31 Ocak 2013 Perşembe

Biraz Sabır!



Sırasında güzel fikir alışverişi ortamı kuruluyor, tartışmalar edep dairesinde ve bilgilenmeye yönelik. Fakat beceremediğimiz bir husus, konuyu olduğu gibi ilerletememek. Mutlak surette bir başka konuya sapılarak, asıl konuşulması istenen konudan uzaklaşılıyor. Ya, malzemeyi çabuk tüketmekten ya da, üzerinde durulan konudan bıkkınlık duymaktan kaynaklandığını düşünüyorum. ‘Sabır’lı olamıyor, aceleye getirerek tartışma zevkini de yarım bırakıyoruz. Böyle zamanların birisidir anlatacağımız ve katkı sunacağımız husus:

Konu mecraından sapmış görünse de değil. Bildik eleştiriler etrafında dönüp duruyor. Bence, öncelikle bu kısır döngüden kurtulmalıyız. Bırakalım, planlamayı yapacak olanlar, bildikleri gibi yapsınlar. Daha dün verilen oylarla seçilmişlerin işi bu. Bizler ancak, medya ortamında, özel konuşmalarımızda, konferanslarla vs.. fikirlerimizi söyleriz. Uygulayıp, uygulamamak idarenin işidir. Biz fikrimizi söyledikten sonra da, günah bizden gider. Zaten, uygulamaların ve planlamaların gidişatını ne uygulayacak, ne de denetleyecek imkânımız vardır. Biz sadece, yapılan açıklamalarla, basın-yayın kuruluşlarından bize ulaşan bilgileri değerlendirebiliriz. Ki, yaptığımız da budur.

Bize düşen, (ne tür bir görevimiz varsa) vazifemizi en iyi bir şekilde yapmaktır. İster memur, ister özel sektör görevlisi olalım, ister kendi işimizi yapalım, ister bir yerlerde herhangi bir işi yapalım fark etmez. Ne yapıyorsak en iyisini yapmalıyız, en iyisi olmalıyız. Bu noktada bizi hesaba ancak kendimiz çekebiliriz. Çünkü yaptığımız işi ve görevimizin ne olduğunu ancak kendimiz bilebiliriz.

İşte, Şems-i Tebrizi’nin buyurduğu “öylece durup beklememek” böylece açıklanabilir diyorum.

“ileri görüşlü olmak” ise; Büyüklere verilen bir İnsan özelliğidir. Herkesten beklemek doğru değildir.

Olabilenlere ne mutlu.

Bildik bir tartışmaya katkıda bulunmak üzere kaleme alınmıştır. Ancak, yıldırımları çekmemek üzere yarım bırakılmış, üzerinde biraz daha düşünmeye terk edilmiştir. Demlenme zamanı. Her düşünce yazısının demlenmeye ihtiyacı vardır, olmalıdır. Aceleye getirilen çalakalem metinler, sonraları yazarının başına belalar yağdırmakta, hem de tartışmayı başka, başka mecralara sürüklemektedir. Bu ise, fikir alışverişinden alınması zevki eksiltmekte, kavgalara sebebiyet olabilmektedir.

“Şems-i Tebrizî diyor ki;” duyurusunu gördüğümde dikkat kesilmiş ve tartışmayı takibe koyulmuştum. Kelâm şöyleydi;

“Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir”.

Kelamın bulunduğu yerin (kaynağın) adı verilmediğinden, biz de burada yazamıyoruz. Ancak sözde doğruluk hemen seziliyor. İşte yukarıdaki tartışma bu söz üzerine devam ediyordu.

Siyasilerden de çok sık duyarız, Yunus’a ait sözü. “Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü”. Asla, doğru anlamıyla, tam olarak algıladıklarını da zannetmiyoruz, çok sık söylemeleri belki de “sevmemelerinden” kaynaklanmaktadır. Ya da siyasi menfaatleri doğrultusunda Yunus Emre ve benzeri Uluların kelamlarını kullanmaktadırlar. (neyse konumuz bu değildir).

Niye yazdık bunları? Konu sabır olunca, “Yaradan’dan” ötürü, cümlesi devreye girer. Ne eleştirisi vardır, ne şikâyeti. Kuyudaki Yusuf’un ne ve kime şikâyeti olabilirdi ki? Ateşin içindeki İbrahim’in, içinde yaşadığı serinliklerden kimin haberi olabilirdi ki?

“Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır (dayanma kuvvesi) ve salât (hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede) ile yardım isteyin. Muhakkak ki Allâh sabredenlerledir (Es Sabûr esmâ’sıyla – mâiyet sırrı). (Bakara/153)

‘Daimi salât’ halinde iken, durmaksızın oluşan, ola geleni seyir ve zevk halidir sabır. Bir dost “eylemsiz eylem” tanımlaması ile anlatır bu durumu. “Neylerse güzel eyler” halidir vesselam.

Bu yolda en büyük tutsaklığımız, kendi beynimizde kendimizin yarattığı ‘zan’larımızdır. Zanlarımızdan kurtuldukça (putlar kırıldıkça) hakikati yaşama, anlama kudreti açılır ve ‘sabır’ ile aşılmaz dağlar aşılır olur.

Süt emen oğlu ağlamaya başlayınca Hz. Hüseyin, getirmelerini ister. Kucağına alır, bağrına basar. O sırada bir ok gelir ve bebeğin kulağından girer. Oracıkta, kucağında can verir sabi. Emîrü’l-mü’minîn, bebeği yere bırakarak, “Yâ Rab sabır ver” der. Kolay değildir, yakıcıdır, dayanma güç ve kuvvesi ancak ulu zatlardan açığa çıkar. Bize düşen ise, onlar gibi olmaya çalışmaktır.

“O halde güzel bir sabır ile sabret”. (Me’aric/5)

30 Ocak 2013 Çarşamba

‘Elifi Görse Mertek Sanır’



Hangi konuya meyletsek üzerinde durmaya, cahillik çıkar karşımıza. Dostlarla muhabbet zevk verir bize, cahil karıştırınca konuyu azap. Dikkatli gözlerden kaçmaz, cüretkâr cahiller genellikle üniversite tahsillilerin arasından çıkmaktadır, pek çoğunun isminin önünde akademik unvanlar da var. Nasıl oluyorsa, hem çok şeyi biliyorlar, hem de bildiklerini sandıkları yalan-yanlış şeyleri ısrarla ortaya sürmekteler. Hani meşhur sözdür, “niye gülüyorsun, anlattığım senin hikâyen”. Lafın nereye varacağını da hesaplayamıyorlar. Hatta bir-kaç ay evvel bu konuda neler söylediğini de hatırlamaya zahmet etmiyor. Nasılsa sözleri dinleyenlerin, cahil olduklarını düşünürler herhalde. Böyle olmasa, biraz dikkat, biraz edep, biraz izan sahibi olmaya gayret ederler.

