devletlerinde olduğu gibi geniş hoşgörü sahibiydiler, ancak dinin, devletin ve halkın bekasını tehdit eden unsurlara karşı mücadeleyi de bir görev addediyorlardı.” (Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mezheplerin ve Tarikatların Yeri, Doç. Dr. Saffet Sarıkaya) Selçuklular, beka konusundaki tüm teorileri ve uygulamaları büyük devlet adamı Nizamülmülk teorileri ve pratiklerinden elde etmişlerdir.

İşte tarihimizden iki örnek. Devletin, halkın ve dinin bekası söz konusu olunca yapılması gerekenler, ölüm pahasına da olsa yapılacaktır.

İster faşist dersiniz, ister ırkçı, ister marjinal. Bu sizin bileceğiniz bir iştir.

Altın yere düşmekle değerinden kaybetmez.



23 Eylül 2013 Pazartesi

Kültür Değişimi, çatışma ve İnsan

“Kuşak çatışması kadim meseledir” (F. Barbarosoğlu, 2.8.13, Yeni Şafak), cümlesiyle veya yaklaşık manasıyla başlayan düşünce aktarımlarını pek sık okuruz. Bu cümlede, bir sonraki yetişenin, öncekileri geçtiği ve hatta onlara karşı zamanının kültürel değişim savaşının yapıldığı anlamı vardır. Böyle midir acaba? Böyle mi olmalıdır?

Çatışmalar, ilerlemeyi teşvik içindir. Biliriz ki, her savaş dünyada büyük ilmi ve teknolojik ilerlemeyi de beraberinde getirmiştir.

Duraklama, ‘bu kadarı bana yeter’ düşüncesidir, yorgunluk belirtileri sonrasında mücadeleyi bırakmaktır, vazgeçmektir. Durmak, duraklamak aslında yasaklanmıştır inanç (iman) sistemimizde. Küfür olarak telakki edilir. Daima ileriye bakarak, daima “her an şan da olan”ın ahlakiyle, O’nun azmi ve iradesiyle ve bildirdiklerine bağlı olarak, sınırlamadan ve sınırlanmadan yoldaki yürüyüşe devam etmelidir, korkusuzca, bir şey beklemeden, ummadan ve yok olarak.

Âleme yansımalar, belki çatışma olarak bize döner, ya da biz çatışma kelimesiyle anlatırız. Bu, bir yerlerde bekleyen, oralarda kalmış kişinin, yola devam edenin halini anlayamamasından kaynaklanır. Bulunduğu yerin tadı damağında kaldığından ve zevk içerisinde (belki de) sarhoş olduğundan, gidenin halinin içler açıcısı olduğunu düşünür ve çatışma kavramıyla adlandırdığımız durum ortaya çıkar. Aslında anlatılmak istenen, ‘küfür’ ehli ile ‘iman’ ehli arasındaki çatışmadır. Küfrün tadı, alındıkça tatlandırır damağı ve kalmaya devam eder bulunduğu mevkide. Ötelerin halini ve durumunu bilemediği (anlayamadığı) için de halinden memnundur. Diğeri dönüp bakmaz bile, sözlerini duymaz bile. O, yolcudur yolda, hedefe kilitlenmiştir. Aharın hali onun umurunda değildir. Çünkü yolda engel olur.

Kudsî Hadis-i şerifte buyrulur: “Biz insanın sırrıyız, insan da bizim sırrımızdır”.

Dünyaya geliş sırrı ‘İnsan’ olmaktan ibarettir. İnsan, halifetullah.

Kavga, sureta birbirine benzeyenler arasında, birbirinin vardıkları noktalara itirazdan kaynaklanır. Geride kalan ileridekinin halini anlayamaz ve fakat sesi gür çıkar. Kendini kabul ettirmek bulunduğu mevkii adeta tescil ettirmektir amacı. Oysa diğeri o yolları ve mevkileri çoktan geçip bir yerlere varmıştır. İşte kavganın çıkış noktası. Bu noktada belki de kıskançlık ve anlayamama durumu vardır.

 “Bilinmelidir ki, Allah halkı yarattığı zamandan beri, insanlar arasında harpler ve mukateleler vaki olagelmiştir. Bunun kökü, insanların birbirinden intikam almak istemelerine dayanır. Çatışma halinde bulunan fırkalardan her birine, kendi asabiyetinden olanlar arka çıkar. İki fırka, taraftarlarını savaşa tahrik edip yekdiğerinin karşısında vaziyet aldılar mı, biri intikam almak ister (hücuma kalkar), diğeri ise müdafaaya geçer ve işte o zaman harp vukua gelir. Savaş insanlık âleminde mevcut olan tabiî bir şeydir. Savaştan hali olan (ve muharebe yapmamış bulunan hiçbir millet ve nesil yoktur.” (İbn-i Haldun, Mukaddime, Cilt 1. Sh. 685)

Anlatılan savaş durumu, hem devletlerarasında, hem de toplum içinde, aynı kültür çevresinde yaşayanlar arasında söz konusudur.

