31 Mart 2013 Pazar

“Zamanı gelince” ne Demektir?



Başarısızlıkla sonuçlanan hadiselere bakıyoruz. Neredeyse tamamı, kinle, ihtirasla, hırsla, kıskançlıkla, intikam duygularıyla başlanılan işlerdendir.

Akılla, düşünülerek, planlanarak başlanılan ve yürütülen işlerde ise başarıya yakın ve başarılı sonuçları görmek mümkündür.

Otur ve düşün. Tartış. Planla.

Ve başla.

Zamanı gelmişse, başarmamak için sebep yoktur.

Kinsiz ve intikam duygusuz.

Sadece Rıza-yı Hak için.

Başarmamak diye bir şey yoktur.

30 Mart 2013 Cumartesi

Gidişat!



Suyun akış yönü, deryaya doğrudur. Derya, kucağını açmış bekler.

Gerçi, istese de istemese de suyun gideceği yer orasıdır.

Açıkgözlülük etmiştir su.

Gönüllü gider, koşa koşa gider, kavuşmak için deryaya.

Zaten, deryanın isteği de budur.

Gönüllü…

28 Mart 2013 Perşembe

Beyt’in Ehli ve Yezitler



Ehl-i Beyt’in gözünde yaş eksik değildir. Dayanılmaz işkenceler, sabrı zor tarizler… Dayandılar, sabır gösterdiler.

Unutulmadı ama.

Yezit, daima hücumdadır. Firavun gibi. Firavun, belli ki, inanmadı Musa’ya. Ya Yezit? Üzerindeki elbise İslam elbisesiydi. Ne büyük bir aldatıştır…

Daima, ama daima yaşanır bu hal. Bu yüzden, gözlerden yaş eksik olmaz.

Bunlara, zamane Yezitleri diyorlar.

Masumlar ise daima masumdur…

Bir maden ki, düşünün kazdıkça cevheri artıyor.

Ehl-i Beyt, kazıldıkça çoğalan maden gibidir.

Cömerttir.

Bir de düşünün Yezit’ten geriye ne kaldı?

İmkânsız mıdır?


Asla,

Asla dememelisin.

Asla, olmayacak bir olay, tahayyüllerin ötesindedir.

Öyleyse,

Her şeyin değerli olduğunu, yaratılışın uygun ve yerinde olduğunu bil,

Yeter.

27 Mart 2013 Çarşamba

Korku ve İzahat!



Çok korkuyorum!

Söylemekten.

Bundan böyle;

Üç cümlelik yazılar yazmaya çalışacağım. Herkes bilsin.

Üç cümlede ne anlatılabilirse artık.

Şansınıza.

Üç cümle;

Harika bir yoldur.

Başarabilene…

26 Mart 2013 Salı

Mankurt, Mankurtlaşma, Mankurtlaştırma



Mankurt ve Mankurtlaşma ya da mankurtlaştırma nasıl, nerede ve hangi milletten çıkmıştır? Sorunun cevabı can yakıcıdır. Nur içinde yatsın, hikâyeleştiren ustaya saygılarımızı, minnetlerimizi, şükranlarımızı sunarız. Okudukça, kendi milletimizin içine düştüğü badirede, çırpınan insanların ne hallere geldiği anlaşılıyor, anlatan usta da pek güzel anlatmıştır doğrusu.

Haberiniz com tr.de 25 Şubat tarihinde yayınlanan üç yazıdan üç cümle şöyledir: “ülkemizde özellikle son on yıldır belirgin biçimde Türk’ü millet yapan bütün milli değerler, semboller, ilkeler ve kurumlar sessizce kademe kademe yok ediliyor. Atatürk’ün kurduğu milli Tük devlet projesi emperyalist Haçlı-Siyon cephenin talimatıyla bütün kurum ve değerleriyle tasfiye ediliyor. Bunlardan biri de Türk bayrağını indirmek, itibarsızlaştırmak, Türk’ün yüreğindeki bayrak heyecanını söndürmek.” (Prof. Nurullah Çetin). “…’Biz de Türk’üz’ demişsiniz. İşte bundan dolayı kaybetmektesiniz. Bizler gibi..”. (Burak Alper Kuş). “Günümüz Türkiye’sinde Türk olmak suç. Türk olmamak moda oldu”. (Alper Tunga Ünal).

Bu cümleler son günlerde söylenmiştir, adeta sonuç (hüküm) cümleleri... Bugünlere gelene kadar söylenilen ve dikkatlere sunulan pek çok cümle vardır. Yakın geçmişten birkaç seçki yaparak nelerin söylendiğine bakalım:

“Dinini diyanetini bilmeyen, Türklüğünü unutan, mankurtlaştırılan, beyni boşaltılıp dünya vatandaşı ve hayat severler haline getirilen, belki vaftiz olacak ve belki Müslüman geleneğidir diyerek sünnet olmayı reddedecek, kısacası ‘besmelesiz yorgandan çıkacak’ çocukların geleceği mi olurmuş? Türk ruhunu kaybeden, Türk davranışı kalıplarına yabancı, ana dilini üç yüz kelimeyle konuşan –belki yazı dilini de o kadarcık kelimeyle kullanacaktır- adeta ‘piçleşecek’ bir neslin parlak bir istikbale hakkı mı olurmuş? Onu beklese beklese Avrupa sokaklarında hippi yaşantısı, Batılı efendisinin kapıcılığı, sokaklarının çöpçülüğü bekler! Çünkü bu gidişle onu bekleyen istikbal ‘kimliksiz’ bir dünya vatandaşlığıdır.” (Ahsen Batur, 04.10.2004, Yeniçağ)

