28 Aralık 2012 Cuma

Hocaefendi’ye Sorular


18 Aralık tarihinde Zaman Gazetesi’nde, “Gazetecilerin köşe yazısı Genelkurmay’dan” başlığı ile bir yorum-haber yayınlanır. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ‘internet andıcı’ ile ilgili talebi üzerine Genelkurmay Başkanlığı’ndan gönderilen hard disklerin, Naip Hâkim tarafından incelenmesi üzerine hazırlanan raporun haberleştirilmesi ve yorumlanmasıdır. Bu yazıda –haberde- bazı, gazete köşe yazarlarının yazılarını direkt olarak Genelkurmay’dan gelen yazılar olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Bu yazarların isimleri de şöyledir; Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök,  Milliyet’ten Mehmet Y. Yılmaz ve Fikret Bila, Cumhuriyet’ten ilhan Selçuk, Radikal’den İsmet Berkan, Akşam’dan Serdar Turgut, Posta’dan Rıfat Ababay, Vatan’dan Tayfun Devecioğlu ile Yeniçağ’dan Arslan Bulut.

Arslan Bulut, 19 Aralık tarihli yazısı ile cevap verir: “…Asıl operasyon budur. Etkili gazetecilerin adını kirletmekte kimin menfaati var? Raporu hazırlayan hakimin böyle bir niyeti olmadığı açıkça görüldüğüne göre haberi yazan ve yayınlayanların bir planı var demek ki.. sakın hedefleri, ortada hiç bir delil yokken, ismini verdikleri gazeteciler hakkında soruşturma açtırarak hatta tutuklanmalarını sağlayıp, bir süreden beri kendilerini ve kurumlarını hedef alan Tayyip Erdoğan’ı, bir defa daha dünya kamuoyunda ‘gazeteci tutuklatan başbakan’ olarak gösterip köşeye sıkıştırmak olmasın!

“Bugüne kadar Genelkurmay karargâhından hiçbir özel bilgi almadım, dediğim gibi kaynağını bilmediğim bilgileri ciddiye almam. Gazetecilik tecrübesi bunu gerektirir.

“Her Pazartesi, basın ahlakı ile ilgili yazılar yazan Ekrem Dumanlı, gazetesinde böyle ‘operasyonel haberler’ yayınlanmasına niçin izin veriyor? Bu mu gazetecilik? Yine Fatih Altaylı, böyle bir habere araştırmasını yapmadan niçin yer veriyor?”

Mehmet Y. Yılmaz 19 Aralık tarihinde ise şunları yazdı: “Hem inanmış Müslüman numarası yapıyorlar, hem de uydurdukları yalanlarla insanları karalamaya, andıçlamaya çalışıyorlar.

“Ellerindeki raporu tahrif ediyorlar, çarpıtıyorlar.

“Allah çarpar diyeceğim ama belli ki Allah’tan da korkmuyorlar, gözlerini hırs bürümüş, ellerinde pisliği olabildiği kadar çok insana sürebilmek için debelenip duruyorlar.

“Naip hâkimin raporunda 20 gazetecinin e-posta adresinin Genelkurmay bilgisayarında bulunduğu belirtiliyor. Zaman gazetesi ise haberinde 12 gazetecinin ismini vermiş. Geri kalan sekiz isim karartılmış! O liste gerçekten gazetecilerle askerler arasındaki bir işbirliğinin kanıtıysa, Zaman o sekiz ismi yayınlama gereğini neden duymadı? O isimlerin bazılarının bugün yandaş medyada çalışıyor olmaları mı karartılmaları için yeterli oldu?”

Haberde adı geçen diğer gazeteciler konu hakkında bir şeyler söylediler mi bilmiyorum. Takip edemedim. Zaten gerekte yok. Zaman gazetesinin haber bozma, bilgi kirletme yaparak, psikolojik yıpratma operasyonuna katkı yaptığı anlaşılmaktadır.

Nihat Genç, kendine has doyumsuz üslubu ile konuya temas eder. 23 Aralık tarihli yazısı ile. (türklerhaber.com) Başlığı bile kâfidir: “Cemaatin iftiraları dalga dalga yayılıyor”. Cemaat kelimesi üzerinden hareket ederek, adı geçen topluluğa ‘cemaat’ denemeyeceğini vurgular. Bunun hata olduğunu ama bilerek ‘elleri kırılsın diyerek’ bazı sosyologlar ve yazarlar tarafından bu kelimenin yakıştırıldığını ileri sürer ki, Hakk vermemek elde değildir. Güzelim kelimelerimizi alıp kirlettiler bir bir. “Batılı bilim adamları dini sosyal gruplar üzerinde ‘tipolojiler’ oluşturmuşlardır. Yani din şemsiyesi altındaki hangi sosyolojik kavramlar uygundur diye çalışmışlar, çünkü başlarında yeni zuhur etmiş birçok ne idüğü belirsiz gruplar taraftarlar oluşmuş ve intiharlardan mahkemelere büyük servetlere kadar toplumu alt üst etmiştir. Bilim adamlarının birçok kıstasları var, kilise, din, mezhep, cemaat, burada bir sıkıntı yok…

“Tartışılmaya devam edilse de bu gruplara verilen isim: Kült. Kült, kendine özgü (uyduruk mezhebimsi) dinsel yapı.

“Yani bunları ne dinden ne mezhepten ne cemaatten sayıyor.

“Ve en önemlisi kendi özel tarihleri için SAHTE BİLGİLER yayarlar, şöyle din ve mezheplerin tarihine bilgisine uymayan çok ÖZEL SAHTE ve MİSTİK bilgiler.

“Ve bunları yaparken SAHTE BELGE üretimi, yalan, iftira, itham bitmiyor.

“Ülkenin bilim adamları medyası liberalleri yazarları önce adını koyacak, durmaksızın iftira itham gerilim yaratan bu yapının adı nedir?”

Nihat Genc’in soruları ve bilim adamlarına çağrısına katılmamak mümkün değildir. Bu yapıya ‘cemaat’ kelimesinden vazgeçilerek yeni bir isim bulunmalıdır.

Şimdi, yukarıda anlatılan olayları ve gazetede haberleştirilmesini yeniden düşünerek, kendi içlerinden bir muhterem yazarın sorusunu sorabiliriz.

Yeni Şafak Gazetesi yazarı Yusuf Kaplan, ABD seyahatinde, Pennsylvania’ya uğrar ve Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret eder. (Sanırım kalabalık bir grup). Neyse, sohbetini dinlerler, kalabalık olduğundan sormak istediklerini soramaz ve bilahare gazetesinde yazar (12.10.2012 Yeni Şafak). Bir iki övgü cümlesinden sonra, 10 soru sorar, cevabını alabildi mi bilmiyoruz. O sorulardan ilk ikisini birleştirerek buraya alıyorum.

“Özelde ABD’nin, genelde küresel sistemin, İslâm dünyasında yaklaşık çeyrek asırdır uyguladığı İslâm’ın Protestanlaştırılması, İslâmî söylemlerin ve hareketlerin küresel sisteme –itiraz etmeyecek şekilde- entegre edilerek ‘ehlileştirilmesi’ konusunda ne düşünüyordu?

‘Ilımlı İslâm’ olarak da adlandırılan İslâm’ın Protestanlaştırılması projesinin, İslâm’ı –tıpkı Hıristiyanlık gibi- hayattan uzaklaştırarak bireysel bir inanç meselesine indirgeyeceği tehlikesini öngörüyor muydu?”.

