30 Kasım 2012 Cuma

Mehdi’yi Beklerken



Şu haberi okumuştum yakın geçmişte:      

“Heidelberg Üniversitesi’nden Peter Lampe ve ABD’nin Tulsa Üniversitesi’niden Willam Tabbemee 2001’den beri bölgede çalışıyorlar ve iki köyün arasındaki yaylanın şehrin inişine müsait olduğunu bildiriyorlar.” (İskender Öksüz, 5 Eylül 2012 Star/açıkgörüş)

Hz. İsa’nın geleceği yeri tespit çalışmaları yapıyorlar koca koca Üniversitelerin, koca koca Profesörleri. Çalışma sonuçlarını da yayınlıyorlar. “İneceği yeri tespit emişler “Pepuza ile Tymion arasındaki tepeye inecekmiş. Pepuza, bizim Uşak’ın, Karahallı’sının Karayakuplu Köyü. Tymion ve Şükraniye Köyü imiş.” (aynı yazıdan)

Müjde, Hz. İsa’nın “gökyüzünden” ineceği yer Türkiye’de.

Yo, yoo taş devrinden kalma bir haber değil bu, dünyaya nizamat vermek isteğindeki ABD’li Profesörlerin yakın zaman çalışmaları. “Ben üstünüm çünkü benim kültürüm üstün” başlığı altında İskender Öksüz Hoca’nın eleştirisinden okuyoruz.

****

İnsanların kafasını karıştırmak ve istedikleri sonuca ulaşmak! Başarının planlanmış yolu. Amaç, dünyaya hükmetmek. Nasıl olacak? Nasıl olursa olsun, ama olsun. Sıkıntılı zamanlarda sarılacak bir dayanakları da var, hem de bütün dünya insanlarının inandığı, (ya da çar çabuk inandırıldığı) Mehdi. İyi para yapıyor, kolay taraftar kazandırıyor. Sal ortaya bir mehdi hikâyesi, peşine düşsün milyonlar ve paraları. Yukarıdaki öykü de öylesine bir çaba. Belli ki, Üniversite harcamalarını karşılıyor, koca koca profesörler de isa’nın gökyüzünden ineceği yeri tespite çalışıyorlar. Nerenizle isterseniz gülünüz. Onların inancına mı, onların zavallılığına mı, onların üçkâğıtçılığına mı? Nasıl isterseniz gülünüz.

Ortaçağ’dan kalma haber değil dedik. O günleri bilemiyoruz, acaba ortaçağda da böylesi inançlar var mıydı? Belki insanlar daha çabuk kanıyor, daha fazla destek veriyorlardı kim bilir?

Yeni bir ayrıştırma, yeni bir hizip konusu mu buldular? Yeni bir düşmanlık, yeni bir provakasyon aracı mı tespit ettiler? Tıpkı, Karadeniz Bölgesi’nde filizlendirmek istedikleri “Rum Pontus” gibi. Yoksa buldukları bilgilerle buraların da kendilerine mi ait olduğunu söyleyecekler göreceğiz. Aslında bu çalışmalar, misyonerlik çalışmalarıdır. Kendi inançlarını güya bilimsel yollardan bizlere aktarıyorlar. “Uşak’ın Karahallı ilçesinde yapılan kazı çalışmalarında ‘Yeni Kudüs’ olarak da adlandırılan ve İncil’de Hristiyanlığa ait bir tarikatın merkezi olarak geçen Pepouza kenti (Karahallı Karayakuplu köyü) ve Montanist kilisesinin ortaya çıkarıldığı ve böylelikle dünyanın 7. Mezhebi olarak bilinen Montanizm’in de bulunduğuna dair görüşler ileri sürülmüştür.” (Prof.Dr. Adnan Şişman, Afyon Üni. Sosyal Bilimler Dergisi, cilt III,Sayı 2, 2001).

“İlluminati”, “Moon Tarikatı”, “Hristiyan Siyonistler”, “Mormonlar”, “Yenidünya düzeninde Masonlar”, “Cizvitler”, “Opus Dei”, “Kutsal Kâse”, “Ilımlı İslam”… Konularında, Arslan Bulut Eylül ayı içerisinde 9 yazıyı dizi halinde yayınladı. Yazılar incelenirse ortak konusunun “Mesih” olduğu anlaşılır. “Mesih” konusuyla insanların zihinleri daraltılıyor, kısırlaştırılıyor. Bazen korkutarak, bazen cennet vaadiyle insanları taraflarına çekiyorlar. Güya ‘dini’ konferanslar ve yazılı metinlerle misyonerlik faaliyetlerine hız kesmeden devam ediyorlar.

Ve Mesih’in bir kurtarıcı olarak dünyaya geleceğini propaganda ediyorlar, aslında kendilerinin (kendisinin) bir Mesih olduğunu anlatmak istiyor, böyle olmasa da, dinleyen cahiller böyle yakıştırıyorlar, “Cahil ise ağzı çok laf yapan bu adamın beklediği kurtarıcı- Mesih- olduğunu sanır (örnek Hitler) Yobaz daima Cahillerin sırtına binerek yükselir (örnek: Şeyh, Şıh, Hocaefendi, ağa…) Cahil ise ilginçtir ki, sırtındaki Yobazı taşıdıkça kendisinin de önemli olduğunu sanır.” (Aytunç Altındal, Bir Türk Casusunun mektupları, Alfa yayınları, 2010). Böylece atılan taş yerini bulur ve halkın zihnini eline alır misyoner (yobaz). İstediği gibi işlemeye koyulur.

“Mehdi inancının ana fikri ‘dönüş’tür. Ve dönüş inancı Yahudilik ve Hrıstiyanlık’taki Mesih ile örtüşmektedir.” (Ramazan K. Kurt, Ortadoğu Gazetesi)

Dönüştür doğrudur. Ancak birileri, koca Üniversitelerin koca Profesörlerine dönüşün (dünyaya gelişin) bir ana ile bir babadan meydana gelebileceğini, gökyüzünden ‘Mesih’ beklemenin beyhude olduğunu anlatsalar iyi olacak.

“Adam mısın, ebediyen hürsün gez…
Yular takıp bir kimsecik seni sürükleyemez.
Adam değil misin oğlum; gönüllüsün semere,
Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.”
(Mehmet Akif Ersoy)

****

Sıkıntıda kaldıklarında gündeme getirirler ya ‘Mehdi’yi. Dinleyenler ve onlara inananlar da boşuna beklerler.