“Artık gelenek kutsallaşmış, heykelleşmiş, heykel kadar cansızlaşmış, abidevi mehabeti olan ama kendini dahi beslemekten aciz bir hal alır. Estetiği ve kudreti hayret uyandırır, lakin yeni nesilleri gafletten uyandırmaya yetmez gücü. Takipçilerine onu sadece yüceltmek kalır. O tarzın, metodun, duyuşun, söyleyişin, şeklin dışında bir başkası daha yoktur. ‘Olamaz da!’ Bu tür bir iradesiz mürit öykünmesi idraksiz bir ‘pozitif’ mankurtluğu beraberinde getirir. Traş edilmiş kelleye değil, bizzat beynin kendisine taze koyun yüzülmüş post geçirilmiş ve kavuran güneşin altında kendini kaybetmiştir. Başta zihni sınırlamıştır, sınırlanan zihni de ilham ve enerjisini sınırlandırmıştır ve hatta yok etmiştir.” (Metin Boşnak, 9 Kasım 2010, Egemen Gazetesi)

“Türkiye’ye karşı yürütülen psikolojik savaş artık gizlenmiyor. Savaş, ilan edilmiş bir savaştır. Amaç karamsarlık, kötümserlik, kendine yabancılaşmışlık ve başkalarına hayranlığı gönüllü mankurtluğa ulaştırmaktır. Hayranlıkla teslim olunulması istenilen başkaları ise Batı’dır. Global kapitalizmin zalim insanlık düşmanı Batı’sı..”. (Namık Kemal Zeybek, 21.03.2004, Tercüman)

“Aslında, sadece Büyük Osmanlı Devleti’nin tarihe karıştığı günlerde başlayan son milli mücadele’mizden dersler ve ibretler çıkarabilseydik, tarih asla tekerrür etmeyecekti. Biz o şanlı mücadeleyle, şu andaki millî sınırlarımızı bile dilim dilim ayıran ‘Sevr Paçavrası’nı çöpe atmıştık. Artık yetkisiz etkililer ve yetkili etkisizler, omuzları üzerinde taşıdıkları ‘nato mermer nato kafalara’ sokmalıdır ki; anayasa’nın ‘Milleti ve devletiyle bölünmez bir bütün’ olarak tarif ve ‘resmî dilini Türkçe’ olarak ilan ettiği Aziz Vatanımız; bölünme, dolayısıyla yıkılma felaketinin eşiğindedir”. (Servet Kabaklı, 11.06.2004, Tercüman)

“Global statüko Türkiye’nin finans piyaysasını nasıl ele geçirdiyse enerji ve haberleşme sektörlerini de tamamiyle teslim alma peşindedir. Finans, haberleşme, enerji bu üçlü damar yabancıların eline geçmekle ülke, sadece korku, vehim, moralsizlik ve güvensizlikle zihinsel olarak yıkılmış olmayacak; maddi çerçeve olarak da bütün bütün işi bitirilmiş olacaktır. Amaç; bir daha, ‘Asya’nın bu ukala hançeri kınından çıkamasın’ Batı’ya uzanamasın, haddini aşmasın, mümkünse geldiği Asya içlerine geri dönsün diye mankurtlaştırmaktadır. Kendi ülkesinde ancak ve ancak yeni efendilere hizmetkâr olarak yaşayabileceği düşüncesini aşılamaktır.” (Lütfü Şehsuvaroğlu, 16.07.2004, Yeniçağ)

***

Şu tespit yapılmalıdır. Kimse durup dururken kimseyi mankurtlaştıramaz.

Bir hazırlık safhası vardır, uzun bir dönemi gerektirir. Küçük küçük kelimelerle başlar, milletin ortak kullandığı kavramların manaları farklılaştırılır, kelimeyi her duyan farklı manalar anlar, sonra millet içinden çıkan büyük ruhlu insanların hatıralarına küfürler edilir, yaptıkları küçümsenir, itibarsızlaştırma eylemlerinin sonucunda, o insanların yaptıkları değiştirilir, yıkılır. Doğruların yerine yanlışlar (veya yanlışa çekilecek manaları olan –PKK ve başörtüsü gibi) konur, millet arasında böylece bir kavgadır başlar. İç problemleri ile uğraşan evlad-ı vatan etrafında olup bitenlerden habersiz yaşar. Yetkilendirilen etkisizler eliyle de tereyağından kıl çeker ustalığında oldubittiye getirilir. Adına da çözüm derler. Barış derler. Demokrasi derler. İtiraz sesi yükseltecek olsan, kendi kardeşin bile “bunların nesine karşı çıkıyorsun, barış, demokrasi, çözüm istemiyor musun?” Diye sorar. Her an kavga oldu olacaktır. Sinirler gerilmiştir. İç savaşın bile çıkması mümkündür.

Bu sürecin sonunda mankurtlaştırma son bulur. Mankurtlar etkili yerlerdeki görevlerinin başına getirilirler. Artık istediğini yaptırma vaktidir.

Şimdi, efendileri böyle olduğunu sanıyorlar. Oysa Türk Milletinin damarlarında ‘asil kan’ deveranı oldukça, uyanmaya her an hazır bir uyku halidir. Kimse anlayamaz, kimse farkına bile varamaz Türk’ün uyandığının.

En zayıf olarak bilindiği noktadan yeniden doğar yeryüzüne Türk. Hep böyle olmuştur, bugün de böyle olacaktır. Sebepleri araştırmaya lüzum yok. Düştüğü yerden kalkabilen kimi tanırsınız? İmanını tazeleyip, elindeki kırık dökük aletlerle tamir edip ayağa kaldıran, zayıf, cılız askeri ile cepheye koşuşturan kimler vardır? Tarihi didikleyiniz, karşınıza Türk çıkacaktır.

Bugün düşürdüler;

‘Sanmayın ki, düştüğü yerde çürüyüp kalacak ve gönlünüzce at koşturacaksınız.’

Yanılırsınız.

24 Mart 2013 Pazar

“APOS Tapınağında Birisi yalnızdı…”



Nihat Genç sağ olsun kıvrak zekâsının ince anlatımı ile bulduğu ‘APOS’ benzetmesi bizi zorluktan kurtardı ve izniyle ödünç alarak başlıkta kullandık.