 “Fıçının içinde oturan feylesof Diyojen, İskender’e ayağa kalkmayınca, öfkelenen genç kral, ben İskender’im niye ayağa kalkmadın!.. Sen nefsinin esirisin, bense nefsimin efendisiyim. Kölemin esirine niye ayağa kalkayım? Cevabını alan İskender sustu ve İskender olmasaydım Diyojen olurdum, dedi.” (A. Oktay Güner, 05.09.2013, Yeniçağ) aynı yazısındaki şu cümlesini de aktarmadan geçemeyeceğim. “Ehl-i Hakk; ‘Kendi nefsine galip gelen bütün âlemi hükmü altına alır.” Böyledir, ne yaparsın ki, böyledir. Bütün âlemi hükmü altına alabilen insan’da ne korku kalır ne kıskançlık. Haseti de, kini de alt etmiş ve kendi âleminden def etmiştir. Haset ve kin sahipleri de var oldukça da çatışmalar eksik değildir, İskender ve Diyojen çatışması gibi. Daima bir tarafta Hakk, diğer tarafta ise batıl vardır.

“Bilim adamları ve tarihçiler, dünyanın son 5400 yılının yalnızca yüz yılında barış yüzü görmüş olduğunu hesaplıyorlar.” Enteresan bilgi. Demek ki, barış insanlık için tatsız, tuzsuz, sevimsiz bir ortam. Mars’a ulaşan insanoğlu, öte taraftan savaşmayı da ihmal etmiyor. Bilgi teknolojisi haberleşmeyi ve iletişimi son raddeye kadar geliştirmişken, daha fazla paylaşımın sebep olduğu savaşlar bitmek tükenmek bilmiyor. Ne için? Sadece daha fazla ‘benim’ olsun düşüncesinin tatmini için. Öyle mi? Bu sebeple işte ilmi gelişmeler birbirini takip ediyor. Gelişme hızı, çatışma şiddeti ile at başı gidiyor. Burada bizlere çok dersler var!

Amacımız ‘kültür değişmeleri” ve bağlı olarak “kültür çatışmaları”nı anlatmak değildir. Bu konu, üzerinde çalışmaları olan sosyologlara -bilim adamlarına- aittir. ‘çatışma’ konusu gündeme gelende, bizi ilgilendiren ‘ince bir noktaya’ dikkat çekmektir amacımız. Çatışmaların belki tamamında birbirini anlayamama varsa da, bir tarafın ‘benlik çıkmazından’ kurtulamayışının büyük sebep olduğunu dikkatlere sunmaktı amacımız.

Şimdi, benzer çevrelerdeki insanların birbirleriyle çatışmalarının yanında, dünyanın bir bölgesinden ileri sürülen ve yan etmenlerle -içeriden devşirilenlerce- tetiklenen fikirler -tartışma konuları- “küreselleşme olgusu içinde ortaya çıkan değişim, sosyal ve kültürel içerikli pek çok değerin, yapının, kurumun ve hayat tarzının kaybolmasına ya da yapı ve işlev olarak farklılaşmasına sebep olmaktadır” (Yard.Doç. Mustafa Arslan,Küreselleşme sürecinde Türk Kültürü) Bu itibarla, toplumun korunması, insanlarımızın her birinin korunmasıyla mümkün olacaktır. Kuru kuruya softaca yaşama kültürü, bildirilen küresel güçler tarafından içimize yerleştirilmiş, yanlış ve eksik İslami bilgilerin toplum içiresinde yaygınlaştırılmasından ileri gelmiştir. Yapılması gereken ilk tedbir, bu yanlışların tespit edilerek öğrenilme dolaşımından kaldırılmasına çaba gösterilmesidir.

Bu başarı sağlanırsa, İnsanlarımızın yolda mesafe almalarının önünde pek bir engel kalmayacaktır.


Ülke kalkınması ve toplum huzuru, İnsan’la mümkündür. 

22 Eylül 2013 Pazar

Düşünenlerden...


“Açık konuşmanın zamanıdır: Türkiye artık kendisini sevmiyor! ‘Türk’ olarak tanımlanmaktan da utanır olduğumuz bir gerçektir. Oysa, ne Avrupa, ne de Amerika, gidecek yerimiz yoktur.

Cebelitarık’ta gemilerini yakan Tarık bin Ziyad’ın askerlerine hatırlattığı gibi: ‘Cengâverlerim, nereye kaçacaksınız? Arkanız deniz, önünüz düşman. Tek umudunuz cesaretiniz, tek güvenceniz muradınız şimdi!’

