30 Nisan 2013 Salı

Marjinal Olan Kim?



İlim adamıymış ve şöyle yazıyor:

“Bugün Türkler arasında marjinal ve radikal bir kesim hariç Kürtlerin demokratik, temel haklarını almaları ve kullanabilmeleri noktasında bir tavır ve tepki yok.” (*)

İlim adamı olduğunu özellikle vurguladık. Böyle bir cümle ve kanaat belirtme olamaz. Bu cümle sıradan ve kahve sohbetlerinde edilen avamî bir cümle. İlim adamından beklenen, söylediği ve yazdığı cümlelerin, ispatlanmış olması ve ispatlanan sonuçların örneklendirilerek anlatılması.

At ortaya bir varsayım, ispatını onlar yapsın mantığı ilim adamına yakışmaz. Kimdir bu marjinal ve radikal kesim? Kimleri kastediyorsun? İspatlanmamış kanaat cümlelerini yazının bir yerine yerleştirmek ve o fikir üzerinde ısrarla durmak, ‘çamur at izi kalır’ mantığından başka nedir?

Efendilerine hizmet babında, köpekleşmeye razı olmak deriz biz bu duruma.

Şimdi bir açıklama getirmek ve bu ilim adamı kılıklı yalancılara bir şeyler söylemek gerek.

Niye bu kadar rahat yalan söyleyebiliyorlar?

Güya imanları adına. İnançları adına. Cemaatleri adına. Aldıkları talimatlara uyuyorlar. Yalan da olsa söylemekte beis yok. Bu kâfir düzenden kurtuluncaya kadar, yalan da söylenir, devlet malları da zimmete geçirilir, çünkü dar-ül harp halidir.

“Yalanı uyduranlar, yalnızca, Allâh’ın kendini dillendiren işaretlerine iman etmeyenlerdir.. Yalancıların ta kendileri işte bunlardır!” (Nahl Suresi/105)

(O iftirayı yayanlar) buna dair dört şahit getirmeli değil miydiler? Mâdem ki şahitleri getirmediler, işte onlar Allâh indînde yalancıların ta kendileridirler.” (Nûr Suresi/13)

Ne diyor Sayın akademisyen; Kürtlerin demokratik haklarını almaları ve kullanmaları konusunda, Türkler arasında bir marjinal grup karşı çıkıyor. Düşünelim bakalım kimmiş bu marjinal grup? Karşımıza MHP çıkıyor. Neye karşı çıkıyormuş? Kürtlerin haklarının verilmesine. Yuf diyorum bu akademisyen kılıklı kişiye. Yuf diyorum iftirayı düşünmeden ve rahatça atabilen üniversiteliye.

Dini kisve giyerek, söylediklerinin doğru olduğunu okuyucularına ve/ya dinleyicilerine inandırmak istiyorlar. Kendilerine, emek verilmeden önlerine serilmiş makamlar, unvanlar, gazete köşeleri, belki paralar… Salla gitsin, nasılsa balık hafızalı toplum yalanı tespit edemez.

Ortada bir ‘proje’ var, düzenleyicileri sözde meçhuller ve hazırlayıcısı güya uygulamada olanlar. Oslo görüşmelerinden itibaren (hatta daha da önceden) proje yapımcısının nezaretinde ve düzenlenen projeye uygun olarak yapılan görüşmeler, görüşmeler neticesi çıkartılan kanunlar, sözde KCK soruşturmaları ve salıverilen KCK tutukluları, nasıl da sırıtıyor, nasıl da açık ediyor kendini. Öteden beri dillendirilen, Kuzey Irak’ta kurulmakta olan Yahudik (sözde) Kürt devleti, Suriye’de kurulmak istenen Kürt bölgesi ve Türkiye’den talep edilen ve başlangıcı özerk diye adlandırılan Kürt bölgesi, bilahare her üçünün birleştirilerek (halk oylaması veya başka bir yolla) bir devlet haline getirilmesi meçhullerde değil ki…

Muhalif seslerini yükseltenler ne diye marjinal olarak adlandırılır. Herkes ve toplumun tamamı sizin söylediklerinize biat edecek ve sizin sözlerinizi dillendirecek değil ya, ne diye hakaret ediyorsunuz? Ne diye telaşlanıyorsunuz? Galiba, bu fırsat bir daha elimize geçmez diye bir düşünceniz var! Aceleniz bundandır.

Hey sen! İlim adamı kılıklı yalancı, sen biliyor musun, ‘süreç’ denen yapılanların sonucunun nereye varacağını, ha biliyor musun?

‘Akil insanlar’ sıfatı verilerek meydana sürülen zavallılardan Tarhan Erdem, “Ben de bilmiyorum bu çözüm süreci nasıl bitecek” demiş. Yine akillerden izzettin Doğan bir Tv söyleşisinde, “Başbakanla yaptığımız toplantıda kendisine sordum, bu süreç nedir, sonunda ne olacak? Başbakan, güzel şeyler olacak dedi. Doğrusu biz bilmiyoruz nelerin olacağını” dedi. Muhakkak diğerleri de aynı şeyleri söyleyeceklerdir.

Ağzınızda geve geve büyüttüğünüz, insan hakları, barış, silahlar sussun, analar ağlamasın laflarından başka ne var? Biz de bilmiyoruz. Hani ısrarla söylediğiniz ‘ileri demokrasi’ var ya bari onun hatırına bizi aydınlatın.

Ne olacak bu süreç, nedir bu süreç?

Yalan söylemeden, nasıl ikna olduğunuzu anlatın bari.

(*) Mahmut Akpınar, Zaman, 27.04.2013


29 Nisan 2013 Pazartesi

Demokrasi Yerine Yeni Bir Sistem Gerek



Öfke nöbetlerine karışan sara kaçıkları (nöbetleri):

Savrulmalar olur ancak, dönüp dolaşıp aynı yere konar, bu anda biter kaçamaklar. Öyleyse, eleştirilen savrulma değil, düştüğü yeri bilememektir.

Esfender Hoca yazmıştı şu katılmadığım fikri: “Demokrasinin olduğu toplumlarda refah düzeyi daha yüksektir. Ne yaparsanız yapın, demokrasinin olmadığı bir ülkede piyasa şartları da oluşmuyor. Ekonomide etkinlik ve verimlilik olmuyor. Piyasayı başıboş bırakmak da sonuç vermiyor.” (11 Nisan 2013 Yeniçağ)

Eleştiri geliştirebileceğimiz tezler kümesi, 1. refah düzeyi demokrasi toplumlarında yüksektir, 2. Piyasa şartları demokrasilerde oluşur, 3. Ekonomik verimlilik demokrasilerde artar, 4. Başıboş piyasalarda verimlilik düşer,

Piyasaları, demokrasi dediğimiz sistem üzerine kurarsanız elbette yukarıdaki tanımların doğruluğunu gözlemleyebilirsiniz. Demokrasi sistemini ancak, demokrat kafalara sahip kişiler kurabilir. Başka yolu yok mu refah düzeyini yükseltmenin? Refahtan ne anlıyoruz? Önce bunu cevaplamalıyız. Parası, pulu olan, her istediği malı satın alabilen, her istediği yiyeceğe-giyeceğe ulaşabilen.. Filan. Refah düzeyi ile ilgili verilerdir. Adamın cebinde (hesabında) parası milyonlarla, sabah-akşam zeytin ekmeğe talim ediyor, arabası yok, kısa mesafelere yürüyerek gidip geliyor, evi var, sıcacık, şimdi bu adamın refah seviyesi düşük mü? Ama adam demokrasiden hiç mi hiç anlamıyor. Hatta anladığımız anlamda demokratta diyemeyiz, çünkü söylediği fikirlerin eleştirilmesinden asla haz etmez. Çocukları bile laf edemez onun sözlerinin üstüne. Ama refahı çok çok yüksek.