Şöyle okumuş öğrenmiştik Ehli’nden.

“Kim ki, hidayete ermiştir bulmuştur Mehdi’sini, kim ki, hidayete erememiştir bulmuştur Deccal’ini.”

29 Kasım 2012 Perşembe

Yakalanış…



25 Temmuz 2012 tarihinde;

24 isimli TV’de Sayın Başbakan şunları da söyledi:

“Öğrenciliğim sırasında iki grup vardı, isimlerini söylemeye gerek yok, ellerinde bıçaklar, satırlar, kavga ediyorlardı. Bizleri okula sokmuyorlardı. Derslere giremiyorduk. İki-üç ay kadar derslere giremedik. Ancak sınavlara gidebiliyorduk.”

Soru:

1.    Okul hangisiydi

2.    Söylediğiniz dönem hangi dönemdi, hangi tarihleri kapsıyor?

3.    O dönemde aynı okula giden bir arkadaşınızın ismini söyleyiniz.

4.    O dönemde okul (sınıf) arkadaşlarınızla çektirdiğiniz bir resminizi gösteriniz.

5.    Haydi, vazgeçtik, diplomanızı gösteriniz.

6.    Cevaplayamazsınız.

Çünkü böyle bir şey olmadı.

Ne siz o okula gittiniz, ne de bildirdiğiniz olaylar yaşandı.

Hiç mi bir kişi çıkmaz o dönemlerde birlikte okuduklarını anlatacak?

Not: O dönemde bir siyasi partinin gençlik kolları başkanıymış Sayın Erdoğan.

Ve…

Bu ülke…

Böyle böyle,

Bu günlere kadar geldi.

Sonuç malumunuzdur.

27 Kasım 2012 Salı

Mehmet Sağ Hoca’ya



“Gece nasıl bir dişiyse,
 Tüm erkekleri baştan çıkarıyor…
Gündüz ise;
Savunmasız bir şehir kalıyor…”
(Mehmet Sağ)

Aldı götürdü, eşkıyanın ıssız bir vadide önüne çıkıp, silahlarını sana doğrultması sonucunda teslim olarak, onların istediği yöne gidişin gibi. Çünkü ‘savunmasız bir şehirde’ bir başınaydın gündüz gözüyle. Sonra depremler sallar, kasırgalar yıkar hayallerini, bir de bakmışsın gecenin hüznü çöker üstüne.

Yine bir başınasın. Zaten hep yalnız değil midir hayaller. Düşünce ufuklarında yapayalnız değil midir tefekkür erleri.

‘Savunmasız şehrin’ serencamıdır başımızdaki dert diye dövündüklerimiz, aslında çareyi ve güzelliği de içinde barındıran. Gündüzler, çocuk-çoluk, eş ve ayalinin rızkının temin edilmesi, dünyanın mamur edilmesine ayrılmıştır. İstekler, arzular, hırslar… at koşturur, bir yarıştır, bir güreştir gündüzler, rekabet vardır, didişme vardır, rakip ise sadece sen ve sensin. Güneş, bir ok boyu yükselip Doğudan, bir ok boyu yükseklikteyken Batıdan, iki zaman arasında koşuşturmacalar, didişmeler hep savunmasızlığına işaret eder şehrin ve senin ve insanın.

Bu savunmasız şehrin içinde yaşayan zavallı bizler.

Ve bizler için kurtuluşun yeri geceler…

Artık, hırsların dizginlenme vaktidir. Didişmenin yerine depreşimler, Koşturmacanın yerine kanatlanışlar, savunmasızlığın yerine muhkem kalelerin ihatası…

Gecenin dinginliği, ruhun sükûtu, uçuşan düşünceler, sen ve özlediklerin.

Artık, “baştan çıkma”ya amade bir ‘Er’lik delişmenliği.

Niyet ve besmele ile yola varış. Hû’lara karışan Hû mevsimi. Lütf-u İlahi’den ne düşerse sehimine Eyvallah Hû.

****

Şakası da peşinden;

Ümit ederim ki, “kutup ayısına söyle”necek kadar balta taşa vurulmamıştır.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Kuşdili Mektebi



Farklı dillerden konuşuyoruz. Aramızda senkronizasyon yok. Akortsuz orkestra aletleri gibiyiz. Biz ‘Lâ’ sesinde karar kılmışız. Siz, ‘Fî’ sesinde. Anlaşamıyoruz. Anlaşamayız. Okuduklarımız farklı, okuduklarımızdan anladıklarımız farklı. Aslında biz ‘ayrı dünyaların’ insanlarıyız. Biliyorum, arabesk bir söyleyiş oldu, ne yapalım ki, böyle. Ayrı dünyalar.

Dünyalar ayrı olunca, haberleşme ve anlaşmak üzere icat edilmiş lisanlarda da ayrılıklar oluyor. Anlaşabilmek için, ya ben senin dünyana geleceğim, ya da sen benim dünyama, başka bir yol yok.

Görüyorum ki, herkes kendi dünyasında mutlu bir hayat sürüyor. Bu mutlu hayatta hüküm kendisine ait. Başka birisinin, başka bir kabul sisteminin, başka bir fikir söyleminin tesiri altına girmek istemeksizin, kendi dünyasında, kendi hayalleriyle baş başa bir hayat sürmek isteği, doğrusu bilmem ki bu mudur?

Dorusu bu olsaydı, Peygamberler gelmezdi, dünyayı değiştiren yüce ruhlu erler gelmezdi. Dünyanın daima değişime ihtiyacı var. Çünkü “her an bir şanda olanın lütfu ile” ilim her an ilerlemekte, gelişmekte. İlme ayak uydurmak için, zorla da olsa bir başka fikrin, bir başka düşüncenin tesiri gerekiyor.

Dünya hayatında öğrendikleri insanın sınırlı. Sınırlı bilgiyle kavraması da sınırlı oluyor. Öyleyse, aklı sevginin emrine vererek, yenidünyalara açılmak, yeni yorumlara ulaşmak, bilinmeyenlere uzanmak bir vazifedir insan için.

Bilinmeyen değil aslında. Bilinen ve fakat bizim anlayamadığımız, algılayamadığımız.