Geldiğimiz nokta budur… Şimdi artık yiğitlik üzerine bina edilen bir söyleme sarılma zamanıdır.” (Alev Alatlı)

***

“Bizim siyasette başarılı olamayışımızın en önemli nedenlerinden biri de duygusallık üzerine kurlu Milliyetçilik ve vatanseverlik anlayışımızdır.

Tarihin sosyal, siyasi, iktisadi ve kültürel gerçeklerini tam anlamıyla sorgulayamadığımız için de hep hamaset içerikli ezberletilmiş söylemlerle günümüzün sorunlarına yabancı kalıyoruz!

Türk ne hallere gelmiş? Bilmeden, düşünmeden hissiyat ile işkembe-i kübradan konuşmak marifet olmuş! Bugün için nefret ettiğimiz camiaların ve cemaatlerin mensupları sürekli okuyor, araştırıyor, dayanışıyor, istişare yaparak karar veriyor…

Ya bizler ne yapıyoruz? Okumayı eziyet, araştırmayı işkence, sorgulamayı ayıp, istişareyi zavallılık olarak görüyoruz.

Olmaz, böyle olmaz!

Atalarımız Cihan Hâkimiyetlerini gerçekleştirdiyse akıl ile istişare ile haddini bilerek başarmışlardır.

Ey kardeşim DÜŞÜN!”

(Yılmaz Karahan)

***

Medeniyet tasavvuru bulunmayan ve hayalindeki medeniyeti (mesela Osmanlı) düşüncesine indirip, üzerine yeni bir medeniyet inşa edemeyenlerin, Ülkücü hayat görüşünün hevadan ibaret olduğunu söyleyebilmeliyiz.

Geçmişimiz, elbette övünç duyacağımız muhteşem tecrübeler sunuyor bize.

Sadece, övünmekle kalırsak eğer, övüne övüne kevgire döner, açık kalan deliklerden sızanlarla kendimizi bile kaybederiz Allah Muhafaza.

Öyleyse;

Ne idik, neyiz, ne olmak istiyoruz?

Sorularıyla,

Geleceğimizi planlayıp,

Öncelikle, ağırlığı eğitime vermeliyiz.

Maalesef, 40 yıl önce de eğitim diyorduk. Demek ki, hala oradayız. Olsun, geç olsun güç olmasın diyelim.

Eğitim, eğitim, eğitim.

Çünkü İnsan sermayesi zor elde edilen, çok pahalı, uzun zamana ihtiyaç gösteren bir sermayedir.

***

“Düşünmeyi dayatmak”
Ayhan Eralp

***

Kardeşim sen düşünceden ibaretsin,

Geriye kalan et kemiksin.

Gül düşünür gülistan olursun

Diken düşünür dikenlik olursun

(Hz. Mevlana)

***

“Dünyada her millet, icraatına ortak olduğu hükümetin mesuliyetine ortak sayılır”
Atatürk

***

“İnsanın affedilmez şaşkınlığı, düşmanı kendi dışında aramasıdır.”
Nurettin Topçu

***

Demogoji’de ne kadar ustaysanız,

O kadar demokratsınızdır.
(İskender Öksüz’den mülhem)


Bardakçı Gaza Geldi


“Tarihin Arka Odası” isimli tarihin konuşulduğu ve gerçekten de tarihi bizlere sevdiren Murat Bardakçı’nın programı 23.15 de başlıyor. Konuya geçmeden evvel, mutadı olduğu üzere konuk konuşmacı hakkında, bazı kitaplar üzerinde, geçen haftanın cevaplanması gereken konuları üzerinde bir süre konuşulur, gelen sorulara cevaplar verilir ve 11.45 civarında kararlaştırılan konuya geçilirdi. Bu sefer böyle olmadı, saat 01.30 itibariyle henüz konuya giremediler. Ayarlanmış, kurgulanmış gönüllü askerler tarafından kışkırtıcı ve lüzumsuz, boş, anlamsız sorularının cevaplaması hem zaman aldı hem de konuşmacıları ve izleyicileri gerdi. Sinir katsayısı yükseldi. Provakatörlerin amacı da buydu. Saat bir buçuğu geçtikten sonra da, nasılsa dinleyicilerin sayısı azalmıştır düşüncesiyle olsa gerek uç sorularını göndermediler ve konuya giriş yapıldı.

Bardakçı cemaatin askerlerine yenildi mi?

Öyle sanıyorlar. Yendik Bardakçı’yı. Tespit edilen konuyu uzun süre konuşamadılar. Öyle anlamsız, öyle gereksiz konuları ortaya sürdüler ki, Bardakçı bile şaşırdı. Misafir Hoca konuya giriş yapmak istese bile, sorulan soruların gazına geldi Bardakçı, bence Hakk’lı olarak, çünkü Atatürk’e yapılan hakaretler ve/veya Bardakçı’nın Atatürk’e hakaret ettiğinin söylenmesi üzerine konuyu hemence oraya getirdi. Açık yüreklilik ve ilmin gereği.