“Elifi görse mertek sanır” diye bir sözümüz vardır. Pek sık kullanılır, hem halk arasında, hem de yazar-çizer takımı arasında. Doğrusu bendeniz, doğru anlamıyla kullanıldığından şüpheliyim. Bilmeden, anlamadan kullanılan pek çok söz–vecize gibi.

Siyaset sahnesinde de boy göstermişti mertek, Başbakan Muhalefet liderini kastederek, “O elifi görse mertek sanır” demişti (14 Haziran 2012 gazeteler). Ogün not almışız, konu hakkında biraz laflamak iyi olur hesabıyla. Unutulmuş, araya başka konular girmiş besbelli.

‘Mertek’ kelimesine bakalım, hangi manalar yükleniyor:

“- Tahta ya da kütük anlamı var, - yapıda kullanılan dört köşe sırık, - ahşap çatılarda yükü taşıyan, yük taşıyan sırık anlamında, uzun boylu, uzun bacaklı kişi, kalın ağaç” (Ekşi Sözlük’ten)

İnternet ortamında da tartışılmış bu kelime, genellikle kalın ağaç, sırık manaları verilmiş, tavanlarda kullanılmışlığı anlatılmış, ‘kendi gözünde saban oku var, karşısındakinde saman çöpü arar’ diyen de olmuş, ‘kendinin büyük kusurlarını yok sayıp, başkasının küçük hatasını âleme duyuranlar’ biçiminde anlatanlar da olmuş, ‘cahil, okuması yazması yoktur ona mı danışıyorsun’ anlamını verende.

Söylenilenler, verilen manalar hep doğru. Herkes algıladığı kadarını konuşur. Kelimedeki mana, herkese farklı ağırlık ve yoğunlukta açılır, kendisinin talep ettiği kadar. Aynı cismi, aynı açıdan seyreden birden fazla kişi, o cisim hakkında çok farklı tanımlamalar yapacaktır. Yapılan açıklamaların tamamı doğrudur, açıklama yapanın algısı, yorumlama yetisi ve kelime (kavram) kapasitesine göre.

‘Göz’ün önünde, görüşünü önleyen bir varlık var, üzerinde durduğumuz sözde ‘mertek’ olarak kullanılmış. Çok yakında, taa gözün hemen önünde bulunduğundan görüş açısını tamamıyla o dolduruyor ve göz sadece ve daima onu görüyor (gördüğünü sanıyor).

“Kör” kelimesinin manası nedir? “Sağır” kime denir?

Görmemek, görememek manaları vardır ‘kör’de. Duymamak, duyamamak manaları muhtevidir ‘sağır’. Türkçemizde birde ‘âmâ’ ve ‘ahraz’ kelimeleri kullanılır. Ne güzeldir. Manaya iyice nüfuz etmiş bir milletin zevkidir bu kelimeler. ‘Kör’ ile ‘âmâ’yı, ‘sağır’ ile ‘ahrazı’ ayırır.

‘Kör’ ve ‘sağır’, Kur’an’î söylemdir.

Hakk’ı göremeyene ‘kör’, Hakk’ı duyamayana ‘sağır’ der.

Tam da Elifi mertek sananlardır bunlar. Hakikat’le aralarına kendileri girmiştir. Kendileri hakikate, Hakk’a perde olmuşlar, kendi görüşlerinin önünü kendileri kapatmıştır.

Arif Nihat Asya, ‘Naat’ında şöyle seslenir:

“Örümcek ne havada
Ne suda, ne yerdeydi
Hakk’ı göremeyen
Gözlerdeydi”

Zan ve şüphe, gözleri karartır, hırs görüşü öldürür.

Gerçek şaşılık, şüphe ile bakmak, zanlarla hareket etmektir. Zan ile bilmenin arasındaki farkı, fark edememek gerçek körlüktür. Vesveseye kapılma, vehimden uzak dur, vehmi doğru bilgi olarak kabul etme, doğrudan şaşma, doğru ol, doğru bil, doğru düşün… (Hz.Mevlâna)

“Nasıl bakarsan öyle görürsün” (Hz. Ali)

Bize düşen, göz önündeki mertekleri temizleyip, dünyaya, evrene, (Hakk’a) öyle bakmak, öyle duymaktır.

Merteği, başka yerlerde (başkalarında) aramayalım.

27 Ocak 2013 Pazar

Boş Söze Alkış Çok Olur!



Neler söylendiğine bakalım evvela. Konuyu kavramaya çalışıp, övgülerimizi, sövgülerimizi ancak, söylenileni anladıktan sonraya bırakalım derim.

Okumak, dinlemek zevktir. Zevk aldıkça öğrenmeye meyleder insan. Burada bir konu önemlidir. ‘Öğrenmek’, bilmediğini demektir, ancak öğrenme eylemi, bilmedikleri ile karşılaşınca oluşur. Fakat zor bir durumdur. Öğrenmek, çaba ister, çalışma ister, odaklanma ister. Bu aşamalar sıkıntılıdır, azabı vardır, eziyeti vardır. Bu itibarla katlanmak istemeyenlerin sayısı, katlananlardan kat be kat fazladır.

Bir eğitim sistemimiz var ki, Allah beterinden saklasın diyeceğim ama daha beteri var mıdır bilmiyorum. Dört seçenekten birisini seçip mezun olan ve aynı yöntemle üniversiteye giriş yapan yarış atı öğrencileri. Konuyu öğrenmek değil, doğru olanı bulma yarışması. Bunun için de çok çeşitli yöntemler geliştirmişler, okulların, dershanelerin geliştirdiklerine ek olarak öğrenciler de kendi prensiplerini geliştiriyorlar. Doğru cevabı yakalama prensibi.

Okul sıralarında başlar okuma alışkanlığı ve terbiyesi. Öğretmen kılavuzluğunda yapılmalı bu alıştırmalar. Sonra bırak kendi halinde deryada yüzsün, öğrensin, bellesin sınırsız, uçsuz bucaksız ilim deryasında…

Böyle değil bizimkisi. Kitaptan, şeytandan kaçar gibi kaçar öğrenci. En kolayından, en hafifinden okur gerekirse. Klasikler yoktur listesinde, yenilerin adı bile geçmez. Bir-kaç, büyük bakkalların görünen yerlerine kurulu stantların en üstündeki, en çok satanlardan bir iki seçmecesi vardır, hepsi o. Bu aşamada kusuru sisteme, okullara, öğretmenlere yüklemek hakkımız vardır. Edebiyat, sosyoloji, tarih, coğrafya, felsefe, mantık ve dahi fen bilimleri hocalarına.

Kendi halinde kitap okumaya koyulanların da yardıma ihtiyacı olabilir. Yardımsız çıkamayabilir girdiği dehlizlerden. Bu vakit, öğretmenini yanında bulamazsa çocuk, bir daha kitap alamaz eline.