Demokrasi dediğimiz sistem içinde refahın adilane dağıtılmadığını da gözleyebiliyoruz. İdareciler tamamıyla yüksek mektep bitirmiş, tahsilli kişilerden oluşur. Tahsilleri adeta karşıyı ezmek, kendilerini yüceltmek için yapılmış gibidir. Güya bu kişiler demokrattır. İdare ettikleri (halk) ise bilerek cahil bırakılmıştır kendilerine daima muhtaç olsunlar, daima kendilerine başvursunlar diye. Dolayısıyla seçim zamanlarında oylarını böylelikle alacaklardır. Pek demokrattırlar, pek allâmedirler. Ama milleti ezmekten zevk alırlar ve haklarını dağıtmaktan imtina ederler. Hani demokrasi?

Refahın toplamı toplam saadeti de anlatmaz. Çünkü demokratlar milletin saadetli ve huzurlu olmasını asla istemezler. Böyle olunca millet düşünmeye ve eleştirmeye başlar. Bu ise, kendilerinin iktidarlarının bir gün sona ereceğini anlatır ki, bunu asla istemezler. Hele hele, yönetim yerlerine halktan birinin (yetişerek, öğrenerek) gelmesi demek onlar için felakettir. Halkın yönetim yerlerinden uzak tutulması politikalarının aslıdır. Aç bırakmak, bilgisiz bırakmak, muhtaç bırakmak demokrasinin ilk şartlarındandır. Şimdilerde demokratlar, küreselciliğe soyundular. Küresel şirketler, yönetimleri demokratların elinden aldı, alacak. Zaten onların emirlerinin dışında bir karar aldıkları da yok. Böyle mi? He.. Doğru, böyledir.

Hani demokrasi? Diye sorarız öyleyse bizde. Hani demokrasi? Demokrasi bunun neresinde? Aralıklarla sandıklara gidip oy kullanmak demokrasi midir? Doğrusu demokrasiden anladıkları da tam bu oy kullanma meselesi. Oy kullanılıyorsa işte sana demokrasi. Yesinler sizin demokrasinizi.

Evinden sandığa kadar giderken bile oy verecek kişinin fikrini değiştirebiliyorsanız, burada demokrasiden değil, otokrasiden bahsedilebilir. Hem nerede görülmüş bir şehirde, bir bölgede, bir sandıkta %80 ve üzerinde oy çıkan demokrasi? Ancak, bizimki gibi bir kraliyette söz konusu olabilir. ‘Krasi’ si kalmış, ‘dem’i kaybolmuş bir karabasan yönetim tarzı.

Piyasa zaten örgütlü bir alandır. Eğer piyasa kelimesini kullanıyorsak zaten örgütlü bir yapı vardır. Başıboş piyasalar tanımı yanlıştır. Başıboş ise orada bir piyasadan değil, zorbaların tahakkümü ve dayatmalarından bahsedilebilir. Ali kıran baş kesen tarzı. Deli Dumrul tarzı, geçenden on akçe, geçmeyenden döve döve yirmi akçe alınan durumlar. Buna piyasa diyemeyiz. Devletlerin saldıkları vergilerde piyasalarda oluşmaz. Ancak, piyasaların hareketlerinden, kıvılcım alan devlet organı harekete geçerek, vergi oranlarında (-) veya (+) oynamalar yapa(bili)r, bu kanunlarla verilmiş bir görevdir.

Piyasaları örgütleyen ve gidişatını denetleyen devlet niye sadece demokrasilerde etkin olsun ki, piyasa şartları sadece demokrasilerde oluşsun? Bunu anlamak zor. Şu cümleyi sık duyarız; “yenisi bulunana kadar en iyi yönetim tarzı demokrasidir”. Peki demokrasi bulunana kadar piyasalar başıboş muydu? Bize göre tam tersi.

Küreselleşme iştiyakları demokrasilerin pabucunu dama atmıştır. Yönetsel kararlar dünyanın bazı belli bölgelerinde (küresel çete merkezleri) alınıyor ve o kararlar görevliler tarafından dikte ediliyor. Kendilerini demokrat sanan idareciler ise o kararları uygulayarak, demokrasinin nimetlerinden bahsediyorlar. Hepsi bu kadar.

Nurullah aydın Hoca, Turansesi com sitesinde yayınlanan bir makalesinde “ABD’nin küresel emperyalizminin uyuşturucu sloganı; insan hakları, demokrasi, özgürlük ve serbest piyasa ekonomisi kavramlarıdır”. Demektedir. Demokrasi, küreselcilerin kırbacı gibi kullanılmaktadır. Köhnemiş bir sistem yıkılmaya mahkûmdur ve yıkılmalıdır.

Devrini tamamlamıştır demokrasi. Yerine ya, küresel çetelerin dikte ettikleri sömürü düzeni oturacak (ki, kendini idareci sananlar bu yöntemi seçiyor günümüzde), ya da Türk’ün geliştirdiği yeni bir yönetim sistemi geçecektir.

Niye Türk?

15 Bin yıllık millet olma şuuru, 7 Bin yıllık devlete sahip olma idraki, sayısız devlet kurma ve 3 büyük imparatorluk tecrübesi, bin beş yüz yıllık İslam-Türk medeniyet külliyatı bir kenarda dururken, bahsettiğimiz yeni devlet sisteminin bir başka medeniyetin insanlarından beklemek akıllara ziyandır.

Yeni devletin, yeni medeniyetin tarihi birikimi Türklerde mevcuttur ve ezilen, haklarından mahrum bırakılmış, üretilen refahtan yeterli ve gerekli payı alamayan dünya insanlığı bizden bunu beklemektedir.

Yazının başındaki cümleye dönersek; özellikle son üç yüz yıldır savrulmaktadır ve gideceği yönü bilememiştir Türk. Şimdi savrulduğu yerden, tam çözüm noktasına, ‘Hak devleti’ noktasına düşecek ve geçmişle oyalanmak değil, ileriye daima ileriye bakarak dünyanın beklediği sistemi geliştirecektir.

Demokrasiden alınacak dersimiz var ise, oda “demokrasinin aslında büyük finansman kaynaklarını harekete geçirdiği ve aslında seçicilerin bir-kaç sınırlı kişi olduğu gerçeğidir.” Gerisi laftır.

Öfke nöbetlerinin sonu ifakattır.

19 Nisan 2013 Cuma

Ey gönül



Ey gönül,

Bilirsin ki, yolun yanlış,

Bilirsin ki, gidişat, gidişat değil.

Ey gönül,

Değiştir yolun.

Bırak bu para, pul etmez sahte yolları

Değiştir.

Var gönlünün hazzettiği, aklın yar dediği,

Yolların kesiştiği noktaya var.

Yorulma.

Vakit er’ken,

Sıhhat yerindeyken,

Kafa çalışıyorken,

Var,

Bırak bu beyhude uğraşları…

Var,

Kendine bir CAN bul. Senin canın can değil.

Senin yolun CAN değil.