Anlatabildiğini, soru soran provokatörlerin de anlayabildiğini sanmıyorum. Onların amacı anlamak, öğrenmek değildi. Sadece programı kışkırtma yöntemiyle mecraından uzaklaştırmaktı. Doğrusu başardılar da. Bardakçı, her birine cevap vermekte doğruyu yaptı. Yaptı ama onların provokasyon niyetlerini çözemedi.

Türkiye de günümüzde tıpkı böyle yönetiliyor.

Bir taraf diğer tarafı kışkırtıyor ve onlar da acemiliklerinden olsa gerek istenileni olduğu gibi yapıyorlar. Son olarak, Kandil’den gelen tehdit üzerine iktidar partisinin yönetimi toplanarak demokratikleştirme paketi üzerinde çalışması gibi.

Zor soruyu cevaplamaya çalışmak yakışmadı Bardakçı’ya, tarihçi kimliğine hiç yakışmadı. ‘Atatürk olmasaydı’ sorusu. Tarihçi, ‘saydı’ ihtimaliyle konuşamaz. Onun işi, ‘olanlardır’. Yorum, tarihi gerçeği ortaya koyduktan sonra, insan ve tarih bilimcisi olarak tabii bir hakkıdır. ‘Atatürk Olmasaydı’ sorusuna asla ve asla bir tarihçi cevap vermemeliydi. O bizim işimiz. Biz şöyle deriz, ‘Atatürk olmasaydı, bugün minarelerden ezan okunmazdı’. Bu laf bizim gibi cahil kesimlere aittir. Bilim adamına, bilim konuşulan ortamlara ait değildir. Bunun için tarih konuşan adam ‘saydı’ ekiyle cümle kuramaz, kurmamalıdır. İhtimaller üzerine romancılar, hikâyeciler yazar, çizer, tarihçiler değil.

Yaşar Hoca’nın tabiriyle ‘saltanat dincileri’ bu hale getirdi programı. Aslında Bardakçı’nın belalılarıdır bu edepsizler. Hemen bütün programlarında kışkırtırlar, alaya alırlar, küçümserler, olmadık yapılmadık hatalarını söylerler, Bardakçı da bıkmadan bunları cevaplamaya çalışır. Öylesine örgütlenmişler ki, internet, gazeteler, televizyonlar aralarında paylaşılmış sanki, tıkır tıkır işleyen bir örgüt var karşımızda. Yaptıkları iş, resmen terör. Şiddete bulaşmayan terör. Kendilerinden olmayan, kendi fikirlerini söylemeyen herkese karşılar ve uyumu bozmak için ne lazımsa onu yapıyorlar.

Aslında Bardakçı’nın bir bakışta anladığı bu mesajlara cevap vermemesi ve gerekirse ‘spam’ işlemi gördürmesi ve kendisinin bile haberi olmaması durumunda daha rahat ve huzurlu bir tarih programı izleyebileceğimizi sanıyorum.

Saldırı çok yönlüdür. Her cepheden saldırıyorlar derken bir cepheyi de böylece deşifre etmiş oluyoruz.

Yapılacak çok işler var.



20 Eylül 2013 Cuma

Entel, Müslim, Kandırmaca!


Soru:

Hususa, entelektüel olduklarını vurgulamak konusunda dikkatli kişiler neden hep resimlerini kitap kümeleri (kitaplık, kitap rafları.. gibi) önlerinde çektirirler. Arkalarında görülen kitaplar neyi anlatır?

Ve,

Niçin bu yolu tercih ederler?

Ne olacak? Fonda kitaplar değil de, mesela bir at, bir tarla, bir ağaç.. görünse değişen ne olacaktır?

Peki;

Bazı siyasi zevatın televizyon kameraları eşliğinde Cuma Namazlarına gitmesi ve hatta namaz sonrası fona camiyi koyarak röportaj filan yaptırmasının, bu entel arkadaşların tavırlarıyla ortak yanları var mıdır?

Yoksa,

Bu hareketlere, ‘olmayanı anlatma, olmayanı kabul ettirme’ isteği diyebilir miyiz?

Salaklık bu ya,

Merakımdan soruyorum.

Mesela bir hırsızı düşünelim. Kendisini etrafına kabul ettirebilmesi için, daima dürüstlükten, iyilikten bahseder. Bir süre sonra çevresi evlerine kadar alır ve bir de bakarlar ki, evleri soyulmuş, kıymetli birikimleri uçmuş.

Bana ne senin entelliğinden, bana ne senin kıldığın namazdan.

Hayır, öyle düşünmüyoruz. Arkasındaki kitapları ve fondaki camiyi görüyoruz. Zihnimizde onun allameliği, onun ibadet ettiğinin resimleri kazınıyor. Onunla iş yaparken, oy kullanırken hafızaya kazınan resim göz önüne geliyor ve ona göre işlem yapılıyor.