Soru bu.

Acaba diyorum, Kaplan’ın sorduğu sorulara cevap verilmesi halinde, Mehmet Y. Yılmaz, Arslan Bulut ve Nihat Genc’in soruları da cevaplarını bulur mu?

26 Aralık 2012 Çarşamba

İşgal Günlerinde Bir İstanbul Hatırası


“Yıl 1920, Eylül, İstanbul.”

İşinde, gücünde, çocuklarının rızkının peşinde koşturmaktan yorgun bir halde, ayağını sürüyerek girdi kahveden içeri. Daha ısmarladığı çayı gelmemişti ki, polis ve işgal askerleri ordusu doldurdu kahvehaneyi. Sert emirler veren memurlar, silahlarını halkın üstüne çevirmiş işgal askerleri herkesin ayağa kalkmasını, kimliklerini çıkartmasını bildirdiler. “Besbelli, bir şeyler var” diye düşündü Halil. Ya soygun yapılmıştı veya işgal askerlerinin bulunduğu bir yerleri taramışlardı. İstanbul işgal edileli beri adi vakadandı. Her gün mutlak bir olay olur ve yetkiyi ele geçiren düşman askerleri tüm mahalleyi arama tarama yapar, aklına kestiklerini alır götürürlerdi.

Memurların ve askerlerin bu kadar sert olması pek görülmüş şey değildi, mahalle içi kahvelerde mümkün olduğunca kibar davranmaya gayret ederlerdi. Elini, haki renkli poturunun arka cebine attı, kimlik, para gibi kıymetli evrakını daima poturun arka cebinde, bir kese içinde taşırdı. Kimlik cüzdanı da orada dururdu. Eli boş kaldı. Bu imkânsızdı. Her gün, pantolonunu giydikten sonra mutlaka elini arkasına atarak kontrol ederdi. Bu sabahta kontrol ederek giyindiğini net hatırlıyordu.

Genç İngiliz kumandanının, bozuk Türkçesi ile “Kimliğini ver”, emrine başını eğmek zorunda kaldı, “Şey..” diyebildi. “Alın bunu” emri üzerine iki asker koşturdu geldi yanına, kollarına girerek adeta sürükleyerek çıkarttılar dışarı. Bir kamyonun (üstü kapalı) arkadan yapılmış kapısını sertçe açarak, koltuk altlarını, belini ve paçalarını arayarak “gir bakalım” dediler. Emirlere uymaktan başka yapabileceği bir şey de görünmüyordu.

Karanlık ve penceresiz kamyonun arkasında tek başına idi. Düşünmekten çatlayacak gibi olmuştu. Ne oldu da para kesesi (gerçi parası yoktu, bugün iş bulmuş ve çalışmıştı, ertesi gün için de çalışacağından yevmiyesini almamıştı) kaybolmuştu? Düşürdü mü, biri mi aşırdı? Sonuç olarak, kimliğini ibraz edemediği için gözaltına alınmıştı. Herhalde karakolda durumu anlatır ve kurtulurdu. Tahminen bir saat kadar sonra kamyon hareket etti. Kendisi ile birlikte şimdi üç kişiydiler, yüzlerini göremediğinden kim oldukları hakkında fikri yoktu. Onlarla konuşmaya korkuyordu, aslında üçü de korkuyordu. Çıt çıkarmadılar. Biraz sonra bir yerde durdu kamyon. Gürültü ile kapısı açıldı. “inin bakalım”!..

Kader, kader bir oyunun içinde Halil’i de figüran olarak oynatıyordu. Onun da görmesini ve yaşamasını mı istemişti. Evde birkaç günlük yiyecek vardı. (bir-kaç günlük yiyecek deyince; un, bulgur ve biraz yağdan ibaretti) Ya sonra ne yapardılar çocuklar? Karısı için büyük bir teşekkür geçirdi içinden. Kadirşinas, vefalı, cefaya göğüs geren hakiki Türk anası olan karısını sevgiyle yâd etti. Başına geleni değil, onların halini düşünüp üzülüyordu. Belki kahveden birisi haber uçurmuştu eve. İnşallah öyledir. Ki, mutlaka haber etmişlerdir. Bunun bir kötü tarafı vardı, işgal askerlerinin işkence yapacağını bilmek, bir de iyi tarafı vardı sağ olduğunu bilmek. Büyük bir ihtimalle haberi alan karısının, tevekkülle karşılayarak, çocuklarına haber etmeden, sofrayı kurmuş olmasıdır. Kimseyi telaşa vermeye gerek yok. İstanbul’da bugünlerde çok küçük bir azınlık sefahati yaşarken, özellikle Türklerin kahir ekseriyeti sefalet içindeydi. Halil ve ailesi de bu sefaletin tam ortasındaydı.

Akşam olmuştu. Evden beklerlerdi. Bir an evvel, komiserle veya komutanla irtibat kurup, “ifade mi alacaklar, ne alırlarsa alsınlar ve salsınlar” diye düşünüp, aklına gelen duaları etmeye koyuldu. Aslında aklına da bir şey gelmiyordu. Sabahtan itibaren neler yaptığını, nereye gittiğini, kimlerle konuştuğunu filan düşünmeye çalıştı. Hatırladıkları ehemmiyetsiz şeylerdi. Bunların kendisine bir faydası olamazdı. İstanbul, İngiliz, Fransız, İtalyan askerleri tarafından işgal edildikten sonra, benzeri olaylar sıklıkla yaşanmış ve ne hikâyeler dinlemişti. O anlatılanlara göre kendisi ne kadar masumdu, fakat kime nasıl anlatacaktı? En iyisi, hiçbir şey düşünmeden olacakları sabırla beklemeliydi. İşgal kuvvetlerinin kontrolündeki bu karakollara getirilen her Türk’ün mutlak surette ölümü mukadderdi, en azından eli, kolu bacağı kırılır, kaburgaları ezilir, sakat bırakılarak salınırlardı. Şimdi bunları düşünmenin sırası değil diyerek, karanlığı yararak gözlerini açtı. Birkaç kişinin fısıltıyla konuştuğunu duyabiliyordu, sesler tanıdık gelmiyordu. “Kim bilir, İstanbul’un nerelerinden topladılar getirdiler” diye düşündü. Seslere doğru yaklaştı. Şimdi iyice konuşulanları seçebiliyor, bir anlam katmaya çalışıyordu. Kendisi ile birlikte tam beş kişiydiler ve hepsi Türk’tü.

Birisi: -“Kesin”. “Kesin olarak söylüyorum, burası Selimiye Kışlası” dedi. “Ben üç gündür buradayım, bir tıktılar içeri, ne gelen var, ne soran”.

-“Niye aldılar, nerden aldılar seni”?

Sesler iyice fısıltı tonuna geçti. “4 gece önce Maçka silah deposu boşaltıldı. O yüzden işte”. Beşiktaş kahvehanelerinden toplayabildiklerini getirmişler. İkisi firar etmiş, ayağından sıkıntısı olduğundan gidememiş. “Sabırla bekleyin”. Dedi. “Benim inancım var, burayı da boşaltacaklar, o sırada bizde gideriz. Bu inancın karşısında kimse duramaz.” Dedi. Diğerleri de cesaretlenmişlerdi. Artık iyice samimi olmuşlar ve sırt sırta birlikte hareket etmeye söz vermişlerdi. Sıkıntılı zamanlarda beraber olmayı becerebilenler arkasız kalmazlardı.

