29 Haziran 2012 Cuma

Kanadı Kırık Kuş



Yağmur çiseleme dönemini bitirmiş neredeyse sağanak sınıfına atlamak üzereydi. Esen rüzgârla yağmurlar savruluyordu, gökyüzü kara bulutlarla kaplanmış, bulutlar handiyse yeryüzüne değecek gibiydi. Can, paltosunun yakalarını kaldırdı, otobüse yetişmek için hızlı adımlarla yürümeye başladı. Yağmur hızını artırmıştı. İyice kafasını paltonun içine sokmaya çalıştı. Elleri cebinde yürüdü.

Bir güvercin. Sırılsıklam ıslanmıştı. O da ne? Kuş yürüyemiyor, vücudu üstünde sürükleniyordu adeta. Kuş, başını Can’dan tarafa çevirdi. Yardım ister gibiydi. Eğildi, eline aldı kuşu. Kanadı kırılmıştı. Kanadının altında kan vardı. Kanadını toplayamıyordu. Paltosunun düğmelerini açtı, kuşu vücuduna yapıştırdı. Diğer eli ile paltonun önünü tutmaya çalıştı.

Ne yapmalıydı? Bir anda otobüse binmekten vazgeçti. Yolun karşı tarafına geçip kenarda müşteri bekleyen dolmuşa bindi. Ulus’a gidecek ve komşuları Veteriner Hayri Bey’e kuşu gösterecekti. Ya bir otomobil çarpmıştı, ya da kendini göremediği bir duvara bindirmişti. Zavallı kuşçuk.

Dolmuştan indiğinde, yağmur iyiden iyiye şiddetlenmişti. Koşarak veteriner kliniğinin bulunduğu sokağı buldu ve kliniğin kapısını aceleyle açıp içeri girdi. Sırılsıklam olmuştu. Nefes nefese selam verdi, paltosunun içinden kuşu çıkartarak Hayri Bey’in önüne bıraktı. Islak paltoyu, çıkardı astı. Mendili ile elini, yüzünü, başını kurulamaya çalıştı.

Hayri Bey; -“Kanadı kırılmış” dedi. “Bir şeyler yaparız.” Kanadı kırılmış kuş uçamamış.

“Derin düşünen akıl sahipleri” ve “İnsan’a üfürülen ruh” apansız açılıverdi.

Beyninde şimşekler çaktı bir anda. Başı döndü, içinden “eyvallah” dedi. “Kanadı kırık kuş uçamazdı, tek kanadıyla uçmak mümkün değildi…” nasıl ki, iki kanadı vardı kuşun, nasıl ki, kanatlarından birisi devreden çıkınca yerlerde sürünüyordu!..

Her iki kanatta aynı amaca yönelik olarak hareket etmeli, tek bir beyinden aldığı direktifi aynı anda, ama çatışmasız olarak, aykırı hareket etmeden, çelişkisiz, amaç birliği içinde hareket ederek kuşu havalandırmalı ve istediği yöne uçurmalıdır. Aksi mümkün değildir. Her iki kanatta aynı amaç için çırpınmalıdır. Her kanat kendi istediği biçimde çırpınırsa, biri sağa, diğeri sola gitmek isterse kuş olduğu yerde kalakalacaktır.

Akıl ve mantık vardı insanda, yanında ise duygu ve hayaller. Her ikisi kuşun kanadı gibi idi. Her ikisi amaç birliği içinde oldukları vakit, insanı alıp istenen hedefe vasıl edebileceklerdi. Akıl kanadına tabi olanlar makine hayatını yaşayıp, zevksiz, hedefsiz, nursuz olacaklar, duygu kanadına tabi olanlarda melankolizmin esaretinde olacaklardı. Görüş açısı daralacak, her iki halde de tek kanat çalışacağından mutsuzluk, haset, kin, kıskançlık, ilerleyememe.. Gibi hastalıklar insanı saracaktır.