Ve, kazınan resim asla kendilerinde olmayan vasıflardır.

Reklam ve propagandanın etkili bir kullanımına örnektir.

Tam da çorak ortamlarda yeşerir, Türkiye gibi.

Zavallı hırsız.

Oysa usta bir soyguncuydu.

Yakalandı ve cezaevine konuldu.



18 Eylül 2013 Çarşamba

Büyük Savaş


Yazık!

Sen ne kadar çırpınırsan çırpın… Boş.

Yazık!

Boş söyle, bak neler oluyor!

Bence, sus ve takip et.

Böylece kaliteyi hıfz edersin.

Evet, doğrusu da bu.

Dava’m var kabulü ile yola çıkmak,

Zaten yenilginin başı.

İş o ki,

Dava’yı terkiye koyup,

Sevgi devşirmeye çıkmak.

İş karışık kardeş, karışık.

Çapraz altında yaşıyoruz,

Çapraşık.

Beyinlerdeki düşmanı yenmeden,

İster alt et, ister yenil fark etmez.

‘Sath-ı müdafaa’ derken Başkumandan,

Vücudu düşündü de söyledi.

Lazım olan -tamamı-,

Tamamını vücut temsil eder.

Beyin, vücudun başkumandanı.

Müdafaa edilecek beyindir.

Beyinler toplamı millettir.

Millet:

Putları temizledikçe,

Beyin, beyinler,

Sonra, -satıh- kurtulacaktır.

Büyük savaşa gidiyoruz kelamının anlamı budur.

Biz, büyük savaştayız.

Ölmek kolay, yaşatmak zor.

Bir milleti, beyni ile yaşatırsınız.

Beyin, ancak putlardan temizlendiğinde,

Büyük savaş kazanılmış olur.

Mübarek olsun.


16 Eylül 2013 Pazartesi

Sanırlar ki, Kibirleriyle Dağları Delecekler


Yazının başlığı, biraz garip düşmüş olabilir. Kibir ile dağ da delinir miymiş? Hani derler ya kibrinden burnu göğe erecek, işte dağı da burnuyla delecek.

Her şeyleri güzel maşallah, eğri olan, eksik olan hiçbir işleri yok. Güzel başlayıp, güzel bitiriyorlar. Bunların, kendilerine seçtikleri olumsuzluklar bile anlatılıyorken güzel. Gerçi, kendileri yakıştırıyor, yandaşları peşlerinden koşturuyorlar.

Son ifade şu:

Türkiye’nin Ortadoğu’da yalnız kaldığı iddiaları olmuş. Bunun üzerine Tayyip Erdoğan’ın Dış Politika Baş Danışmanı İbrahim Kalın şöyle söylemiş: “Türkiye Ortadoğu’da yalnız kaldı iddiaları doğru değil, ama bu bir eleştiri ise o zaman söylemek gerekir: Bu, değerli yalnızlıktır.” Tabi, burada kalmadı, hükümet yetkilileri, yandaş yazarları ağızlarında sakız ettiler bu lafı. “Değerli Yalnızlık”. Kibir dediğimiz de bu.

Kendilerine iltifat sözünde, kibir de vardır. “kendilerini övme de üstlerine yok.” Yahu bırakın sizleri başkaları övsün. Bu işleri biz biliriz, biz yaptık, biz yaparız.. Bu “değerli yalnızlık” lafı da bu kabilden bir söz. İyi, peki siz değerli olun. Bizler değersiz. Sadece bizler değil, sizlerden başkası herkes değersiz. (Bunu bildiriyoruz) ki elinizden kaçana üzülmeyesiniz ve size verdiği ile de sevinip şımarmayasınız! Allâh çok övünen kibirli hiçbir kimseyi sevmez!” (Hadiyd/23)

“Bir türlü geçiremedim yalnızlık serüvenlerini” diyerek, dostlarına, yakınlarına, sevenlerine sitemlerini yollayan Sezai Karakoç üstadın Monna Rosa’sından iki paragraf hediyemiz olsun ve düşünsünler bakalım, sigara külü yalnızlığı nedir?

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hâtıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hâtıran kadar Allah ve şeytan işi…
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!


Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belâlı yağmura.
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.
MONNA ROSA

Sonra da kendi yalnızlıklarının içinde, derin düşüncelere dalmalarını salık veririm.

Oysa her yalnızlık bir adım yaklaştırmalı hedefe, her yalnızlık istenen ve aranması gereken an olmalı iken, niyedir bu sıkıntı? Erenler şöyle söylemişlerdir: “Topluluk içinde yalnızlık: Dışı halk ile, içi Hakk ile olmak. Başkalarının yanındayken bile, saki halvetteymiş gibi, dikkatini manevi halinin korunmasına toplamak”. Biz böyle anlarız yalnızlığı efendi. Ve tarif edilen yetim o kişidir. Yetim yalnızdır ve çok ulvi bir makamdır bilenlerce.