Gece yarısına doğru kışlanın içinden motor gürültüleri, atların terslenmeleri, bağırışlar, emir verenler, karşılık verenler, koşuşturmalar. Bütün askerler bir yöne doğru koşturuyorlardı, ellerinde silahlar. Dikkatle dinlendiğinde uzaklarda patlayan silah sesleri duyuluyordu. Ne oldu acaba?

-“Durun tahminimi söyleyeyim. Buradan çıkmamıza az bir zaman kaldı.” Nasıl böyle bir tahmin yapıyordu? Anlatmadı. Sadece “Bekleyin” dedi.

Askerlerin gürültüleri kesildikten kısa bir süre sonra, yürüyen ayak sesleri duyuldu. Tahminen altı – sekiz kişilerdi. Birisinin, mahpusların kapısını zorladığını duydular. Kapı açıldı.

 “-Heeyy.. Kimse var mı?”

Beş mahpus sevinç içinde koşar adım çıktılar. “Beni takip edin dedi” kapıyı açan kişi. Hiç düşünmeden peşinden gittiler. Vardıkları yerde, bunlara birer çuval verdi. “Haydi, yüklenin bakalım.” Çuvalları yüklendiler ve karanlığın içinden, ağaçlıklı bölgeye doğru yollandılar. Şimdi, on beş kadar kişi olmuşlardı. Hepsi kan-ter içinde, soluk soluğa yığılıp kalmışlardı. Uzaktan silah sesleri geliyordu.

Halil meraktan sordu: -“Neler oluyor? Kimlersiniz?”.

-“Kes sesini Halil, verilen işi yap yeter. Birazdan arabalar gelecek, çuvalları yükleyeceğiz.”

Tam bir gün geçmeden, neler yaşamış, neler duymuş, görmüştü Halil. Vatanseverlerle tanışmış ve yaptığı işten gurur duymuştu. İyi ki, tutuklanmışım. Aksi halde mümkün değildi bunları yaşamam diye geçirdi içinden.

Eve vardığında, akşam oluyordu. Yorgunluk ve uykusuzluktan perişan bir halde idi. Kapı açıldığında karısı; -“Çok şükür” diyebildi, gözleri parladı. Hiçbir şey olmamış gibi ve hiçbir şey söylemeden doğru yatağa attı kendini.

***

“Etekli, gaydalı İskoç askerleri, burma sakallı Hintliler, siyah Afrikalılar, çalımlı İtalyan Karabinerileri, gürültülü Fransız askerleri Türklere İstanbul’u hediye edip gitmediler. Çekip gitmeye mecbur kaldılar. Çünkü milletimiz el ele, gönül gönüle bir araya gelmiş, tokadını bizi yok etmeye çalışan düşmanın yüzüne indirmişti.” (Zeni Önsöz, www.zekionsoz.com)

***

O gün, Selimiye silah deposunu soymuşlardı. Askerler, depoya uzak bir yere vatanseverlerin taciz saldırısına cevap vermek için gitmişler ve depoyu tedbirsiz bırakmışlardı. Halil ile birlikte hapis edilenlerden uzun boylu olanı, vatanseverlerin liderlerinden birisiydi. Selimiye silah deposunun soyulma planını o yapmıştı…

Aslında yapılan soygun değildi.

Kendilerine ait olan silahları gerçek sahiplerine vermişlerdi.

Ertesi günün yarısına kadar uyumuştu. Karısı sertçe dürtmeseydi daha uyanacağı da yoktu. “Kalk, dedi, kapıda birisi var, seninle görüşmek ister.” Zorla kalktı, kapıya vardı. Temiz yüzlü bir Türk çocuğu idi kapıdaki, elindeki para kesesini uzatıyordu. “Bunu, Salih amca sana vermemi istedi” dedi. Kendisinin para kesesiydi. Salih Amca dediği de, mahpus kaldıkları sırada, kendilerini teskin eden o karayağız delikanlı…

24 Aralık 2012 Pazartesi

İnsan



“Ben de sizin gibi beşerim”

Buyurmuştu peygamber (S.A.V.). sizin gibi yaşarım, giyinirim, yer-içerim, terlerim, üşürüm, uyurum… Demekti bu kelam. Dünya hayatını tıpkı sizler gibi geçiririm.

Öte tarafından ise, maneviyatı ile aydınlattığı dünyaya bir “İnsan”ın örnek hayatını, nurlu hayatını bildirmişti. İnsan olabilmek için insanca. Beşer olarak değil, İnsan olarak.

Hani, “dağlara, arza, semaya teklif edildi de”.. Kabul edemediler, bir “İnsan” kabul etti ya, işte insan o İnsan.

Beden, sınırlı bir (zaman) için bu dünyada ömrünü tamamlamak üzere, insanın hayatını idame ettirebileceği bir yapıdır. İnsan makamına bu beden içinde erişilecek-tir.  Devamında ise… Her bir aşamada, her değiştirilen boyutlarda o boyutların süresince yaşanabilecek yeni bedenlenmeler olacağı tabiidir. Dünyada bugünkü bedenle hayat yaşanacaktır. Görünen taraf, nefsaniyet tarafıdır. Yer, içer, uyur, üşür, terler… Nefsi ile vardır. Nefsaniyetine secde ettirildiği ölçüde İnsan makamına yükseliş söz konusudur. Atatürk, bu durumu ‘Türk’ kelimesi ile açıklamış ve Türk olarak dünyaya gelişinden gurur duyduğunu belirterek, doğuş anının kutsiyetine vurgu yapmıştır.

Beşer’de, İnsan makamına çıkış için potansiyel vardır. Bu potansiyeli değerlendirerek makamlar arasında seyahat edebilenler, Allah şuuru ile şuurlanmış olarak, ‘Allah Ahlakı’ ile ahlâk’lanmış olarak, İnsan olarak bu dünyada vazifelerini yapacaklardır.

Şeyh Galip beyti ile ara verelim şimdilik:

“Hoşça bak zatına kim, zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen”

Kıymetli Abdurrahman Biçer Hocamızın, sayfanın açılışında sorduğu soruları okuyunca bunları düşündüm.

Hatalar bize aittir.

Doğruyu Allah Bilir.

(Abdurrahman Biçer’in Son Kale grubunda 22.12.2012 tarihinde yayınlanmıştır)

21 Aralık 2012 Cuma

Unutuş ve Sanatkâr



Ressam yılların tecrübesi ile salladığı fırçalarının artık nihayetine gelmiş, eserinin karşısına geçerek, şöyle bir seyretmişti. “Bunu ben yaptım”. Dedi. “Bu benden, benim eserim.” Biraz daha geri çekildi, tablonun tamamını daha rahat görebilmek, kendisini de o tablonun içine dâhil edebilmek için. Eserindeki, dağ, deniz, kıyı, kuşlar, rüzgâr, uzaktan belli belirsiz görünmekte olan ay, küçük bir çocuğun ağlayarak koşuşturması, dökülen gazeller, havlayan bir mahalle köpeği… Neler görebiliyorsa içindeki, içi idi. Tam da kendisi orada bir yerlerde duruyordu. Kendinden bir parça.