Önce İsrail ve Mavi Marmara’yı söylemeliyiz. “Özür dilemiş İsrail” böyle söylüyor haber bültenleri, gazeteler. Basının yandaşı nasıl da çarpıtıyor haberi. Ortada özür filan yok. İsrail lehine gelişmeler var. Neler yapacağız bu özür laflarının sonunda, Türkiye’ye neler düşüyor? 1. Mavi Marmara baskınına katılan askerler aleyhine açılan Türkiye’deki davalara son veriliyor, 2. İsrail – Türkiye ilişkileri baskın öncesi günlere dönüyor (askeri, ekonomik, ticari) . Kazanan kim? Özür dedikleri de şöyle oluyor: Obama Ortadoğu gezisinde İsrail’de bulunduğu sırada, ayaküstü Erdoğan’ı arar, konuşmaları arasında Binyamin Neteyahu’ya telefonu verir. İsrail başkanı kıvırır, bir türlü söyleyemez ve telefonu Obama alır ve İsrail dilinden özür kelimesini tekrarlar. İşte özür dedikleri olayın gelişimi. (Kaynak,merkezliğini beğenmemiş, yandaşlaşmış, mütareke basını)

Olay öncelikle Beyaz Saray’dan duyurulur. Muteber kaynak ya! Artık, memnuniyetler ordan-burdan dillendirilirken, Ortadoğu’dan yandaşlar da “Ümmet’in zaferinden, Erdoğan’ın kararlığından” filan bahsederler. Güç ellerinde, basın ellerinde, istedikleri gibi manipüle etme imkânları var, biz cahillere de! kabul etmek düşüyor. Olay budur.

Diyarbakır zaferinin ilanından hemen sonraya denk gelişi hakkında da isteyen istediği gibi düşünebilir. Ne ilginç, Mavi Marmara’yı İsrail üstüne süren, İsrail açıklarında baskın düzenleyen, 9 Türk’ün şehit edilmesini sağlayan, İsrail’in özür dilemesini isteyen, sırası-zamanı gelince de özür dileyen hep birinci ağız olan ABD’dir. Bu ağzın aynı zamanda ilginç üç konuşmaya da imza attığını düşünüyoruz. Müzakerede uzlaşmanın bu derekesi mümkün olamaz.

Üç konuşmanın birincisi Dış İşleri Bakanı Davutoğlu’nun Diyarbakır konuşmasıdır. İkincisi Başbakan Erdoğan’ın grup toplantısındaki konuşmasıdır. Üçüncüsü, PKK elebaşı, eli kanlı terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır meydanına getirilen mektup mesajında anlatılanlardır. Üçünün de çıktığı kalem aynı kalem.

Aynı dili kullandılar, aynı lisandan konuştular. Konuşan tek kişi idi, hep aynı kişi konuştu. Meclis, grup konuşmalarındaki ağızla, Diyarbakır’da Nevruz (güya) toplantısına mektup gönderenin ağzına bakınız. Sözler, laflar, cümleler, satırlar, vurgular… Aynı ağızdan, aynı kalemden, aynı kafadan çıkmış. Ve hatta, Davutoğlu’nun Diyarbakır konuşması, aynı, tıpatıp, benzer… Aynı kalemin, aynı mantığın, aynı ağzın marifeti.

Hayır diyebilirsiniz, hakkınızdır. Projenin başında kim var? Asıl bu soruya cevap verebilirsek, doğruya varırız.

Projenin başındaki, Diyarbakır gösterisinin hemen ertesi günü İsrail taraflarındaydı ve Başbakanı aramış. Özür filminin oynatıldığı zamanlar.

Bu oyunların hiçbir yerinde Türkiye yok. Kuklacı, ellerine bağladığı ipleri çektikçe kuklalar hareket edip duruyorlar. Kuklalar da oyun oynadığını zannediyor. Oynatandan habersiz.

Tapınakta kendi çalıp, kendi söyleyen garibanın pabucu dama atıldı. Yerine getirdikleri, katil, eli kanlı, bebek katili, idam mahkûmu… Kötü ne kadar sıfat varsa hepsini üstüne yakıştırmış birisi. Abdesti ve namazı da kendileri yakıştırmıştı. Şimdi lider olarak onun yerini aldı. Tapınakta yapayalnız kaldı. Duyduğumuza göre, Fethullah Gülen’in de yerine oynuyormuş. Şu sözlere bakınız: “Fethullah Gülen’in ‘sulhte hayır vardır’ yaklaşımı benim de yaklaşımımdır. Bütün Ortadoğu’daki demokratik bir siyaset ve barış içinde birlikte çalışabiliriz, Fethullah Gülen’e selamlarımı söyleyin. Onu en iyi anlayan benim”. (Hürriyet, 23.3.13, Okan konuralp haberi). Onu en iyi anlayan benim. Nasıl yani? İkisi de mahpus, birisi ülkesinde, diğeri yabancı ellerde. Bunu mu söylemek istiyor acaba?

Evet, birilerinin pabucu dama atıldı… Ancak. Obama imdada yetişti. Türkiye’de yapılan ve uygulananlar yüzünden neredeyse sürünme mertebesine kadar inen Erdoğan’a Obama hayat aşısı verdi. İsrail Başkanı ile yapılan telefon görüşmesi ve yalan da olsa ortaya salınan haberle, büyük siyasetçi Erdoğan havasını yeniden pompaladılar. Belki de daha kuvvetli bir hale getirdiler. Nitekim, iki gündür Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın konuları ‘özür’. Destekçilerinin sayısı (oranı) gittikçe düşen AKP’ye hayat öpücüğü böyle verilir.

Şimdilik yalnızlıktan kurtuldu. APOS tapınağında istediği ritüellerle rahatlıkla raks edebilir. Sıkıştığı vakit, bir yandan Obama, bir yandan Netenyahu, bir yandan yandaş basın… Derken gücünü toplayıveriyor.

APOS tapınağında, partnerin Apo ile… Hem İmralı müzakerelerini yöneten, hem bizimkilerin eline konuşacağı metinleri veren, Apo’nun APOS olup, Diyarbakır meydanında Türkiye’nin işgal edildiğini dünya âleme ilan eden, dolayısıyla bütün Avrupa’nın ve Hristiyan âleminin bayram yapmasını sağlayan, hem de İsrail’in özür dileme işlemini gerçekleştiren kişi, aynı kişidir. Aynı güçtür. Bu konuda kimse kendine pay çıkarmasın.

