31 Temmuz 2013 Çarşamba

Tuzaktan Kurtulmak


Hiç…

Durup dururken tuzağa düşer mi insan?

Aç gözlülük, hırs, doymazlık, kıskançlık, hodkâmlık, vesvese, cimrilik, intikam alma duygusu ile hareket etme,  kindarlık, affetmemezlik, korumamazlık, sevgisizlik…

Bu vasıflardan biri veya bir kaçı birleşerek esir etmişse insanı, vah geldi başıma.

Balık, karnı aç olduğundan değil, gözü aç olduğundan takılır oltaya, onun için kurtuluş, içi kızgın yağ dolu tavadır ancak.

Tıkıldığı deliğinde etrafı gözetleyen ve uygun zamanı bekleyen fareye, “deliğinden çık ve karşı deliğe gir, şu peynir senin olsun” demişler. “İyi ama yapacağım işe göre bu ödül, peynir çok büyük” demiş.

Nice ‘dürüstlük’ nutku çekenlerin, sunulan daha büyük ödüllere düşünmeden atıldığını gazetelerden takip etmiştik.

Sonları sefalet olmuştur. Güçlü zamanlarında etrafında fır dönen dostları, düştükten sonra yanlarında görünmez olmuşlardı.

Doç. Dr. Erol Erçağ bir makalesinde şu hikâyeyi anlatır: “Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar. Ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkaramaz. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.”

Maymunu avcının eline düşüren, Hindistan cevizinin içindeki tatlı kokudur. Bunu dünya olarak da okumak mümkündür. Makamlar, tahtlar, koltuklar, şan-şöhret, mal-mülk… Hep dünya içindir.

Yolumuzdan alıkoyan tuzaklar sıra sıra dizilmişlerdir. Birini geçsen diğerine düşmemek için yanında bir bilen olmalı. O yollardan daha önce geçmiş ve yolu ezberine almış biri, İnsan-ı Kâmil. Ustalıkla o tuzakları bertaraf edip, rahatlıkla geçebilir, hedefe yürüyüşe devam edebilirsin.

Tuzaklar koyup halkı yoldan vuran,
Sahte âşık olup aldatıcı tezgâh kuran,
Gece-gündüz işret kılıp devran süren,
Dünya malını görüp gözü doymaz olur.
Koca Ahmet Yesevi

Bir tartışmada “dünya ile irtibatı kesmek” sözü üzerinde pek çok itirazlar yükselmişti. Kimsenin, sizin dünyanıza ait mallarınızın, mülklerinizin üzerine konmaya filan çabaladığı yok. Kocaman diye bilinen bu dünyanın, aslında kâinatın içinde yok hükmünde olduğunu anlamak, dünyayı gözden çıkarmak için kâfi sebeptir. Dünyada yaşıyorken ise, elbette lazım olan lazime ne ise o yapılacak ve sahip (aslında zilyet) olunacaktır. Buna kimsenin bir diyeceği olamaz. Kaldı ki, dünyanın mamur edilmesi de gerekir, nefis bu işe memurdur, istenendir. Ancak tüm bunlara sahip olunurken, onun bir dünyalık olduğu unutulmayacak ve ‘gönül’e yüklenilmeyecektir. Bizim sözümüz gönül üstünedir. Dünya, gönlün lekesidir.

Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerinin bir öğüdünü yazalım:

“Neresi seni dünyaya çekiyorsa, sana Allah’ı unutturuyorsa orası senin helakin için tuzaktır.”

Tuzaklar dünya üzerindedir ve aslında dünyadır.

Son öğüdü Hz. Mevlana’dan seçtik:

“Bu dünya tuzaktır; tanesi de arzular.”

İçinde bulunduğumuz Ramazan ayı’nda tutulan Oruçlar, kılınan namazlar, zekâtlar, Haclar ve yapılan diğer ibadetler ki insanları tuzaklardan kurtarmaya, tuzakları yok etmeye yarayan ve İnsan olma yolunda açılan mekteplerdir.

İş o dur ki, bu mektepten mezun oluna.


29 Temmuz 2013 Pazartesi

Palalı, Sopalı “ileri Demokrasi” Oyunu


‘Gezi’ gösteri ve eylemleri sırasında, polis destekli eli sopalı kişiler ortalığı kana bulamışlardı. Savurdukları sopalarının hedefi belli değildi, kime denk gelirse. Sopalar sebebiyle hayatını kaybedenler oldu.

Polisin hemen arkasında veya etrafında eli sopalı gruplar nasıl bu kadar rahat hareket ettiler?

Tek bir sebeple izahı mümkündür. Polisi hedefe koymak (taraf yapmak). Hedef olunca, kitleleri polis üzerine saldırtmak ve kutuplaşmayı ‘gezi eylemcileri’ ve ‘polis’ olarak yeniden tanımlamak.

Kimin aklıdır bilinmez. (hiçbir şeyin saklı kalamayacağını bildiğimizden yakında öğrenilir diyoruz…)

Hangi akla hizmettir anlaşılmaz.

Fakat teslim edelim ki, iç savaş başlatmak için bulunmuş ‘hedefe vardırır’ bir yöntem. Polis halka karşı! Aferin ajan birimleri, iyi bir buluş.

Enteresandır, sopaların bile aynı elden çıktığı belli oluyor, sanki eğitilmiş gençler ne yapacaklarını iyi biliyorlar, sanki belli bir yerden (veya birinden) emir alırmışcasına koordineli hareket ediyorlar, tabii ki, etraflarında veya yakınlarında polis.

Öyleyse, gezi konulu eylemlere (protestolara) katılanlar bir taraf ve eli sopalı polis yardımı alan taraf bir taraf. Yani polis bir taraf. Karşı tarafta ise öğrenciler, ellerinde kitap, bilgisayar vesaire, diğer taraf DEVLET. Haydi, çıkın işin içinden çıkabilirseniz!

Hani üzerinde işlemler yapılan, toparlanılan, tek elden diyerek övdükleri istihbarat kurumu? Hani gelen istihbarı bilgilerin tek elden değerlendirilip ilgililere ulaştırılacağı söylenen istihbarat kurumu bu mu? Vatan evlatlarını devletin üzerine saldırtma hareketlerini önleyecek gücü yok mudur devletin? Neler oluyor?