“Hikmeti dilediğine verir. Kime Hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiştir. Bunu, derin düşünebilen akıl sahiplerinden gayrısı anlamaz.” (Bakara/269) Hikmet ve akıl ölçüsü, nizamın düzenleyicisinin isteği. Ayette bildirilen “anlamaz” kesin bildirimi, mühürlenmekle birlikte olmalıdır. Kanatlarından birisinin emrine girenler, yani hareketsiz olduğu yerde çakılı duranlar, nasipsizler. “..İşte haddi aşanların kalpleri üzerine böyle mühür vururuz.” (Yunus/74)

Hayri Bey, yarım çember çelik bir tel ayarladı, etrafını ince süngerle doladı. Kuşun kanadındaki kemikleri birleştirip, hazırladığı tel aparatı kanadın üstünden doğru adeta yapıştırarak, bezlerle sardı. Kanat tüleklerini kopardığı için ve kanadına telden aparat takıldığı için kuş artık hiç hareket edemiyordu. “Böylece on – on beş gün kalmalı Can Bey” dedi. Sonra çıkartacağız. Kuş hareket etmeye çalışacak ama edemeyecek, çünkü kanadını kaldıramayacak. Sizlerde seyretmekten rahatsız olup, üzülebilirsiniz, ama yapabilecek bir şey yok. İyileşmesi için bu son şansı. Artık idare edeceksiniz.” Deyip yerine geçti.

“Can Bey, çok telaşlı geldiniz ama hallettik bakın. Haa birde, ben kuşla ilgileniyorken, sizi de seyrettim. Sanki buralarda değildiniz. Hayırdır, bir problem mi var?”

-“Yok, yok bir şey yok. Siz tedavi ile uğraşırken, kanadı olmayan kuşun uçamadığı üzerine biraz düşüncelere daldım. İnsan da böyle diye düşündüm. Tek kanadı ile uçamıyor insan da.”

Doğrudur, diye tasdik etti Hayri Bey. Maddi ve mana âlemlerini aynı anda aynı hedefe kilitleyemezse insan da uçamaz Can Bey. Doğrudur. İnsan için de akıl ve ruh iki kanat gibidir. Her iki kanadında sağlıklı olması, hedefe varılmasında önem arz eder. Kanatlarından birisi kırılır veya yaralanırsa mutlak surette bir doktor gerek, senin bana gelmen gibi. Doktor deyip geçme Can Bey. Her tabela asan da usta değildir, acemidir, yetkisiz ve yeteneksizdir. Bizler bilemeyiz, tabelasını görüp gireriz, belki de bir tanıdığın referansı ile gitmişizdir. Usta olduğunu, ehil olduğunu bilemeyiz, bu sebeple daima Allah’tan iyisini, doğrusunu talep etmeliyiz. Yolumuzun aydınlık, işimizin kolay olması için mihmandarımızın ehil olmasını, doğru olmasını talep etmeliyiz ki, onlar bizi bulsun.

Kuşu bir kutuya koydular, kutuyu koltuğunun altına aldı ve selamlaşarak çıktı klinikten, eve gidebilmek için dolmuş durağına doğru yürüdü.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Küfür’ün Tadı



Küfr’ün acı tadını bilmeyenlerin, imanın lezzetinden bahsetmesi beyhudedir. Taa ki, iman, küfür ve küfrün tanınmasından sonra pekişir.

Nasıl öğretmişlerdi, Şeytan Meleklerin hocasıdır. Şeytanını tanımayanlar, şeytanına secde ettiremeyenlerin secdeden, namazdan bahisleri de beyhudedir. Nefsini Müslüman yapmak budur. Müslüman olacak nefsindir. Değilse, fıkhın bildirdiği malumatların, yapılmasını emrettiği farzların ezbere yapılmasının hiçbir anlamı ve önemi yoktur. İş odur ki, nefsine kelime-yi tevhidi getirttiririsin. Nefsini secdeye vardırır, şeytanını ram edersin.