Derin düşündürmeye, araştırmaya sevk edici değil tedrisatımız. Yüzeysel, yüzeysel olduğu kadar çeşitli de değil. Ders kitaplarında işlenen konular ve öğretmenin olsa da olur, olmasa da tavrı sebebiyle öğrenciler de sadece sınıfı geçebilmek için bir-kaç okuma ile kaldırıp atıyorlar kitapları. Sınavlar ise daha beter. Araştırmaya yöneltici sorular yerine, kitabın başlıklarının sorulduğu ve derinlemesine, tatminkâr cevapların aranmadığı sorular.

Rahmetli Server Tanilli 20 Haziran 2008 tarihinde Cumhuriyet’te yazmıştı, Fransa’da sorulan felsefe sorularını. Bir kaçını buraya alırsak anlatmak istediğimiz daha da iyi anlaşılabilir. “İdrak eğitilebilir mi?, Canlıyı bilimsel olarak tanımak mümkün mü?, acı çekmeden arzu mümkün mü?, sanat, bizim gerçeklik üzerine bilincimizi değiştirir mi?” sorulardan örnekler bunlar. Hoca, şu cümleleri açıklama olarak ilave eder yazısında: “Felsefenin, insanın önünde açtığı bir dünya vardır ki, yaşamın içinde yürürken, kendisi ve toplum üstüne karar verirken, kişi bu eğitimin yararlarını görecektir. Felsefenin gücü de, akla ve bilime dayanmasından geliyor. Bu iki dayanak, toplumda başta gelen temellerdir. Eğitimde gençleri yetiştirirken bunlarla donatmalıdır”.

Şimdi, yukarıdaki sorulara bir daha bakıp, bizim gençlerimize sorulan sorularla karşılaştırırsak, hangi sonuçlara varırız?

Bırakalım öğrencileri, bu sorulara, öğrencileri eğiten öğretmenler nasıl cevap verirdi?

Böyle yetişince öğrencilerimiz, aldığı gazetedeki fikir yazılarını değil, cümleleri sloganlarla dolu, sıradan ve bom boş yazıları okumaya koyulacaktır.

Hatta siyaset meydanlarında boş konuşan siyasiler daha fazla alkış, tabiî ki, daha fazla oy alacaktır.

NOT: Bu yazımız, Metin Boşnak Hoca’nın “edebiyat ve eleştiri” başlıklı yazısından önce yazılmış fakat yayınlanması ertelenmiştir. Birlikte değerlendirilmesi… http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi69950-Edebiyat_ve_Elestiri.html

26 Ocak 2013 Cumartesi

Yönüm Kıbleye Kıblem Kâbe’ye


Gittiniz ustalar
Bunu bu cinnet kementlerini takıp
Erken bıraktınız bu yalnızlığa
Bir yalnızlıktır insan ki
Çok gelir iki kişiye
Bana az
Yalnızlığım insanlar adedince
Ki bu çağda yalnızlık
Fevkalade ayıptır
Yasaklanmıştır
Ölürüz alışılmış bir ölümle
Doğduğumuz gibi
Yaşarız kimseye dokunmadan
Sakallarımda erken yoruldu
Saçlarım gibi
Beni Socrates yargılasın
Birde intiharı düşün(e)meyen anneler
Kimsenin söyleyemediği
Nakaratı unutmak üzere olduğum
Unutulmuş bir türküyüm
Secdem ki intiharı dünyamın
Yönüm kıbleye kıblem Kâbe’ye
Ayhan ERALP
****************************

Ya şairler sussaydı dostum,
Ya karıştırsaydık kıbleyi, Kâbe’yi
Nasıl kırardık ‘cinnet kementleri’ni?
Nasıl mazhar olurduk ‘Socrates’ affına,
Ya ‘unutulmuş türküler’,
Küsseydi ‘türkülerin nakaratı’
Yönünü bulamayan ‘ben’,
Nasıl meylederdi ‘Kâbe-i gönül’e
Şair susmasın.
Haykırsın hatta.
Kurtuluş, belki mısralarla yeter bize.
Açılır mana,
Mısraların belinde.
Mahmut EMİN

25 Ocak 2013 Cuma

Niye Aldanıyoruz?


Cuma Namazı nihayetinde, cemaat dağılırken İmam Efendi; “muhterem cemaat, Sayın Bakanlarımız camimize teşrif etmişler ve Cumalarını bizimle kılmışlardır.” Dedi. Bunun üzerine, camiyi boşaltmaya hazırlanan cemaat sanki anlaşmış gibi, hep birden (çoğunluğu) camiden çıkmaktan vazgeçip Bakanların etrafını sardılar.

Gerçekten Kabinenin iki önemli bakanı camiye gelmişler ve Cuma Namazlarını kılmışlardı. Bizim için önemsiz bir olay idi bu, peki ya cemaat için?

Küçük bir merak giderme çabası sonrasında anladım ki, duyuruyu yapan Hoca Efendi de bir önceki dönemde aynı siyasi partiden milletvekili imiş. (Hay, bin milletvekili demenin sırası). Nasıl bir siyasettir, nasıl bir propagandadır anlamak (aslında ayniyle yapmak) zor.

Prof. Süleyman Hayri Bolay, “Yunus’un tanrısı İnsan mıdır?” adlı makalesinde,[1] Habermas’ın “İnsanın doğasının geleceği” isimli kitabından şu alıntıyı yapar: “Marksist Horkheimer’in bir bütün olarak eleştirel kuram için söylediği şu cümle Adorno için de geçerlidir: ‘Tanrının olmadığını bilir, ama yine de ona inanmayı sürdürür’”. Biz şu soruyu soralım: Peki, inanmadığı halde, neden inanmayı sürdürür? Aslında ızdırap verici, zor bir durum. Takiye hayatı yaşayanların, olduğu gibi görünemeyenlerin, göründüğü gibi olamayanların hayatlarının zorluğu gibi. Daima yalan söyleyip, yalanını unutmadan yaşamak zorunda olanlar gibi. Sonuçta, dünyevi hırslarına boyun eğiyorlar, mal-mülk, makam-mevki, şan-şöhret… Edinimlerinin kolaylaştırılması uğruna inanmadıklarına, inanmış gibi görünmek. Başka izahat bulamıyorum.