Tam burada anlam kayıyor, karışıyor. Çünkü farklı düşünceler üşüşüyor beynime. Bilerek ve isteyerek yapılmış olduğunu, öte tarafta yürütülmekte olan ‘çözüm’ süreci dedikleri, başka tarafında ‘ihanet süreci’ dediği bir uygulama var. Onun üstünün karartılması ve istenilenleri daha rahat yapabilme isteği ile konusu ve gidişatı farklı olan bir alan üzerinde oyun oynayarak ‘çözüm süreci’nin unutturulması. Bu aşamada ‘anayasa’ yapım çalışmaları da neredeyse akamete uğramak üzere. Kargaşa çıksın ki, hem çözüm hem anayasa süreci istenilen gibi yürüsün. Amaç bu olabilir.

Eli sopalı saldırganları bir yerden hatırlıyorum. Tophane’de açılan resim sergisi salonunun ziyaretçileri, güya semt sakinlerinin saldırısına uğramıştı. Yine,  siyanürlü altın üretimi yapan şirketin elemanları protesto eden halkı ellerinde sopalarla dağıtmaya kalkmışlardı. Yöntem hep aynı. Sopanın, cennetlik bir meta olduğu akıllarından çıkmaz. Hiçbir fırsatı kaçırmadan dikkatle takip ederek, sopayı gündeme getiriyorlar. Geleneklerinde falaka kültürü ağır basar, tamamının falakayı tattığına da hiç şüphemiz yok.

Emre Kongar’ın 12 Ekim 2010 tarihli makalesinden şu satırlara bakalım:

“AKP iktidarı referandum sonrası, seçim öncesi çok çok önemli adımlar atıyor: Toplumu, iktidarın ideolojisine koşut biçimde ‘eğitmeye’! ve ‘gönüllü olarak(!) örgütlemeye’ böylece baskı altına almaya başlıyor.

Dini eğitimi topluma yayıyor… Bununla aynı zamanda, resmi olmayan, dolayısıyla sorumluluk taşımayan, ama resmi ideolojiye koşut olarak iş yapan ve siyasal sorumluluğu olmadığı için çok daha acımasız ve baskıcı davranabilecek bir sözde ‘sivil toplum örgütlenmeleri’ yapısı oluşturuyor. Bu yapılanma, yani ‘halkın özel olarak eğitilmesi’ ve ‘gönüllü olarak iktidara koşut biçimde baskı grupları’ halinde örgütlenmesi bütün totaliter toplumlarda çok başvurulan bir yöntem. Hitler Almayası’ndan Humeyni İranı’na kadar özellikle ahlak, güvenlik ve eğitim alanlarında böyle örgütlenmeler, ‘eli sopalı’ baskı grupları olarak topluma nefes aldırmıyor.”

İki yıl önceden yapılan tespit, buyurunuz.

Söyleyeceğimiz şudur: Bu millete sopalarını eline aldırmamaya çalışınız. Eline sopa aldı mı, dönüşü olmaz yola girilmiş demektir.

Bir sopa, balta hikâyesini, tarih sayfalarından hatırlamanın vaktidir.

“8-9 Kasım 1877 gecesi Osmanlı vatandaşı olan Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye tabyasına girmiş, uyumakta olan Türk askerlerini öldürmüş, arkadan gelen Rus askerlerine hiç zahmet vermeden tabyayı teslim etmişlerdi. Neyse ki, baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir asker Erzurum halkına haberi yetiştirmiş, halk da silahı varsa silahını, yoksa kazma, kürek, balta, sopa, taş eline ne geçirdiyse onu kaparak, Tabya’ya koşmuştu. Erzurumlu Nene Hatun da o günlerde 20 yaşındaydı, kocası cephedeydi. Kardeşi de dün gece cephede can vermişti. Küçük bir oğlu ve üç aylık bir kızı vardı. Onlara bakacak kimse yoktu. Nene Hatun, çocuklarını evde Allah’a emanet edip, ölen kardeşinin silahını ve evdeki satırını kapıp, tabyaya koşmuştu.

Rus askeri önceden tabyaya yerleşmişti. Erzurumlular, gözlerini karartmış tabyaya koşuyordu. Açılan yaylım ateşi ile ön sırada koşanlar şehit oldular. Arkadakiler, korkup dağılmadılar. Daha da gözlerini karartıp, tabyaya saldırdılar. Demir kapıları kırıp, içeri girdiler. Ruslarla göğüs göğse savaştılar. Baltalı, sopalı ama kararlı. Erzurum halkı karşısında Rusların son model silahları bir işe yaramadı, yarım saatte pes ettiler. 1000 kadar Erzurum’lu şehit oldu ama Aziziye Tabya’sı 2300’e yakın Rus askerine mezar oldu.” (Değer Erbora, Mandacı Atatürk’ü nasıl sevsin başlıklı makalesi)

Bizden hatırlatması!..


28 Temmuz 2013 Pazar

Halkın Katli


Allah diyen ağzı değil öldürerek toprağa gömmek,

Konuşmasına mani olmak bile küfr’e delalettir.

Irak da, Suriye de, Mısır da susturulan Müslümanların,

Kanları sel olup, kendilerine yönelen silah sahiplerini boğacaktır.

Amaçları ne olursa olsun,

Ortakları kim olursa olsun,

Hakk’ın hükmü mutlak iktidar olup, gerekenler yapılacaktır.

Darbe,

Hiçbir zaman tarafımızdan meşru görülmemiştir, görülemez de.

İster silahlı olarak gelsin, ister (demokrasi) seçim oyunlarıyla.

Darbe darbedir.

Zalimin zulmü, Hakk’ın gücünü ortaya kor.

Batıl, yenilmeye mahkûmdur.

Siyasi Propaganda


Oy kazandırıyor, taraftar çoğaltıyor diyerek:

Yüce Dinimizin, Kur’an’ı Kerim de, Hadisler de bildirilen Ayet ve cümleleri, Veliyullah’ın kitaplar ve sohbetler aracılığı ile günümüze ulaşan kelamları, sözleri, cümleleri uluorta söylenmemelidir.

Dini çağrıştıran ve kullananın dindar olduğunu akıllara düşündürttüren kelime ve kavramlar, siyasi arenada asla kullanılmamalıdır.

Din, siyasi meta değildir.

Din, ticaretin reklam aracı değildir,

Din, onun-bunun menfaatine ortaya salınacak oy cambazlığı aracı değildir,

Siyaset meydanı, akılların, düşüncelerin, projelerin vuruştuğu,

Demokratik ve hür bir alandır.

Alanı daraltmayalım.