İnsanlığın gereği; düşünmek, araştırmak ve soruşturmak yollarıyla, hedefi bularak kabuğunu terk edip, uçmak kelebeklerce özgür ve sonsuz. Bu aşamada binlerce cevaplanmamış zor sorular, hem kendi içinden kendine yüklediğin sorular, hem çevrenden sana doğru yöneltilen ve cevaplanmasını istedikleri çetin sorular. Kur’an’ı Kerim’den, Resullah’tan, ululardan, ilim adamlarından, sanatkârlardan, her ne öğrendinse derinine nüfuz edip, hakikatine ulaşmak. Öğrenmek; herkesten. Rab, öğreticilik eylemini tüm yaratıklarından, tüm insanlardan yapar. Her biri bir şeyler söyler, söyleyenin Hakk’ olduğunu idrak ederek, istenilen kıvama girmek. İçine dönmek. Görünür ki, sonunda…

“Süleyman kuşdilin bilir dediler / Süleyman var Süleyman’dan içerü” (Yunus)

Bir başkaymış dilleri şu bizim konuştuğumuzdan, anlaştığımızdan. Her bir kelimeyi şifrelemişler, her bir kelimeye derin manaları gizlemişler. Karacaoğlan da anlamaya çalışanlardan değil miydi? “Dilleri var bizim dile benzemez”. Mecazi anlatımlar ayrı bir oyun olmuş, bu oyun içinde bana da anlamak görevi düşmüş. “İman edenler ise ondan korku ile ürperirler ve bilirler ki o kesinlikle Hakk’tır.” (Şûrâ/18). Süleyman, Süleyman’dan dolayı kuşdilini bilir. Süleyman olup Süleyman’ı tanımak, Süleyman’la kuşdili anlaşmak…

Nitekim;

Ahmet Haşim de benzer bir anlatımla söylememiş miydi?

“Bu bir lisân-ı hafidir ki ruha dolmakta / Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta”

İnsanlığın peşinde olduğu hep bu ‘lisan-ı hafi’ olsa gerektir ki, anlayıp, bilip, tanıyabilsinler. İnsan olsunlar. O gizli ‘Lisan’ı öğrenmeden, anlamadan, manaya nasıl ulaşılır?

“O kendilerine hakikat bilgisi verdiklerimiz var ya, O’nu (Hz. Rasûlullâh’ı) kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar… Nefslerini hüsrana uğratanlar, işte onlar, iman etmezler.” (En’am/20)

Kuşdili Mektebi, duvarlar arasına sıkıştırılmış şu bildiğimiz mekteplerden değil. Duvarlarla, sınırlarla bağlı değil. Her mekânda, her an o mektepte tahsil edilir. Konuşulan dil lisan-ı hafidir, kuşdilidir.

Hayırlısıyla mektep arıyorum.

23 Kasım 2012 Cuma

Kayıp Yaşayanlar



Sahi, niye söyleyemez, niye anlatamaz bir türlü. Kendisine her türlü fırsat verilmişken, kendisini anlatmak üzere ne tür isterse imkân sağlanmışken? Anlaşılamaz gerçekten. Vardır böyle insanlar. Konuşamazlar, anlatamazlar, kendilerini bir türlü ifade edemezler. Oysa konferansını dinlediğini söyleyen kişileri tanıdım, gazetelerde konferansları ile ilgili haberler okudum, sayfalarca yazılarını okuyanı biliyorum. Peki, niye konuşamıyor? Soru anlaşılabilir, basit bir sorudur.

Alnında biriken ter damlaları onun genel karakteristiği, özellikle sıkılmış bir vaziyette iken. Nasıl sıkılır? Hangi hallerde kendini sıkıntılı hisseder? Bu da anlaşılmaz bir zamanda çıkıverir ortaya. Hava terlenecek sıcaklıkta değildir, ortam sıkılacak bir resmi ortaya koymamışken neden olabilir bu durumlar? Bir anda terler, yüzünü silmek ihtiyacı hisseder, elini yüzünü yıkamak dayanılmaz bir arzudur… Böyledir, oluveriyor. Bizim anlayamadığımız ise, neden? Sorduk bu soruyu kendisine. “ben de anlayamıyorum” dedi. “Gerçekten anlayamıyorum.” Öyleyse bir sağlık sorunu olamazdı. Bu kendiliğinden oluşan ve durup dururken ortaya çıkan bir sıradan insanın yaşam biçimiydi o kadar. Böyle görmeliydik ki, kendisi de böyle bilmemizi istiyordu anlayabildiğimiz kadarıyla.

Sonunda şu karara vardık. Kendisine asla kendisi ile ilgili soru sormayacaktık. Ta ki, kendisi anlatsın.

Zaman zaman bir kahvede, bir parkta buluşur çeşitli konular üzerine sohbetler olurdu. Bazen yolda yürürken, bazen bir evde oturmuş çay içerken memleket sorunları, insan üzerine, evrim hakkında çok çeşitli şimdi illaki şu konuda diyemeyeceğim çok değişik konularda konuşulurdu. Tabiî ki her konuda söyleyecek lafı ve iddiası yoktu. “Bu konuda bendeniz şöyle düşünüyorum” diyerek, mütevazı bir şekilde fikrini açıklardı. Asla iddialı değildi. Asla illaki budur, bundan başka olamaz şeklinde kesin olarak konuşmazdı. Mevzuu hakkında önce herkesi can kulağı ile dinler, sonra da kendi fikrini kısa cümlelerle açıklardı. Bizim saatler boyu tartışmalarımıza sadece dinleyici olarak katılır, ama son sözü mutlaka o söylerdi. Öyleydi. Biz anlayamazdık o zamanlar. Bazen güler geçer, bazen hiçte kulak vermezdik. Onu anlamaya başlamamız neredeyse bir otuz yılı almıştı. Buna rağmen anlamaya çalışmamız lafı üzerinde hala bir -ne olur ne olmaz- kesin değil işaretimiz vardır. Anlayabildik mi acaba? Bu günlerde düşünüyorum da, tam anlayabildik diyemem. Anladığımızı tam olarak söyleyemem.

****

Böyledir.

Hem anlayamayız, hem de inatla ‘O’nlara ders vermeye kalkarız. Aklımız hep öndedir, sorunlara çok çeşitli çözümler bulup, önüne sermekten zevk alırız. Onlar ise güler geçerler. Belki de söyleyecekleri sadece, “maksadımız sizleri biraz düşünceye sevk etmekti. Bunu da başarmışız” diyeceklerdir.

Memleketin, bilmem hangi ilinde, bilmem hangi semtinde böylesi hayatların da yaşanmakta olduğunu, böyle güzel insanlarında bizlerle aynı havayı soluduğunu biliyorum.