“Türkiye’de siyasetin iflasında etkili olan bir numaralı olumsuzluk din istismarı veya Allah ile aldatmadır. Bu bir numaralı olumsuzluğa, sadece saltanat dincileri değil, dine karşı tavırlarıyla ünlenmiş sözde hümanist, sosyal adaletçi, Atatürkçü… siyasetçiler bile gırtlağına kadar batmıştır. Ve bence, en büyük yıkım da bu ikinci tiplerden gelmektedir.”[2] Ve Yaşar Nuri Hoca bu cümleleri söylediği yazısının başlığını “Kur’an’dan en çok rahatsız olanlar kimler” koymuştur. Gariplik odur ki, en çok rahatsız olanlar, en çok öne sürenlerdir. Anlamadıkları ve gizliden düşman oldukları halde. Bu durumu kendileri bile bilememektedirler. Zanlarında yarattıkları dünyada, güya Müslüman’ca yaşayıp gitmektedirler.

Yaşar Nuri Öztürk’ün “Allah ile aldatmak” tanımına muhteşem bir eleştiri getiren Prof. İlhami Güler Hoca, aynı makalesinde şunları söyler[3]: “Kurnazlık ve bağnazlık, bütün dinlerin ve İslamiyet’in de ezeli sorunu olmuştur. Siyasette ve ticarette bu iki tip, saf halk yığınlarını sömürmüşlerdir ve sömürmektedirler. Bu yüzden reel/günlük siyasette ve ticarette dince kutsal kabul edilen simge, sembol, değer ve kavramlara (örneğin, Allah, Kur’an, İslam, Din, Şeriat, Hz. Muhammed, Sünnet, Kabe, Cami, ezan vs.) sözlü ve yazılı olarak aleni yer verilmemelidir. Bunların yeri sivil toplum olmalı. Yani din, toplumun kültürel hayatında (bilim, düşünce, eğitim, medya, cemaat vs.) yer almalı. Bu önerinin sebebi açıktır. Birincisi, dinsel söylemi kullanan kişinin samimiyetinden veya kurnazlığından kolayca emin olamayız. Çoğu zaman mağdur olduktan sonra öğreniriz (Muaviye ve İslami holding olaylarında olduğu gibi). İstismarcıyı yüzünden tanıyabilmek için biraz feraset sahibi olmak gerekiyor. İkincisi, bağnaz ve fanatik hep doğmatik olduğu için samimiyetle ve Allah rızası için kolayca şiddete, baskıya ve zor’a başvurabilir. (Hariciler, kilise ve Türkiye’deki Hizbullah olayı gibi) Söylem düzeyinde de kendisi gibi düşünmeyenler kolayca ‘tekfir’ edilir, aşağılanır ve bağnaz kolayca kendini Allah’ın iradesi, hakikat, İslam ve Kur’an’ın yerine koyar”. İşte, yaşadığımız problemlerin açık anlatımı ve çözüm yolu.

Heyhat!

“Aldatanlar”, bizim değer verdiğimiz, kutsal bildiğimiz, can vermeye hazır olduğumuz değerleri kullandıkça, bizler de “Aldatılmaya” hazır durumda olacağız ve aldatılacağız. Bu bizim zevkimiz, bu bizim tarzımız, bu bizim hayatımız.

Ömrümüz boyunca, uğrunda savaştığımız değerleri bile, “Allah” adına, kutsallarımızı öne sürdüklerinde unutuveririz. Milletimizin safiyane vasfı bunu gerektirir. Böyle de olmuştur. Yakın geçmiş neler, neler söylüyor.

Hz. Ömer’in muhteşem sözü şöyledir:

“Biz bizi Allah adına aldatmak isteyene aldanırız”.

Monradgea D’ohsson’un, Türkler hakkında söylediği söz, ‘safiyane’ şeklinde adlandırdığımız vasfı ne güzel anlatır:

“Toplumsal düzenin Türkler arasında kurmuş olduğu ilişkilerin hepsinde temiz yüreklilik ve iyi niyet hâkimdir.  Vatandaşların birbirlerine karşı borçlu oldukları işlemleri yapma ve yerine getirmeleri için başka ülkelerde olduğu gibi senetleşmeye yani yazılı belgeye ihtiyaç yoktur. Çünkü onların övülmeye değer hallerinden biri de verdikleri söze genellikle sadık kalmaları ve karşılarındakini aldatmaktan, güveni suistimal etmekten çekinmeleridir.”

Orada, siyasi partilerini desteklemek ve oylarını almak için söz alıyorlar. Milletimiz ise verdikleri sözde durarak gereğini yapıyor.

Uyanık olmaya, her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Kullandıkları tamamen milletimizin vasıflarıdır.


[2] Yaşar Nuri Öztürk, Yurt Gazetesi, 11 Ekim 2012
[3] İlhami Güler, Star Açık Görüş, 28 Temmuz 2008

23 Ocak 2013 Çarşamba

Böyle Çalışmalıyız



(haberiniz.com.tr)’de yayınlanan (‘İlim’ yolunda ‘zan’larımız) başlıklı yazımızı zahmete girip okumuş Fahrettin Öztoprak Bey. Okuduktan sonra da şu yorumu yapmıştı yazının altındaki yorum bölümüne : “Hevâsını (içgüdüsel dürtülerini – bedenselliğini – kuruntuladığını) Tanrı edineni gördün mü? Sen mi ona vekil olacaksın?” (Furkan/43). Bu ayet çok güzel, bazı gerçekleri de açıklıyor. Anlamı: Kim ki hevesine, yani kendi cinsel ya da çıkar hesap gözeten isteklerine boyun eğip, bunu Tanrı'ya mal ederse... İşte onu gördün mü?... Sen mi ona vekil, yani kefil olacaksın?" demektir herhalde, yanlışım mı var?”[1]

Anladığım kadarıyla Fahrettin Hoca durmamış, kalmamış burada ve düşünmeye devam etmiş. Zaten tefekkür böyledir, kalamaz bir yerde, devam eder. Yeni fikirler, fikirlerin üzerinde gelişir. Böyle değilse, kopya çekmek demektir, olduğu gibi alıp kullanmak ve bırakmak demektir. Bu durumun hiçbir kıymeti yoktur. Beyin canlıdır, daima hareket halindedir, üretir, üretir. Yeter ki, gıdasını eksik etmeyelim. Fahrettin Bey, düşünme eylemi sonucu oluşturduğu bir metni Face Book sayfasında yayınladı:

Bırakın kuran Arapça kalsın. Zaten Allah "biz bu kitabı Arapça olarak indirdik" demiyor mu? Mehmet Akif çok haklıymış. Onun dediği gibi, Kuran Türkçeye çevrilemez, çevrildiği zaman kıyamet kopar. Benden söylemesi. İsterseniz deneyin. Mideniz kabul ederse çevirisini okuyun. Vallahi az kalsın bende din iman kalmayacaktı, ona göre. Kuran insanlığa inmemiştir, Türklere hiç inmemiştir, Araplara inmiştir. Bundan emin olun. Arapların örfünü ve âdetini içerir, ama biz Türkler Kuran’a ve hazreti Muhammed’e inanırız. Bunda da bir hikmet vardır. Bırakın, kuran duvarlardaki çivilere asılı bez kaplarında kalsın. Bırakın Kuran ölüler için mezar başlarında okunsun. Bırakın, Kuran bizim nazarımızda tertemiz kalsın. Onunla birlikte hazreti Muhammet de tertemiz kalsın. Fazla detayına girmeyin. Benim meşrebim o kadar geniş değil, yok eğer ben Kuran’ın Türkçesini öğreneceğim diyorsanız, bu sizin bileceğiniz iş. İmanınızı kaybetme tehlikesi her an karşınıza çıkar. O nedenle merakınızı bastırın ve Kuran’ı kendi haline bırakın, pişman olmazsınız. Kelime-i şahadetin Türkçesi "la ilahe illallah, Muhammed Resulullah"tır. İsterseniz buna kelime-i tevhit, isterseniz iman etmek, yani iman getirmek deyin. Biz eşhedü'den ne anlamayız. Çünkü Allah’a eş koşmaktan uzağız. eşhedü'yü okurken gerisini getirememek de var. Bu nedenle "la ilahe illallah, Muhammed Resulullah" deyin yeter.”[2]

Bu yazıyla birlikte, adı geçen yazımız altındaki yorumunu da şu şekilde değiştirdi: “Hevâsını (içgüdüsel dürtülerini – bedenselliğini – kuruntuladığını) Tanrı edineni gördün mü? Sen mi ona vekil olacaksın?” (Furkan/43). Bu ayet çok güzel, bazı gerçekleri de açıklıyor. Türkçesi bu ise bir diğer anlamı: Kim ki hevesine, yani kendi cinsel ya da çıkar hesap gözeten isteklerine boyun eğip, bunu Tanrı'ya mal ederse... İşte onu gördün mü?... Sen mi ona vekil, yani kefil olacaksın?" demektir herhalde, yanlışım mı var? Bu bir çarpıtma değildir, anlamın bir diğer anlamıdır. Bu nedenle Kuran ayetlerini kendi haline bırakalım, Mehmet Akif'in dediği gibi, Türkçe değil, Arapça okunsun.”[3]

*******

Çarpık gibi görünen bir düşünce tarzını anlatırken de doğrulara varılırmış. (ki, bu durum ilmi bir tarzdır. Misal: Evrim Teorisi)

Güzel örnek bu yazı.

Fahrettin Bey, aslında akıllı, çalışkan bir zat. Düşünen, ‘düşünce işçisi’[4]. Düşüncelerine saygılı olmak ve anlatmak istediklerini anlamaya çalışmak ve de üzerinde fikir-düşünce geliştirmek bize düşer. Anlattıkları birilerinin söyleyemedikleridir. Cesaretle düşüncelerini ortaya koymak yürek ister. Bu fikirler aslında, kahir ekseriyet tarafından tekfir edilebilir düşüncelerdir. Bize göre söylemesi, söylenmesi iyidir.

Düşünmeden varılan iman taklittir. Taklit küfürdür, şirktir. Fahrettin Bey doğru yoldadır.

Kelimelerle başlar hayat, düşünce hayatı. Usta bir cerrahın, çalışırken kalp üzerindeki, neşter darbelerine benzer kelimeler üzerinde fikir jimnastiği yapmak. Yardıkça karnını kelimenin, manalar fışkırır gözeden. İster alır içselleştirip, kendine ait yaparsın, istersen serbest bırakır sahipsiz akar gider yaylaklara.

Bu itibarla, Fahrettin Bey’in çalışma azmini alkışlıyorum. Düşünce üretmeye devam diyorum. Kim ne derse desin, fikirler bir gün yeşerip gelişecektir.

Face Book sayfasında yazılan metinde çok ince mesajlar var, üzerinde uzun uzun konuşulup bir yerlere varılması gereken. Bu yazının konusu değildir. İleriki günlerde, eğer fırsat düşerse yeniden konuya dönülmesi yerinde olur.

Bendeniz, Fahrettin Öztoprak Bey’in bu çabasını alkışlıyor ve sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.


[1] 11.1.2013 tarihli yorum.
[2] 12.1.2013 tarihli Face Book yazısı
[3] 12.1.2013 tarihi, Fahrettin Beyin yazıya yeni yorumu
[4] Bu tabir Emrah Bekçi’ye aittir.

21 Ocak 2013 Pazartesi

‘Kara Toprak’ ve ‘Âşık Veysel’



‘İlim yolunda zanlarımız’ başlıklı yazımızda bir nebze yaklaşmıştık meramımızı anlatmaya. Şöyle söylemişiz; “Bir yanda ilim (hakikat) verileri öte yanda kendi beynimizdeki geliştirdiğimiz zanlarımız. Doğumdan itibaren, aile, çevre, okul ve sair kitaplardan aldığımız ve özümsemeden beynimize yerleştirdiğimiz bilgi kırıntılarının, kendi kendine ve etki-tepki sistemi ile kendimizden bir parça oluşu.”

Zanlarımızla hayatımızı kararttığımız pek tabii gerçektir.

Bir yol bulup kırmalıyız, yerle yeksan etmeliyiz sonucuna varmış ama tıkanmışız.

Bu yazımızda Âşık Veysel ve “Kara Toprak” üzerinde biraz fikir dolaştıracağız. Bakalım put kırmak, zanları temizlemek nasıl bir iştir!

Daha ilk mısraında zanlarının ifşasını yapar Âşık Baba: “Dost dost diye nicesine sarıldım / Beyhude dolandım boşa yoruldum”. Dünyada insan, dost bellediklerinin ve dost diye aradıklarının yalancılar, güvenilmezler, sonlular olduğunu anlayamaz. Her neye sarılıyorsan bu dünyada, beyhudedir. Ne güzel sözdür o; “Dağa yaslanma yıkılır, insana güvenme ölür”. Ölüm var ya, her şeyi alt üst ediyor. “Güvendiğim dağlara karlar yağdı” sitemi de aynı manadadır. Veysel Baba, en son söyleyeceğini de hemen söyleyiverir. “Benim sadık yârim kara topraktır”. Amacı zaten ‘Kara Toprağı’ anlatmak olunca…

Toprak kimdir? Bakalım, biraz daha gidelim.

“Nice güzellere bağlandım kaldım / Ne bir vefa gördüm ne faydalandım / Her türlü isteğim topraktan aldım / Benim sadık yârim kara topraktır”. Hiçbir dünya güzelinden vefa da göremezsin, faydalanamazsın da, hiçbir isteğine de ulaşamazsın. Ne gariptir, hep isteklerimizi elde ettiğimizi, dostlarımızın vefalı olduğunu filan söyler dururuz. Öyleyse Veysel Baba farklı şeyler anlatıyor olmalı.

Öyleyse toprak kimdir? Düşünmeye devam.