Şahadet kelimesi aşk ile bertaraf olan nefisten sonra dile gelir ve şahit olarak Müslümanlığa adım atarsın. Ezbercilikle, atalarımızın bildirdiği üzere yapılan ritüellerle İslamiyet’in bir ilgisinin olmadığının bilinmesi gerekir. Onun için, küfür tam olarak bilinmeden, anlaşılmadan iman bilinemez, anlanamaz, tadılamaz…

Buraya kadar söylenilenlerden, içinde bulunduğumuz durumun gözden geçirilmesinin gerektiği sonucunu çıkartabiliriz. İnandıklarımızı ve inkâr ettiklerimizi sıralayarak hangilerinin doğru ve/ya yanlış olduklarını çıkartmalıyız. Belki de -iman- diye sarıldıklarımızın küfrün kendisi olduğunu anladığımızda, fikrettiğimizde gerçek imana yol açıldığını da fark etmiş olacağız. Kur’an’ı Kerim ile Peygamberi vasıtasıyla bildirdiklerinin inceliklerine vakıf olmaya çalışılmalıdır. Kabaca, anlamların zahiri manaların bizlerin anladığımız gibi olmadığını da kavramaya çalışmalıyız. Kitabullah bir mecazlar âlemidir. Mecazların inceliklerine, derinliklerine nüfuz etmeye çalışmalıdır. Durup dururken hiç kimseye açılma vaki olmaz, neden dersek, çalışmayana, düşünmeyene, fikr etmeyene, üzerinde tefekkür etmeyene, verilen görevleri tam olarak yerine getirmeyene verilecek ne olabilir ki? Burada bir karşılıktan söz edilmiyor. Tamamen kişinin kendi kendine yapacağı iyilikler, güzellikler, tevazu, kibirden vazgeçmek.. gibi eylemlerin ve ibadetlerin peşinden insan olarak elde edilebilecek kazanımlardan söz edilmektedir. Karşılık olarak değil.

“aslı olmayana iman” (Nahl/72) tam da anlatmak istediğimiz budur. İman diye bağlandığımız bir takım değerlerin, yoksa “aslı olmayana mı” olup olmadığını nasıl test edebiliriz ki, sanırım ancak Küfrü tanıyarak.

Perde açılınca görülür ki, iman diye bağlandıklarımızın tamamı küfürden ibarettir.

İşte, kutlu iman yolunun başlangıcı.

26 Haziran 2012 Salı

Sosyal Medyada Yorumlar



**

Bir ileri demokrasi örneği daha…

İstanbul Atatürk Hava Alanında, THY’den işten atılan sendikalı işçilerin haklarının aranması için eylem yapan sendikanın eylemlerinin durdurulmasının yolu bulunmuş.

Atatürk Hava Alanında eylem yapmak tümden yasaklanmış.

Mektepleri de kapatın gitsin.

**

Başbakan muhalefet liderlerine düşürülen uçakla ilgili bilgi vermek üzere Başbakanlık Konutunda görüşmeye davet etmiş. Devlet geleneğimizde olan bir kurumdur bu. Yadırganacak bir tarafı yoktur.

Sanırım görüşmede, olayın oluşumu, gelişimi, haber alınışı, ara-tarama faaliyetleri, Suriye’nin niye böyle bir olaya sebep olabileceği hususlarında bilgi aktaracak Başbakan.

Şöyle bir talepte de bulunabilir mi acaba?

Suriye’ye asker gönderme ve savaş ilanı!

Neden olmasın. Bugüne kadar her şeyi kendilerinin bildiğini ısrarla söyleyenlerin, muhalefet liderlerini böyle bir toplantıya çağırmaları, sadece bilgilendirmek olmamalı.

Haa… Bir de, NATO ve ABD tarafından yalnız bırakıldığımızı itiraf edebilir Başbakan. Bu halde ise denklem çok bilinmeyenli hale gelir.

Öyleyse zor soruları yık muhalefete gitsin.

**

Aklı düşünmekten, hafızayı hıfz etmekten, ruhu dinginlikten koparan tek sebeptir başkasının gündeminin peşinde sürüklenmek. Bir kere bile bu “fasa fiso”yu bırakıp, hür insan olabilme lezzetine varınca geriye dönüp baktıklarında geçirdikleri anlara yanacaklar, hayıflanacaklar.

 İş işten geçmedi henüz. Mekteplerin vazifeleri de hür düşünmeyi (olabilmeyi) öğretmektir aslında. Zor bir süreçtir.

Savaş dönüşü: “büyük savaşa giriyoruz” kelamı ne kadar zorlu olduğuna işarettir.

Konuyu gündeme taşımanız isabetlidir, teşekkürler Sayın Hocam.