Doğru olup, doğru konuşalım.

Bayrak rüzgârla coşar



(İstiklal marşı Şairi cennet mekân Mehmet Akif Ersoy’un Hakk’a yürüyüşünün sene-i devriyesi.. )

Bayrağı coşturan rüzgâr, bir dolu kokuları da beraberinde getirir. Temiz bir burun, duymak isteyen bir akıl hisseder. Bir yandan dalgalanırken bayrak, tertemiz Hakk kokusu bütün benliğinizi doldurursa, artık hürriyetin lezzeti tadılmış, özgürlük merdivenlerinden üçer-beşer atlanıyor demektir.

Sahi, bayrak niye asılır?

Rüzgârla bir başka güzel bayrak.

Bayrak, ayak diremenin, azmin temsilcisi. Aldığı rüzgârla birlikte kapsayıcı, koruyucu, itaat edene makul, asiye ateş. Haini alır kıvrımlarının içinde ezer, al rengi gözlerini bozar, ak yıldızı deler geçer sinesinden.

 “Rüzgârlar Allah’ın nefesidir” Hadis’ini hatırlamak iyi oldu. Nasıl dağıtırsa rüzgârlar önüne geleni, işte Allah Dostu insanların bir kelamı da, rüzgâr gibidir. Dağıtır ama düzeltmek içindir bu dağıtım.

Bayraktan sonrası sonsuzluktur. Yokluktur. Var olan bayrak (alem)’tır. Rüzgârı alanda bayraktır. Minarelerimizin en üstünü süsleyen alem (bayrak) sonrasının, bilinmezlik olduğunu anlatır oradan. Bilinmezlik, bazılarına göredir. Bilen, daima mevcuttur. Zaten alem, Bilen’dir. Bayrak ve rüzgâr birlikteliği, ilerlemeyi, yükselmeyi, bilinmeklik olan arzunun tahakkukunu anlatır. Her deyişinde rüzgâr, bayrağa, bir sevinç dolar yeryüzüne. Rüzgâr, yalnız değildir çünkü, getirdiği kokular, bayrak üzerinde âleme iner, gelen hiçbir kelamın manasını kaçırmamak üzere bayrak daima gönderdedir ve daima bir rüzgâr bekler. Her dalgalanması huzur bırakır yeryüzüne…

İblis bayrak ve rüzgâr birlikteliğinden korkar, kaçar, siner. İlahi kelamın ‘insan’ı olgunlaştırmasından korkar. Rüzgâr esmesin ister, mana inmesin yeryüzüne diler, insan cahil kalsın, istediği gibi ram olsun ister. Bayrak (alem) aracıdır (öğretici, eğitici, mürebbi..) ayrıca, rüzgârların taşıdığı ilahi manayı, yeryüzüne taşır, insanlar kana kana bu sudan içer, Adam olma yolunda.

Ay-yıldızlı al bayrak iblise korku saçar, bu itibarla bayrak asanlara düşmanlık yapar. Özellikle çocukların elinde bayrak gördüğünde çıldırma derecesinde semptomlar gösterir. Yakın geçmişte çok okuduk medya sayfalarında.

***

Ey rüzgâr;
Bir yükün yoksa üstünde,
Boşa esme,
Yorma kendini.
Kat edip mesafeleri,
Boşuna gelme.
Otur,
Oturduğun yerde.
Bir mukaddes yükün mü var ey rüzgâr,
Buyur gel kapımız açık.
Dağıt, kır, yık.
Her şey sana serbest.
Yeter ki,
Yükünü incitme.
Gel,
Nasıl gelirsen gel.
Ey rüzgâr.

***

Bayrak asın:
Söz biter, sükûn başlar,
Bayrak dalgalanır.
Düşman susar, iblis siner.
Rüzgâr dinmesin, mana bitmesin, bayrak inmesin,
Gönül hep bunu ister.

***

Lakin:

Bir hal içindeyiz ki, sonumuz karanlık gibi. Ne edvarımızı biliriz, ne milletten haberimiz var. Ne bayrağa verilen manadan haberliyiz, ne de bayrağa vuran rüzgârdan. Hele hele rüzgârın getirdiğinden. Rüzgârın yükünden.

Peygamber rüzgârın getirdiğinden Üveysi’nin kokusunu almıştı, Karanlı Veysel’in. Rüzgar, Veysel’e de O’nun kokusunu taşımıştı. Algıları açık olana, antenleri gelişmiş olana yer ve zaman anlamsızdır. Almaya devam eder. Hal o hal.

Rüzgâr dinmesin, bayrak inmesin.

Bir nefes huzur ile nefeslenmek kâfidir, yeter ki, al bayrak dalgalansın semada.

Ki,

Dalgalanacaktır ilânihaye…

21 Mart 2013 Perşembe

“Aman geç kalma erken gel”



Ey Can,

Günlerden nedir?

Tarih ne yazıyor?

Çık gel artık.

Geç kalma erken gel.

Ey Can,

Kapı açık,

Çalmadan gir.

Gönül açık Can, gel artık.

Erken gel,

Geç kalma gel,

Gel Can.

Geliş ve gönül açıklığı:

Açılan ilim, talep ile mümkün.

Gelenin zevk edilmesi, gelenin kabulü ile mümkün.

Kabul;

İtirazsızdır. İtiraz, ikiliktir. Küfürdür. Şirktir.

Bile bile, kabul etmek üstünlüktür.

Kırk kapı açılır, deve birinin önünde çöker.

Deveyi değil, manayı Hakk gör.

Mana kalbe parça parça girer.

Zamansız,

Zaman yoktur. Devam arama.

Apansız ve ilgisiz zamanda, An’da.

İster kabul et, ister inkâr.

Gelişte “geç” yoktur. Hep zamanındadır.

Geciken sensin. Geciken idrakin.

Kirli bilgileri at.