18 Nisan 2013 Perşembe

Doğrudan ‘Türk’e Düşmanlar



Evet, anlamlı değildir. “Bin yıllık bir süreci yorumlayarak 2013’te yapılacak bir anayasanın vatandaşlık tanımında “Türk” ifadesinin kullanılmasını talep etmek anlamlı değildir.” . Evet değildir. Belki seni tatmin etmez söyleyeceklerimiz, zira aklını peynir ekmekle yemiş, ilmini ve düşüncelerini başkalarına satmış, hizmetkâr olmaya azmetmiş bir zavallıya ne söylesek azdır. Tesiri de olmayacaktır. Anlamlı değildir çünkü kendini bir bulunmaz Hint kumaşı sananlardansın. Fikri sabitin, mümkün değil ki, ikna edilebilsin. Zavallı aydınımız, kendisine ait olamayan fikirleri nasıl da, yırtınırcasına savunuyor. Kalemi sürçüyor, dili peltekleşiyor ama hizmetine var gücüyle devam ediyor. Prof. yapmışlar, büyük bir üniversitede de kürsü sahibi yapmışlar, daha ne ister akıllım benim. Bu nimetleri bahşeden ağaya hizmette kusur etmeyecek. Anayasada Türk kelimesinin olup olmaması senin için bir şey ifade etmeyecek, biz bunu biliyoruz, elbette senin için ‘anlamlı değil’. Bu itibarla rahatlıkla anlamsızlığını yazabiliyorsun. Öteden beri bu fikirde olduğunuzu biliyoruz. Küçük yaşlarından itibaren beynini bu fikirlerle doldurdular, kürsü sahibi olunca da bilimsel lafları sıralayarak, bizleri de ikna etmeye gayretiniz gözden kaçmıyor. Efendi, efendi tam da İngiliz oyunu budur. Tam da efendilerinizin o küçük ‘dernekte’ sizlere dikte ettikleri, Türk’ten kurtulmak, değersiz ve anlamsız bir isim gibi lafların tesiriyledir söyledikleriniz. Türk mü, Müslüman mı safsatası kadar kendinizi kandırdığınız bir alan daha var mıdır bilmiyorum. Utanma-arlanma bir yana bırakılmış, başka milletlerin teknesine su taşımaktır yaptıklarınız. 1. Türk’ü sevmezsiniz, 2. Atatürk’ü sevmezsiniz, 3. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni sevmezsiniz, 4. Sizler kendinizden başka kimseyi sevmezsiniz. Kendinizin dışında yapılan ne varsa yanlıştır, düşünülen safsatadır. Bulduğun bir-kaç bilimsel lafların arkasına sığınarak, Türk’ü tarihten silebileceğini mi düşünürsün a benim satılmış akıllım.

Yaptığın tamamıyla Siyonizm’in tuzağına girmektir. Söylemeye çalıştığın onların söyledikleridir. Siyon – İngiliz (Avrupa) ortaklığının tek derdi vardır, Türk’ü silmek.

Şimdi bu cümleye de ‘korku’ veya ‘paranoya’ diyeceksin, iftira ve küçümseme de üzerinize yok. Cahil bırakılmış, aç bi-ilaç bırakılmış ve istediğinizi yaptıracağınızı zannettiğiniz fakir milletimizin, arifane tavrı ve kabulleri ile bölemediğiniz vatanını, bitiremediğiniz kardeşliğini daha nerelere kadar kaşıyıp, küllenmiş yaraları açacaksınız.

Evet, sana göre, Selçuklu Türk değildi, Osmanlı Türk değildi, Anadolu toprakları 1000 yıldır Türk’ün egemenliğinde değildi, Atatürk uydurdu bunları. 90 yıldır da millete bu yalan yanlış tarih kurgulaması dayatılıyor. Selçuklu Türk Milleti demedi, Osmanlı Türk milleti demedi… Sayın prof. soruyorum: demesi mi gerekirdi? Ne kadar da hayalcisin, nasıl da edebi cümlecikler yazdığın zannıyla zevkten kızarmak üzeresin. Ne milli devlet yapısından haberi var, ne de imparatorluk uygulamalarından ve sosyolojik gelişiminden, .. at bre Debreli Hasan, dağlar inlesin…

Şu cümlelere bakınız:

“Milliyetçilik ve ulus-devletin uzun süreli egemenliği sonrasındaki bir zaman diliminde yaşamamızın milliyetçiliğin olmadığı, etnik kimlik ve aidiyeti önem taşımadığı bir dünyayı anlayabilmemizi zorlaştırdığı açıktır. Bunların olmadığı bir dünyada bize doğal gelen, hep varolduğunu düşündüğümüz ‘Türk Milleti’ benzeri bir kavramsallaştırma da yapılmıyordu.

“Bu nedenle Selçuklu ve erken Osmanlı asırlarını kendi tarihi bağlamlarında inşa edebilmek ancak ‘Türk egemenliği’ benzeri kavramları barındırmayan bir değerler dünyasını tarihselleştirmekle mümkün olabilir.

“Bu yapıldığında ise Fars kültürünü benimseyen Büyük Selçuklular ile Türkçeyi kullanmakla birlikte, bunu günümüzde anladığımız anlamda ‘milliyetçi’ amaçlarla yapmayan Anadolu Selçukluları ve beyliklerin ‘Türk milleti’ adına egemenlik tesis ettiklerini savunabilmek mümkün olmaz. Milliyetçilik etnik kimlik ve ‘Türklük bilinci’ olmadığı için Anadolu beylikleri uzun süre aralarında savaşmışlardır.”.(*)

Kafalarında olan tamamıyla ümmet yapılanması (ki, Efendimizin (sa) ümmeti ile hiç alakası yoktur, siyasi toplum yapılanmasıdır hayallerindeki.) sanki günümüzde uygulanabilirmiş gibi. Haydi diyelim, milli devletlerin sonu geldi. Yerine ne koyacaksın Profesör? Ümmetçilik değil mi? Ya bunu uygulayabilecek misin? Evet diyebiliyorsan, uygulamana müsaade edebilecekler mi? Nasıl bu kadar saf olabiliyorsunuz? Sosyolojik olarak imparatorluklar döneminde, elbette ‘Türk milleti’ tanımlaması ön plana çıkartılmamıştır. Çıkartılmadı diye, yok mu sayacağız? Ya, devletleri yönetenler Türk yok mu dedi. Bu ne gaflettir Profesör? Bu kadar yalan yanlış bilgileri ulu orta salmak doğru mudur?

Hem diyeceksin ki, bin yıllık tarihi bugünün değerleriyle anlatamazsınız, hem de geçmişin değerlerini bugünün değerleriyle karşılaştıracaksın, bu ne tezattır Profesör?

Bu bahtsız profesöre taşlara kazınmış bir cümleyi tekrar edelim, belki Türk milletinden olduğunun farkına vardırabiliriz: (Not: Bilge Kağan’dan nefret ederler, tıpkı Atatürk’ten nefret ettikleri gibi.)

“Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk! Titre ve kendine dön…”

“Ne Mutlu Türküm Diyene.”

(*) M. Şükrü Hanioğlu, Sabah, 07.04.2013

16 Nisan 2013 Salı

Bebek Katili ‘Hidayet’e Ermiş!



“Onu hayata dahil ettik”.

Hayırlı olsun.

İyi etmişsiniz.

Sakın yarın, ‘ben öyle bir şey söylemedim’ demeyesiniz, biliriz, sözlerinizi ertesi gün ya düzeltir, ya da bizim anlamadığımızı vurgularsınız. Kanal D’nin kayıtlarında mevcuttur sözünüz. Tabii ki, onlar kesmezlerse. Ama TV’den yayın yapıldığı anda binlerce kişi tarafından kayıtlar yapılmaktadır. Bilesiniz. Kaybolması mümkün değil. Artık, biz de teknoloji kullanıyoruz ne de olsa.