Meydanı tüm sınırlarına kadar olgunlukla, ilim adamı ve devlet adamı vakarıyla kullanmak ancak ADAMların işidir.

Manevi kelamları siyaset kazancı elde etmek üzere kullananlar, kendi hezeyanlarında boğulacaklardır.



27 Temmuz 2013 Cumartesi

Misafirimiz; Ayhan ERALP


BAŞLIK BULAMADIM
Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sında çarpıldığım ve etkisinde kaldığım iki sahne var.
Birisi romanın final kısmında, Raskolnikof  Sonya’nın önünde vecd halinde yere kapanarak: "Senin önünde bütün insanlık namına diz çöküyor ve ellerini öpüyorum..." dediği sahne; diğeri ise kitabın başlarında Marmaledow'un kurduğu cümlelerdir.
Bu diyalog lise yıllarım boyunca hafızamdan silinmemiş, zihnime uzun zaman eşlik etmişti. Diyalogun alıntısına Cemil Meriç'te rastlayınca, aynı konuyu yakaladığımız için mutlu olmuştum. Üstelik Sait Yakut, Necip Topuz, İbrahim Tayyar gibi arkadaşlarımın da aynı sahneyi ezberlerinden naklettiklerini duyunca sevincim daha da artmıştı.
Zaharoviç Marmeladov: "Fakirlik ayıp değil; bunu bilirim. Serhoşluğun bir fazilet olmadığını daha da iyi bilirim. Ama sefalet, muhterem efendim, sefalet fevkalade ayıptır... Yoksullukta, yaradılışımızın asil hislerini henüz koruyabilirsiniz! Sefalette ise, bunu hiç kimse, hiçbir zaman yapamamıştır. Sefalete düşmüş bir kimseyi toplumun dışına atmak için O'nu sopayla kovalamazlar, süpürgeyle süpürürler; bu, onu daha da alçaltmak içindir. Hakları da yok değil; çünkü sefalete düşünce kendi kendimi ilk aşağılayacak olan benim. Meyhaneye de bunun için geliyorum.” demişti.
Peyami Safa, Objektif Serisi olarak Ötüken'den çıkan 'Eğitim Gençlik Üniversite' kitabında "Bir genç için elzem olan şey, kültür ve ekmektir! Ekmeğiniz, kültür edinecek kadar olursa yeterlidir; kazanacağınız kültür size hayatın kapılarını açacaktır." der.
Asrımız türlü türlü isimlendirmelere tabi tutuluyor, kim asrı neresinden idrak etmiş ise bu isimlendirmelerden nefsine bir pay biçiyor.
Örneğin "Bilgi Çağındayız!" hükmü, bu cümleyi kuran kişiye adeta çağın bilgisinden bir nispet verdiriyor, üstelik bu cümleyi kurduğu muhatabına karşı, asrın mümessili gibi davranabilme imtiyazını temin ediyor.
Maddi sefaletler sürekli değildir, en azından genetik değildir; tüm kuşakları kapsamayabilir, sefaletin zincirleri bir yerlerinden kopartılarak maddi refaha erişilebilinir.
Ama fikir sefaleti öyle midir? İnsanda hiçbir fikir namusu bırakmadığı gibi, namus duygusunu da, en primitif biçimi olan cinselliğe indirgeyerek, her insanı kötü yola düşmesine ramak kalmış pespaye kişilikler olarak idrak eder.
Bu insanlara da, her fırsatta zihnin ve hayalinde, had ve recm cezaları tatbik eder. Pratikte henüz bunun imkânından mahrum olduğu için öfkelerini sinsice dile getirirler.
Şimdi yukarı dönerek “Bilgi Çağındayız!” hükmünü verip, bu asrın isminden imtiyaz ve pay alarak, size Marmeledow gibi seslenmek istiyorum.
"Cehalet ayıp değil; bunu bilirim. Çağ dışılığın bir fazilet olmadığını daha da iyi bilirim. Ama fikirsizlik, muhterem efendim, fikirsizlik yani fikir sefaleti fevkalade ayıptır... Cehalette, yaradılışımızın asil hislerini henüz koruyabilirsiniz! Fikir sefaletinde ise bunu hiç kimse, hiçbir zaman yapamamıştır. Fikirsizliğe düşmüş bir kimseyi medeniyet mücadelesinin dışına atmak için O'nu sopayla kovalamazlar, süpürgeyle süpürürler; bu, onu daha da alçaltmak içindir. Hakları da yok değil; çünkü fikri sefalete düşünce kendi kendimi ilk aşağılayacak olan benim. Kütüphaneye de bunun için geliyorum.”.
Genç arkadaşım, seni günlük politik kavgaların cenderesinde boğulmaya terk ettik. Sana kudretinin üzerinde uğraş alanları verdik, seni kendimizin hiçbir mücadelesi olmayan alanlarda şövalye ilan ettik. Düşmanı bile doğru tayin edemediğimiz için, sen yel değirmenleri ile boğuşmak zorunda kaldın.
Yorgunsun, bezginsin, üstelik yapayalnızsın. Sana bırakabileceğimiz fazlaca fikir mirasımız yok. Bolca sloganlarımız ve teyidi mümkün olmayan anılarımızla, seni hep kandırdık.
Bas ve üzerimizden geç artık. İstikbalin dümenini eline al. Tayfalarını topla!
Okuyacağın her kitap senin tayfandır. Yapacağın her fikir sentezi, senin mürettebatındır.
Senin önünde öncü edaları ile poz kesen ve sesi çok çıkanlar, hayatın ve davanın ezeli mağluplarıdır; hem fikirde hem de teknikte yenilmişlerdir. Galiplerin dilleri ile konuşmakta, sadece mazeret üretmektedirler. Düşmanlarımıza henüz kızabilenler, ondan daha bir menfaat koparamamış olanlardır. Onlardan, düşmana ince teslimiyet teknikleri dışında bir şey öğrenemezsin. ‘Ama’lar dışında fikir edinemezsin.
İnsanlığın 2500 yıllık birikimi, ellerinin altındadır ve kütüphanelerde seni beklemektedir.
Seneca’yı dinlemek için neden acele etmiyorsun? Socrates’in yanında baldıran zehri içmek için neden koşmuyorsun? Hz. İsa’yı çarmıhtan indirmek için neyi bekliyorsun? Taif dönüşünde, Hz. Muhammet’e atılan taşlara neden set olmuyorsun? Hz. Hüseyin’e niçin bir yudum su vermeye koşmuyorsun? Mevlana’ya Şems’i neden müjdelemiyorsun? İbn-i Haldun’u Kuzey Afrika çöllerinde sende mi kavuracaksın? Moore’u ateşten kurtarmaya, neden gayretin yok? Kant’la sohbet etmek için neden coşmuyorsun? Marks’a neden yardım etmiyorsun? Ahmet Cevdet Paşaya sende mi küskünsün? Fromm’un kitaplarını taşımasına neden yardım etmiyorsun? Goethe’yi Çemişgezek’e Almanca öğretmeni olarak tayin edenlerden misin? Cemil Meriç’e neden kitap okumuyorsun?
Seni siyasetin çirkin tuzaklarına, ucuzluğuna ve kolaycılığına davet eden bezirgânlardan uzak dur. Siyaset cambazlarına itibar etme ve onlara malzeme olma. Sen bir medeniyet savaşçısı olmak ve medeniyetimizin tuğlalarını ellerinle inşa etmek mecburiyetindesin. Bırak onların yardımına manda bacaklı, gergedan beyinliler koşsun. Sen fikir sefaletinden bizi kurtarmak mecburiyetinde olansın.
Fikir sefaleti içerisinde, asırlardır Marmaledow gibi sadece sopayla kovalanmayıp, daha da aşağılanmak için çağın dışına süpürülüyoruz.
Genç arkadaşım, insanlığa yeni bir nefes, yeni bir ümit vermeyecek misin?
Ayhan Eralp