Tuvali, şövaleden incitmeden aldı, ince kâğıtlarla kapladı, kirlenmeyecek, muhafazalı bir dolaba yerleştirdi. Eseri bitmiş miydi? Kesin kararını daha sonra, üzerinde uzun uzun düşünceleri ve kendi kendine eleştiri ve tartışmalarından sonra verecekti. Evet, muhafazalı bir yere yerleştirdi ve çıktı. Bir süre unutmalıydı resmini. İlişkisini kesmeli, irtibatını bitirmeli, ondan uzaklaşmalı ve birkaç hafta sonra yeniden eserinin içine girmeliydi. Bu yolu usul edinmişti. Neredeyse tüm eserlerinde böyle yapardı. Kendisini, eserine unutturacaktı.

Unutturacak ve her güneşin doğuşunda, doyumsuz seyirlerine yeni zevkler tattıracaktı. Zevk unutma ile unutturma ile açığa çıkacaktı. Esere düşen görev sadece hatırlama ve anış olacaktı.

Sanatkâr, hayal süresi kadar, düşünebilme zamanı kadar vücuda getirir eserlerini. Hayal ile düşünceyi karıştırmaya başladığı vakitler ise kendini uykuya verir. En iyisi kopmaktır bu dünyadan. Ayrı bir unutuş halidir uykuya varmak. Göz kapakları ağırlaştıkça, dizlerden aşağıya doğru hissedilen kaçış gibi. Unutmakta bir yenilenme arzusu da vardır belki, belki, yeni bir dünyada yeni eserlerin başlangıcı uyku sonrasındadır. Kendisini sıcak yatağın, yumuşak yorganın kollarına uzattığında sanatkâr, bir sonraki eserinin eskizlerine başlamıştır bile.

Vatan Gazetesinde karşılaşmıştım haberle:

“Kanada’daki McGill Üniversitesi ile Harvard Üniversitesi’nin ortaklaşa çalıştığı incelemede, bilim adamları propranolol isimli bir ilaç geliştirdi. Tansiyon için kullanılan ilacın beyindeki hafızaları canlandıran amigdala bölgesini kontrol altına aldığı açıklandı. Özellikle savaş sonrasında askerlerin yaşadığı travmaların tedavisi için kullanılacak ilacın aşk acısına da çare olması bekleniyor.

Bilim adamları: “İlk denemeler çok başarılı geçti. İlaç, beyinde hatıraların geri getirilmesini sağlayan protein salgılamasını durduruyor” Dediler.

Tam da, insanın dünyaya gönderilişi sırasında hafızasının silinmesine benzer. Hatırlama nasıl oluyor derseniz, zannımca, kelime, kelime olmaktadır. Topyekun değil, yavaş, yavaş. Öğrenilen her kelimeye anlamların yüklenmesi gibi… Yeniden hatırlama için, prensiplerin sistemleştirildiği ve hayata geçirildiği, Kur’an’ı Kerim var.

Unutup, rahata kavuşmak isteği, belki de en çok sanatkârlara yarayacak. Alıyorsunuz bir ölçü ilaç, yarım saat sonra unutuyorsunuz ve bir-kaç saat hatıralarınızdan kurtuluyorsunuz. Bu durum en azından bir-kaç haftanın kazanılması demek. Yeni eserlere doğru at sürmek için eskilerin beyinden silinmesi iyi olacaktır. Sanatkâr unutarak, hafızasını silerek yeni eserlerin zevkine koşturur. Demlenme faslıdır aslında bu zaman. Önceki eser demlenirken, yeni eserin beyinde döllenme zamanı.

Sıra, son yaptığı eserini inceleme ve son kararını verme zamanına gelince sanatkâr, yeniden nüfuz edecek, içine girecektir tablosunun. Ya, hayal kırıklığı yaşayacak, ya da imzasını atıp bitmiş tablolar rafına kaldıracaktır eserini. Daha önce yaptığı tablolarda resmettiği binlerce çehrenin arasına yerleştirecek yeni eserini. Kendisinin göründüğü, kendisini tanımlayan, binlerce çehre. Her biri, ayrı ayrı kendisinin değişik kompozisyonları olan ve fakat asla kendisinin tamamı olamayan çehreler. Sanatkâr dehasının, ruhundan dökülerek, fırça ve boyalarla tuvale, kimi sanatkârlarda da kelimelerle kâğıda dökülmüş hali.

İş o ki, her seyreden tablolarda, her okuyan mısralarda sanatkârını görüp, duyup, yaşayabilsin.

Görüp, duyup, yaşamaktan sonraki unutuş günahıdır, küfürdür.

Günahı tanıyamayanların da, sevaba yaklaşmaları mümkün olmaz, günahtan kaçmaları.

Kaçış, günahtan, sevaba doğrudur. Unutuş, Var Olanın Hakk’ının sahibine verilmesi.

Ne demişti erenler:

“Çıkar kendini aradan, görünsün sana Yaradan”

19 Aralık 2012 Çarşamba

Sömürü, Zayıflama, Hırs



Bu kavgalar niye yapılıyor?

Dünya pastasından pay kapmak, daha fazla üleş almak için değil mi?

Aslında bu dünya, yaşanılası bir yer değil.

Gökyüzünün mavisi, ormanın yeşili gözlerini almış, denizlerin albenisi, verimli toprakların çağırışı, yer altı zenginliklerinin gizemi insanları, devletleri, kürsel çetelerin daha fazla üleş kapmaları gayesi ile savaş kızışıp, kuvvetli (silah bakımından) olanın diğerlerini, sömürüp, onların hakkı olan paylara el koyma savaşıdır.

Adalet nasıl sağlanır?

Hakk’ı tanıyan, Hakk’a saygılı, yaratılmışın resminde Hakk’ı gören manevi erler tarafından sağlanır adalet. Gerisi hayaldir. Hep bana, Rabbena dünyasında, karşıyı görüp, anlayan, saygılı ve onu gözeten idrake sahip, keskin kılıçlı bir Deli’nin liderliğine muhtaç dünya ve onu bekler…

Yok mudur ki, bekleme söz konusudur?

Estağfurullah. Sadece sabırlıdırlar.

Herkesin (yöneticilerin) görevlerini bihakkın yapmalarını beklerler ve müdahale etmezler.

*****

‘Kelile ve Dimne’de bir zayıf kedi hikâyesi anlatılır.

Yaşlı ve fakir ninenin bir kedisi vardır. Hiçbir şeyi olmayan ninenin artıkları ile geçinmektedir. Öyle zayıflamıştır ki, canına tak etmiştir. Bir gün damda gezerken güçlü kuvvetli bir kedi görür, onunla konuşurlar, güçlü kedi “padişah sofrasından beslendiğini söyler, yarın seni de götüreyim” der. Cılız kedi sevinçle evine gider ve nineye durumu anlatır, artık kendisinin de çok yiyeceğini söyler.

Nine: -“Vah, vah çok üzüldüm, hırs insana zarar verir, şimdi sen bunu düşünemiyorsun” der.

Cılız kedi, nineye gülüp geçer, yiyecekleri düşünür.

Ertesi günü kuvvetli kedi gelir ve birlikte saraya giderler. O kadar çok kedi saraya gelmektedir ki, padişah kedilerden bıkmıştır. Yabancı kedilerin öldürülmesi emrini verir. Bunun üzerine okçular harekete geçer.