TV’de üç gazeteci oturmuş sorular soruyor ve Başbakan cevaplıyor. O esnada bir soruya karşılık: “12 kanallı televizyon verdik, arkadaşlarıyla her gün görüşmesine izin verdik, havalandırmaya her gün çıkmasına izin verdik..” gibi anlatıyor. Kendisinin bunları verdiğini anlatıyor. Başka verilecek bir şeyin olmadığını vurguluyor.

“Külahıma anlat” diye bir sözümüz vardır. Biz de tekrar etmiş olalım. Adım adım planlanmış bir projenin yapı taşlarının döşenmesinden başka nedir yapılanlar? Irak’ın Kuzeyinde bir Kürt devletinin hayata geçirilmesi ve Türkiye’de Kürtlere verilecek özerklik ve ilerisi için birleşme ile Büyük Kürdistan’ın kurulması. Sahi, Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanlığı verilmişti, ne oldu acaba, aylardır bu konuda hiç ses çıkmıyor! Projenin hangi aşamasındayız bu günlerde? Tabii ki, istihbarat elemanları görüşecek, koca Başbakan’ın gidip terörist başı ile görüşmesi olamaz. Peki, o elemanların oralara giderek görüşmesinin iznini kim veriyor? Görüşmelerin tutanakları niye yayınlanmıyor, kim neyi söylüyor? Oralara hal-hatır sormaya gidilmediği gerçek.

Ahmet Takan 27 Mart tarihli yazısında iki bilgi veriyor: “Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan mektubunun birinci bölümünü kendisi, ikinci bölümünü ise MİT (Hakan Fidan) yazdı. MİT’in kaleme aldığı bölüm, ‘İslam bayrağı altında ortak yaşam’ başlığı ve sonrası,

“Erdoğan’ın siyaset başdanışmanı Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, kamuoyuna yaptığı açıklamaların büyük bölümünü kendi hazırlamıyor. İstanbul’da kendilerine villalar tahsis edilen 3 ABD’li danışman var. Metinleri onlar hazırlayıp veriyor, Akdoğan da kamuoyuna açıklıyor.”

Bu iki bilgiyi beraber okuyup yorumlarsak, 25 Mart tarihli yazımızda belirttiğimiz yoruma ulaşabiliriz.


“… Ne ilginç, Mavi Marmara’yı İsrail üstüne süren, İsrail açıklarında baskın düzenleyen, 9 Türk’ün şehit edilmesini sağlayan, İsrail’in özür dilemesini isteyen, sırası-zamanı gelince de özür dileyen hep birinci ağız olan ABD’dir. Bu ağzın aynı zamanda ilginç üç konuşmaya da imza attığını düşünüyoruz. Müzakere de uzlaşmanın bu derekesi mümkün olamaz.

“üç konuşmanın birincisi, Dış İşleri Bakanı Davutoğlu’nun Diyarbakır konuşmasıdır ikincisi, Başbakan Erdoğan’ın grup toplantısındaki konuşmasıdır. Üçüncüsü, PKK elebaşısı, eli kanlı terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır meydanına getirilen mektup mesajında anlatılanlardır. Üçün de çıktığı kalem aynı kalem”.

İşte açıklayamadıkları, yalanlayamadıkları durum. Proje bize ait değil, projeyi yürütenler bizimkiler değil, yazılanlar, söylenilenler bizimkilere ait değil. BOP planlayıcısı nasıl isterse öyle devam ediyor. Devam ettiren ise eş başkan. Projenin başarıya ulaşması için ise bulunulan yol İslami mesajlar ki, kandırmaya yönelik.

TV mülakatının bir yerinde “Din ile ilgili görüşlerini biliyorduk, hidayete mi erdi ki, İslami mesajlar vermeye başladı” gibi bir soru soruldu. “Hidayet kapısı açıktır”. Şeklinde cevapladı Başbakan. Öyle bir söyleyişi vardı ki, müstehzi gülümsemesi, “siz bilmezsiniz bu konuları” der gibiydi. Oysa birkaç ay evvel bunların “Mecusi” olduğunu meydanlarda yüksek sesle anlatıyordu. Nasıl olduysa ‘bebek katili hidayete erip, İslami mesajlar’ vermeye başladı.

Emre Ümit Tuncel bir makalesinde şunları söyler:

“Sonra, onların ardında kalanları suda boğdu!” (Şu’arâ/120)

“Eğer hidayet nasip olmuşsa, Rasul’ün getirdiği Hakikat Bilgisi, bilinci bir tufan misali kaplar. İman gemisine binenler su (ilim) üzerinde yüzer, kurtulur, diğerleri boğulur, ‘Yok’ olur.

Demek ki, ‘hidayet’ öylesine bedava verilen bir diploma değildir.

30 yılda 7 bin şehit olmak üzere, 40 bin kişinin can kaybından sorumlu bir caninin hidayetine biz akıl erdiremedik! “… Allâh zâlimler topluluğuna hidâyet etmez”. (Bakara/258) hidayetin şartlarından ve en önemli şartlarından birisidir, ‘zalimler topluluğu’ndan olmamak.

“De ki: ‘Batı da doğu da Allâh’ındır. Dilediğine hidayet eder, sırat-ı müstakime yönelmesi için” (Bakara/142)

“Allâh kimin için hidâyet murat ederse, onun sadrını (içini anlayışını) İslâm’a (teslim olmuşluğunun farkındalığına) açar! Kimi de saptırmayı dilerse: onun sadrını (içini) daraltır, sanki zorlukları semâya yükseliyormuş gibi! Böylece Allâh, iman etmeyenleri aşağılar!”. En’âm/126)

Doğruyu bilen, ancak Allah’tır.

15 Nisan 2013 Pazartesi

Aynı Dili Konuşmak



Aynı dilden konuşup da birbirini anlayamamak ne büyük ıstıraptır?

Sevgiden ırak yaşamak temel sebep. Hakk’a saygı, riayet eksikliği en baş sebep. Kabul edememek, itiraz etmek, reddetmek temel arızalar. Bu hasletlerini öne çıkartanların aynı dili konuştukları da muhaldir. Dilden çıkan değil, taşıdığı manalar önemlidir. O manayı anlayıp, anladığına cevap vermek esas olmalıdır.

İlkel bir hayattır anlatılan. Bu âlemde, ilkel, ilk çağ, orta çağ, modern çağ aynı anda yaşanılır. Zamanlara göre lisanda, giyim-kuşamda, okuma seviyelerinde farklılıklar olmuşsa da, bunların bir önemi yoktur. Yaşanılan çağ, içinde bulunulan zaman değil, an’dır. An’ın manasını kavrayamayan, hikmeti anlamak istemeyen, her oluşun idrakine varamayanların aynı lisanı kullanmaları veya başka lisanlardan konuşmalarının bir farkı olmayacaktır.

Sohbet, zevktir. Zevk alamıyorsan uzaklaş oradan. Kavgaya mehel olma. Aynı lisanı konuşmak demek, kavramlara aynı manaların verilmesi demektir. Zihni berrak, aklı durgun, istekleri Hakk olanlarla sohbet doyumsuzdur.

İlerleme, ilkellikten asra doğrudur. Asır yaşanır. Asır idrak edilerek benimsenir. Dolayısıyla ilkellikten kurtulunur.

İşte, ilkellikten kurtulan ve İnsan olma yolunda adımlayanlarla sohbet büyük zevktir.

İşte, bu vakit aynı dili konuşurlar.

Leb demeden, leblebinin anlaşıldığı An’lar bu An’lardır.

Daima konuşan Hakk, dinleyenin de duyması lazım olanı Hakk’tır. Rabb’ın mürebbiliği böylece tahakkuk eder. Her dilden söyler, her eşyadan görünür, her yaratık onun tasavvurudur. Âleme bu gözle bakanın sohbeti nasıl olur acep?