Yoksa mağrurlanarak nutuk irad edip, gerdan kırarak atıp tutmak, sizi yalnızlık sandığınız batağın içinde büyük burunlu olmaya doğru iteleyen felaketler zinciridir.

Nitekim Kur’an’ı Kerîm, Mu’min Suresi 35. Ayette şöyle buyrulur:

“Onlar ki kendilerine gelmiş reddedilemez bir delil olmaksızın Allâh’ın işaretleri hakkında mücadele ederler… (Bu durum) hem Allâh indinde ve hem de iman edenlerin indinde şiddetli gazaba sebep oldu… Böylece Allâh, her kibirlenen zorba bilinci kilitler.”



14 Eylül 2013 Cumartesi

Gerçek Olmayanlar


Bir anlamıyla ‘sanal’ kelimesi anlatır söylemek istediğimizi. Ekranda pek de anlaşılamayan resimlerin bulunduğu, karalanmış çizgilerin birbirleriyle ilişkilerinin bile anlaşılamadığı, görselliğin zenginleştirildiği fakat gerçeğin bir türlü anlatılamadığı, aslında olmayan ve zihinlerde olmayan şeylerin yaratılıp gerçekmiş gibi gösterildiği sanal hayatın gerçeklikleri.

Umberto Eco, “gençler doğayı ve acıyı tanımıyor, sanal bir dünyada yaşıyor. Filozoflar, günlük siyasette fazlasıyla boğulduğundan, değişimi algılayamadı.” Diyor. (tempomag.com.tr) yine aynı yazısında, “Okul, artık öğrenme yeri değil ve bilgisayara alışkın bu çocuklar, yaşamlarının büyük bölümünü sanal âlemde geçiriyor. Sadece işaret parmağıyla yazmak, ‘aynı nöronları veya korteksin aynı bölgelerini uyarmıyor” vurgulamasını yaparken de tehlikenin vahametine parmak basıyordu.

Milleti gerçek problemlerden uzak tutmanın yolu olarak, onları siyasetten uzak tutmak bir tercih olarak benimsendi. Bunun içinde yapılması gereken, bir yandan durmaksızın alış veriş yapmasının yolunu reklamlarla ve sanal anlatımlarla sağlayıp, lazım olup olmadığını bile düşünmeden torbasına doldurduğu ve kolayca taksitlendirerek anlamsız ve sınırsız, ödeme imkânı olamayacak bir şekilde milleti borçlandırmak ve borçlarının derdinde koştururken devlet yönetimine (aslında küresel yönetim) dair eleştirel bakışlarının önünü kesmekti, başardılar. Borç ödeme derdine düşen millet böylece siyasete ilgisiz kaldı ve bu sonuçta “siyaset kültürsüzlüğünü doğurdu.” (*) “Tüketim, AVM’de alışveriş ve gezinti, futbol, tatil, eğlence, cinsellik, yarışma, sanal âlem ve akla gelmeyecek birçok şey gençliği sürekli meşgul eden ve gündeminden düşmeyen oyuncaklar haline geldi. Ülke ve toplumsal olaylara en duyarlı olan orta sınıf, fatura ve taksit ödemesi ile meşgul. Beyler ve ağalar, fırsat ve menfaat peşinde.” (*) Anlatılan tablo ile atom bombası atılan ülke arasında bir fark yoktur. Hatta bu durum daha tehlikelidir.

80 öncesinden kalan sağ – sol ayırımcılığı, özellikle sol kesimin kendilerinden olmayan herkese ve her düşünceye ‘faşist’ yakıştırması günümüzde de olduğu gibi devam etmekte olup, bu kez, dinci – laikçi taraflar belirlenirken, o günlerin hakaret söylemini sahiplenenin başkaları, ziyadesiyle iktidar yanlıları olduğunu belirtmekte yarar var. Etnik yapılar kaşınarak ve her gün üzerine bir yapı daha ilave edilerek, milletin devletini ve vatanını sahiplenme güdüsünü alt-üst etme gayretleri sürüp gitmektedir. Bir taraf rahatlıkla etnik kökenleri tek tek sayarken, diğer tarafın -Türk- olduğunu söylemesine bile katlanılamamakta ve neredeyse -faşistlikle- suçlanmaya vardırmaktadırlar. Yine aynı manadan olmak üzere, bir Ermeni’ye, Ermeni misiniz sorusuna bile ayırımcılık olarak bakabilmekteler ve fakat kendileri bütün etnisiteleri kutsayarak büyük kalabalıklar karşısında sayabilmektedirler. Düşünceleri dağıtılmış, karıştırılmış ve gerçek olmayan, yalan ve hayaller üzerine inşa edilmiş bilgi şırıngalamaları, millet zihninde de ayrışmanın temellerini atmıştır. Millet zihnindeki ‘ver kurtul’ formülü buradan doğmuştur. Sanal dünyanın yarattığı, hayali çözümler…