Bizim zavallı kedi, tam midesinden bir ok yedi. Acı acı bağırarak oracıkta öldü.

Anne çaylak bu hikâyeyi şahine anlattıktan sonra: “Bu hikâyeyi sana ders alasın diye anlattım, sen de elindekilerle yetinmeyi bilmezsen ninenin kedi gibi olursun” dedi.

*****

Kavgalar, hırsını yenemeyenlerin, kıskançlık çemberinde kavrulmalarından olmaktadır.

Kanaatkârlık, unutulursa hırs başlarda hüküm sürer.

Bugünlerde, semirmiş kediler padişah saraylarında fink atıyor. Cılız kediler de onların haline kıskançlıkla bakıyor.

Saraylar talan ediliyor.

Padişah, ne yapacağını bilemiyor. Yabancı kedilere ölüm emrini veremiyor.

18 Aralık 2012 Salı

İMECE FASLI: Misafirimiz YAĞMUR TUNALI


Küçük Başa Büyük Yük

        O sevdâ

Çeşmini gördüm unuttum derdi de dermânıda (*)
Şeyh Gâlib

14 yaşında bir yeni yetmeydim. Yıl, 1969’du. Başımda kavak yelleri esmeliydi, esiyordu da. Bir Hocamın kızını seviyordum. Şiire de o aşkın dayanılmaz itişiyle başlamıştım. Yatılı okuyordum. Koğuşların, 30-40 kişilik olanları lüks sayılırdı. Yanlış hatırlamıyorsam, birbirine neredeyse bitişik nizam 60 ranzalı 120 kişilik bir koğuşa düşmüştüm.

Sayım ve kontrollerden sonra, hemen herkesin uykuya geçtiği saatlerde, sessizce kalkar ve ışıkların yanmasının kimseye zarar vermeyeceği banyolar bölümüne geçer ve orada şiirlerimi yazardım. Mütâlaa saatlerinde de şiirle uğraşırdım. Gâlibâ dersi dinlemekle yeterli notu alabilecek şanslı öğrenciler grubundandım. Bâzı derslerde bile elimde kalem, durmadan kâğıda bir şeyler yazardım.

Ama, geceler başkaydı. Hemen her gece, herkesin derin uykuda olduğu saatlerde, uyutamadığım iç yangınıyla ayaktaydım.

Kayseri’nin amansız kışı, titremelerimi artırıyordu. Çelimsiz, ufak-tefek bir çocuktum. , Günlerden bir gün, bu kışın dondurucu ayazını içime çeke çeke Düvenönü’ne doğru yürüyordum. Aslında,“gâlibâ” diye cümleye başlayacak kadar hayal-meyal bir görüntüden bahsediyorum. Kavuncu Bulvarı’nın Düvenönü kavşağında Sivas Oteli vardı. Bizim Yahyalı otobüslerinin garajı da oradaydı.

İşte tam orada, üç yol ağzındaki meydanda bir afiş gördüm. Yanlış hatırlamıyorsam, beyaz üzerine siyahla yazılmış bir ibâre: “Esir Türkler haftası”. Görünce duruverdim. Soğuğu, donmayı, garajdan alacağım anacığımın gönderdiği nevâle paketini, her şeyi.. her şeyi unuttum. O üç kelimeye kilitlenmiştim: “Esir Türkler Haftası”.

Zihnim allak-bullaktı. Türk ve “esâret” nasıl yan yana gelebilirdi? Türk hiç esir edilebilir miydi? Nasıl edilebilirdi? Kimde bu kahredici güç var olabilirdi? Gerçi, birçok toprağımız elden gitmiş ve bu güzelim Anadolu sâhasını zar-zor kurtarabilmiştik: Doğru. Ama, esir olmamıştık, esir edememişlerdi, her bayramda, her hafta sonu nutuklarında, derslerde, bizi esir edemeyeceklerini haykırmıyor muyduk? Okuduğum kitaplar, bize o güne kadar öğretilen- anlatılanlar ne idi? Şüphe krizleri içindeydim ve dayanılmaz üzüntüden perîşandım.

*****

Sanırım, mekteplerimizdeki müfredâtın uygulanışından ve yüreğimizi kabartan sloganlardan ilk rahatsızlık duyuşum ve aldatılmışlık hissine kapılışım o afişle başlamıştır. Atatürk ve o’nun etrâfında oluşturduğumuz ideolojik yapılanmanın bu ayağındaki mübâlağanın dozunu ve ondan doğan dayanıksızlıkla gelen çatırdamayı da o sırada hissettim. O afiş, benim için bir kırılma noktasıydı. Tam bir kırılma.

Esâret utancıyla kalakaldığım, Düvenönü’nde, afişin altındaki anma toplantısı adresini ne kadar zaman sonra gördüm? bilmiyorum. Gördüm ve Türklük duygularımı perîşan eden bu rezîl durumu, net olarak anlamaya karar verdim.

***************
“Yağmur Tunalı’nın “Yollar Yolları Bekler” isimli, otobiyografik kitabından bir pasaj okudunuz.
Sanırım, kitap basılma aşamasındadır.
Çıkmasını ve dağıtımını sabırsızlıkla beklemekteyiz.” (M.E.)

(*) Gözlerini gördüm, derdi de dermânı da unuttum

16 Aralık 2012 Pazar

“Zeytindağı”ndan Cümleler; Falih Rıfkı Atay



Karargâh Kudüs’te, Zeytindağı’nın tepesindeki Alman misafirhanesinde idi. Şehre vardığım zaman iki gümüş çeyrekten başka param yoktu. Hemen karargâha yerleşmezsem, ne geri dönebilir, ne de otelde kalabilirdim.

***

Karargâha yirmi yaşında gitmiştim; şimdi yirmi dört yaşındayım. Ümit hayal ve iyimserlikten yoğrulan bu altın çağ, bir dede başı kadar yıpranmış, çileden geçmiş ve ağırlaşmış, onu omuzlarımın üstünde güç tutuyorum.

***

En sağlam sütunlar üstünde durduğu sanılan devir, bir karton kale gibi yıkılmıştı.

***

Bütün devlet iktidarını teslim alıp da, hükümeti eski devir adamlarına bırakan başka bir devrin partisi tarihte görülmüş müdür, bilmiyorum. İttihat ve Terakki, Büyük Harbin ortalarına kadar, bir türlü sadrazamlığı kendine lâyık görememişti.

***

Muharrirlerden biri şair Abdülhak Hâmit’i tenkit eder. Hâmit, Sait Halim Paşa’ya sızlanır. O da Hikmet Bey’i çağırıp; -Bir gazetecinin âyan-ı kiramından bir zata dil uzatmak ne haddi? (Bir gazetecinin soylu bir kişiye dil uzatması ne haddine?) Hemen dersini ver! buyurur.

Herkes için, elçi olsa da, milletvekili veya âyan olsa da, şairden başka bir şey olmayan Hâmit, Mısır kuklası için sadece âzây-ı kiram idi.