Şu sözü okudum bir yerde, Epiktetos şunları söylemiş: “Eğer sığırlarla domuzlar konuşabilselerdi, saman ve yemden başka şey konuşanlarla alay ederlerdi.” Yaradılış esrarı hakkında bu kadar açık sözü hiç duymamıştım. “sığırlar ve domuzların sohbeti ne zevklidir” aynı şeyi söylüyor ve aynı şeyi duyuyorlar. Saman ve yemden başka manalar duymak isteyenlere ise, o sohbetler cendere olur. Değişim, gelişim budur. Hz. Mevlâna buyurur: “Konuşan, söz söyleyen iki kişi bile birbirinin halinden haberdar olmazsa duvarla kapı, nasıl birbirini anlar, duyar? Ben, söz söyleyen adamın bile tespihinden gafil olursam gönlüm, sessiz sedasız bir şeyin tespihini nasıl duyar?” Öyleyse, aynı dili konuşmak kâfi olmamakta, manaya nüfuz, mananın askeri olmakla mümkün olacaktır. Konuşan Hakk, duymaya çalışan da Hakk. Boşa mı söyledi Hoca Nasreddin; “Hanım, sen de Hakk’lısın”.

İnsan olma yolu, kıldan ince, kılıçtan keskin derler ya, işte tam burası.

Bir sanatçımızın (galiba Kayahan’dı) sözünü hatırlıyorum:

“Yolu sevgiden geçenlerle bir gün bir yerde buluşuruz.”

Ne söylediğine değil, kimi söylediğine odaklanıp, manayı anlamaya çalışmalıyız.

“Ben onu sevince duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, düşünen aklı ve konuşan dili olurum…”

Vesselam.

12 Nisan 2013 Cuma

‘Protokol Camisi’, ‘İrfan’ ve Muslu



Sesine yüklediği renklilik, yumuşaklık ve inandırıcılıkla yaptığı kötülük, bölücülük inanılmaz boyutta. Kim daha iyisini yapar diye sorulsa, bundan daha iyisi olamazdı derim. Yenidünya düzeninin düzenleyicileri eminim ki, bundan daha iyisini bulamazlardı. Enteresandır, aynı iman dairesindeydi yardımcılık günlerinde de, fakat başkan olduktan sonra sakal bıraktı. Ne anlama geldiğini o günlerde sormuştum sosyal medyada, kendi yazan ve kendi okuyan gruba dâhil olduğumdan cevabını da kendim vermiştim. Tek amacı var; kandırmak.

Kandırdı ve kandırıyor nitekim.

Prof. unvanına kadar yükseltmişler, Diyanet’in içine de yerleştirmişler, sırası gelince de Başkanlık Makamı’na oturttular. Şimdi görev zamanı.

Lakin bilmiyor. Konuştuğu kelimelerin manasından bihaber. ‘İrfan’ diyor, kelimeyi kullandığı yer yanlış. Cümlenin tamamına bakınız, kelime yerine oturmuyor. Bilmiyor. Başkan, irfan kelimesinin manasını bilmiyor. ‘Türk’ün, İrfan kelimesi ile ne anlattığının farkında değil. Bir-iki sözlük okumuş, bir-iki ansiklopediye bakmış bütün bildiği bu kadar. Fütursuzca konuşuyor. Lakin bir “İRFAN” kelimesini öğrenememiş. Çünkü amacı bir şeyler öğrenip, öğretmek değil. Bilerek mi, bilmeyerek mi, yapılan işte, söylenilen sözde yıkıcıların, bölücülerin ekmeğine yağ sürmek var.

“İzmir’in farklı bir dindarlığı var. Bu dindarlığın irfan geleneğine ihtiyacı var.” Sözünü ettikten sonra, hem Diyanet’ten hem de Hükümetten (Başbakan dahil 29.3.2013 kanal D) bu sözün düzletilmesi, tevil edilmesi yolunda çabalar gözledik. Yazık ki, yine bilmeyenler ve yanlış anlayanlardan olduk. Meğer onlar doğrusunu söylemişler de biz anlamamışız! Tabi, irfan geleneğine ihtiyacı olan İzmir Şehrine “öyle olduğu için tasavvuf profesörünün, irfan geleneğinden geçmiş birinin İzmir’e müftü olarak atanması tesadüf değil” diyerek, amaçlarının, İzmir’e Arif bir Müftü atamasını yapmak olduğunu anlatıyorlar. Bu, arif müftü efendinin ilk sözü nedir? İrfanını anlamamız için biz de tekrar edelim: “İzmir’in protokol camisi ihtiyacı” irfan ehli müftü efendinin ilk tespiti İzmir’e “protokol camisi” yapımı için harekete geçmektir. İşte irfan dedikleri, arif müftü efendinin hali…

Cahil bırakılmış halk, açlık telaşındaki millet, can sıkıntısından cinnet sınırlarını zorlayanlar, karısını-kızını sokak ortalarında bıçaklayanlar, namus cinayetleri, töre edepsizlikleri, şıhların-ağaların baskıları, harama bulaşan dindarlar, 13 yaşındaki bir genç kızımıza 26 kişinin tecavüz etmesi, ülkemizi gezmeye resimler çekmeye gelen bir turist kadının vahşice öldürülmesi, iş bulamayan gençler, dinini unutup, bir takım hikâyeleri (hurafeler) din diye uygulayanların bulunduğu fakir ülkemde, irfan ehli müftü efendinin bula bula, arifiyetiyle! Dillendirdiği ilk problem: ‘İzmir’e protokol camisi”.

***

Ehli’nden okuyalım şu satırları: “Akıl belli bir kemale gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı çalışmalar yapabilir… bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!.. İşte o zaman ‘Akl-ı küll’e yaklaşmaya başlar.”

Dikkatle okursak bir daha cümleyi, anlatılan Arif’tir.

Siyasi emellerine ulaşmak için manevi kelime ve kelamları gerekmediği halde kullanmak, ‘siyasete alet etmek’ tabiri ile adlandırılır. Makamının ve üstündeki cübbenin hakkını veremeyenlerin sıklıkla başvurduğu yol budur. Sıkıştığı zamanlarda dini (manevi) kelimeleri kullanarak açığını kapatmak.

Bırakalım, sekizinci boyutlardan haber beklemeyi, üç boyutlu dünyada, beş duyu ile algılayabildiğimiz dünya problemlerinden birisini bile söyleyemeyen kişinin hangi irfanından bahsedeceğiz? Kitapları okumakla, üniversiteler bitirmekle, kitaplar yazmakla, bedava dağıtılan unvanlarla hangi irfana ulaşılmış ki, adı geçen bedbaht ulaşabilsin.

Arifler, Hz. Muhammed’in varisleridir. “Benim ümmetimin Velileri, Beni İsrail Nebileri gibidir” buyurur Efendimiz (Aleyhisselam). ‘Velayetin bu mertebesi ise ‘Nübüvveti Târifiye’dir’. Nübüveti Tarifiye ise, ‘TÜRK’ün tarih boyunca Arif ismi ile adlandırılan, İnsan-ı Kâmil için seslendirdiği bir tariftir. Ki, dünya üzerinde sayıları bir-kaçı geçmez.

Hakk’ın Rızasının dışında herhangi bir arzuları, talepleri bulunmaz. Halleri onun halleridir.

Nihayetinde hoca efendi, bir sözümüz vardır tekrar edelim:

“Büyük lokma ye, büyük laf etme”.

Arif müftünü de al git.

Vesselam.

NOT: Ankara’da da Protokol Camisi yapılıyormuş.