“Koyun verdi kuzu verdi süt verdi / Yemek verdi ekmek verdi et verdi / Kazma ile döğmeyince kıt verdi / Benim sâdık yârim kara topraktır”. Baba’nın saydığı nevalelere birer ad koyalım mı? Mesela, ilim diyelim, ahlâk diyelim, öz diyelim, hikmet diyelim… Manalarda bir değişiklik görebiliyor musunuz? Ufuk çizgisi ilerilere doğru hareket etmiş olması lazım. Derinlik kazanmış, mananın ciğerine yolculuk başlamıştır. Öyleyse şöyle diyebiliriz. Âşık Veysel’in derdi, koyun, kuzu değildir. Baba, ilahi manalardan bahsediyor.

Şimdi bir daha düşünüp, Toprak kimdir diye soralım?

“İnsan”, şuurlu bir varlık olarak, şuuru dünyadaki beden içinde ortaya çıkar. Dünyada bilinçli bir varlık olarak hakikatine dönme mücadelesi vermesi, insan için her şeyin başıdır. Olmazsa olmazıdır. Her ne var ise kâinatta, Allah’ın bilinen veya bilinmeyen (bilinemeyen) esmâ’sının açığa çıkmış halidir. Esmâ manalarını çözüp, cennet yaşamına kavuşmak insana yüklenmiş bir görevdir.

“İşte onlar sonsuz gelecekleri (içsel hakikat yaşamları) karşılığında dünya (bedensel arzu ve zevkler) hayatını satın almışlardır. Onların azabı hafifletilmez! Onlara yardım da edilmez.”.(Bakara/86)

İşte Veysel Baba’nın ‘nice güzellere bağlanıp’ kaldığı dünya hali. Anlatılmak istenen (tam olmasa da), eksiğiyle budur.

“Âdem’den bu deme neslim getirdi / Bana türlü türlü meyva yedirdi / Her gün beni tepesinde götürdü / Benim sâdık yârim kara topraktır”. 224 Bin peygamberi ile tebliğ ettiği hakikatinin günümüze kadar, her an gelişerek geldiğini ve inananların da hallerini yaşayarak, hizmetlerini yaptıklarını ince bir zekâ, keskin bir kılıç gibi anlatır Baba.

“Karnın yardım kazmayınan belinen / Yüzün yırttım tırnağınan elinen / Yine beni karşıladı gülünen / Benim sâdık yârim kara topraktır”. Çalışmayana, niyeti olmayana, halis kalp ile yolda yürümeyene kim ne verebilecektir? Ki, Toprak daima, durmaksızın talep edenleri, ilerlemek azminde olanları asla yalnız bırakmayacak ve hatta bu manadan olmak üzere, biz sıradan insanların duyacağı sıkıntıları, eziyetleri görmeyecek ve incinmeyecektir. Kimdir Toprak?

Birçok potlar kırarız yolda. Sapılmayacak yola sapar, durulmayacak yerde park ederiz. Tok iken yemeye, ihtiyaç yok iken uyumaya kalkarız. Bunlar aslında işkencelerdir. Kime? Yapılmaması gerekeni bilenlere. “İşkence yaptıkça bana gülerdi / Bunda yalan yoktur herkes de gördü / Bir çekirdek verdim dört bostan verdi / Benim sâdık yârim kara topraktır”. Çekirdek, kendisidir. Kendisini Hakikate bağışlıyor. Dergâha gömüyor. Sonra (eğitim, öğretim aşamalarından sonra) dört bostan’ın sahibi oluyor. Toprak, su, ateş ve hava oluşumunun (beden) İnsan’a tebdili. Dördü birleşip, bir olarak Âdem’i vücuda getirmesi. Hak Tahtının gönle yerleşmesi…

“Havaya bakarsam hava alırım / Toprağa bakarsam dua alırım / Topraktan ayrılsam nerde kalırım / Benim sâdık yârim kara topraktır”

“Dileğin var ise iste Allah’tan / Almak için uzak gitme topraktan / Cömertlik toprağa verilmiş Hakk’tan / Benim sâdık yârim kara topraktır”. Hayatımız heva vü heves ile geçer olduysa, aklımızda hep dünyanın güzellikleri vardıysa, alabileceğimiz ‘havadan’ başka ne olabilir? Ki, bu anlamda isteklerimizi de hep başkalarından, ondan-bundan talep etmekteyiz, oysa veren yalnızca Allah’tır.

“İlim bir nokta idi, cahiller çoğalttı” Kelamı Hz. Ali’ye ait olduğu rivayet edilir. Bakınız Veysel bu durumu nasıl anlatıyor: “Hakikat ararsan açık bir nokta / Allah kula yakın kul da Allah’a / Hakk’ın hazinesi toprakta / Benim sâdık yârim kara topraktır.” İnsan, noktanın anlamını öğrenmek üzere seyahat eder dünyaya. Bilsin istenir. Nokta kendisidir. İlimlerin tamamı noktadan ibarettir. ‘Gizli hazinesi’, ilmin sahibidir, gönlüne taht kurulandır… ve, ‘Toprak’ kelimesi ile (mecazen) anlatır Âşık Veysel.

“Bütün kusurumuzu toprak gizliyor / Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor / Kolun açmış yollarımı gözlüyor / Benim sâdık yârim kara topraktır.”

“Her kim ki olursa bu sırra mazhar / Dünyaya bırakır ölmez bir eser /Gün gelir Veysel’i bağrına basar / Benim sâdık yârim kara topraktır”.

***

Veysel Baba’nın bu eseri çalmaya başlayınca ağlamaya başlayıp, hıçkırarak sonuna kadar gözyaşlarını bırakanları gördüm.

Burası ayrı bir bahis.

***

“De ki: ‘Semâlar ve arzda ne oluyor, bir bakın!’… O işaretler ve uyarılar, iman etmeyen topluluğa yarar sağlamaz!” (Yunus/101)

18 Ocak 2013 Cuma

Görüşme, Müzakere; Çatışmasızlık!



Bir TV Kanalında yayınlanacak programdan evvel Başbakan’a, Bakanlar Kurulu’nun etkili bir üyesi tarafından bir mektup getirilir.[1] Mektupta İmralı Sakinliğine terfi etmiş olan bebek katili Öcalan şunları söyler: “Devletin ve PKK’nın içindeki bazı gruplar sizi ve beni tasfiye etmek istiyorlar, izin verin çözüme katkı sunayım”, Hemen oracıkta tarihi talimatını verir Sayın Erdoğan: “Ada’yla görüşmeler yeniden başlayabilir”. İşte kısa ve öz olarak PKK’nın ağırlaştırılmış ömür boyu hapse mahkûm lideri ile görüşülme hikâyesi.