***

(Talat Bey’in) … Fakat kendisinin imlâsını bizim düzeltebileceğimiz kadar Türkçemiz, işte aldatıcı, politikada süratle etraf yapabilir, şark ahlâkınca faziletinde şüphe edilmez bir şef olduğunu öğrenmiştim. Sözün “Ahlâk” kelimesinin başındaki Şarka dikkat ediniz: bu ahlâk doğruluğu ve fazileti gayet dar bir ölçüde benimser. Hususî ve şahsî ayıplar ve menfaate ait yolsuzluklar için müsamahasızdır. Ancak ne yalanı, ne de zulmü ahlâksızlık sayar. Talât Bey, Meşrutiyetin birçok adamları gibi Şarklı, üstünde Tanzimat cilası bile olmayan Şarklı idi. Fikre benzer bir sözü hatırımda kalmamıştır.

***

…Üsküdar’dan entariyi kaldırmak, Merkez Kumandanlığı koğuşunda kadın döndürmemek yahut sokakta aynı arabaya binen kadın ve erkeklerden karı-koca vesikası sormamak, hemen hemen devrimcilik gibi ileri davranışlardı. Gözleri Mustafa Kemal gününde açılmış olanlara, 1913 avuntuları ne gülünç gelir.

1913’de bir Mustafa Kemal, yüz yıl sonrası için bile hayaldi, fantezi romanlarında bile yeri yoktu.

***

Osmanlılıktan ümidimiz kesilmiştir. Başlayan Türkçülüğü dilce zevksiz, milliyet anlayışı ile Asyalı buluyorum. Bu, bir kararsızlık ve araştırma hali!

***

İltimas hepimizin şevkini kırdı. Akşamları mektepten çıktıkça bizi herkeslikten kurtarabilecek bir yardım arıyorduk.

***

… O zamanlar insanın üzerine yapışan damga “adam” sözü idi. Cemal Paşa’nın adamı, Enver Paşa’nın adamı, Talât Paşa’nın adamı… Kendi kendinin adamı kimdi bilmiyorum.

***

İttihat ve Terakki’yi sorumsuz adamlar soysuzlaştırmışlardır. Hâlbuki devlet kuvvetlerinin yerini, hangi şahsi kuvvet tutabilirdi? En azılı katili, eli titrek bir hâkim mahkûm eder ve bir Çingene asar.

***

Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lût denizine ve Gerek Dağları’na bakıyordum. Daha ötede, Kızıl Deniz’in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var; bir yandan Süveyş Kanalı’na, öbür yandan Basra Körfezi’ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben büyük imparatorluğun çocuğuyum.

Çıplak isa, Nâsıra’da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor.

***

Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.

***

… Geç kalmıştık. Artık ne Suriye, ne de Filistin bizim idi. Rumeli’yi kaybetmiştik.
Halep büyük bir şehir, Kudüs büyük bir şehir ve hepsi yabancı idi. Lübnan havası, bize Dobruca havasından yüz kat daha yabancı idi. Fakat her yere:

-Bizim diyorduk.

Şam, evimiz kadar bizim. Lübnan bahçemiz kadar bizim… bu tasarruf ve hüküm hissinin bize damarımızdaki kandan geldiğine şüphe yoktu.

***

… İmparatorlukların sanatı sömürge ve milliyet işlemektir. Osmanlı İmparatorluğu, Trakya’dan Erzurum’a doğru, koca gövdesini yan yatırmış, memelerini sömürge ve milliyetlerin ağzına teslim etmiş, artık sütü kanı ile karışık emilen bir sağmal idi.

***

Halep’ten Aden’e kadar süren o koca memlekette bir Arap meselesi vardı zannetmeyiniz. Arap meselesi denen şey Türk düşmanlığı hissi idi.

***

Suriye’de Hıristiyanlık, Müslümanlık, Filistin’de Arap’lık, Yahudi’lik, Hicaz’da şerif’lik, Vehhabilik meseleleri, bizzat Türk – Arap meselesinden daha azılı idi. Nitekim biz çıktık, nifak, bütün Akdeniz, Kızıldeniz ve çöller boyunca yanıp durmaktadır.

***

Bir Fransız raporu diyor ki:

“Lübnanlılar ihtilâl yapmazlar. Bizden bir vaktiler silah istediler. Verdik. İsyan çıkaracakları yerde, silahları çöl Araplarına sattılar!”

***

Medine’de Peygamber kabri ile tüccarlık eden bayağı ahlâksız simsarlara rastlanır. Her Medine’li uzaklardan gelen saf halka, bu harap köyün taşını, toprağını, kuyu suyunu kırk defa öptüre öptüre satar.

***

Otelde bir Buharalı çocuk yanımıza geldi. Geniş yüzlü, beyaz dişli, kısa burunlu, konuşmak heveslisi bir çocuktu. Satılık külâhları elinden düşecek kadar bize dalmıştı. Elindekileri sorduk: - Hacı külâhları! dedi. Kimin yaptığını anlamak istedik. – Medineli usta, cevabını verdi. – Sattığın şeyden sana ne verir?

Küçük, göğsünün bütün nefesini boşaltan uzun bir “hiç…”le boynunu büktü: - Sade ekmek alırım; entari giyerim, dedi.

-Anan nerede? Baban kim?

Anası Mekke’de, babası Medine’de ölmüştü. Memleketini sorduk. Ruhunun bir köşesini yırtmıştık. İsim söylemedi, yalnız;

-Sıcak değil, içinden su geçer dedi.

***

Hele çöl bedevilerinin altın ve kıymetli taştan başka dinleri yoktu. Sınır boylarındaki şeyhlerin göğsünde İngiliz ve Alman nişanları yan yana idi. Şeyh size kim olduğunuzu sorar, İngiliz misiniz? – Yaşa İngiliz! – Türk müsünüz? – Yaşa Türk!

***

Şam’a döndüğümüz vakit birçok yeni şeyler öğrenmiş, yeni silah tecrübelerinde bulunmuş, Kurupp’un kaynar demir ırmağını ve Kil’deki top istiflerini görmüş, fakat bir şeyi, zafer ümidini son damlasına kadar kaybetmiştim.

Batıyorduk…

***

Mustafa Kemal, Büyük Harbe girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!

Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!

İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.

Hiçbiri yalnız başına, ne sizi, ne de milletinizi kurtarabilir.  

***

Türk, harbde kullanılmış, kıymetlendirilmiş, destanlaştırılmış, sulhte ise bırakılmıştır.

“En iyi çelikten yapılan, demiri et gibi kesen bu kılıç, sulh kılıfının içinde paslandırılmış, tekrar fırsat çıktığı zaman kanda yıkanmış ve ateşte parlatılmıştır.”

Şöyle bağıranlar:

-Altın değeri ormanlarımız işlemiyor.

-Paha biçilmez madenlerimiz toprak altında yatıyor.

-Dünya değeri mahsullerimiz tekniksizlikten ölüyor.

Haksızsınız: Biz ormanlarımızı, madenlerimizi, mahsullerimizi ve sanayimizi değil,

Biz Türk’ümüzü işletemiyoruz.

15 Aralık 2012 Cumartesi

1918 Hatırasından Bir Resim




“Hürriyet ve İtilafçılardan bir kısmının basit bir formülü var: Düvel-i Muazzama’nın adaletine sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Eğer onlara günahlarımızı afettirmek istiyorsak, hemen darağaçlarını harpçiler ve İttihatçılarla donatmaya bakmalıyız.

Bir kısmı o kadar öç alma heveslisiydi ki, adeta sevinç içinde. İkide bir yüzümüze:

- İşte battık, der.

Bu sözü de:

- İyi ki battık, der gibi söyler.