10 Nisan 2013 Çarşamba

Türkü Söylemeyen Eğitim Sistemi



Bizim türküler söylenir bizim memlekette. Bu türküler söylenirken memleketimde, yabancı tınılara ne hacet? Kulaklar yad ellere ait tınılarla dolunca, bizim türküler nahoş gelmeye başlar.

Mekteplerde belletilen müzik tınıları yabana ait. Bizden değil. Çocukların kulakları, zihni, yad ellerin melodileri ile doluyor, yabancı sesler, bizi değil, yabancıyı anlatır. Doğrusu talebeler bizi değil, yabancıyı öğreniyor. Kim yapar böylesini bizden başka? Var mıdır bilmiyorum.

Niye böyle oluyor?

Eğitim tedrisatımız yabancılarca belirleniyor olabilir. Yabanın aklı, hep kendine doğru çalışır haklı olarak. Aklında ne varsa onu uygulayacaktır yabancı. Seni mi düşünecek yani? Bu ne saflıktır (burada saf kelimesi avanak anlamındadır!)

Geçenlerde bir sohbette öğrendim; idarecilerimizden en yetkilisi, belki de her halka hitabında; “Okullarda kitaplar masanıza konuyor mu, konuyor” der ve demeyi de ihmal etmez. Biz de pek sevinirdik bu söze. Gerçekten iyi bir hizmettir diye. Çocuklarımızın ilköğretim zamanlarında yoktu böyle bir uygulama da, onu düşünerek iyi bir hizmet olduğunu söylerdik. Sohbette konu tam buraya geldi.

“Keşke yapmasalardı” dedi.

“Kitaplar bomboş”.

Kitabın içinde bir şey yoksa çocukların masasına kitapları koysan ne olur, koymasan ne olur? Bilmiyordum, şaşırdığımı söyledim.

 “İnanın, kitaplar boş, ilköğretim de çocuk var, her gün izliyorum, kitaplarını karıştırıyorum. Bizim okuduğumuz kitapları, gördüğümüz dersleri hatırlıyorum. Bu çocuklar bomboş yetişiyorlar, yazık ki, yazık… Vah ki, vah!”.

Dertli idi. Derdi, milletin geleceği ile alakalı, çocuklarının istikbalini ilgilendiriyordu. Gerçekten, gönülden söylüyordu, inanarak anlatıyordu.

Bu tedris sisteminden ancak sığ kafalı, kime hizmet ettiğini bilmeden hizmet etmekten zevk alan, ufku dar kişiler yetişir ancak. Bir millet evladı yetkili olarak işbaşına geldiğinde bu gibi uygulamaları nasıl yapar? Ancak, kendisi de böyle dar kafalı yetiştiği zaman.

Ne yapılmalı?

Eğitim sistemi, yavaş yavaş da olsa değişime tabi tutulmalıdır. Okunan kitaplar, çalınan müzikler, verilecek dersler, konular seçilerek, çocuklarımız dantel gibi, oya gibi işlenmelidir.
Asrı idrak ettirecek bilgi lise eğitimini bitiren bütün öğrencilerimize mutlak surette verilmelidir.

Bunun yolu Âşık Veysel’i, Karacaoğlan’ı, Nedim’i, Yahya Kemal’i, Atilla İlhan’ı… öğretmekten geçer.

Arayın, deşin bugünkü karmaşa ortamının sebebini, söylediklerimizin eksikliklerinden bulursunuz.

Yani;

Çocuklarımıza kendimizi öğretemiyoruz.

Kendi kültüründen kaçan, uzaklaşan nesil nasıl olacakta, asrı idrak ederken atalarının kim olduğunun farkına varacak sorabilir miyim? Türkü dinleyen arkadaşıyla alay eden bir neslin evladı nasıl olacakta yarın edindiği milli bilgiyi, değersiz bir paraya, şöhrete satmayacak anlatabilir misiniz? Sabah Namazını kıldığını söyleyen bir kardeşine, Höösst diyen birisi, nasıl olacakta askeri ve ilmi sırlarının, kendisinin ve milletinin geleceği olduğunu anlayacak?

Amacımız, olumsuzu dillendirmek değildir.

Bunları görüp, anlayıp, geleceğe dair projeler üretmektir. Yapılanlara bakıp, halimizi değerlendirip, geleceğe yön vermektir amacımız. Şimdiye kadar yapılan hatalar, hepimizin ortak hatalarıdır. Kimseyi suçlamak, hakir görmek gibi niyetimiz olamaz. Sadece tespitler yapıyoruz, aklımızın erdiği nispette de öneri sunmaya çalışıyoruz.

Son söz:

Türkü söylemeyen Türk, eksiklidir.

Rahmetli Prof. Necmettin Hacıeminoğlu “Milliyetçi eğitim Sisteminin Ana Prensipleri”ni maddeler halinde açıklarken, şu iki maddeyi de derç eder:

“Türkiye’nin imkân, ihtiyaç ve artıları hesap edilmeden hiçbir yabancı memleketin eğitim sistemi model olarak alınmayacaktır”,

“Her Türk çocuğu, milli şuur ve millî gururla dolu olacak şekilde eğitilecektir. Böylece, nesilleri taklitçiliğe sevk eden aşağılık duygusu ve yabancı hayranlığı ortadan kalkacaktır. Bu da ancak onlara büyük bir milletin evlâtları oldukları öğretilmek suretiyle sağlanacaktır.”

9 Nisan 2013 Salı

Fukara Tesellisi!..



Ayağını sok muşsun denizin sığ garip bir yerine;

Deniz benim diyorsun.

Deniz, kilometrelerce kare alana sahip.

Ne duruyorsun?

Deniz seni bekliyor.

Açılmak, bilmek, öğrenmek üzere açmış bilgilerini, dalgaları ile getiriyor ilmini.

Ne duruyorsun!

Yürü, koş…

Sehmine düşen bilgiyi (ilmi) al, kap.

Zevk et.

“Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu”?

8 Nisan 2013 Pazartesi

Emperyalizm



“Artık, herkes görmektedir ki, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’muz, milletlerarası rekabetlerin ve ihtirasların bir atlama taşı yapılmak istenmektedir. Çeşitli emperyalist güçler, stratejik değeri çok yüksek olan bu bölgemizde, ufak da olsa, bir tutunma noktası aramaktadırlar. Bu sebeple birçokları, ‘bölücü akımları’ ya destekleyerek veya bizzat organize ederek sahayı kontrol etmek istemektedirler.” (Ahmet Arvasi, Doğu Anadolu gerçeği, 14 seri makale)

İşte, yıllar önce söylenmiş, biz hala aynı şeyleri anlatmaya çalışıyoruz. Hala, PKK’nın dışarıdan yönlendirildiği, dış güçlerin tetikçiliğini yaptığı konularını bihakkın anlatabilmiş değiliz. Biz mi anlatamadık, anlattıklarımız mı anlamak istemediler? Her ikisi de denebilir. Karşının çok önemli bir üstünlüğü vardı. Sermayeye sahiplerdi. Sermayeye sahip olunca propagandanın etkili gücü medyaya da sahip olunacaktır. Biz bir anlatabildiysek, yüzlerce televizyon, bir-kaç yüz gazete, sayısız dergi, sayısı bilinemez internet medyası ile bizim birimize karşı milyonlarla cevap verdiler. Bu arada yaptıkları karalamalar, iftiralar, bilgi karartmaları izleyenlerde mutlak surette iz bıraktı. Onları bertaraf etmek için çırpınırken, kendilerine yeni propaganda alanları buldular. Biz hala kendimizi anlatmakla, kabul ettirmekle meşgulüz, fakat onlar neredeyse anayasamızı değiştirme aşamasına geldiler. Üstelik bir süre evvel yaptıkları anayasa maddeleri değişikliğinde bizden bildiklerimizi de yanlarına alarak. Sözümüz odur ki, bu kadar güçlüler.