(Kısa not: Mektupta yazılanlar ve bu yazılanlara göre verilen talimatın psikolojik incelenmesi yapılması doğru olacaktır. 1-Her ikisinde de korkular vardır. 2-Her ikisi de vehimleri ile hareket etmektedirler. Paranoyak - şizofrenik bir durum söz konusu olabilir, bu itibarla bir psikiyatrlar kurulunun incelemeden geçirmesi yerinde olacaktır. Ayrıca, yanılmıyorsam Çalışma Bakanı söylemişti. Tek kanallı bir radyosu varmış Cani’nin. Galiba bu radyoda Samanyolu haber kanalı ayarlı olmalıdır. Çünkü durmadan, korkular, Ergenekon, darbe.. Konuları işlenmektedir. Bu kanalı izleyenlerin aynı hastalıktan şikâyetçi olmaları kaçınılmazdır.)


Ve derhal, eli kanlı katilin, hafızalarda yer etmiş sert görünüşlü resminin yumuşatılması çalışması başlar. Ellerindeki medya gücü vasıtasıyla, çok çeşitli ağızlarla gece yarılarına kadar, Cani’den, ‘İmralı’ şeklinde bahsedilerek, halka; “biz de ne kadar yanlış tanımışız” dedirtmeyi başarırılar. İnsan hafızasının çabuk unuttuğunu iyi hesaplamışlardır. Turnayı gözünden vururlar. “Biz görüşmüyoruz, devlet görüşüyor” lafını da bir iyice ezberletirler. Tabii ya, MİT’in bir görevi de suçlularla görüşmek ve onları suç işlemekten caydırmaktır! ‘Görüşme’ ve ‘Müzakere’ kelimelerini de iydiş ederler. Ne de olsa, “görüşme başka, müzakere başka”dır. Başbakan’ın ağzından tam da böyle söyletirler. Hem de Türkiye’den uzaklarda. “Terörle biz mücadele ederiz, siyasetçiyle müzakere ederiz”.[2] Oysa TDK internette her iki kelime için de aynı mana veriliyor. Siyaset de farklı ise veya siyasiler farklı anlamlar yükleyerek konuşuyorlarsa onu bilemeyiz. Bu halde ise şeffaflık devreye girer ki, demokrasi (hele ilerisi) eksikliği haykırılır, şeffaflık en birinci maddesidir demokrasinin.

Başbakan her ne kadar farklı dese de, yeminli yandaş A.Bayramoğlu müzakerelerin başladığını sıklıkla vurgular.[3] Eyüp Can’da köşesinde, “Öcalan ile İmralı’da ‘müzakerelerin başlamış Olması’nın kendi dinamiğini oluşturacağını”[4] belirtir.

Her halükarda kandırılıyoruz.

Soros’un Tesev’i için bir buçuk yıl önce bir rapor hazırlayan Cengiz Çandar’da; “Şimdi, 2013 başında büyük heyecan ve iyimserlik ve de umut yaratan hükümetin ‘yeni açılımı’, esas olarak, bir buçuk yıl önceki raporda ifade etmiş olduklarımızdan pek farklı değil”[5] diyerek, müzakere sürecinin nerelerden, nasıl talimatlandığı hakkında fikir vermektedir. Nasıl olduysa Bebek katili Cani, “barış için kilit” olup çıktı.

Barış kilidi bir yana, devletimizi, hükümetimizi bu anlamda yönetmeye bile başladığını söyleyebiliriz. Onun mektubu ile süreç başlıyor, onun talepleri emir telakki ediliyor…

Var mı daha ötesi.

Ahmet Türk, Ahmet Hakan ile yaptığı TV mülakatında Öcalan ile yaptığı görüşmeleri açıkladı. En can alıcı noktası, Cani’nin ‘Çatışmasızlık’ önerisinin uygulamaya geçirilmesinin, demokratikleşme çalışmalarında önem arz ettiğinin vurgulanmasıydı. Bunun üzerine söylemişti Başbakan, ‘silahlarını bıraksınlar, Türkiye dışına çıksınlar ve bu durumda biz yardım edelim’. Şu işe bakar mısınız. 40 Bin kişinin can kaybından sorumlu ol, 400 milyar doların kaybından sorumlu ol, memleketin geri kalışından sorumlu ol… Silahını bırak, korumamız altında yurdu terk et.

Oh ne ala memleket.


[1] Hüseyin Yayman, 8 Ocak 2013 Hürriyet
[2] 6 Ocak 2013 Hürriyet
[3] 5 Ocak Yeni Şafak
[4] 3. Ocak 2013 Radikal
[5] 4 Ocak 2013 Radikal-Hürriyet

17 Ocak 2013 Perşembe

Paradigmanın İflası



Yıllar boyu, katilliği, caniliği, kalleşliği konuşuldu. Konuşanlar da, dinleyenler de fikir birliği içindeydiler. Onları aynı düşünce ve kabullerde birleştiren ise, durmaksızın gelen şehit cenazeleri idi.

Köyleri basılan, yiyecek stoklarına el konulan, köyüne köprü yapılırken iş makineleri tahrip edilen, çalışanları ölümle tehdit edilenler hep aynı fikir içindeydiler. “PKK elebaşı canidir”.

‘Toplum mühendisliği’ dedikleri, örgütlü çalışmalar başladı. ‘Şehit cenazelerinin’ gösterilmemesi tartışıldı evvela. Hem de hükümet yetkilisinin talimatıyla, gazetelere, TVlere talimatlandı bu istek. PKK militanlarının yaptıkları eylemler, patlattıkları bombalar gösterilmemeye dikkat edildi.  ‘Cani’ demeyelim, lafını ortaya salıp üzerinde çalıştılar. ‘O da insandır’ diyerek, isminin önünde kullanılan olumsuz tabirlerin topunu kullanmaz oldular. Bir Uludere kazası yaşandı ki, tam istedikleri buydu. Devletin yanlışını, askerin hatasını, Genel Kurmay’ın yetersizliğini filan dillerine doladılar. Bir ağlak’a ‘iyi ki bunların zamanında savaşa girmemişiz’ bile dedirttiler. Medya güçleri o kadar fazla ki, dinleyicilerin tamamını buna alıştırdılar. Beyinlere istedikleri ‘yönlendirilmiş, yönlendirmeyi’ nakşettiler. Dinleyicinin bundan kaçması neredeyse imkânsız. Kapatsa bir kanalı, geçse öbür TV’ye, karşılaştığı farklı kişiler ama ağızları aynı. Yağmurdan kaçan doluya tutulur, ya da kaçmak imkânsız.

Milletin değerlerini alt-üst ettiler. İnandıklarının yanlışlığını vurguladılar. Yaşanan mesela, ‘Habur facisaı’nın, provakatörler vasıtasıyla oluştuğunu, aslında bunların olamayacağını vurguladılar. Dağa kaçırttılar bir milletvekilini. Güzel çocuklar, iyi arkadaşlar tanımlamasıyla tanıştık akabinde. Ne iyi çocuklardı bunlar. ‘Fahriye abla’ çatlayacak handiyse kıskançlıktan.