**

Suriye'nin Türkiye sınırlarına yığınak yapması üzerine kırmızıçizgilerimiz Clinton tarafından ABD'den deklare edilmiş ve bizde eleştirmiştik. Üzerinden bir hafta geçmeden aynı yerden uçağımız düşürüldü. Bu ana kadar Dış İlerimizden bir açıklama gelmemişti. Hatta Muhalefetten de gelmedi. Demek ki, kırmızıçizgilerimizin belirlenmesi ve deklare edilmesi de emperyalist güçlerin eline bırakılmıştır. Bu gibi durumlarda, dar parti menfaatleri ve çekişmeleri değil, birleşip milli politikaların uygulamaya geçirilmesi yolunda çabalar içinde olunmalıdır. Hükümete de bu yönde telkinler yapılmalıdır. Gerçi, ne kırmızıçizgimiz, ne politikamız, ne de inancımız kalmıştır. Yapılması gereken, Kendimize dönmek ve kendimize dönmeyi becere bilmektir. Milli Bekaanın muhafazası kendimizden geçmektedir. Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur. Dün okuduğum bir yazıda (ismi lazım değil) yazar arkadaşımız bu durumu (içe kapanmak, dünya ile ilişkiyi kesmek..) gibi (ulasılcılık) yakıştırması ile suçlamak istemiştir. Biz kendi aramızda bile maalesef bir fikir ve duygu birliği sağlayamamış bir havası veriyoruz. Kendine dönmenin neresi içe kapanmaktır? Bu suçlama neo-liberal ve dinciler tarafından yapıldığını biliyoruz. Konuştuğumuz kelimelerde bile, kavramlarda bile birlikteliği sağlayama mışız...

Sağlık olsun. Saygılar.


25 Haziran 2012 Pazartesi

Anmak Nedir, Anılan Kimdir?



Anmak, hatırlamak, zikir, aynı manaların taşındığı kelimeleridir. Kur’an’ı Kerim “ancak hatırlamak (hatırlatmak)-anmak- için” gönderilmiştir.

Sık sık vurgulandığı üzere dünyadaki tek görev -hatırlama-dır. Biyolojik beden, insanın dünya serüveninde yaşam süresini geçireceği bineğidir. Bir gün -ölüm- denen olay vukuu bulduğunda biyolojik bedende toprağa gömülecektir. Kimine göre bir sondur bu, kimine -insana- göre yeni, yepyeni bir başlangıç. Dünya ömrü bilinen kadarıyla milyar yılı doldurmuştur. Bu bizim müspet ilimler vasıtasıyla bildiğimiz. İnsan ömrü ise 60 - 100 yıl arası, ortalama 80 yıl diyelim. Dünya ömrünün içinde bir insanın yaşadığı yıl bir hiçtir. Peki, neden bu kadar kısacık bir ömrü yaşamak için dünyaya geliyor ve kimine göre ölerek yok olup gidiyoruz? Beden toprağa karışıyor ve geriye hiçbir şey kalmıyor!

İman girer devreye bu noktada. Kur’an’ı Kerim İnşikak Sure 19. Ayetinde sırrı açığa vurur. “Mutlaka siz, boyutlar değiştirerek o boyutların uygun bedenlerine dönüşeceksiniz!”(Diyanet İşleri internet sitesi Kur’an mealinde ayet şöyle açıklanır: ‘Şüphesiz siz halden hale geçeceksiniz’) bir okuldur dünya, öğrenilecek, hatırlanacak, anılacak verilen sözün üstüne gidilecek ve sözünde durulacak. Bunu ilk mektebin birinci sınıfı gibi düşünecek olursak, öğretmenin bir yıl içerisinde öğrettiklerinden sorumlu olan talebe yapılan sınavı başarırsa ikinci sınıfa geçecektir. Hepsi bu. Cennet hayatı yaşanılası bir güzellik. Hakikati inkâr etmek ve edenlerle birlik olmak ise cehennem hayatıdır. Lazım olan, istenen, hakikati bilerek ve isteyerek hatırlayarak, bedenin toprak olması aşamasından sonraki hayata hazırlanmaktır.

Esmalar, Kur’an’ı Keriminde ve Peygamberi Hz. Muhammed tarafından bildirilmiştir. Bizden istenen dünya hayatında bu isimleri hatırlamak, anmak, bilmektir. Peki neden?