26 Temmuz 2013 Cuma

Tasarruf Etmeliymişiz!


Hayırdır, hayırlar olsun, hayır dileyelim:

Ekonomiden sorumlu bakan, OSTİM’de katıldığı iftar yemeğinde:

“Tasarruf edelim, kredileri tüketime harcamayalım”

Demiş.

Hayırlar olsun.

10 yıldır ilk defa tasarruf lafı edildi.

Neler oluyor? Neler oluyor?

Kaldırımda, sokakta, çarşıda pazarda kredi kartları satılırken, kredi kartları üzerine vadeler yapılırken, tüketim malları alımı karşılığında kolayca krediler verilirken…

Neredeydiniz?

Halkı soyup soğana çevirirlerken neler yapıyordunuz?

Tasarruf aklınıza geldiğine göre.

Delik büyümüştür, yama deliği kapatmıyor mu yoksa?

Hayırlar olsun, hayır dileyelim.

Küçük esnaf, ziraatla uğraşan köylü, işçi, memur… sözün kısası orta direk denen milletin belkemiği sefalete sürüklenmişken, çözüm diye ortaya atılan, hem de ekonomi bakanı ağzından “tasarruf edin”..

Bir zamanlar da kemer sıkma diyorlardı.

Tasarruf: gelirin bir kısmının ayrılmasıdır. Yani gelir, giderlerden büyük olmalı ki, bir kısmı ayırabilsin.

Faiz batağındaki küçük esnaf ve ziraatçının durumu, tarlasına-tapanına gelen hacizler, kredi kartı borcunu, ya kredi alarak veya başka bankanın kartından naklederek, yani yüksek faizle kapatabildiğini herhalde yetkililer biliyorlardır.

Millet evladını küresel soyguncuların hain emellerinden korumadıkça, ne vergi gelirlerini artırabilirsiniz ne de lazım olduğunda askere alınacak er bulabilirsiniz.

Akıllı olun ve adam gibi yönetin memleketi.

10. yılın sonunda bile olsa, milletin tasarrufa yöneltilmesi elzemdir.

Her önüne gelene kredi verilmesi batağa sürüklemektir.

Milletin cebinde para bulunursa, devlete lazım olduğunda (ki, 1999 da yaşanmıştır) seve seve kaynak temin edilir.

Uyanık olun,

Milletinize güvenin.


Ki



Aynaya baktığında,

Kimi görüyorsun?

***

Ne ki,

Öğrenmişindir şu dünyada yar diye

Belle ki,

Sırtına yüklenmiş kamburdur diye

Şöyle ki,

Bilen bilgisinden bihaber olunca

Hele ki,

Vasl içün nefes verir külleri savur diye

***   ***   ***   ***

Baki Tosun üstadımız bu sözler üzerine cevap mahiyetinde olmak üzere aşağıdaki dörtlüğü lütfettiler:


Bu dünya da bâr olan
Gönle asıl yâr olan
Bize kisb-i kâr olan
Kâmil bir ihlâs imiş


Teşekkürler Baki Bey.



24 Temmuz 2013 Çarşamba

Serdar Turgut


‘Olmayanın’ ne olduğunu bilmediğini sandığım ve kendisinin ‘inanç’ dediği bir olgu. Haliyle, samimi bir itiraf. Fakat bu çevrelerde kalem oynatmasını namusundandır inancımıza dayandırıyoruz. Eksik gördüğü, yoksunluğunu hissettiği tespitlerinin üzerinde çözüm arayışları da şüphesiz takdire değer bir aydın tavrı. Köşesinde uyuyan kişi değildir aydın. Ailesinde, çevresinde, mahallesinde, içinde yaşadığı toplumda eksikliğini gördüğü, noksanlığından mutazarrır olduğu problemler üzerinde kafa patlatması, çözümler üzerinde gecesini gündüzüne katması aydın olmanın farzlarındandır. Serdar Turgut da bunu yapıyor. “İnancının olmadığını” samimiyetle itirafı da, inançlı olduklarını her gün televizyonlarda söyleyenlere ve gazete köşelerinden yazanlara ince bir eleştiri ve hatta alay kokusu olan cımbızlama gayretidir diyoruz. Tabi ki, o kadar inançlının içinde onların dilinden ‘inancının olmadığını’ söylemek, onlara yeni bir şeyler söylemek fırsatını vermekten başka bir mana içermez. Kaldı ki, “Eksiğimi kalbimi temiz tutmaya çalışarak, olduğum gibi görünerek, yalan söylemeyerek ve hayli kapsamlı bir empati gücü geliştirerek tamamlamaya çalışmak zorundayım” (*) diyerek, kendisini eleştirmeye geleceklerin kapısını baştan kapatıyor. Çünkü belli olan şudur ki, Turgut’un yapmaya çalıştıkları, İslamiyet’in taa kendisidir. Çalışarak bürünmek zorunda olduğu sıfatlar, İslamiyet’in “Güzel Ahlâk” talimatıyla birebir örtüşmektedir. Kendilerinin inançlı olduklarını söyleyenlerin bile rahatlıkla söyleyemeyecekleri ‘Güzel İnsan’ hususiyetleridir bunlar. Bürünmeye çalıştığı sıfatlardan sadece ‘yalan söylememeye’ bürünmek bile, insan olma yolunda çok büyük yol alınmasına vesile olan muazzam bir çabadır.