Biraz isyan etmek isterseniz:

- Hâlâ mı o kafa. Diye bir kahkaha püskürtür.”
(Falih Rıfkı Atay, Çankaya)

Nasıl?

Bir benzerlik kurabildiniz mi?

Değişen sadece zaman.

İnsanlar aynı insan, olaylar ve yorumlar aynı.

Aktörler farklı sadece.

Üsluplar farklı.

Nasıl demişti şair şimdi hatırlayamıyorum:

“Hiç, ders alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”!!!!

13 Aralık 2012 Perşembe

Statü, Giysi, Türk



“Ye kürküm ye” kelamının edildiği devirlerden beridir, elbiseler göz alıcı, gönül çalıcı, hoşluk aracı olarak algılanageldi. Temizlik ve yakışan değil aradığımız, pahalı kumaşlar. Seçilmiş terzilerin diktiği adeta tek elbiseler. Bir, eşinin-benzerinin bulunmadığı vurgusunun dikkatlere kazındığı giysiler. Statülerimizin gösterisi, mevkilerin, şereflerin süsü. Hep elbisesine bakarak kararımızı veririz. Kafası önemli değildir. Bakışları değersizdir. Elbiseleri, çizgileri, giyim tarzı, terzisi, satın aldığı mağaza, verdiği para tek kıymet verdiğimiz alanlardır. Temiz ve güzel kıyafetler, kendine yakışan giysiler, toplumun kabul edebildiği esvaplar değil aradığımız, pahalı mağazaların sattığı elbiseler. Aynı zamanda etrafımızda bulunan diğer insanları ezmeye, onlara tahakküm kurmaya yönelik harcanan büyük paralar.

Asıl sorun buradadır. Giyimlerimiz, gizlemeye çalıştığımız ‘şirk’imize elbise oluyor. ‘Riya’larımızı pahalı elbiselerle örtüyor, beceriksizliğimizin, iş yapamazlığımızın şahane örtüsü oluyor giysilerimiz.

Kendimize yakıştığı için, giyinmek için, örtünmek için, soğuktan-sıcaktan korunmak için değil, karşıya güzel görünmek, kendimizi onlara beğendirmek için giyiniyoruz. Ne hikmetse onlarda giysilerimiz üzerinden değerlendirip, hakkımızdaki notlarını elbiselerimize göre veriyorlar!

“Ahlak, kesinlikle bir samimiyet ve şeffaflık içinde yaşanabilir. Ahlak, bir takım ahlaksızlıkların kapatılması için kullanılan bir kavram olamaz” (Ahmet İnam,24 Mart 2011, Akşam)

Yazık ki, ahlaksızlıklarımızı da giysilerimizle kapatmak yoluna gidiyor, özellikle rakip gördüklerimizin gözlerini boyadığımızı sanıyoruz. Çok renkli esvaplar içinde belki de kandırdığımız yalnızca kendimiz. Ahmet Hoca’nın bildirdiği “samimiyet ve şeffaflığı” sağlayamamış bir ahlak dünyasında, kendimize yalnızca yalan ve sahte hayatlar bulabiliyoruz.

Estetik giyim endişesi, toplumsal olarak bir algı mekanizmasının kişi üstlerine yansımasından ibaret olması gerekirken, daha üst sınıflarda gözükebilme endişesi ile pahalı giysilere hücum atmosferinden bir türlü kurtulamayış, insanların biri birleriyle yarışmaları mağazalar kargaşasını da getirmektedir. Hemen her mahalle ve her köşede bulunan giysi satış merkezleri yeni ürünleri bulup, buluşturup müşterilerine sunma maharetini muazzam bir şekilde göstermektedirler. Yarış kızışmıştır. En iyi, en pahalı giyinenler, podyumlarda, devlet katlarında, ticaret savaşlarında en ön saflara, en üst sıralara kadar rahatlıkla yükselmektedir. Ölçü, tamamen ve her devirde dış görünüştür. Böyle olunca da giyim-kuşamıyla kendini beğenmiş ukala tipler ‘halk’ hayatından uzaklaşıp, kendi yarattıkları gettolarda yaşamaya başlarlar. Yeni kurulan mahallede aynı elbiselere sahip olamayanların yeri de yoktur. Yeme-içme alışkanlıkları da mahalle köşelerine kurulu hızlı yiyecek dükkânlarından karşılanınca, şişmanlamış, hareket kabiliyetini yitirmiş hımbıl ve embesil tiplerin getto hayatlarındaki tek hedef daha çok para kazanma hırsının ötesine geçemez. Para kazanmak için pahalı elbiseler, pahalı elbiseler için para kazanmak, işte hayatlarının özeti. Tüketmek, tüketmek, tüketmek. Gösteriş, gösteriş, gösteriş.

Batı’dan (özellikle ABD’den) ithal ettik bu tarz-ı hayatı. Onlar gibi olamadıysak da aşağıda kalmayız hani. Küçük Amerika lafları boş yere edilmedi. ABD devlet ve halk olarak tasarruf alışkanlıkları en düşük olan ülke. Başka milletlerin sırtına basarak, onların kazançlarını kendi ülkelerine akıtarak geçinme yollarını buluyorlar. Doğrusu bu konuda başarılılar da. Başka bir ülke daha yoktur onların tarzında devletlerini yönetsin. Bir biz geliyoruz peşlerinden. Ne olursa olsun, borçlan, tüket, harca, pahalı eşyalar kullan, uzun turistik gezilere çık, insanlara ne kadar paran olduğunu hissettirecek davranışlara gir ve rahat et.

“Müslüman burjuvazisi şimdi yeni yükselişte. Onların çocukları giyim kuşama düşkün. Pahalı markalar giyiyor, jöle kullanıyor, lüks otellere gidiyorlar. Ne yapıp edip Amerika’nın, İsviçre’nin büyük üniversitelerinde okuyorlar. Bu şüphesiz büyük atılım. Türkiye’deki İslamcı elit sınıfı dünyanın diğer tarafındaki İslamcı çevrelerden ayıran özellik! Fakat yetersizler. Henüz daha yolun başındalar.”  (23 ekim 2010, akşam, Prof. İlber Ortaylı röportajı). Devir ve yönetenler değiştikçe, hayat algılarında, zenginlik gösterileri yaygınlaşmasında da değişen hiçbir şey yok. Öncekilerin tarzını sürdürüyorlar. İster liberal düşünceli yönetenler, ister İslamcı düşünceli yönetenler olsun.

“Bugün yönetim sistemimiz ve iktisadi hayatımız, manevi yapıdan mahrumdur. Zihniyet çok sapmıştır. Zenginlik kültürüne gidilen ama ruhsuz bir sürece yol alınmıştır. Hürriyet fikri de istismar edilmiştir. Bu fikir Osmanlıda Türk olmayan kavimlerin işine yaramıştı. Bugün de hürriyet ve demokrasi, Türk olmayanların işine yaramaktadır.

Milletin sahip olduğu İslam gibi bir din, bir değil, bütün medeniyetlere yetecek durumda iken, ona ya yaklaşılmamış, ya ona sırf nesnel olarak ve günah-sevap muhasebecisi mantığıyla, hesap-kitap işi gibi bakılmış yahut da istismar edilmiştir.” (Prof. Yümni Sezen, güncelmeydan com, 30 Kasım 2011)

Giysilerimiz paramızın değil, şahsiyetimizin imzası olmalıdır.