Bu yüzden rahatım.

22 Kasım 2012 Perşembe

Gidenler Ardından


                                                      (Prof. Turan YAZGAN)


Her bir giden;

İleriye bakıp daha iyi gördüğünden midir bilinmez,

Gönüllü yolcusu olur katarın.

Bırakıp gittiği yere tercih eder varacağı yeri.

Çocuğun elindeki, paha biçilmez bir oyuncağın,

Bir şeker parçasıyla değişilmesi gibi.

Çocuk, şekerin tadını bilir, rengin albenisini.

Ya, nedir gidenleri cezbeden?

Ne alırlar ki, karşılığında;

Elinin tersi ile verir dünyayı.

Madem, gönüllüdür giden.

Ne diye ağıtlar, figanlar sarar semayı?

Ne diye yırtınır dünyada kalanlar,

Gidenin ardından.

20 Kasım 2012 Salı

‘Diri Ölüler’, ‘Ölü Diriler’


Bende farklı çağrışımlar yaptı, farklı âlemlere götürdü. ‘Ölüler’, ‘diriler’ kelimeleri uçurdu, işte böyle bir metin çıktı ortaya;

Mustafa Aslan üstadımızın 15 Kasım tarihli yazısından bahsetmek isterim. “Dilde, fikirde birlik’ sağlanmış” başlıklı yazısı. Yazısında Aslan, Elman Tovuz’un bir şiirine yer verir ve bir başka şairin bir mısraı ile olan yakınlığını işler. Biz farklı bir alana yorum yapıp, hikâye edeceğiz.

Elman Tovuz’un şiirinin son dörtlüğü şöyledir:

Hələ bu gedişlə hədəfə çoxdu! 
Min yatar ayğırdan bir dəvə çoxdu.
Hayana çevirsən min dəfə çoxdu
Diri ölülərdən ölü dirilər!...
 (Not: Yazılış klavyemize uygun olmadığından aynen kopyaladım.)

Aslında Mustafa Aslan’da emin Alper’in “Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle!...” mısraı ve yukarıdaki dörtlüğün "Hayana çevirsən min dəfə çoxdu / Diri ölülərdən ölü dirilər!..." mısraını karşılaştırıp, benzerliğe dikkat çeker.

“Diri ölülerden, ölü diriler”. Ölü diriler.

Ayet-i Kerime’yi okuyalım: “Hayy (hakikat ilmi) olmayan (yaşayan) ölülerdir… Ne zaman Bâ’s olunacaklarının da (yeni bir yapıyla yaratılacaklarının) şuurunda değildirler”. (Nahl Suresi/21).

Mustafa Aslan’ın yazısının yayınlandığı gün, değerli Filozof Ayhan Eralp sosyal medya sayfalarında şunları yazdı: “… Yanıltan insan olduğundan. İnsana yanılmaktan yorulmayacağım, insan olduğumdan… ‘insanla ilgili hiçbir şey yanıltmaz’ der, der yine insana yanılırım… idealistim, tecrübeliyim ve okurum; bu yüzden hiçbir şey yanıltmaz; bu yüzden her şey yanıltır, insan olduğumdan; insan sandığımdan…” Böyle söylüyor filozof. Bu aşamada üstteki ayet-i kerime’yi yeniden okuyabilir misiniz, sonra da yukarıdaki her iki mısrayı.

****

İhtiyar, bir ahbabının ziyareti için ilk defa gelir şehre. Ertesi günü şöyle bir etrafı gezip tanımak üzere çıkar. Hayli de dolanır ve yorulur. Bir bahçeye oturur, nefeslenmek için, çay içer, dinlenir.

Yakınındaki masada oturanlarla diyalog kurar. Hal hatır sorar, ziyarete geldiğini anlatır. Muhabbet koyulaşınca da; “Bu memleketin, erenleri, evliyaları nerede otururlar?” diye sorar. Masadakiler, yeri tarif ederler, fakat anlayamaz. “En iyisi biz seni götürelim” derler. Birlikte kalkıp yürürler bir yöne doğru. Vara vara bir türbenin önüne gelirler. “İşte, derler, sorduğun evliya burada yatar”. Türbeye bakar, kendisini oraya getirenlere bakar; “Ben, dünyada yaşayan dirilerden bahsetmiştim. Yaşayanlardan, biliyorsanız onların oturdukları yeri gösterin bana, onlara ayrıca ölü diriler derler” der. Şaşırırlar, ne demek istediğini anlayamazlar.

Gülüp geçerler.

****

Böyle işte dünyanın hali. Ölüler diriymiş, diriler ölü. Her bildiğimiz birbirine karışmış, doğrular yanlış, yanlışlar doğru. İyi de, Ayhan Eralp’in sözlerinin ne işi vardı bu yazıda? O’nu yanıltanlar, diri görünen ölüler, insan sanır onları, ne de olsa ölü dirilerdendir o, kendi ifadesidir İnsandır, insan sanır onları…

Şimdi kafam karıştı.

Diriler kimdir, ölüler kim?

En iyisi, Mustafa Aslan’ın son cümlesi ile yazıyı bitirmek.

“Ve dirildik ölümü öldüren bir ölüşle!...”

19 Kasım 2012 Pazartesi

Aman Koltuğuna Sahip Çık!



Bengü Türk TV’de Çiğdem Akdemir’in sorularını yanıtlayan MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan anlatıyor:

“- İçişleri Komisyonu Başkanı Muammer Güler ile konuştum. Büyükşehir Yasa Tasarısı önüne ilk geldiğinde karşı çıktığını, içine sindiremediğini ve sakıncalarını anlattığını ancak “hükümet tasarısı” haline gelince destek vermek zorunda kaldığını söyledi!”
(Selcan Taşçı,19.11.2-yeniçağ)

Gördün mü gülüm demokrasinin, ileri demokrasinin ne menem bir şey olduğunu.

Milletvekillerinin iradeleri elinden alınır,

El kaldırmayanlar fişlenir,

Başkan’ın emirlerini dinlemeyenler gözlenir…

Gelecek seçimlerde bu isimler milletvekili yapılmazlar.

Tehdit edebilecekleri tek şey de budur.

Ne yapar aziz vekillerimiz.

Bir dönem daha milletvekili olabilmek uğruna:

inançlarından, imanlarından, dayandıkları milletten vazgeçerler.

Sırasında da, milletseverliği, vatanseverliği, dindarlığı…

Kimseye bırakmazlar.