Emperyalizm, artık kendi askeri ve silahları ile saldırmıyor. İşgal etmek istediği ülkelerde içeriden yandaşlar devşiriyor. O ülkenin milli ve manevi değerleri üzerinde yanlış bilgileri adamları aracılığı ile millete yayıyor. Milletin ortak aklı denen, toplu hafızaya kirli bilgiler girdikçe, millet evlatları arasında kavram kargaşası, anarşi, çatışma, muhalefet etme… Gibi kavga alanları yaratılıyor. Birbirlerini anlamak ve usulet ve suhuletle aralarındaki anlaşmazlığı çözümlemek yerine birbirlerini yiyorlar adeta. Karmaşa ortamı, emperyalizmin at koşturacağı verimli alanlardır. Bir tane asker sokmadan, bir tane kurşun atmadan, bizatihi o milletin kendi evlatları aracılığı ile hedeflerine ulaşmaktadırlar. Bundan daha büyük kurmay aklı olur mu?

Düşmanın bu hareketlerine karşılık biz ne yapıyoruz?

Türk kelimesini bir etnik yapının adıymış gibi kullanarak önümüze, Türkiye’nin, ‘Türk etnisitesinin tahakkümü altında olamadığını’, ‘bundan sonra da olamayacağını söylüyorlar’, hem de adlarının önünde kocaman Prof. yazan zevat. Başbakan’ın ağzından da duyduk, kendilerinin asimilasyon politikalarına karşı olduğunu. Yani, öz olarak; Türkler diğer etnisiteden insanları bugüne kadar asimile ettiler (etmeye çalıştılar,) biz buna karşıyız diyor zannınca.

Atatürk’ün dünyayı terk etmesinden sonra bazı hatalı uygulamalar olmuştur. Bunları savunacak halimiz yok. Sanki bugün benzer hatalar yapılmıyor mu? Hem de ileri demokratlar tarafından. Olabilir, fakat asla bizi bedbinliğe, karamsarlığa, çözülemez sorunlar içine itmemelidir. Hatayı yapan biz isek, çözümü bulacakta biziz.

Ne sosyologlar, ne de analiz geliştiren ileri demokratlar, Atatürk’ün; Türk’ünü asla anlamamışlar ve asla da anlamaya çalışmıyorlar. Öncelikle bırakın sosyal bir tespit olarak algılamayı. Sadece Atatürk’ün içinde Türk geçen cümlelerini alın ve üzerinde derin düşünün. Ne demek istiyor? Mesela dalga geçtiğiniz “Bir Türk Cihana Bedeldir” vecizesini alalım. Acaba sizin anladığınız ve sizi güldüren manada mı söylenilmiştir. Ve gerçekten bir Türk cihana bedel midir? Gözlerinizin büyüdüğünü, korkularınızın kalbinize vurduğunu duyar gibiyim. Böyle değilse üzerinize alınmayınız. Rahat olunuz. Türk affedicidir. En önemli vasfıdır Türk’ün affetmek, kin gütmemek, kıskanmamak, hırstan, hasetten, gıybetten uzak yaşamak. Böyle değil mi efendi, yine müstehzi tavrını sezer gibiyim. Böyle değilse biz o’na Türk demeyiz efendi bilesin. Unutmayasın Türk, affederek cihanı kuşatır. Böylece cihan ram olur Türk’ün önünde. Biz böyle anlarız bu büyük kelamı.

Hani etnisiteden eser var mı o vecizede? O yönde yorumlar yapanlar sizlersiniz. Her konuşmanızda, 36 adet etnik yapının ismini sayan herhalde sizlersiniz. Önce ayırmaktan ne amaçlıyorsunuz. Ayırdıktan sonra nasıl birleştireceksiniz. Yıllardır birlikte yaşayan ve akrabalık bağları olan bu insanları ayrıştırmak size ne kazandıracak? Siz durmadan etnik kökenlerinin isimlerini deklare ettikçe, onlar da kendilerinin buralardan olmadığını düşünmeye başlayacak, kabul edilmeyişlerini filan hafızalarına yerleştirerek ve Hafizan Allah onarılması zor yaralar açılacak ve bitirilmesi mümkün olmayan çatışmalar çıkacaktır. Vazgeçin, zaten başaramayacaksınız, vazgeçin bu yanlıştan. Birlikten, düzenden, teklikten, bütünlükten kimseye bir zarar gelmez. Vazgeçin Türk’e düşmanlıktan. Bakınız, yıllardır Türk kelimesi üzerinde yaptığınız düşmanlığa rağmen, sizleri baş üstünde taşıyanlar kimler? Hele bir düşünün.

Bu yazıda emperyalizm nerede diye soracak olanlar, lütfen yeniden okusunlar.

6 Nisan 2013 Cumartesi

Birileri Tarih Yazıyormuş!



Arkanıza medya denen muazzam gücü alırsanız, tarihte yazarsınız, şiirde.

Yazdıklarınızın önemi yoktur, edebiyat aranmaz, konu aranmaz, anlatım aranmaz, doğruluk aranmaz… Ne olduğu önemli değildir, yeter ki, arkanızda medya olsun.

Medya dedikse, 50 bin satan Yeniçağ, 5 bin satan Ortadoğu demek istemediğimiz herhalde anlaşılıyor.

100 TV, 500 gazete, 1000 radyo, 10.000 internet sitesi bir anda ve aynı lafları hem de isminin önünde Prof. yazan kişilerin, ünlü sanatçıların, büyük zenginlerin, yazarların, edebiyatçıların…  Ağızlarından tekrarlarsa, neler olur neler.

Bugünkü tarih yazan yiğidin! Durumu gibi.

Biz, daha üç satırlık yazıyı okutamıyor, değerlendiremiyoruz.

Bırakın okuyup değerlendirmeyi, doğru olarak sandığımız bazı davranışlar ve sözlerimizin aslında muhalif olduğumuz görüş, cemaat ve topluluklarına ait olduğunun bile farkında değiliz. Örnek mi, mesela Uğur Işılak isimli bir türkücü var, durmaksızın onun seslendirdiği parçaları dağıtıp duruyoruz. O parçaların bir kısmı güya kendi bestesi (sözleri de kendine aitmiş) özellikle bu tür parçalar çok tehlikeli. Çünkü tamamen yalan yanlış bilgiler, yanlış inanç sistemi, lüzumsuz bilgiler şırınga ediyor.

Ama biz paylaşmaya devam ediyoruz ne hikmettir Ya Rab, Hikmetinden sual olunmaz…

Hû…

5 Nisan 2013 Cuma

Önerilerde de, Yapılanlarda da Kürt Yok!



Yapılan çalışmaların hiçbir yerinde Kürt yok. Kürt’e dair hiçbir şey bulamazsınız ‘çözüm’ dedikleri torbanın içinde. Peki, ne var?

‘Stratejik ortak’la yapılan, ‘istihbarat paylaşımı’ anlaşması sorunun, terör örgütü lehine çözüme doğru girdiğinin başlangıcıydı. ABD (ve NATO) eli silahlı ve istediği an kendi talepleri doğrultusunda kullanabileceği bir örgütün silahlarından arındırılarak, boşluğa sevk edilmesine razı olamazdı. Çalışmalar bu yönde titizlikle yapıldı. İstihbarat paylaşımı adı altında Türkiye’ye verilen bilgiler kirletildi, bozuldu, hatalı yorumlandı ve istedikleri yanlışları rahatlıkla yaptırdılar. Uludere, Şemdinli, Habur, Silvan, Dağlıca, İskenderun Askeri Birlik saldırıları, hataları ve yanılgılarının ardında hep bu istihbarat paylaşımı safsatası yatar.