Kirli kabulleri.

Testini tertemiz pınar suyu ile doldur.

Pınar bazen, duraklar Eylüllerle doğru…

Mevsim gereğidir.

Yağmurlarla coşacaktır yine.

Kalbini saf et, saf tut.

Geleni Allah Misafiri kabul et.

Gönlünde yer ayır.

Rahman, Rab, Hakk ile hükümrandır.

Bunu iyi anla.

Hî…

Ey Can, sakın geç kalma erken gel.

20 Mart 2013 Çarşamba

18 Mart garabeti!



18 Mart…

Çanakkale Şehitlerini andık.

Garabete bak!

18 Mart…

Genel Kurmay Başkanı’ın hakkında müebbet istendi.

18 Mart…

Başbakan, daha dün, ‘Türk milliyetçiliği ayağımın altında’ demişti.

Çanakkale’de yaptığı konuşma, baştan sona milliyetçi…

18 Mart…

Başkan aleyhinde müebbet verilirken,

30 yıldır döktüğü kanda boğulmaya ramak kalan bebek katili, ala-yı vala ile mesaj gönderiyor.

“Barış” istiyormuş.

Demokratik bir Türkiye istiyormuş.

Garabet işte.

Hepsi 18 Mart’ta oldu.

Bir yanda şehitler…

Bir yanda müebbete giden Ordu Başkanı ve Generaller.

Bir yanda, eli kanlı katilden demokrasi dersleri.

Bir yerde okumuştum:

“Tesadüfler, asla tesadüf değildir.”

Varın siz yorumlayın.

Soruyorlar da




Biz sevgiye yürekten namaz diyenleriz
Durup arş-ı ala da secde edenleriz


Devşirip encamı kâinatı an be an
Selat-ı daim de deverana girenleriz


Muhammed ezanı titretirken semâyı
İştiyak-ı aşktan dile gelen tekbiriz


Var mıdır garip kenarda kalan hayretle
Kızıp nefsine bigâne kalıp küsenleriz

Sorma hacı ne vardık ne gördük Kâbe’yi
Tavafı terk edip kapıyı delenleriz


Katlan gönül ki incinenlerin kabil-i tamir
İncitmeyen incinenlere tamirsiz incileriz


Alıcısı var mı, yok mu bilinmez çıkmadan
Arşta iken bilgi alıcıları bilenleriz


Devri Tayyip’te bigâne kalıp olma avarelerden
Mahmut Emin uğrunda yâr olan divaneleriz

18 Mart 2013 Pazartesi

Niye Güveniriz?



Bakıyorsun insana benziyor. Sureti insan, boyu posu insan, eli, yüzü, ayakları insan… Bıyığı da, sakalı da var. Tam insanoğlu. İnsan sanıyorsun.

Oldu ya, gece karanlığında, bir tarlada yalnız gecelemek zorunda kaldın. Uzaklardan köpek havlamaları geliyor, anlam veremediğin bazı sesler duyuyorsun, tedirginsin, doğrusu biraz da korku sarıyor benliğini. Yatıp uykuya varıyorsun. Sabah olunca, yattığın gibi kalkıyorsun. Korkularını kendin yaratmışsın. Belki de uzaklardan duyduğun köpeklerin sesi değildi, sen öyle yorumladın. Sapasağlamsın.

İnsan sandığın o kişiyle yakınlık kuruyorsun, güya gündüz gözüyle. Arkadaşlık yapıyorsun. Anlattığı dertlerine çözüm bulmaya çalışıyorsun. Elinden geleni de yapıyorsun. Gücün, bilgin oranında. Hatta sana iltifatlarda bulunuyor. ‘Bu devirde senin gibisi bulunmaz’ filan diyerek. Tevazua girerek, kurtuluyorsun. “Estağfurullah, görev addettik, insanlık gereği…” filan.

Gece karanlığında bir böcek bile ısırmamıştı. Hele uykuya vardıktan sonra deliksiz, rahatsız edilmeden sabaha dek uyumuştunuz.

Bütün görüşmelerinizi gündüz gözüyle, güneşin altında yaptığınız, her tarafıyla insana benzeyen o kişiyle ise!

Evet, anlattıklarının tamamı yalanmış.

Zamanımızı, paramızı, gücümüzü, inancımızı vermiştik.

Maalesef gündüz gözü ile, böceklere yakalandık. Ayakta, uyanıkken, yürürken, yemek yerken meğer etrafımız böceklerle, ısırganlarla, haşerelerle çevriliymiş de görememişiz. Anlayamamışız.

İnsanlar gecelerden zarar görmezler. Geceler her ne kadar korkulu zamanların tetikleyicisi ise de,  gerçek zararlar ışık altında ve göz göre göre olur. Bile bile olur. İsteyerek olur. Kandırılarak olur.

Gündüz içindeki haşereler, geceleri karşılaşabileceğiniz haşerelerden daha tehlikelidir.

Çünkü siz onu insan sanıyorsunuz ve tedbirsiz davranıyorsunuz.

Öyleyse,

Tedbiri bırakma, takdir tahakkuk etsin. Diyelim ve bitirelim.

“Ayna Gönül”



Bahr-ı Harabe, beklenen kitabını yayınladı. Okunmak için değil bu kitap. Her sayfası, her cümlesi ve hatta her kelimesi üzerinde uzun düşüncelere dalınması, yeni manalara ulaşılması için. Zaten, kitabını açık yayıncılar aracığı ile basıp her yana dağıtımını yaptırmış değil, sınırlı sayıda bastırarak, dostlara, isteyenlere kargo ile göndermek yolu ile dağıtılıyor. Kitapçıların tereklerinde bulunsa alıcısı çıkmaz. Geçenlerde Yunus’un bir şiirinden hareketle söylenilmişti, sırasıdır yazalım: “Satarım canımı alan bulunmaz”. İşte bu manadandır.

Kitabı tanıtmak üzere başladık, ancak tanıtılacak gibi değil. Bu itibarla kolay bir yolu tercih ederek, kitaptan “Bismillah” başlığı altında yazılanları olduğu gibi aktarmak ve okuyucunun kendi yorumuna bırakmak en iyisi.