Sadece.

Yuf diyorum.

18 Kasım 2012 Pazar

Modern ‘Kasımlar’



Sorguya çekmeyi severler. Kafalarına yatmadığından değil, üzerinde düşünüp gerekli incelemeleri yapma zahmetlerine katlanamadıklarındadır. Bilgi diye öğrendikleri işe yaramaz, hiçbir işe yaramaz birkaç bilgi kırıntısının esiri olup, bütün hayatlarını o yalan yanlış bilgiler üzerine kurmuşlardır. Bu sebeple, kendilerine uyduramadığı ‘bilgi’ ile karşılaştıklarında hemence sorgularlar. Suçlayıcı sorularını, eleştirilerini edepsizce haykırırlar.

Doğrusu, vazifelerini yapıyorlar. Bunu bilerek yaklaşırız.

Sorgulanmak; bu dünyanın sınav sahalarından birisi. Elbette birileri vasıtasıyla olacak.

En çok sevdikleri soru da, “Sen Müslüman mısın” sorusudur. Kendilerinin iyi bir Müslüman olduğunu vurgulayan, kibir sorusu. Benzer soru kendisine sorulduğunda “Elhamdülillah Müslüman’ım” derler. Kendilerince bu basit cevabı sizden de isterler. “Sorduğumuz soru o kadar zor mu ki, cevaplayamıyorsun, basit bir soru..” tarizinde bulunurlar. Oysa, kimsenin, iyisinde, kötüsünde olmamanın, kimin nasıl isterse kendine bir hayat tarzı seçmesinin de mümkün olduğunun ve bunun sorgulanamayacağının farkında değildirler. Herkes bir hal üzeredir. Fakat kendisinin halinden başka bir hayat tarzlarına tahammülleri yoktur. Herkesin kendileri gibi olmasını isterler.

“Miskin Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme / Seni sigaya çeker bir Molla Kasım gelir”

İyiyi, doğruyu, güzeli yaşayan ve herkesin bunları yaşamasını isteyen kişidir Müslüman. Hayatı ve hayat çizgisi “Allah Ahlâkı”nın yaşandığı, muazzam bir yapıdır Müslüman. Tevazuu vardır, ağırbaşlılık vardı, utanma vardır, arlanma vardır, sevgi vardır, haşmet vardır, yerinde ve gereğinde ders verme de vardır. Bu hal üzere bulunan bir kişi, kendisine sorulan o muazzam soruya karşılık ar eder, estağfurullah der, “Ben daha Müslüman olmaya çalışıyorum” der. Hatta diyemez bile. Titrer. Sözler ağzında, dolanır, dili peltekleşir.

Edebindendir bu.

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan (doğruluğundan emin olmadığınız konuda fikir yürütmekten) kaçının! Muhakkak ki bazı zanlar suçtur. (Şirk veya şirke yol açar)! Tecessüs etmeyin (merakla başkalarının özel yaşantısını araştırmayın)! Kiminiz de kiminizin gıybetini yapmasın! Biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? Bundan tiksindiniz! Allâh’tan korunun! Muhakkak ki Allâh Tevvab’dır. Rahıym’dir.” (Hucurat/12)

Allâh’tan korunun!

17 Kasım 2012 Cumartesi

Cumartesi Seçkileri



“Algı sistemimizle oynuyorlar. Akılları sıra toplum mühendisliği yaparak bizi anlamaz durumuna getirip, duygularımızı tahrip ederek bizi yönlendireceklerini ve sonrasında da göstereceğimiz tepkilere karşılık hedeflerine ulaşacaklarını sanıyorlar. Son günlerde ortalıkta dolaşan Başbakan mahreçli tüm söylemlerin amacı bu.”
(Ahmet Gürsoy)

“Başbakan Erdoğan herhangi bir konuyla ilgili ne zaman bert bir açıklama yapsa, Başbakanın ‘gizli ajandası’nda bu sert açıklamanın tam tersi bir gündem olduğunu düşündüm hep.

Başbakanı ne zaman dinlesem, söylediklerinin arkasında, söyledikleriyle ilgisiz düşünceler, kararlar, projeler olduğuna kanaat getirdim hep. Başbakan hangi yöne giderse gitsin, ayak izlerini başka başka yönlerde gördüm hep.”
Adnan İslamoğulları

“Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın altındaki iki ismi İmralı’ya gönderdi. Ancak Öcalan, gelişmeler üzerine görüşmeleri durdurdu ve Tayyip Erdoğan’a şu mesajı gönderdi; ‘Hakan Fidan’a güveniyorum. Onun dışında bundan sonra kimseyle görüşmem’… Bu mesaj Tayyip Erdoğan’ın çok canını sıktı. Onun da nedeni; Öcalan, Fidan’a güveniyor ama Abdullah Gül’e tam bağlılığını bildiği için Başbakan MİT Müsteşarı’na güvenmiyor…

Öcalan’ın avukatları ile görüşmesinde engel yok. Öcalan onları da istemiyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in en büyük korkularından biri, Öcalan’ın da açlık grevine başlaması. Ergin tarihe, eski bakanlar gibi kendi döneminde de açlık grevinde ölümlerin meydana geldiği Bakan olarak geçmek istemiyor. Sadullah Ergin, eğer cezaevinden bir tabut bile çıkarsa PKK’nın başta büyükşehirler olmak üzere trizm bölgelerinde canlı bomba ve uzaktan kumandalı bombalı saldırıları yapacağını düşünüyor.”
Ahmet Takan

“Suriye’deki iç savaş, içinden çıkılamayacak bir duruma doğru sürüklenmektedir. Bir tarafta ‘Arap Baharı’nın bir uzantısı olarak reform ve değişim talepleriyle iktidara karşı ayaklanan muhalefet, diğer tarafta yönetimi ve rejimi korumak için direnen Esad iktidarı, acımasızca birbirlerine karşı mücadele vermektedir.