Amaçları ne idi? Yeniçağ’da Arslan Bulut belki bin kere yazdı. AKP’nin kuruluş sözleşmesi, ABD’den gönderilen bir momerandum ile dikte edilmişti. Bu belgede yazılanlar ise ayniyle AKP’nin iç tüzüğünde yer aldı. Özerklik ve yerel yönetimler şartı ilk planda göze çarpan maddelerdi. Dikkat edilirse, çıkarılan kanunlar da bu yönde hareket edildiği anlaşılır. Özerklik maddesine gelince: BDP kanalıyla defalarca tekrarlanan bu maddenin son tekrarı, BDP eş başkanı Kışanak’ın gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında edildi: “Başkanlık sisteminin kendisi otoriter bir yönetim biçimi değil. Eğer kuvvetler ayrılığı iyi tarif edilir, denge-denetim mekanizması kurulur ve merkez, gücü yerelle paylaşırsa, Başkanlık da demokratik bir sistem olabilir. Modelin kendisi kusurlu değil. Türkiye’nin kuvvetler ayrılığı konusunda diğer ülkeler gibi tarihsel bir arka planı yok. Siyasi kültürümüzün de yeni bir yönetim sistemini hayata geçirmek konusunda yeterince deneyim sunmadığını düşünüyoruz. Bunların tartışılması lazım. CHP komisyonda başkanlık sistemini tamamen reddeden bir tutum alınca, kamuoyu AKP’nin ne dediğini de tam öğrenemedi.” Görüldüğü gibi, Başkanlık hayali kuran iktidarın başına yeşil ışık yakılmıştır. Yani, AKP ve BDP (PKK) ortaklık kurulmuş ve birlikte anayasa değişikliği için adımlar atılmıştır. Birisine özerklik, diğerine başkanlık, kardeş paylaşımı…. Arslan Bulut’un deşifre ettiği metin, yavaş yavaş böylece hayata geçirilmektedir. Başkanlık sistemine geçilmesinin karşılığı, momerandumla dikte edilen özerklik PKK’ya verilecek (razı olacaklarmış) gibi gözüküyor.

Niye başkanlık? İktidarın ve Erdoğan’ın teorisyenlerinden, destekçi yazarlarından Ahmet İnsel, o ilginç cümleyi yazana kadar binlerce kez tekrar edildi, Erdoğan’ın diktatörleşme eğilimlerinde olduğu. “Türkiye’ye özgü başkanlık sisteminin yerleşik siyasal alışkanlıklar, öngörülen kurumsal yapı ve 12 Eylül rejiminin tornasından geçmiş egemen toplumsal zihniyet yapısı nedeniyle, bir şeflik rejimi yaratma ihtimalinin yüksek olduğu bir gerçek. Erdoğan’ın siyasal kültürü ve mizacı dikkate alındığında, bu risk çok daha artıyor.” (A. İnsel, 10.03.2013, Radikal İki) Şef’lik dediği, düpedüz diktatörlük. İşçiye, köylüye, öğretmene, köşe yazarlarına, medya patronlarına, müteahhitlere… Söyledikleri hatırlandığında sözümüz daha anlaşılır. Protesto etmek isteyen öğrencilerin aylarca mahpus damlarında kalmaları da işin cabası. Demokrasinin yitirilmesi ve istedikleri rejimin kolayca kurulmasının taktiksel çalışmalarıdır, Başkanlık rejimine geçilmek istenmesi. Hatta bu rejime geçebilmek için, yıllardır söz düellosu yaptığı BDP’den yardım talep etmesi ve onların istediklerini vermeye hazır olmaları nasıl izah edilir? Ne pahasına olursa olsun başkanlık sisteminin talebi, sonu belirsiz bir yoluculuktur. Bunun iyi anlaşılması ve anlatılması, kamuoyunun aydınlatılması muhalefet seslerinin görevlerindendir.

Yapılan çalışmaların hiçbir yerinde Kürt yok, demiştik. Gerçekten yok. Onların beyinlerinde yaratılan algılar sonucu, ana dilde eğitim veriliyormuş, istedikleri andan itibaren ana dilde eğitime başlayacaklarmış gibi bir algı yaratıyorlar. Oysa kendilerine yapılabilecek en büyük kötülük ve gelişimlerinin önlenebilmesi için yapılacak en büyük talep ana dilde eğitim olacaktır. Kürtçe’nin öğrenilmesinde ve konuşulmasının önünde hiçbir engel yoktur. Araştırma enstitüleri ile Kürtçe edebiyatının ortaya çıkarılıp yayınlanması ve Kültürünün yayılmasının da önünde bir mânia yoktur. Kürtçe eğitim, parçalanmanın yolunu açacaktır. Kürtçe eğitim yapan çocukların mezuniyetlerinin ardından Türkiye Cumhuriyeti dairelerinde Memur olarak işe girmeleri mümkün olamayacaktır, çünkü Türkçeyi bilmeyen kişilerin, memur olarak devlet kademelerinde görev almaları mümkün değildir. Kendi elleri ile kendilerinin felaketini yaratmaktadırlar. Uygulamaya geçti ve yılların tükendiğini farz edelim. Gerçek ayırımcılık çatışmalarının başlaması kaçınılmazdır, çünkü farklı tonlarda bölücü propagandalar devreye girecektir. Tamamen saf, iyi niyetli Kürtlerin kandırılmasına yönelik sahte bir taleptir. Zaten bunun dışında da Kürtleri ilgilendiren bir talep bulunmamaktadır. Tamamen, ABD’nin istediği yönde bir yapılanmanın çabalarından başka görünen bir ilerleme yoktur.

İkinci Dünya Harbinden sonra geliştirilen bir savaştır ülkemizde cereyan eden. Bölücülük çalışmaları “bugün, etnik, din, mezhep bölücülüğü ile birlikte ideolojik bölücülük de kullanılmaktadır ve bu usul bir hazırlayıcı değil, esas harp vasıtası olarak ele alınmaktadır.” (Ayhan Tuğcugil, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi). Amaç budur, ülkeye asker sokmadan, bir tek kurşun atmadan, o milleti esir almak ve isteklerine kavuşmaktır. Bunun için yapılması ne ise o yapılacaktır.

Olan budur. Kürtler, Kürt hakları, ana dilde eğitim, özerklik palavraları ile ülkemizi parçalamak ve üstüne oturmaktır onların dertleri.

Uyanık Kürtlere sesleniyorum.

Bu şartlar altında, bizimle vatanımızı savunmaya var mısınız?

4 Nisan 2013 Perşembe

Tribün fedailerini bilir misiniz?


Karşılarında rakip yoktur. Hataları onlar bilirler, doğruları onlar bilirler, onların bilgileri üstüne bilgi yoktur. Birde külhanidirler ki, sormayın. Çünkü karşılarında rakipleri yoktur. Küfürler, eleştiriler, akıl vermeler gırla gider.

Sonucun ne olduğu onlar için önemli değildir. Her halükarda, “ben dememiş miydim” derler pişkin, pişkin. Zaten, bütün başarıları da budur. Utanmadan, “ben dedimdi” lafını etmektir.

Ne hikmettir? Bilinmez. Bu tribün fedaisine tüm mahalle halkı ram olmuştur!

Herkes onu konuşur,

Ama,

Hakkında iyi söyleyeni de yoktur…