“B-İSMİ-İL-LA-H

B:

Zahirde ve batında, âlemleri yaratanın sınırsız ve sayısız noktalarından sadece tek bir noktasında, bir anlık an da olmuş bitmiş hayali (insan ve evren). Yani “O”nun suretinden yaratılmış olan “Ben”. Ben’i işaret eden “b” harfinin sırrı ile başlarım.

İSMİ:

İşaret edilen, isim edilen, sıfat olan… O hayali bir anda olup bitiren Allah ismi ile işaret edilen zat (HU) ile başlarım.

AL.

Her zerrenin mevcudiyetinde batında ve zahirde ver olan. Her şeyde varlığı bilinen Allah. Vücud-u mutlak ile başlarım…

LA:

Her şeyde varlığı bilinen fakat hiçbir şeyde görünmeyen. Fakat fark edilen Allah’ın zatı (HU) Gayb-ı Mutlak. Hiçlik durumu, yok olan, âmâda olan mücerret varlık ile kullanılan bir varlık olarak hiçliğim ile başlarım…

H:

“HU” adı ile zat’ı işaret edilen varlık = ‘Allah’ın Zat’ı” (Gayb-ı Mutlak, HU) ile başlarım…

Yani: Bismillah;

Sınırsız sayıdaki hayalleri “O”nun tek tek nokta hayalleridir. Ve o “AN” hayal eder “KÛN” ol emri ile oluşur ve yine o “AN” biter. İşte her şey o “an” da dır. İnsan için “an” milyarlarca yıl olmasına rağmen, Allah için ise o anda olmuş bitmiş bir hayaldir.

Kaderin değişmez olduğunun bilimsel açıklaması da burada gizlidir. Her şey “an”da gerçekleştiği için kader değişmez. Şimdi nasıl yaptığını biz de hayal edelim naçizane; elbet ki, onun zatına ve yaptıklarına akıl ve fikir ermez. Ancak biz de algıladığımız sınıra kadar izin verebilir ki “O” asla tam anlamı ile algılanamaz.

O ki, sonsuz evvel’den sonsuz ahir’e uzanan bir ELİF’tir. Elif’teki sonsuz noktalardan bir noktada ve bir an’da batın ve zahirde manası ile var olur. O ki, zamanı ve mekânı olmayan, karanlığı veya aydınlığı olmayan, boşluk veya doluluktan münezzeh olandır. O ki, selueti olmayan, fakat hayal edilen her şeyin anlamı ve manasında özünde var olan, algılanan veya algılanamayan tüm külliyesi ile tek olarak işaret edilen, bir nesnenin veya bir hayalin bile onun külliyesi içinde yaşanan, varlığı görünen ve görünmeyen her zerreden ayrı tutulmadan tek olandır. O ki, algılanan varlıktan öte, manası ile var olup, aslı hiçliğe ermiş ve zat’ı HU olan, “Allah” ismi ile işaret edilen, her şeyi alan ve sahip olan “mana”, “B” deki noktanın ismi ile anlık muradı sonucu her şeyi halk eden “Allah’ın Zatı’dır”…

Şimdi açıklamaları hayal edelim:

1-) Noktalar; Zat’ın hayal gücünün tümü. Sınırsız sayıda ve her an da hayal edip yarattığı âlemler.

2-) Bir nokta; Bu sınırsız, boyutsuz, akıl ile algılanamayacak sınırdaki noktalardan sadece bir tanesi, zerreciği=yani bilinen evren zerrecik; hayat olarak algıladığımız an, yani bilinen tarihe ve insan algısına göre, iki yaz milyar yıl geçmişten 2012 yılına kadar geçen süre; Yani Allah’ın hayalindeki bir “an”.

Olmuş bitmiş bir an ve bilinmeyen sayısız çoklukta olup biten, içinde bulunmadığımız anlar. Başka âlemler, başka iki yüz milyar yıllar, başka yaratıklar, akıl ile algılanamayacak boyutta başka yaşam şekilleri, işte Allah’ın her an içinde hayal ettiği âlem. Bizim yaşadığımız âlem ise bir tanesi. Bu bir tanenin içinde ise insanlık ilminin bulabildiği; iki yüz milyar yıl, sonsuz iç içe evrenler, kara delikler, katrilyonlarca sonsuz sayıda galaksiler var. Bir de hala bilemediklerimiz? O bir “mana” ve “hayal gücü”. Bizler ise, o hayal gücünün yarattığı madde âlemi. Enerjiden (hayalden) maddeye dönüşmüş halimiz. Mana olan “O” olduğuna göre bizler de “O” mananın kurduğu hayalleriz. Aslında madde diye bir şey yok, gördüklerimiz bize madde gibi görünse de beynimizin algılama şeklidir bu. Aslında tamamen hayal ortamındayız. “O” senin içinde, sen de “O”nun içindesin. Ne ondan ayrı ne de tamamen “O”sun. Allah’ın manasında “sen” ve “O” diye ikilem olmayacağına göre, aklına gelen veya gelmeyen her zerre ile beraber, biri bile eksik olmadan tamamı ile tek = Allah.”

Besmele bölümü bu kadar. Zevk etmeniz için bu bölümü tercih ettim. Tercih bize aittir. Manayı içselleştirme, anlamlandırma ve zevk etme ise size ait olsun.

Kitabı nasıl buluruz diye soracak olanlar için açıklama:

Arayan Bulur.

15 Mart 2013 Cuma

Gördüklerin, Görünenler midir?



Gördüklerin, gerçekte gördüklerin midir?

Sorusu sorulalı beri, acaba gördüğüm, gördüğüm müdür? Suali durmaksızın gelip beynime çakılıyor. Ne de olsa, işte ağaç, işte duvar, işte yol… Ağaç, duvar, yol mudur? Belki, maddi âlemde görünür olmak, manayı gizlemek, derunu örtmek içindir. Bir nevi küfür hali anlamak isteyene. Gizlemek. Kapatmak. Örtmek.