Bu mücadele, ABD ve Fransa’nın, Katar’daki son toplantıda, Suriye Devrim ve Muhalif Güçler Ulusal Koalisyonu çatısı altında bir araya gelen muhalifleri, Suriye halkının temsilcisi olarak tanıdıklarını açıklamalarıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Hatta Fransa, önümüzdeki dönemde isyancı olarak da nitelendirilen muhaliflere silah yardımının da yapılabileceğini belirtmiştir. AB’den, Almanya’dan, Arap Birliği’nden muhalefetin yeni yapısının olumlu karşılanmasına ilişkin açıklamalar yapılmışsa da bunların resmi tanıma, destek ve yardımı kapsamadığı görülmüştür. İngiltere ise yeni oluşumun icraatlarının görülmesi gerektiğin söylemiştir”.
Armağan Kuloğlu

“’Büyükşehir Belediyeler Yasasının) görünür etkilerinin ve sonuçlarının yanında şu anda görünmeyen fakat ortaya çıkacak sonuçları olacaktır. Örneğin Jandarma Genel Komutanlığı Yasasının 10. Maddesine göre ‘Jandarmanın genel olarak görev ve sorumluluk alanı; Polis görev ve sahası dışı olup, bu alanlar, il ve ilçe belediye hudutları haricinde kalan veya polis teşkilatı bulunmayan yerlerdir.’ Buna göre artık il sınırları il belediye sınırlarının aynı yerden başladığı büyükşehirlerde Diyarbakır dâhil jandarmanın işi kalmamıştır. Jandarmanın en kısa zamanda bu bölgeleri polise devrederek çıkması lazımdır. Ayrıca eğer il ve ilçe emniyet müdürü, ister ise mevcut jandarma alay komutanlığı veya ilçe jandarmayı tefsiye edebilmektedir. Diğer bir ifade ile yasa, bu illerde Jandarma Genel Komutanlığı’nın tasfiyesidir.”
Ümit Özdağ

“Felakete gidiş hızlanmıştır.

Tamamı ‘özel şartlardan’ oluşan ‘BOP’ isteklerinin Türk Milletni ve devletini dağıtmayı amaçladığı açıktır. Sona yaklaşıldığı anlaşılmaktadır. Felakete giden adımlar hızlandırılmıştır. Başta AKP’lilere, muhalefet partilerine, tüm ilgililere, iktidardan çıkar sağladığı için sesini çıkarmaya sesleniyoruz.

Sesinizi yükseltin. Milletvekilleri hayır derse, oyun bozulabilir, millet uyanabilir…"
Sadi Somuncuoğlu

(17.11.2012 tarihli Yeniçağ Gazetesi’nden)

16 Kasım 2012 Cuma

“Öbür Yanağını Uzat”



“Çok şükür Hristiyan da değiliz ki; adam bize vurunca öbür yanağımızı uzatalım”. (Şükrü Alnıaçık, haberiniz com, 05 Kasım 2012)

Bir ‘Allah Ahlâkı’ kuralına reddiye anlamında okuyorum.

Düşünülmeden, üzerinde çalışılarak yorulmadan, ilk akla geldiği gibi yazılan, çalakalem cümlelerden. Amacını aşmış kabul ediyorum ama meramını da anlatamamış.

Doğrudur kendilerine ‘Hristiyan’ diyenler var. Bu demenin bizim için ne anlamı olabilir? İnancımız odur ki, “Allah indinde din İslam’dır” (Âl-u İmran/19). Başkaları kendilerini nasıl adlandırırsa adlandırsın, vahiyle bildirilen din dışında kendimize, başka din isimleri arayamayız. ‘Diyalog’çuların bir yolu olarak kabul ettiğimden böyle söylerim. Eğer Hristiyan’lık adıyla anılan bir ‘Din’ varsa ki, bu halde onların çabaları doğru olacaktır. Hz. İsa (A.S.) tebliğ ettiği vahyin hiçbir yerinde, getirdiklerine bir ‘din’ ismi vermemiştir. Başından beri gelen 224 Bin Peygamber, Allah vahyini bildirmişler ve son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından Kur’an’ı Kerim ile isim verilmiştir ve bildirilmiştir, İslâm. Bu itibarla ‘Hristiyan’ kelimesini kullanmaktan imtina etmenin gerekliliğini, ya da kullanılacaksa da çok dikkatli kullanılmalı diye düşünüyorum.

Kur’an’ı Kerim’in bildirdiği Hz. İsa (A.S)’dan zuhur ettiğini bildiğimiz, “Yüzüne tokat vurduğunda, diğer yüzünü dön” kelamı, birisinin vurması filan değildir. İlahi kelamlardaki zahiri manaları alarak, hıfz ederek bir yerlere varamayız. Eksik olur. Mananın tamamını kavramak, derinliklerine nüfuz etmek gerekir. Aksi halde düşüncelerimizi açıklarken, örnek verdiğimiz kelamlar, herhangi bir ağızdan çıkan laflar düzeyinde kalır ki, bu takdirde hiçbir anlam ifade etmeyecektir.

“Andolsun ki Musa’ya (Kitap) hakikat bilgisini verdik; ondan sonra da birbiri ardınca içinizden Rasûllerle takviye ettik. Meryemoğlu İsa’ya da beyyinler (hakikat bilgisinin apaçık tasdiki olan hâller) verdik. Onu Ruh-ül Kuds (onda açığa çıkardığımız kuvve) ile teyit ettik. Nefsinizi yüceltmek uğruna, ne zaman hevânıza uymayan gerçekleri dillendiren Rasûller gelse, onların bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını da öldürdünüz.” (Bakara/87)

Dünya hayatı içinde her gün onlarca tokat yer insanoğlu. Nereden geldiğini bile bilemeden. Bilse bile, artık tokatlardan zevk almaya başladığından, hissetmez bile. Her tokat hayatında bir iz açar, her vuruş alnında bir hikâye yazar. ‘Şeytan’ çok çeşitli yollarla deneyerek, uyandırma faaliyetlerinde bulunacaktır. Nefsaniyet inatla isteyecek, hoşlandığın veya hoşlanmadıkların hakkında karar verecek ve seni o yöne yönlendirecektir. Her yönlendirme bir tokattır aslında. Yönlendirmeleri, tokatları anlamak ise ancak “kendin bilmekle” mümkün olabilecektir. “Nefsini bilen Rabb’ini bilir”. Nefsaniyetten yenen tokatlar ancak bu hal üzere olundukta son bulacaktır.

Boşa konuşmaz, boş söz bulunmaz Peygamberde. İlahi vahiy, senelere, zamanlara, mekânlara rücû eder, racidir. Geçerlidir. Her devirde daimdir.

“Çevir yüzünü” buyurdu ya İsa;

Yüz çevirmek manası da vardır. Ondan uzaklaş, ona bakma, onların hali bizim halimiz olamaz manası da vardır. Sana zarar verecek, zarar ihtimali olandan uzak durmak.