Çoğu yazar ve düşünür tarafından pek çok defa sorulmuş soruyu tekrar eder Turgut: “Müslüman ülkeler neden bir türlü huzur bulamıyor? Bireylerine iç huzuru verme iddiasında olan bir dinin hâkim olduğu toplumlarda huzurlu ve herkesin mutlu olabileceği bir siyasi-toplumsal düzen bir türlü neden kurulamıyor? Bence 21’nci yüzyılın en önemli sorusu bu.”

“Oryantalistler ve İslam düşmanları buna cevap olarak İslam ve demokrasi arasında uzlaşmaz çelişki olduğunu söylüyorlar.”

“Bu hiç birimizin kabul edebileceği bir cevap değil. Bunu kabul edersek demokrasiden mahrum yaşamayı da kabul etmemiz gerekiyor”.

İslâm; güzellikler, iyilikler, doğrular.. dinidir. Kur’an’ı Kerim, mümkün değildir ki, olumsuzu, istenmeyeni, insan fıtratına uygun olmayan değerleri istesin. Bütün tekliflerinde aklı, ilmi ön plana çıkartan, asrın gelişmelerini destekleyen ve her an yeni bir şan alan’ın her an ilerleyişini, gelişimini, değişimini anlatan ve bu gelişime uyulmasını tavsiye eden kutsal kelamlar bütünüdür. Aşırı olan, hangi taraftan olursa olsun ret edilir. Kabul görmez. Mutedil olmak, orta yoldan yürümek tavsiye edilir. Toplum içinde yaşamak, insanların birbirleriyle münasebetlerinde karşılıklı hoşgörü ve (Turgut’un anlatımıyla) empati yapmayı teşvik eder. Peygamberi Hz. Musa’yı firavun’a gönderdiğinde “yumuşak” konuşmasını öğütler. Sertlik ve hoyratlıktan daima uzak durmayı bildirir. Dayatmayı kabul etmez. İstişare daima önerilir. Ben yaptım oldu anlayışı asla yoktur. İnsanların ‘helal’ yoldan kazanmaları ve doymalarını tembihler. ‘Haram’lardan uzak durulması, iyi işlerin yapılmasının talimatlanması da önemli maddeler arasındadır. İslam toplumu içinde yaşayan insanlar, can ve mallarından emin yaşarlar, söz ve ifade özgürlüğü tamamıyla sağlanmıştır (en büyük örneği Atatürk’te görülür).

Şimdi, Sayın Serdar Turgut’a soralım: İnanmadığınız nedir? Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu maddelerin hangisine inanmıyorsunuz?

Biz cevaplayalım.

Siz İslam’a değil, tanıdığınız Müslümanların davranışlarını inceliyorsunuz ve o davranışların bir İnsan davranışı olmaması gerektiğini görüyorsunuz ve inanmadığınızı anlatıyorsunuz. Siz İslam’a değil, İslam’ın emirlerini Hakkı ile yaşamayan, riyakâr, hodkâm, kindar, muhteris ve Hakk’ın bildirdiklerini içselleştirmeden körü körüne softa hayatı yaşayan Müslümanlara inanmıyorsunuz. Karıştırmayalım lütfen.

Müslüman’a kızıp, İslam’dan uzaklaşmak kimseye bir şey kazandırmaz.

Sorunun can alıcı kısmı, Müslümanların içinde bulunduğu sefalettir. 1938’den hemen sonra gelen yönetimlerin (ve tamamının) iktidarlarını sağlamlaştırma adına, halkın kandırılmasını, dini içerikli terimleri sık kullanarak, dini hatırlatan faaliyetleri hemen uygulamaya koyulmuşlardır. Yapılanlar gerçek dinin anlatılması ve uygulanması değil, ilim gelişmiş, asır idraki yükselmiş, bu idrake uygun tedrisat değil, yürürlüğü ortadan kalkmış, anlamsız hikâyelerin ve eskimiş hukuk yorumlarının din hükümleriymiş gibi insanlara anlatılmasından ibarettir. Bu itibarla, ilimden, gerçek İslamî yorumlardan uzaklaşılmış, cahil hoca kılıklı insanların eline teslim edilen çocuklarımız için açılan ve hemen Türkiye sathına yayılan Kur’an Kursları, anlamsız ve gereksiz açılan İmam Hatip okullarının Memleket sathına yayılması, bu arada mesleksiz gençlerin işsiz, aşsız, bilgisiz ve kültürsüz kalarak problemlerinin artması ve kargaşalar.

Demokrasi, yenisi bulununcaya kadar en iyi yönetim biçimi olarak bilinir. Demokrasi uygulamalarına ve demokrasinin geliştirilmesine İslam hiçbir mani getirmez. Ama biliriz ki, demokrasinin ilk şartı laikliktir. Uygulamalara bakarsanız, yine 1938’den hemen sonra laiklikten uzaklaşmalar başlamış ve içinde bulunduğumuz günlerde de zirve yapmıştır. Kapatılan ‘Tekke ve Zaviyelerin’ açılma çalışmalarının yapıldığı günümüzde daha ne söylenebilir ki?

İçinde bulunduğumuz Ramazan Ayı münasebetiyle, hemen bütün televizyonlarda Sahur veya İftar programlarında konuşmacı, yorumcu olarak ekranlara çıkan sakallı hoca kılıklı kişilerin anlatımlarına kulak verirsek neler söylemek istediğimiz çabuk anlaşılır.

Hemen tamamı (bazı aydın hocalarımızı tenzih ederim ki, zaten onları TVlere çıkarmıyorlar) anlamsız ve lüzumsuz bilgiler. Bu bilgiler sebebiyledir ki, kafası karışık, beyni duraklatılmış insanların çoğunluk olduğu Müslüman ülkeler bir türlü huzur bulamıyor.

Dert büyük, bu yazı bitmez. Kesmek zorundayım.

Serdar Turgut’un tevazu ile “inancının olmadığını” söylemesi, gelinmesi istenen bir seviyedir. Ben bu cümleyi; “Hakkı ile bilemedim” şeklinde okuyorum.