Göz önündeki madde, derinliklerinde nice sırlar gizler. Enerji yok olur -yok olmak aslında donup kalmaktır-, gücü saklanır, atomları, zerreleri gizlidir. Maddeyi anlamak, anlamlandırmak, Yaratanın yolunda ilk adım belki de. “Bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster” yakarışı vardır Resul’den. Sonra ‘isimlerin öğretilmesi’ (talim edilmesi). Her adım bir sırrın sır edilmesi aşaması. Hakikaten şu gördüğüm dağ mıdır? Yoksa dağ diye gördüğüm ile aramda bir perde var mıdır? Yoksa mesafe dediğimiz aradaki ölçümün ötesinde midir, berisinde midir? Gerçekten gördüğüm doğru mudur? Doğruysa; olduğu gibi görmeliyiz. Olduğu gibi ne demektir? Yorum katmadan, zanlarımızı bulaştırmadan, tıpkı fotoğraf makinesi objektifinin gördüğü ve resmettiği ayarda, sade, bensiz, sadece o, meram olan, anlaşılmak istenen, sadece o.

Gözdeki perde;

Baktığımız yerdeki görüneni, her açıdan farklı değerlendiririz. Uzaklık, duruş şekli, göze takılan gözlük, camın renkleri, gece, gündüz, spot ışıkların altında… Her halde görüşümüz farklılaşır. Görüşümüze göre de yorumlarımız farklı anlamlarda belirir. Görmek istediğimiz, anlamlandırmak istediğimiz nesnenin bir de içinde olmak var. Tam üzerinde. Ya da nesnenin bizatihi kendisi olmak var. Bu halde nasıl görünür, nasıl yorumlanır? Öyleyse, görünen değil, görünene bakanın duruşu önemlidir. Durduğu yer (!) önemlidir.

Neyi görmek istiyorsun? Görmek isteğin nasıl oluştu? Hangi eylemler sana, neyi, nasıl görmen gerektiğini pompaladı? Bu sorulara cevap verebilirsek, neyi, nasıl, niye, niçin ve kim için göreceğimiz konusu açıklık kazanır.

Şöyle bir açıklama yapılabilir. Aslında görünen nesne ile gören arasında herhangi bir perde, herhangi bir kapatıcı nesne yoktur. Bakanın Gözü ve karşıda nesne (manzara) vardır. Öyleyse, görüşe engel gözün kendisidir diyebiliriz. Göz burada, yıllar yılı aldığımız bilgi, görgü, gelenek, töre, ilim, aile, çevre… Göze tesir eden amiller. İnsan olarak aldığımız, edindiğimiz statülerimizle gözümüz karşıya bakıyor ve istediğini, istediği gibi algılıyor. Sadelik uzaklaşıyor, perdeyi kendi ellerimizle gözümüze çekiyoruz. Sonra da oturup, bir allame gibi gördüğümüzü sandıklarımızla karşıya nutuklar irad ediyoruz. Görmeden. Göremeden. Görmüş gibi.

Oysa yanmaktır görmek. Ateşe atılmak. Kül olmak. Peki, görmüş gibi yapmak nedir? Niyedir? Aptallığımızı kapatmak için. Yeteneksizliğimizi gizlemek, basiretsizliğimizi saklamak için. Aptallar, dangalaklar, bigâneler, avallar göremez çünkü sadece bakarlar.

Kısa gezintilerimizin birisinde, ahali yolun sağında da, solunda da, bir oraya bir buraya gidiyorlardı, aynı durum otomobil trafiğinde de vardı. Herkes bir yana gidiyor. Bizim muzip; “Yahu nereye gidiyor bu insanlar, ne işleri varmış ki, gidiyorlar, niye oturmuyorlar evlerinde, işlerinde..”? Dedi. Biraz da biz rahat edelim mantığıyla söylenmiş olsa da içinde derin bir merak gizliydi. Gerçekten, nerden gelip, nereye giderlerdi?

“Üstadım” dedi, topallayarak yürüyen. “Üstadım. Herkes bir yerlere gider, kimi parka, kimi bahçeye, çarşıya, pazara, alış-verişe, akrabasına, hısımına, oraya-buraya… Herkes bir yerlere gider. Niyesini mi soruyorsun. Çünkü herkesin bilincinin altında bir güzel yüz görmek vardır. Bir Güzel görmeye giderler. Kimisi bilerek gider, kimisi bilmeyerek fark etmez. Önemli olan gitmektir.”

Bu duruma göre, nasıl olacak? Gözdeki perde varken, bizatihi göz perde iken O’nu nasıl görecek? Yapılması gerekenler nelerdir? İşte, ana karnından itibaren tabi olunan eğitim, öğretim, terbiye, talim.. Bu işe yarayacaktır. Okullar, kitaplar, üstatlar, hocalar, eğiticiler, sünnetler, farzlar, vacipler… Bu iş için vardır. Gözü, aradan çıkarıp, sadece görme aracı olarak algılatıp, üzerine başka bir görev yüklemeden nesneye, İnsana bakmayı sağlamaktır gayretlerin sonucu.

Meryem Suresi’nde sır faş edilir. Niye İnsan’a bakar, İnsan’ı seyrederiz. Niye İnsan ulaşılacak bir gayedir. Sure-i Meryem 17. Ayet’te açıklar: “onlardan kendini tecrit etti… Ona ruhumuzu (ilmi sûret – dalga – data yapı) irsal ettik de, Ona tam bir beşer olarak göründü.. İşte varmak istediğimiz düğüm, çözmek istediğimiz problem. Beşer suretinde görüneni, aramak. Görmeye çalışmak, bulmaya çalışmak. Suretin derunundakine ulaşmak. Suret değil, suretin derinliğindeki…

İşte göremediğimiz. Gözümüzü bağlayanların silinmesi, temizlenmesi, perdelerin kaldırılması.

Görülmesi gereken.