Şu provokatör kelimesi. Nelere kadirmiş meğer. Oslo görüşmelerinin bile provokasyon olduğunu utanmadan söylediler, anlattılar.

Oslo’da görüşmelere katılanları sorgulamak istedi Yargı. Provokasyon dediler.

Millet bütüne bakamaz, toptan göremez. Parçalara bakar, küçükleri inceler. Bir bütünün parçası olduğunu idrak edemez. Öyle güzel işlediler, öyle güzel oluşum yaptılar ki, millet çoğunluğu onların söylediklerine iman derecesinde inanır oldu.

Şimdi, ne ‘cani’ kaldı, ne ‘bebek katili’, yerine ‘İmralı’ geldi. Resimlerde kullandıkları ‘sert bakışlı’ kaba kişi gitti, yerine, makyajlanmış, tıraşlanmış, renklendirilmiş yumuşak bakışlı, güzel görünümlü, geleceğin milletvekili adayı gelmiş.

Başardılar bunları.

(NOT: Bitmemiş bir yazıdır. Devamına elim varmıyor)

16 Ocak 2013 Çarşamba

‘İlim’ Yolunda ‘Zan’larımız



İlim ve teknolojide başları döndürecek şiddette ilerlemeler olmaktadır. İlmin Sahibi hazinelerinin kapılarını sonuna kadar açmış, taliplilerin isteklerini sonuna kadar sağlamakta, tüm gelişmeleri (şan) insanlığın emrine sunmaktadır. Öğrensinler ve bilsinler amacındadır. Kendisinden, kendisine -bilme- akışı.

Zanlar!!!

Zanlar nasıl oluşur? Bir yanda ilim (hakikat) verileri öte yanda kendi beynimizdeki geliştirdiğimiz zanlarımız. Doğumdan itibaren, aile, çevre, okul ve sair kitaplardan aldığımız ve özümsemeden beynimize yerleştirdiğimiz bilgi kırıntılarının, kendi kendine ve etki-tepki sistemi ile kendimizden bir parça oluşu. Doğruluğu, yanlış olabileceği hakkında hiçbir sorgulama yapmadığımız ve zanlarımızın kollarına bıraktığımız kendimiz. Zanlarımızla barışık bir halde ite-kaka, kimi topal kimi aksak gittiğimiz hayatımız ve dünyamız.

Zanlarımız, içinde yaşadığımız ışık almayan mağaramız. En kötüsü de, zanlarımızı din edişimiz. Zanlardan kurtuluş, tersyüz etmekle mümkün. Bu nasıl olacak?

“Hevâsını (içgüdüsel dürtülerini – bedenselliğini – kuruntuladığını) Tanrı edineni gördün mü? Sen mi ona vekil olacaksın?” (Furkan/43)

Tek silahımız var elimizde; İman.

Hakikate kucak açan, hakikatin ilmini belleten, yolu insan, kalbi insan, Kâbe’si insan olan İman.

Sık vurgulanır Kur’an’ı Kerim’inde. Sorgulamak, incelemek, düşünmek, tefekkür etmek, anlamak, bakmak… iş bu eylemlerle varılacak İman’a., araştırarak, tahkik ile hakikate.

Akıl ve ilim, zanlarımızı temizlerken asıl rehber.

Zanlarımız, ellerimizle imal ettiğimiz putlar. Her bir zannın karşılığı, hakikatte küfre varış. Öyleyse, tevhit kelimesinin hayat tarzı yapılabilmesi ve içselleştirilmesi ile zanların (putların) kırılması halinde İman dairesinde yerimizi alabileceğiz. Bir şartla, öğrenilen ilmin yeniden putlaştırılmaması.

Yapılan araştırmalarda, inanan bir mümin ile inanmayan (ateistin) beyinlerinde farklılıklar görülmüştür (scientificamerican.com) henüz sebep anlaşılamamışsa da, bu farklılık, bize İmanın üstünlüğünü anlatmaktadır. Beyinden kırılan her put, beyinde (dolayısıyla insan hayatında) yeni bir yapılanmaya gitmektedir. Temizlik harekâtına hız verilmelidir. Belki buna “yerçekimi kanunu bulan ünlü ilim adamı Isaac Newton’un 19 yaşındayken günahlarını listelemesi” gibi (9 Ocak 2012 Hürriyet), günahlarımızı listelemekle başlayabiliriz. Çünkü günahını bilemeyen, küfrünü tanımlayamayan kalplerde İmanın yeşermesi mümkün görülmez. Bataklığı tanımadan, onu kurutmaya meyletmek mümkün olmadığı gibi.

Taha Akyol’un tespitlerine bakalım:

“İslam tarihinde iki bilim ve eğitim geleneği belirleyici oldu: Biri deneysel bilimlerle ve felsefeyle ilgili ‘beyt’ül hikme’ (felsefe evi) ve ‘dar’ül ulûm’ (ilimler evi) geleneğidir. 12. Yüzyılın sonuna kadar bilimin evrensel meşalesi oldular. Öbürü, toplumda inanç birliği sağlamak ve devletlere hukukçu yetiştirmek için kurulan ‘medrese’ geleneği… Osmanlı kurulduğunda ‘dar’ul ulûm’ geleneği sönmüş medrese geleneği çoktan hâkim olmuştu. Medrese hiçbir zaman felsefe ve bilimleri benimsemedi. Osmanlı’daki büyük matematikçiler, mimar, hekim ve denizciler medreseden değil ‘enderun’dan ve bir de usta-çırak ilişkileriyle yetişti, bir Ebul Vefa, bir İbni Sina çıkmadı. Siyasi yapı da önemlidir, Roma medeniyeti de bir Aristo, bir Öklides çıkaramamıştı! Var olan bilgiler devletin ve toplumun o sıralardaki pratik ihtiyaçlarını karşıladığı için fazlasına pek ihtiyaç da duyulmadı, Avrupa’da yeni bir bilimin geliştiğini, mağlup düştüğümüz savaşlarda fark ettik.” (Taha Akyol, hürriyet, 28.05.2012)

Sanırım problemin, bataklığın ipuçlarını bu paragrafta görüyoruz. Beyinlerimize yerleşen zanların sonucu, ilmi dışlamak ve şeytanın isteği doğrultusunda yeniden tedrisatı düzenlemek. Sonuç hüsran. ki, ancak ‘mağlubiyetler sonucu durumu fark etmek’!

Asıl mağlubiyet ise unutuştur. “Tüm”ü unutuş. Tüm’ü unutarak, daima tümden geliş ve tüme varış metotlarını, düşünce sistemine yerleştirip problemleri çözmeye uğraşmışız.

“Tüm”ü unutarak.