Orada kibir vardır, orada şirk vardır. Olmamız gereken yer ve taraf Hakk’ın yanıdır, Hakk’tır.

Oruç farzdır. Nedir oruç?

Dünyadan yüz çevirmektir. Mideye girecekler, nefsaniyetin azmasına neden oluyor. Öyleyse duraklat onu, sen istediğin için ye, hayatını idame ettirebilmek için ye, nefsin talep ettiği için değil. Öyleyse “yüz çevrilecek”  yegâne düşman nefsindir. Sana tokadı vuran nefsaniyetin, hemen ondan uzaklaş.

Şems-i Tebrizî öğüdü dinlemek bu zamanlarda iyi gider.

“Hakiki dost Allah gibi mahrem olmalıdır. Dostun çirkinliklerine, hoşa gitmeyen hallerine tahammül etmeli, hatasından incinmemelidir. Dosttan yüz çevrilmemelidir, dosta itiraz etmemelidir. Nitekim rahmeti bol olan Allah kullarının ayıplarından, günahlarından, noksanlarından dolayı onlardan yüz çevirmez. Tam bir inayet ve şefkatle, onlara rızkını verir. İşte garazsız, ivazsız dostluk budur.” (İhsan Muslu, Ortadoğu, 01.11.2011)

Kaldı ki, günümüz hristiyanları tokat yediklerinde diğer yüzlerini çevirmemekteler, hatta bu konu üzerinde bugüne kadar duranlarını hiç görmedim, duymadım. Neden? Çünkü onlar geri kalmışlar, Hz. İsa’dan sonra teşrif edene inanmamışlardır. Çünkü Hz. İsa tebliği, vahye de inanmamışlardır.

Bu itibarla, bu muhteşem kelam;

Müslümanların kabul ettiği bir ahlak kuralı olarak uygulanmaktadır, kendilerine hristiyan diyenlerin değil.

14 Kasım 2012 Çarşamba

‘Asimilasyon Politikası’ mı?



Bugün, günlerden Salı.

Siyasi partilerin grup toplantıları ve genel başkanlarının da konuşmaları vardı.

Grup toplantıları hakkında herkes bir şeyler söyledi. TRT’den (TBMM TV adı ile) yayınlanan yayınlara kısıtlama getirildi ya, tüm yalakalar “zaten bıkmıştık bu toplantılardan, genel başkanların konuşmalarından” gibi destek cümlelerini de yazdılar. Aslında iyi oluyordu. Hangi genel başkanın nasıl konuştuğu, neler söylediği, grupların heyecanı, milletvekillerin alkışları… gibi konularda kimi fal bakmak gibi, kimi akla vurulmayan yorumlar gibi eğlencelikler çıkarıyorduk. Eğleniyorduk.

Neyse, konumuz bu değil.

13.11.2012 tarihli grup toplantısında Başbakandan şu cümleyi duydum: “Ak Parti ile Türkiye’de asimilasyon politikaları sona ermiştir.” Demek ki, AKP iktidara gelmezden evvel ‘asimilasyon politikaları uygulanıyormuş’. Bunu demek istiyor herhalde.

Bakalım;

TDK sözlüğünde ‘asimilasyon’ kelimesinin karşısında şunlar yazıyor:

-(İsim, biyoloji) Özümleme.
-(Dil bilgisi) Benzeşme.
-(Toplum bilim) farklı kökenden gelen azınlıkları veya etnik grupları, bunların kültür birikimlerini, kimliklerini baskın doku ve yapı içinde eriterek yok etmek.

Başbakanımız hangi manaları üzerinden yorumlayarak, Türkiye’nin, kendilerinden önce asimilasyon politikası uyguladığını söylüyor?

‘Özümleme’ mi? Neyi varmış, özümleme. Biyolojik olarak birbirine karışmışız, özümlemişiz. Kaldı ki, bunun uygulanan bir politika sonucu değil, insanların hür tercihleri ile meydana geldiğini herhalde kabul ederiz.

‘Benzeşme’ mi? “Bin yıllık kardeşliğimizi kimse bozamaz” diyen siz değil misiniz? Bin yıllık kardeşlik, benzeşmeyi de beraberinde getirmeyecek midir? Bunun neresi devletin uyguladığı asimilasyon politikasıdır? Tabii gelişmeleri devletin suçuymuş gibi anlatmak ne kadar insafla bağdaşır?

Belki de üçüncü maddesi ile ilgili konuştu Sayın Başbakanımız. ‘azınlıkları veya etnik grupları, baskın doku veya yapı içinde eriterek yok etmek’. Bir insaf daha çekelim tam burada. Galiba, içinden çıktığı Türk Milletini tanımıyor Başbakanımız. Tarihin hiçbir yerinde, hiçbir sayfasında Türk, fethettiği, idaresi altına aldığı diğer milletlerin insanlarını, etnik grupları, kültürleri, dilleri değiştirmeyi, kendine benzetmeyi düşünmemiştir, böyle bir uygulamaya da girmemiştir. Azınlık olarak bile görmez, kendinden bilir. Bu tarihte böyleydi, Cumhuriyette de böyledir, şimdi de böyle. Tam tersi;

Türkler, kadar diğer milletlerden kültür, kelime, kurum, idare şekli… Alabilen bir millet daha yoktur. Çünkü Türkler gelişmeye yatkın, ilerlemeye müsait kafa yapılarına sahiptirler. Bunun en güzel örneği, Türk dili içindeki Türkçe olmayan kelimelerdir. Hiç zorlanmadan ve toplum olarak kabul ederler. Diğer milletlerden kültürel değerleri alıp kendilerine uydururlar, kendilerine uydurmakta zorlandıklarını da olduğu gibi kullanırlar.

Başbakan’ımızın söylediği sözler, Türkiye’de yaşayan Kürtlerle ilgilidir. Öteden beri ‘Kürt sorunu’ diyerek, ‘Türkiyelilik’ diyerek milletin başına tebelleş ettiği durum. Bu konuyla ilgili iki husus söyleyebiliriz.