Var olanı bilmeye yönelik emekler harcanması lazımken, var olandan uzaklaşılarak mış gibi, varmış gibi olmayanlara yöneltmek ve insanları yalancı bir hayatın debdebesi içinde bocalamaya sevk etmek, hem (devleti) yönetenler ve hem de satıcılar (pazarlama) dünyasının gerçeklerindendir. Mümkün olmayan mutluluk satılır, zayıflamış ve yolunu şaşırmış devlet güçlü ve doğru olarak takdim edilir. Bize düşen ise; yersen!.. “Yüzyüze ilişkiler çerçevesinde aynı mekânı ve zamanı paylaşan insan, ilkin teknikle ve artık bilimsel bilginin eşliğinde teknolojiyle birlikte, mekân ve zaman sınırlarını aşarak, adına ‘sanal gerçeklik’ dediğimiz bir ortamda yaşamaya başlamıştır.” (**) olmayan gerçeklik peşindeki insan ise, maksadını unutmuş veya maksadını unutmak için her türlü araç-gereç önüne serilmiştir. Bu haliyle ise daha fazla yiyebilme, daha fazla mal-mülk edinebilme, daha fazla şan-şöhret sahibi olabilme hedeflerine kilitlenerek (kilitletilerek) huzursuzluk, başarısızlık illetleriyle yüz yüze kalmış ve fakat tüm bunların idraki içinde olamayarak, batağa saplanın hali benzeri, daima kendinden uzaklaşmıştır.

Sonuç ise, kendisinde varlık vehmedip sanal tanrılara kapılanarak Allah’ı unutmak olmuştur.

(*) Safter Tanık, Makyavelizm, makyavelist ve idealist siyaset felsefesi, ulkucukadro.com

(**) Prof. Betül Çotuksöken, milliyet 12 Haziran 2013 (röportaj)

11 Eylül 2013 Çarşamba

Zehir Nasıl Zerk Edilir?


Tabiatta da öyledir:

Nerede, renkleriyle, yapısıyla, giyinişiyle göz alıcı, albenisi kuvvetli bitki varsa zehirlidir yenilmez. Zararlıdır.

Nerede, mat renkli, albenisi düşük, çağırması eksik, dikenli bitki varsa tatlıdır ve yenilir. Zararsızdır.

Gözlemlerken dünyayı, yaradılışı ve insanları dikkat edilmesi, göz ardı edilmemesi gereken bir husustur.

Acı ile tatlıyı, kötü ile iyiyi, güzel ile çirkini, zararlı ile faydalıyı ayırmanın temel nasihatidir.

Harcanan emek ile ulaşılacak ödül orantılı olmadır.

Edebi sanatlarla süslenmiş cümleler içine gizlenerek, çaktırmadan zerk edilir zararlı fikirler hafızaya. Okuyucu zaten pasiftir bu anlarda. Düşünme yetisini, fikirleri işleme becerisini terk etmiş ve her şeyiyle okuduğu yazarın karanlık kucağına bırakmıştır kendisini.

Korumasız ve korunmasız çocuklarımız var bir de. Şu haberi okuyalım, Hürriyet 19 Nisan 2013: “Öğretmen, 5. Sınıf öğrencilerine 20 bin salavat getirip bunu belgelemelerini istedi. Bazı veliler zikirmatik satın alırken, bazı öğrenciler deftere 50 bin çubuk destesi çizmeye başladı.” Aynı öğretmen geçen yıl da öğrencilere; “Gül alıp yakınlarınızın haftasını kutlayın, ne kadar çok gül alıp, ne kadar çok kişiye verirseniz, o kadar sevaba girersiniz.”

Öğretmen olduğu haberde belirtilen, sözü dinlenmesi gereken bu zat ne yapmak istiyor dersiniz? zikir verme yetkisini kimden almış, ne yaptığının farkında mı, yaptığı hatanın ileride o çocukların hayatı boyunca zincirlere vuracağının farkında mı?