(*) 05.07.2013, Habertürk, İslam ve demokrasi başlıklı yazısı

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Daralan idraklerimiz


Geri kalışımızı, idrak edemeyeşimizi hep başkalarının (Batı) ülkemiz ve insanlarımız üzerinde emperyalist emellerle uyguladığı, kültür erozyanlaştırmasına bağlarız. Suçlu hep onlardır, biz de asla suç yoktur.

Adiraytik’ten neredeyse Çin Seddi’ne dayanan sınırlara sahip cihan imparatorluğu, hep Batı’nın saldırıları, dinimizi aşındırması sonucu elden çıkmıştır. Bizim asla ve kata suçumuz yoktur.

“Sorgulamalarımıza önce kendimizden başlamalıyız” deyince de:

“Emperyalist güçlerin dayattığı İslam anlayışını gerçek İslam gibi görüyorsan sorun yok ki” diyerek, yanına bir de gülücük işareti koyuyorlar. Kendi cümlesi ile güya suçladığı mananın, acı kuyusuna kendisinin düştüğünün farkında bile değil zavallı.

Osmanlı Üniversitelerinden, 17. yüzyılda fen bilimlerini, astronomiyi, tıp bilimlerini kovan Batı mıydı ki, emperyalistlere suç yüklüyoruz?

Son 30 yıldır bir başörtüsü tartışmasını bize Batı mı dayattı ki, batıya düşmanlık besliyoruz?

Hala saat ve dakikasında anlaşamadığımız İmsak vakti hususunda batı mı bize sakın anlaşmayın, uzlaşmayın, sakın bir astronomi fakültesinden yardım almayın diyor ki, biz lüzumsuz tartışmalarla yıllarımızı geçiriyoruz?

“Kolayca şartlandırılmış” işte.

Bir-kaç kitap, üç-beş vaaz. Sahip olunan bilgisi de hepsi bu. Hakaret etmeye gelince, frensiz cümleler, alaylı cümleler.

Madem biliyorsun.

Anlat da öğrenelim be kardeş.

Ne diye, bizim emperyal İslam’ı benimsediğimizden dem vuruyorsun?

Haydi,

Bildiğin, emperyalist olmayan,

Gerçek İslam’ı anlat bana da öğrenelim.

Bekliyorum.


Bu da Bizim Anketimiz


Anket ne işe yarar?

Hedef belirlenir. Bu belirlenme üzerine yapılacak çalışmalar, verilecek bilgiler, yürünecek yollar, hedef kitleye verilecek mesajlar, geri bildirim dedikleri verilen mesajların beyinlere yerleşip yerleşmediğinin anlaşılması hususları en ince ayrıntılarına kadar değerlendirilir. Anket, bu çalışmalar sırasında kullanılan bir beyin yıkama tekniğidir. Sorulan sorular ne olursa olsun, alınacak cevaplar anketörün ince ve derinlikli hafızasının eğitilmiş kıvraklığından süzülen cümlelerdir. Denek ne derse desin, verilecek cevap anketçilerin öğretmek istedikleridir. Sonuçlar alındıktan sonra iş, matematikçilerin ve usta bilgisayar programcılarının engin tecrübelerinin gösterildiği sonuçlar tablosunun çıkarılmasına kalır ki, önceden anketler vasıtasıyla yıkanan beyinlerin hiçbir itiraz imkânları kalmamıştır. Burada denek, bilgi alınan değil, bilgi yüklenen durumundadır. Anketçilerin en önemli araçları medya denilen, basılı ve görsel yayınlar ve bu alanda kullanılan özellikle isminin başında Profesör gibi sıfatların bulunduğu akademik unvanlı kişilerdir. Onların yorumlamaları ile iyice ikna edilen halk kesimlerine son darbe, seçim -sandık, sonuç- oyunlarıyla vurulacaktır.

Afasam Ar Genel Koordinatör’ü Hakan Toğa’nın internette pdf formatlı yayınlanan “Siyasi çevrelerde algı yönetimi ve türevleri” isimli kitabından bir cümle yazarsak ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır: “2007’de bir dizi tutuklamalarla başlayan ‘darbe ile mücadele’ süreci medya tarafından yanlış aktarılmış ve Türk toplumunda farklı bir Türk Silahlı Kuvvetleri algısı oluşmasına sebep olmuştur. Davada veya isnat edilen suçlarda henüz kesin hüküm verilmemesine rağmen medyanın algı yönetimi stratejisi ile halk kesin hükmü vermiştir. Yargı sürecinden önce yapılan anketlerde ‘peygamber ocağı’ olarak anılan ve en çok güvenilen kurum seçilen TSK bu özelliğini yitirmiştir. Genel Kurmay Eski Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklandığı gece televizyon kanallarında ve sonrasında yazılı medyada tutuklama gerekçelerinden ‘terör örgütü yöneticiliği’ kısmının büyük puntolarla yazılması ve sık sık tekrar edilmesi kamuoyunu yönlendirmekten başka bir şey değildir ve başarılı olmuş algı yönetimi stratejisinin en güzel örneklerindendir.”

Haziran ayı’nın ilk haftasında yazdığımız yazının başlığını “Erken Seçim Kokusu Alıyorum” koymuştuk. Bu itibarla içinde bulunduğumuz günlerde ‘bugün seçim olsa’ konulu anketler sıklıkla önümüze gelmeye başladı. Bu anketlerin ortak tarafı ise, birinci olmasına karar verdikleri siyasi partinin hemen bütün anketlerde benzer oy sonuçlarını tespit ederek, gözümüze gözümüze sokmaya başlamalarıdır (beyin yıkama faaliyetlerinin birinci aşaması). Akıl edemedikleri, unuttukları, evlad-ı vatanı anlayamadıkları bir husus var; “Mü’min aynı delikten iki defa ısırılmaz”.

Bu açıklamalardan sonra gelelim bizim anketimize.

Bizim anketimiz, yaşanmış bir hikâyedir. Memleket gazetelerinde yayınlanamayacak cap canlı yaşanmış bir hikâye.

***

Düğün davetiyesini aldığımızda gidip gitmemekte kararsız kalmıştık. Başka şehirlerde yaşayan yakınlarımızın telefonları ile ve mutlak gitmemiz gerektiğini tavsiye etmeleri üzerine gitmeye karar vermiştik. Aslında ben düğün sahiplerini tanımıyordum. Gelen telefonlara ve yaptığımız görüşmelere göre tanış olduğum sadece bir-kaç kişiden ibaretti. Hem gezi olur, hem de bir yer görürüz düşüncesiyle sabah erkenden çıktık yola Nevşehir’e doğru.