İsimler yaratılana verilmiştir. Her yaratılanın bir ismi vardır. Her isim kendindendir. Her yaratılan da kendindendir. Allah ismiyle, yaratılanlarından ayrılmış ve tamamını kuşatıcı bir haldir. İsimleri öğrenerek ve anarak yol bulunur. İstenen de, arzu edilen de budur. Taa ki, Allah ismi ile işaret edilenin varlığına herhangi bir eş koşulmasın, O her şeyden münezzeh, münezzehiyetiyle kendini kabul ettirir, verilen isimlerden hiç birisi onu anlatmaya yetmez. Eş koşulmayı istemez. Benzeri de yoktur. “isimleri öğrettik” kelamı buraya da işarettir. Kur’an’ı Kerim zikirdir, anıştır, hatırlayıştır.  Tamamıyla kendisini anlatır. Hatırlamak ise İnsan’a hakikatini anlatmaktır. Hakikati yaşatmaktır. Hakikatini öğretmektir…

“Ey iman edenler… Üzerinizdeki Allah nimetini hatırlayın…” (Mâide/11)

“Bir zaman Musa, halkına şöyle demişti: ‘Ey halkım, üzerinizdeki Allâh nimetini hatırlayın; içinizde Nebiler meydana getirdi ve sizi melîkler kıldı; âlemlerden hiç kimseye vermediğini (insana has olan yeryüzünde halife olması bilgisini) size verdi.” (Mâide/20)

“… de ki; ‘Ona (tebliğ etmeye) karşılık sizden bir ecir istemiyorum… O sadece insanlara (âlemlere) hatırlatmadır!” (En’am/90)

Hatırlanan, anılan kendisidir. Zikredilen kendisidir.

Şimdi şu soruyu sormanın vaktidir: Hatırlayan (anan, zikreden) kimdir?

Allah, en doğrusunu bilir.

Not: Ayet mealleri, Ahmed Hulûsi, Kur’anı Kerim Çözümü’nden alınmıştır.

22 Haziran 2012 Cuma

Aklı Sıra Millete Korku Salıyor


Şimdi işlenen ve bizlere yutturulmaya çalışılan husus şudur: “Kandil dağı çok zor dağdır. Askerinizi, kamyonlarınızı, toplarınızı, tanklarınızı… Oraya taşımak zordur. Hadi bir-iki ayda taşıdınız diyelim, oradaki militanlar gitmişlerdir, sadece karşınızda Iraklı Kürtleri göreceksiniz. Haydi beklediniz diyelim, boşa zaman harcayacaksınız. Siz oradan ayrıldıktan sonra militanlar yeniden gelip yerleşeceklerdir.” M. Ali Birand haber programında böyle yorumladı. Mealen alıntıladık. Bu ve benzeri yorumları, PKK muhiplerinden duyacağız demektir. Sıradan bir cahilin yorumudur bu. Kurmaylık öngörüsü bulunmayan, ileri strateji bilgisinden yoksun, dava adamlığı öngörüsünü gerilere bırakmış garip, cahil, sıradan bir yorum. Aklı sıra millete korku salıyor. Benzer yorumları sahibinin sesini dillendiren pek çok “dolma kalemden” duyabilirsiniz. Biliyoruz ki, düdük ötünce hep bir ağızdan aynı şarkıyı mırıldanırlar.

Biz askerlik eğitimi almadık, kurmay da değiliz, ne strateji geliştirme yeteneğimiz var nede harp sanatını planlama ve uygulama becerimiz. Akıl verecek halimiz de yok. Ama önümüze aldığımız ortaokul seviyesindeki bir haritayı okuyabilme, oralarda yol bulabilme becerimizi de denemek isteriz.

Dağlık, sarp kayalık ve zor bir bölge olduğu muhakkak. Peki kurmaylık zekası burada devreye girmeyecekse ne zaman girecek? Yoksa kurmaylarımız PKK muhiplerinin sözlerini mi dinleyip iş yapacaklar? Ne münasebet, ne münasebet!