1-Kürtler, kültürlerine ve dillerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Hiçbir kuvvet onların dillerinden ayrılmasını sağlayamaz, dillerini unutturulmasını beceremez. Bu Kürt toplumunun bir özelliğidir. Hatta dilerinin %80’ e yakın kelimeleri yabancı dillerden gelmesine rağmen, o dilin gelişmesi için bir çabaları da olmaz. Dillerinden ve kültürlerinden hoşlanırlar ve mutlu bir şekilde yaşarlar. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kürt bölgelerinde meydana gelen bazı ayaklanmalar ve tedhiş hareketleri üzerine, bulundukları yöreden göç ettirilen ve Türkiye’nin bazı yörelerinde iskâna zorlanan Kürtlerin (Zazaların) tamamı ana dillerini konuşmaktalar ve hiç birisi unutmamışlardır. Sahip oldukları kültürlerini yaşamışlardır. Göç ettikleri bölgelerden evlilikler yaparak akrabalıklar kurmuşlardır. Hısımlık ilişkileri ile kültürel karışma,  gelişme de tabii olarak meydana gelecektir. Bunun asimilasyon ile hiçbir ilgisi yoktur.

2-Birde Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde kalan Türkmenler vardır. Aşiretler halinde yaşayan bu Türkmenlerin önemli bir kısmı Türkçeyi unutmuşlar ve Kürtçe konuşmaya başlamışlardır. Hatta şimdilerde kendilerine Kürt demektedirler. Bunun örneklerini, sebeplerini, sonuçlarını Tarihçiler ve araştırmacılar yazmışlardır. Kayıtlara da geçmiştir.

Soru şudur:

Nasıl oluyor da, (sizin ifadenizle) asimile olan Türk aşiretleri hala bu vatanda yaşıyorken ve Türkçeyi unutmuşlarken, Kürtçeyi unutan bir tek bile Kürt bulunmazken, biz (siz, devlet idarecileri) Türkiye’nin, Kürtleri asimilasyona tabi tuttuğunu dünya âlemin önünde, televizyonlarda söylersiniz. Biraz insaf demek hakkımızdır.

12 Eylül idaresinin yaptığı hataları, devletin rutin bir uygulaması olarak anlatıyorsanız yine yanılırsınız. O hatalara sizden çook evvel bizler karşı çıkmıştık. Biliyorduk ki, o günlerde yapılan bilinçli uygulamalar (yasaklamalar), bugünlerdeki söylemlere zemin oluşturacaktır.

Bir şey söyleyeyim mi?

“Bin yıllık kardeşliğimizi” siz bile bozamayacaksınız.

13 Kasım 2012 Salı

Avcı, Tavşan ve Su



Bir ayağı topal yaşlı bir adam, dededen kalma tek kırma, çakaralmaz tüfeği ile ava çıkar.

Ormanda orayı, burayı dolaşırken karşına bir tavşan çıkar. Geçmişinde karşılaştığı avcıdan yediği bir saçma aklının bir köşesinde duran bir tavşan. Yarayı almıştır ama öldürücü olmayan, akılları başa getiren bir yara.

Topal avcı ile göz göze geldiklerinde, tavşan karşısındakinin kim ve ne işle meşgul olduğunu hemen anlar ve dönerek koşmaya başlar. Avcı bu ya, vuramayacağını bile bile basar tetiğe. Fişek patlar, saçmalar yayılır. İsabet almaz tavşan, ama patlama sesi aklını başından alır. Koşusunu hızlandırır. Öylesine koşar, öylesine koşar ki, dili bir karış dışarı çıkar. Fakat koşmaya da devam eder.

Bir yudum su olsa da içse. Ne mümkün, su içecek sıra değildir, zaman koşmak zamanıdır, zaman canı kurtarmak zamanıdır, zaman çocuklara, aileye kavuşmak zamanıdır.

Koşmaktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette bir dereyle karşılaşır. Arkasına bakmadan, “şu dereyi geçebilirsem kurtulurum” diye düşünür. Suyun üstünde yüzmekte olan bir odun parçasının üzerine atlar, bu arada derin ve sık nefes almaktadır. Susuzluktan da nerdeyse ölecektir.

Suyun üstünde odun parçası ile birlikte yavaş yavaş bir oyana, bir bu yana dakikalarca seyahat eder.

Derenin karşı tarafına zor da olsa geçer. Odunun üstünden atlayarak sudan çıkar. Koşmaya devam eder.

Susuzluktan bitap bir derecede yığılır kalır, bir ağacın gölgesinde.

Bir süre sonra, evine su taşıyan bir çocuk, testisini düşürür ve dereden aldığı su boşalır.

Tavşan suya kavuşur. Yeterli olmasa da susuzluğunu giderir. Gücünü toplar ve evine kadar gider.

Bilmediği alanlarda dolanmamaya karar verir.

Kendisine zararlı avcılarla bir daha karşılaşmamak için dua eder.

Hayatının sonuna kadar, çözemediği tek soru şudur.

O kadar susuzluk çektiği halde ve derenin içindeyken, neden bir-kaç yudum su içmemiştir?

Kendisine hangi güç mani olmuştur?

12 Kasım 2012 Pazartesi

Milletvekili Adaylarını Seçmen (Halk) Belirlesin:



Genel milletvekili seçimlerine az bir süre kaldı. 2 yıl bu çalışmayı yapmak için yeterlidir.

Öteden beri tartışılan ve neredeyse bütün seçmenlerin, (halkın, insanların, milletin) şikâyetçi olduğu husus, milletvekillerinin, siyasi parti genel başkanlarının seçtiği ve tabii olarak onların sözünden çıkmadıklarıdır.

Çözüm nedir?

Gayet basittir.

Mevcut siyasi partiler ve seçim kanunları uygulamadayken bile yapılabilir;

Her seçim bölgesi için oluşturulacak, talep sayfaları ve sebepleri her gün, (her hafta da olabilir) tek tek incelenerek, halkın belirlediği isimler takibe alınır. Yine milletin tespit ve tercihleri arasında bulunan isimler hakkında insanlardan (seçmenden) gelen eleştiri, yergi ve övgüler dikkate alınarak önümüzdeki iki yıl içinde o sayfada olması gerekenler ve olmaması gerekenler tespit edilir.

Her seçmen bölgesine ayrılan sayfada, milletvekili olabilecek nitelikteki adaylar artık bir milletvekili gibi halkın arasında, sorunlarla baş başa bir hayat yaşayacaktır.

Seçimler vakti geldiğinde ise;

Parti genel merkezi, o sayfalardaki adaylar üzerindeki (devamlı çalışmalarla) bilgisini netleştirir. Son kararı yine halka müracaat ederek verir.

Kesinleştirdiği son listeyi yeniden seçmene sunar.

Nihai karar verildikten sonrada, artık seçim startı verilmiş olur.

Başarmak inanmaktır.

Aşılamayacak kale yoktur.