3-4 saat sonra Nevşehir’e varmış ve otelden yerimizi ayırtmıştık. Düğün zamanına kadar şehirde gezinti yaptık, birkaç cami, eski Türk hayatının gözlenebildiği dar sokaklar, cumbalı evler,  esnafın el emeklerinin sergilendiği ve satışının yapıldığı şehir çarşısı, lezzetli yemeklerin yapıldığı lokantalar… Derken akşamı ettik ve düğün salonunda yerimizi aldık.

İstanbul’dan, Ankara’dan, Konya, Kayseri, Kırşehir, Erzurum, Trabzon, Artvin ve Şavşat’tan teşrif eden misafirlerle hınca hınç dolmuştu salon. Uzun süredir görüşemeyenler kendi aralarında sıkı sohbetlere girmişlerdi. Salonda 600 kadar insan birbirlerinin halinden bilgi alıyorlardı. Masalar yetişmediği için kenarda ayakta duranlar bile vardı.

Orkestra düğün müziği ile başladı programına. Genç çiftin nikâh merasiminden sonra yemek servisi yapıldı. Takı merasimi, tebrikleşme faslından sonra da orkestra başladı oyun havalarına.

Yanık sesli bir sanatçı Türküler okuyordu. Sahnede oynayanlar, masalarda derin sohbete koyulanlar… Herkes düğün atmosferinden çıkmış, hallerince eğlenmeye çalışıyorlardı.

Kısa bir bağlama girişinden sonra sahnedeki sanatkâr Erzurum dolayından “Hani yaylam hani senin ezelin” türküsünü okumaya başladı. Bir anda salonda nefesler tutuldu. “güz gelende döker bağlar gazelin” Bütün misafirler saygı ile türküyü dinlemeye başladılar. Kimileri, sanatkâra eşlik ediyordu. “Yaylam senin hiç gelmez mi güzelin / Hani yaylam hani senin ezelin”. Kimileri ağlıyordu, kimileri ayağa kalkıp el sallıyordu. Bağlama ve sanatkârın sesinden başka çıt bile duyulmaz olmuştu. “Yaz olanda yayla yayla otlanır / Arap atlar topuğundan etlenir / O yaylada koyun kuzu beslenir /Hani yaylam hani senin ezelin”. Artık, tüm salon bir olmuştu. Tam bu sırada iki çift saygıda kusur etmeden sahneye çıktılar. Erkeklerden birisi bağlamacıyla konuştu ve önlerini salondaki seyircilere dönerek ve dördü birden sağ ellerini yumruk yapıp birazda yana kaykılarak beklediler. Sanatçı türküsünün son kıtasını da bitirdi: “Hani yaylam hani senin ezelin vaaayy..”

Türkü bittikten sonra bağlama yeni bir açılış yaptı, salonda herkes ayağa kalktı. Herkesin elleri havaya kalkmış bütün misafirler ve gelin ve damat tamamı bar tutmuşlardı. Ve başladı:

“Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa” Sahnedeki iki çift müziğin ritmine öylesine uymuşlar, öylesine hakkını vererek oyuna başlamışlardı. “Askerin milletin bayrağınla çok yaşa”. Misafirlerin tamamı ayakta idi. Kimisi mendilini eline almış Bar’a iştirak ediyor, kimisi ceketini havada dolandırıyordu. “Arş arş arş ileri ileri arş ileri” Bütün salon birlikte söylemeye başladılar. “Marş ileri dönmez geri Türk’ün askeri / Sağdan sola, soldan sağa / Al da Bayrağı düşman üstüne”. Sadece, bir kişi vardı salonda, tek vücut, tek ses.

“Cephede süngüler ayna gibi parlıyor / Azeri Türkleri Bayrak açmış bekliyor”. Bar, bütün haşmetiyle tek vücutta tutuluyordu. “Arş arş arş…”

“Parlayan yıldızın âlemi tenvir eder / Cumhuriyet bayrağın semalar içer yüzer”

“Arş, arş, arş…”

Bar Başı marş biterken bağlamacıya tekrar etmesini işaretle bildirdi. Hemen tekrarı başladı. Tüm salon, salonda bulunanların tamamı, yaşlısı, genci, çoluğu, çocuğu, başörtülüsü, başı açığı, kadını, erkeği ama tamamı hep birlikte tekrar edip bar tuttular.

“Arş, arş, arş”

Nidaları semayı doldurdu.

Arş, arş, arş derken.

“Git”, “Git”, “Git”…

Diyorlardı aslında.


20 Temmuz 2013 Cumartesi

“Dört dörtlük Alevi’yim”


Siyasetçi, ayağına kurşun sıkan adam demektir.

Nasıl olur bu?

Kelimelerle. 

Ağzını -dilini- kontrol edemeyen siyasetçilerin, aklına her gelen cümleyi konuşvermeleri ile ayağına kurşun sıkması arasında bir fark yoktur.

Yara aldığında;

Dilim kurusaydı da söylemeseydim. Derler. Ve çok sık tekrar ederler.

Ama duramazlar, üç-beş kişiyi gördüler mi verirler diskuru.

Ellerinde metin de yoksa,

Yandı gülüm keten helva.

Siyaset bu:

Ağırbaşlı, yerinde konuşan, ağır laflar eden, sırası gelmeden konuşmayan,

Ve yersiz konuşmayana da halk;

Bu nasıl siyasetçi der.

Bundan bir şey olmaz.

İlle yalaka, ille yalaka, ille yalaka.

Olacaksın.

Ümüğünü sıktıkça nasıl saygı görürsün nasıl?

Azarladıkça, yere göğe sığdıramazlar,

Yemezler yedirirler, giymezler giydirirler.

Bu nasıl dünya ya….

***

“Dört dörtlük Alevi’yim”

Eyvallah memnun olduk.

Öyleyse:

“Hüseyin ile Yezit karşılaştıklarında biz Yezit’ten yanayız”

Diyen, danışmanın, arkadaşın, yoldaşın, milletvekilin olan muhteremle yollarınızı ayırınız.

Ayırınız da görelim.

Buyurunuz.

***

Günlerdir konuşuyorsun.

Üstelik bilmiyorsun.

Saygıdan susup, dinledik.

Susacağın zamanı bekledik.

Ne bitmez tükenmez laflar bunlar,

Ne acayip, ne tehlikeli alanlar bunlar,

Ha bire konuşuyorsun,

Ha bire konuşuyorsun.