Bu itibarla, özellikle yurtdışında bulunan Türklere giyim kuşamıyla bir Türk gibi davranmak ve asla taviz vermemek gibi bir görev düşmektedir. Yaşanılan toplumun örf-adetlerine aykırı olmayan ve onlarla tamamen uyuşan giyimlerini, bir Türk’e yakışan titizlik ve vakarla taşıyarak her görenin ‘bu kişi Türk’ demesine vesile olmalıdırlar.

Yurtdışı görevlere giden ve bir grubu, toplumu ve bir milleti temsil eden görevlilerimizin toplantıları sırasında giyimleriyle, bir milleti temsil ettikleri asla akıllarından çıkmamalıdır.

Yazımızı, Ömer Faruk Beyceoğlu Bey’in sosyal medya sayfalarına yazdığı bir mesajı ile bitirelim.

“iplerin çürük, kumaşların alelâde, terzilerin beceriksiz, tezgâhtarların yalancı olduğu bedestan da çıplak gezmek, riya ve cahillikle süslenmekten evladır.”

“Bunların hangisi Müslüman Türk askeri?”



“Bunların hangisi Müslüman Türk askeri?”

Sorusu, kazmanın kayaya kuvvetlice inmesi gibi saplandı beynime. Darmadağın bıraktı, yapayalnız bıraktı, derbeder bıraktı ve kaçtı meydandan sessizce. Şimdi ben:

“-Şemsiyemi açtım yürüyorum.

-Hayırdır ne şemsiyesi, niye?

-Fitne yağmurundan kurtulmak için…”

Toplarla, tüfeklerle, ağır silahlarla savaşmaya gerek yok. Aralarına gir, fitne sal ve çekil. Fit’in tadından birbirlerine girecektirler, meraklanma, onlar kendi yiyişlerini kendileri hallederler. Çekil bir köşeye seyret. Bak ne haldeler?

Onlar yerken birbirlerini, ekonomik değerleri kolayca pay ederiz aramızda.

Elbette, hepsi aynı düşünen ve inan kişiler topluluğu değiliz. Her akıl sahibinin kendi düşünceleri ve yorumları vardır, bu tabiidir. Anlamadığım şu ki, bu kadar ayrılık nasıl oldu?

Hangi kuvvet bu ayrılığı sağladı?

Hani, tek yürek, tek bilek olunacaktı?

Hani, birimiz hepimiz içindi?

Hani bir soluk, bir millettik?

Havaya giden sloganlar.

Havaya varan hayaller.

Biz daha bir olamamışız.

12 Aralık 2012 Çarşamba

İki Bomba: ‘PKK Kalkışması ve Cari Açık’



Ege Cansen’in, 8.12 ve 12.12 tarihli(Hürriyet) yazıları üzerine kafa yoruyorum.

AKP’nin iktidar ömrünü uzatabilmesi için iki önemli konuda akıl veriyor yazılarında Cansen. Kürt meselesi ve cari açık meselelerini çözmek yerine, yöneterek vakit geçirdiğini ve bunda da başarılı olduğunu vurguluyor. Elbette bir yönetim tercihidir. Ayrılıkçı Kürtlerin taleplerinin bir bir yerine getirilişinden anlıyoruz. Oslo görüşmeleri ve liderleri Öcalan ile yapılan temasların ardından kanunlardaki yapılan değişiklikler ve yeni çıkarılan kanunlarla talepleri veril(di)iyor.

Cansen, bu durumu “çözme – yönet” anlatımıyla özetler.

1-Kürt meselesi: iktidarın problemi çözmek yerine, yönetmeye gayret ettiğini, belirttikten sonra, bölücü Kürtler ve kalkışanlar için asıl meselenin Türk tarafının doğduğunu da gizlice vurgular. “Ne mutlu Türküm diyene görüşü giderek taraftar kaybetti. Özellikle PKK’nın askeri alanda gösterdiği başarı, Kürtlük gururunun serpilmesine yardım etti. Türkler bu tablo karşısında ‘Kürt’ gerçeğini kabul etmek zorunda kaldı. Ancak bu seferde Kürtler, Türk gerçeğini küçümser hale geldiler.”

Erdoğan Kürtlere, daha fazlasını vermek için, silah bırakmalarını ısrarla söylerse de, Kürtler: “Silah bırakmayız, çünkü biz bunları söke, söke aldık; almaya da devam edeceğiz iddiasındadırlar”.

2-Cari açık: “cari açık, yani döviz açığı, geçmişte bu ülkede yaşanan tüm iktisadi krizlerin tek ortak sebebidir”.

“AKP, IMF’nin onayını taşıyan Kemal Derviş programını, gittiği kadar sürdürdü. Daha sonra, küresel rüzgârları kullanarak, ‘dış kaynağa dayalı’ bir büyüme politikasını izledi. Eleştiriler, ‘finanse edilebildiği sürece cari açık sorun değildir’ diye yanıtlandı. Tüm gayretler sıcak-soğuk demeden yurda döviz getirmeye odaklandı”.

Aslında, “bol dolar, ucuz mal” çözümünün bir “ABD&ÇİN” oyunu olduğunu vurgulayan Cansen kurtuluş yolunu da gösterir:

“Cari açığı kapamanın tek çaresi ‘kalıcı’ devalüasyondur. Devalüasyon ilk aşamada enflasyonu yükseltir, milli geliri düşürür. AKP bunu göze alamazdı. Öyleyse cari açık sürmeli dendi. Görüldü ki; yabancılar ‘kamu borcu’ düşük ülkelere para yollamaya devam ediyor, dolayısıyla cari açık sorun olmuyor. Döviz akışını aksatmamak için üç önlem alındı: 1.İç borcu düşürüp, dış borca ağırlık verildi. 2.Kamu borcu azaltıldı, özel sektör borcu artırıldı. 3.özelleştirmeler ve gayrimenkul satışlarıyla yabancı alacaklılar Türkiye’nin iktisadi kaderine ortak edildi.” (alacaklı ortak, firmayı batırmaz; payını artırır;) mantığıyla.

Evet, bombalar patlamak üzere olabilir. Kürt örtüsü ile perdelenmiş PKK kalkışması ve cari açık bombaları. Önümüzdeki en önemli sorun olarak duruyor.

Tam bu noktada sosyal medya sayfasına bir not yazan Yılmaz Karahan Hoca imdada yetişti: “Yabancılar ülkemizde sadece banka faizlerine yatırım yapıyor. 2012 yılı içinde üretime yönelik bir yatırım yapmamışlardır. Bu durum kısa dönem için selamet, sonrası felaket demektir.”

Ve Mualla Yasdıman 11 Aralık tarihli (haberiniz com tr) yazısında bizim vurgulamaya çalıştığımız noktayı tam da merkezinden özetliyordu: “Ben de kafamı, Osmanlı’nın son 150 yılına takmışım, kendime soruyorum: Osmanlı’ya atılan golleri koskoca imparatorluğu yönetenler neden görmemişlerdi ya da görmüşler ama siyasi gücü kaybetmeden ve koltuklarını gözeterek dış baskılarla yaptıkları bir takım yenileşme hareketleriyle bertaraf edebileceklerine mi inanmışlardı?

O zaman soru şu; ‘Koltuğu kaybetmemek uğruna cehalet, gaflet ve hıyanete çanak mı tutulmuştu?”