Şöyle demişti ihtiyar:

“Evlat, biz sana bir sevgili haberdar ettik. Nasıl, nerede seyretmek istersen seyret. Her veçheden görünen sevgili…”

13 Mart 2013 Çarşamba

Tarkovsky’nin Delisi



“Dünyayı uçurumun kenarına getirenler sözüm ona sağlıklılardır…

Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin,

Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz… Yanlış tarafa döndüğün noktaya.

Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz…

Suları kirletmeden…

Deli bir adam size… Kendinizden utanmanızı söylüyorsa… Ne biçim bir dünyadır burası…”

“Bir delinin haykırışı” isimli filminde bunları söyletir kahramanına Andrei Tarkovsky.

Dinleyicileri tepkisiz, duygusuz, hareketsiz… Nelerin olduğunun farkında olamayan yığınlardır. Sessiz çoğunluk. Anlamların yitirildiği, manaya düşman sessiz çoğunluk. Ancak deli onlardan yüksektedir, her zaman olduğu gibi. Fildişi kulesinden seslenen ustaların haline benzer bir hal, anlatıyor, bağırıyor, yırtınıyor… heyhat! Sesini duyuramıyor.

Sonra alkışçılar, şakşakçılar, provaköterler girer devreye. Gaz dolu tenekeyi üstüne boca eder deli ve çakar çakmağını…

Aslında yanan, bir devrin vicdanıdır. Yanan adalettir, yanan insanlıktır.

Eyvahlar olsun ki, o vicdana ‘deli’ demişler.

Hâlbuki hiçbir şeyle ilgilenmeyen, dünya yıkılsa kendisine dair varlıkların bulunmadığı insanlar, öte yanda bilakis onların dertleri sebebi ile çakmağını çakan bir deli. Deli kim midir? Yer değiştirseler yeridir. Deliler başa çıkmalı, başlar aşağılara inmeli.

Derdi olmayan insan bile değildir diyesim var. Etrafından habersiz yaşayanlara, hısım-akrabasından bi haber olanlara, komşusunun halinden anlamayana, milletinin durumu ile ilgilenmeyene diyesim var.

Zevk aldığı yerde kalmaktır delilik. Oradan çıkmayı akıl edemez, o makama erenler zaten kendi hallerinde iken oradan çıkamazlar, ya kılavuzları yoktur, ya da terk edilmişlerdir. Sevdiği ile beraberdir. Nasıl ki, “her veçheden görünen O’dur” her görüş ayrı ayrı zevklerin yaşandığı anlardır. Ne diye çıksın ki? Çıkıp oradan mahrum kalacağına, varsın deli desinler. Bir makamdır ki, delilik; o makamın sahibinde sorumluluk aranmaz. Yetkilisi olduğu hususlarda, umursamadan, ne olur ne olmaz hiç düşünmeden haykırır. Onun hizmeti Hakk’tır. Karşısında ise hep ‘akıllı’lar vardır. O akıllılar ki, hep suç işleyenlerdir, hataya düşenlerdir. Dünyaya sahip olma isteği akıl sahiplerinin tuzağıdır. Deli dediklerimiz ise özgürlüğüne kavuşmuş, dünya denen mezelleti silip atmıştırlar.

Hakikate ve Sünnetullah’a perdeli yaşamak ki, “Hakikat bilgisini inkâr edenler” asıl deliler olmalı. Beşer vücudunun talep ettiği zevk girdilerinden başka bir düşünceleri ve dünyaları bulunmamaktadır. Ah hayat! Ah oyun! Ah oyunbaz! “Ona en zoru (hakikatten ve Sünnetullah’tan perdeli yaşamayı) kolaylaştırırız!” (Leyl Suresi/ 10) Böylece en zor olan, onlar için kolaylaşır ve deliliklerin farkında bile olamadan, karşıyı delilikle suçlarlar.

“Bilim’i mistik ve kutsal bir şey, Hakîkat’i bulan yetkin bir araç telâkki edenler, Teori’nin bir açıklama ve/ya öngörme modeli olduğunu unutup, Hakikât’in kendisi sanırlar ve bunu total, hattâ totaliter ve otoriter bir ideoloji olarak dayatmak isteyenler maalesef hâlâ ülkemizde çoğunlukta. Hâlbuki her teori bir olguyu açıklamak ya da öngörmek için kurulmuş bir model, bir senaryodur ve hiçbir teorinin yıkılmazlık ve kesin doğruluk diye bir garantisi yoktur. Bir teori ne kadar mükemmel bir iç ve dış tutarlığa sahip olursa olsun, böyle bir akıbete dûçâr olması dâima mümkün ve muhtemel ve hattâ mahkûmdur. Yâni: Bilim elbette ‘bir kîl ü kaal’ değildir; ama, son tahlilde, Hakikât’e ulaştırmaz. Lâkin bütün bunları Ortodoks pozitiviste anlatmak ümîdi de hemen-hemen hiç yoktur.” (Durmuş Hocaoğlu, Bilim ve Hakikât, aksiyon, sayı 272)

Akıl tutulması böyledir. Delirme, ‘tanrı’lığnı ilan etmeyle başlar. Bilemediği, algılayamadığı, anlayamadığı hakikatleri mış gibi yaparak, allamelik taslar cihana. Deliler yerine kendisi geçer. Deliliğinin farkına varmadan.

“Beşeri kanunları yalnızca iki kişi çiğner: Deli ve dahi”. Der, Halil Cibran.

Dâhilerimize sahip çıkamıyor, delilerimizi koruyamıyoruz. Ne dâhilerimizin sözlerini, ne delilerimizin haykırışını duyabiliyoruz.

Ama onlar, inanıyorum ki, bildikleri yoldan korkusuzca ilerlemekteler. Bizler ister farkında olalım, ister olmayalım.

Afşar Zeybekoğlu, “Düşünmüyorsan Yoksun” başlıklı bir yazı yazmıştı (12 Ocak 13, haberiniz). Son cümlesi şöyledir:


“Ama ben bunları yazarken aslında delice bir şey yapıyorum. Düşünmeden var olduğunu sananlara bir şeyler soruyorum. Şöyle bir düşünüyorum da… Aslında yoksunuz…”