Susta, bir cümle söylesin bakalım,

Belki bir sual eder,

Yeniden başlarsın konuşmaya.

Ne demişti Erenler?

“Ya hayır söyle yahut sus”.


19 Temmuz 2013 Cuma

Siyasete Gezi Dersleri!..


Başbakan Erdoğan’ın önünde, Saddam, Mübarek örnekleri var. Onların geçmişini inceleyerek varacağı kararın özeti, Avrupalı dostlarının ve stratejik ortak(ı) ABD’nin onlara neler yaptığının anlaşılması olacaktır. Karar ne olursa olsun, Saddam ve Mübarek iliştirilmiş liderlik için acı örneklerdir. Dik durmak tabiri belki bir müddet daha kendisini tahkim ederek koltuğunu sağlamlaştırmış intibaı yaratacak, fakat dik durmayı dikleşmek şeklinde anlayan dostları için, kendini anlatma fırsatları heba edilmiş olacak. İki örneğin sonucu, ağzıma bile almam ki, isteyeyim. Ülkemizde yaşanmamış olsun, yaşanamaz olsun dilerim. Ders almak isteyene çok üstün dersler çıkartılır. Yolunu şaşırmış, ‘fikri dolaşık’ danışmanlarının sözünü dinlemediği sürece, hatta onların görevlerini sonlandırdığı zaman rahata ereceğini garanti bile edebiliriz. Çünkü yanlış bilgi veriyorlar, yanlış yönlendiriyorlar. İki hastadan bir sağlam çıkartamazsınız. İki hastaya ancak, birden fazla doktorlar grubunun müdahalesi gerekir ki, salaha kavuşsun.

Nedir şu, “%50’yi zor tutuyorum” tehdidi? Şimdilik bu oran bana yeter, bu oran beni bir dört yıl daha koltukta tutar, gerisi Allah Kerim. Var mı başka bir izahat? ‘Çöpe atılmak’ veya ‘deliğe süpürülmekten’ korkuyorlar. Kim ister ki? Bu tehlikelerden kurtulmanın yolunu %50’yi ileri sürerek buluyorlar. Yanılıyorsunuz. O %50’yi nasıl tuttuğunuz âlemin dilindedir. Sizden önce de o %50 kimlere nasıl destek vermiş ve onların peşinden nasıl gözyaşı dökmüştü hatırlarız. En küçük rüzgârlarda bile tarafını bir anda değiştirebilen bu 50’lik güç, sizi de bir anda bırakabilir bir tabiyettedir unutulmasın. Demokrasilerde hiç güvenilmeyecek tek güç, oy verenlerin çoğunluğudur. Onlar rüzgârın estiği yöne göre tercih kullanırlar, burunları da değişim kokusunu muhteşem alır. %50 ile diğer %50’yi çarpmak gailesi, sonucu zararla kapatmaya bile bile razı olmak demektir, zira bölünmeyi, parçalanmayı beraberinde getirir, netice %25 çıkar. Bu durumda, zarar her yönden hissedilir ve acılar çoğalır, yapmayın. Biberin acı olup olmadığını anlamak için ille de ısırmak gerekmez, etrafına bakman kâfidir…

Canlar canımızdan birer parça götürdü. Yine de, Beş can’a rağmen az hasarla bittiğini söyleyebiliriz ‘Gezi Direnişi’nin. Sair maddi kayıplara yok gözüyle bakıp, ileriyi hedeflemeliyiz. İleri daima ileri. Bu arada, yanlış kullanılmış bir ‘destan yazılması’ tanımı var ki, kim, kime karşı destan yazdı? Sorusunu sormadan edemiyoruz. Şaşıran danışmanın, şaşkın buluşu.

“Türk siyaseti fiilen, ‘ertesi gün’ için bir ümit ışığı yakmıyor, yakamıyor. İlk seçimde hükûmeti ciddi bir iktidar alternatifi olarak endişe duymaya sevk eden bir muhalif siyasi parti olsaydı, durum başka türlü olurdu gibime geliyor:” (A. Turan Alkan, 1 Temmuz 2013, Zaman), Alkan, şu satırları da yazısında ilave eder: “Gayrımemnunlar esasen meşrû bir talepten değil, hükûmetin gerginleştirme yaklaşımından nemalanıyorlar. Kutuplaşmanın hangi vahim yerlere doğru uzanabileceğini görmeli; insanları korkularından kıskıvrak tutarak siyasileşmeye sevkeden taraf olmamalı. ‘Bizim yokluğumuz kaos getirir’ fikrinden üretmeye kalkışmak yerine yumuşak ve kuşatıcı bir dil tercih edilmeli zira taş kımıldamaya, çivi sallanmaya başladı…”

Yandaş yazardan aldığımız cümle ‘çivi sallanmaya başladı’ şeklinde bitiyor! Maalesef, sallanan çiviyi danışmanlar, akıl verenler görmüyor. Kaptan tepe-taklak giderse, geminin içinde bulunanlar olarak felaketi birlikte yaşayacağız demektir.

Asıl korkuyu doğran ise, Saddam ve Mübarek örnekleridir. Biliyorlar ki, dostları ‘ihanete varan işleri yaptırabildiklerini’ ilk olarak harcamaktadırlar.

“Yaratılanı severiz / Yaratandan ötürü” kelâmını sık tekrarlar, lakin “yaratılan” meydanlara indiğinde, terörist muamelesi görür ve ‘yaratılanın’ sözüne itibar edilmez. “Provokasyon, terörist gruplar, marjinal azınlıklar…” gibi hakarete varan sıfatlandırmalar yaparlar. Yazık ki, dillendirdikleri kelâmların manalarını bile bilmezler… Aceleyle, çalakalem, lafları düşünmeden, fikir etmeden, salla pati söylerler.

“Devlet işlerinde düşünerek karar vermek, işlerde acele etmemek gerekir. Bir şey işitilir veya umulmadık bir olay ortaya çıkarsa, yalan doğru’dan ayrılarak hakikat ortaya çıkıncaya kadar bekleyip, emirleri ondan sonra vermelidir. Acele karar vermek, kudretli kişilerin değil, zayıfların işidir.” (Siyasetname, Nizamülmülk, 39. Fasıl, 157. Bölüm)

Nesimî beyti belki açıklama, tembih, nasihat… olur.

“Zerre benem, güneş benem, car ile penç ve şeş benem.
Sureti gör beyan ile, çünkü beyana sığmazam.”
(Nesimî)