Hüsnü Mahalli’nin 5 Ağustos’ta yazdığı bir yazısına, 9 Ağustos’ta eleştiri yapan Prof. Hayrettin Karaman, Mahalli’nin “Her iki koşulda iktidara gelmeyi amaçlayan bu İslamcıların sonuçta devleti ve toplumu İslamlaştırmayı hedeflemektedir” cümlelerini alıp, şunları söylüyor: “Hangi Müslüman ‘toplumu İslamlaştırmayı hedeflemez’?” bu arada bir de hakaret cümleciği var. Sonra, İslam’ın tebliğ vazifesini yüklediği, Müslüman olmayanların da insan haklarından istifade ederek yaşama haklarının olduğu, silaha sarılmamak, şiddete başvurmamak kaydıyla hükümetleri denetleme yetkilerinin bulunduğundan filan bahsediyor. Ancak, Mahalli’nin, “Tıpkı bazı Müslüman Kardeşler’in ya da demokrasi uğruna geçici olsa ılımlılaşan Müslümanların İslam dininin farklı başlıklarla ABD ve dolayısıyla İsrail hizmetine sokmak istediği..” hususunda ise bir tek bile cümle etmeyişini nasıl anlamamız gerekir? Hem de Hüsnü Mahalli’nin eleştirisi, ılımlılaştırılmış İhvan-ı Müslimin düşüncesine yönelmişken. Prof. ve Türkiye’nin en büyük Fıkıh Hocası sıfatı ile kustukları, süslü ve İslami terimlerin içine sıkıştırılmış zehir değil de nedir? Yazık ki, alıcısı pek fazla!..

Zaman Gazetesi’nde dini muhtevalı yazılar kaleme alan Ahmed Şahin 28 Mayıs tarihli yazısında Hud Suresi 114. Ayet mealini alır yazısına, aynen şöyledir:  “Bakınız Hud Sûresi’nin 114. Ayetinin uyarılarına. Rabb’imiz nasıl buyuruyor; ‘Namazlarınızı kılınız, sevaplarınızı çoğaltınız. Çünkü çoğalan sevaplar azınlıkta kalan günahları silip yok eder!...”

Şimdi bir başka bir meal çalışmasından aynı ayete bakalım: “Gündüzün iki tarafında ve geceden zülfelerde (gündüze yakın saatlerde) salâtı ikame et… Muhakkak ki hasenat (Hakikatını yaşamak – kişiden açığa çıkan güzel yaşantı) seyyiatı (hakikati örtme ve nefsaniyetten kaynaklanan suçların getirisini) giderir… Bu, idrak sahiplerine bir öğüttür.” (Ahmed Hulusi)

Allayıp, pullamak ve reklamasyon kokulu cümlelerle arz etmek böyledir. Birinci mealde “namaz kılmak” ikincisinde ise “salâtı ikame etmek” tanımlamaları yapılmış.

“Kılmak” dediğiniz, doğruluğunu bilip bilmeden şu hep kullanageldiğimiz tanım. Sıkıştırılmış zaman içinde yapılan vazifenin savuşturulması. “İkame etmek” ise, Kur’an söyleyişi ile “salât”, Allah’a yöneliş ve daimi olarak istenen. “İkame etmek” bugüne kadarki hayat tarzımızın içine (yerine) salâtı bindirmek ve salât olmak. Birincisi, zamanı gelince yapılır ve bitirilir. Sonraki vakit gelene kadar da unutulur! İkincisinin ise zamanı, içinde bulunulan andır, bir ömür aralıksız sürer. Yanlış kullanımda niye ısrarcıdırlar? Anlamak zor. Galiba işlerine böyle geliyor, namaz’ın sürekliliğini anlatmak işlerine gelmez, anlatamazlar çünkü ilimleri yetmez. Anlatmayı denemeye kalktıkları vakitte kendilerini dinleyen, okuyan bulunmaz. Kârları düşer, kazançları sıfırlanır. Böylece, yanlışları (eksiklikleri) tekrarlayıp dururlar, biz de din anlatıyor kanaatiyle onları hayranlıkla okur dururuz.

Süslü cümlelerle giydirilmiş zehirli manalardan uzak kalınması dileklerimle.

Serbest okuma parçası:

“Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir, fakat o şeker içinde zehir gizlidir. Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, kokudan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark eder. Şeytan yiyin diye bağırır ama o adamın dudağı zehri, boğazına varmadan reddeder. Başka biri boğazına varınca anlar, bir başkası yer, bedenini berbad edince anlar. Zehir; diğer birisinde abdest bozarken yanış yapar; zaman, zaman ciğerini delen bir acı peyda eder.

“Bir başkasında zehrin eseri; günler, aylar geçtikten sonra görünür. Diğer birisinde ise ölümden ve sur üfürüldükten sonra meydana çıkar. Eğer o kişiye mezarda mühlet verilirse mutlaka mahşer günü azap ederler.

“Her otun, her şekerin zamanede bir oluş müddeti vardır. lalin, güneşin tesiriyle renk, parlaklık ve letafet elde etmesi için yılların geçmesi gerektir. Alelade otlar, iki ay içinde yetişir. Fakat kırmızı gül, ancak bir yılda yetişir gül verir. Yüce Ulu Tanrı, bunun için eceli, yani her şeyin müddetini En’am suresinde anlatmıştır. Bunu duydun ya; her kılın kulak kesilsin…”

Hz. Mevlâna, Mesnevi’den.