Türk milleti olarak devletimizin en kolay istihbarat alabilmesi gereken bölgedir söz konusudur olan. Etrafı Türkler ve Kürtlerle çevrili (bir kısmı da Arap) bölge istihbaratımızın at koşturduğu yerler olmalıdır. (Böyle değilse sorgulanır zaten). İlk yapılacak iş, Telafer, Musul ve Erbil güvenli bölgeler haline getirilir. (Hiç itiraza gerek yok, anılan yerler zaten bizimdir, nüfusun çoğunluğu da Türk’tür) Yeteri kadar asker, istihbarat elemanı, teçhizatla kuvvetlendirilir. İran ile anlaşılarak militanların İran üstüne doğru hareketleri engellenir. Daha önceden Türkiye sınırları içindeki dağlar ve mağaralarda çembere alınmıştır. Kalıyor, Kandil’deki militanların hareket ettirilmesi. Kısa bir süre içinde teker teker kucağınıza düşecekler, pişmanlıklarını söyleyeceklerdir. Zafere odaklanmış, meselenin bitirilmesine and içmiş siyasi ve askeri iradelerin birleştirilmesi olacaktır çözümün başlangıcı.

Bıkkınlık, yılgınlık ifade eden ve en üst mevkilerdeki yetkililerin ağzından çıkan ve millet olarak pek garipsediğimiz bazı konuşmalar, evlad-ı vatanın azmini, direncini kırmaktadır. vaktiyle şöyle söylerdi yetkililerimiz: “PKK silah bıraksın, Türk adaletine teslim olsun”. Bu söylemi bıraktılar, artık şöyle söylüyorlar: “PKK silah bıraksın.” Bu laf değildir. Geçenlerde, karakol baskını ardından Başbakan Meksika’dan şöyle seslendi: “PKK silah bıraksın, hangi devlete gitmek istiyorlarsa gitsinler.” Milleti yenilgiye alıştırmanın yolu mudur, yılgınlığa sevk etmenin alıştırması mıdır? Anlayabilene aşk olsun. Bu sözlerde, bu değişimde ben şunu görüyorum. Türk Devleti PKK’ya zımnen af getirdi. Daha başka nasıl anlamamız gerek?

Teröristi bertaraf etmeden, terörle mücadele safsatadır.

Karakol baskını ardından dağlara asker yığıp, sağı solu bombalamak iş değildir. Militanların dağlardaki hareket kabiliyetini yok etmek önemlidir. Madem bombalamakla işlerin hallolacağını biliyordunuz bu güne kadar niye beklediniz diye sorar millet. Cevaplayamaz zor durumda kalırsınız. Ayrıca millet evlatlarını da intikam gibi duyguları yaşatmak doğru değildir. Her ölen PKK militanı haberi TVlerden verildiğinde gülümseme mi oluştuğunu zannediyorsunuz. Yanlışın üstüne yanlışla gitmek, tedavisi zor sonuçlara sebep olabilir. Ölümler hiçbir zaman zevk vermez insanımıza. Kamuoyunun infialini söndürmenin yolu bu değildir.

“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, PKK’lı hainlerin yuvası olan Kandil’i yok edebilecek güce sahip olduğunu” söyleyen Genel Kurmay Başkanı’nın bu sözü ise yanlıştır. Neden mi? bu söz sokak kahvelerinde oturan her bir insanımız tarafından söylenegelmektedir zaten. Başkanlar konuşmaz, yapar. Kurmaylığın işi strateji geliştirmek ve emir vermektir. Ağlamak değil.

Serinkanlılıkla, vakarla, Türk gibi olarak çözülemeyecek bir sorun yoktur. Kazanılamayacak bir savaş yoktur.

Böyle bilir, böyle söyleriz.

21 Haziran 2012 Perşembe

PKK, Kürt ve Çözüm



Adını “Kürt Sorunu” koydular. Şimdi ise PKK’dan şikâyetvari söz ediyorlar.

Neymiş, PKK saldırdıkça “barış gelmeyecek”miş!

Pehh..

Canavarı, besle, büyüt, sonra da şikâyet et.

Önce anlanmalıdır ki, PKK tek yerden emir almıyor. Türkiye olarak hangi problemin üzerinde bulunuyorsak ve o çözüm çabaları hangi devletin amaçlarına ters geliyorsa onlardan PKK’ya emir gidiyor. Silahlı örgüt onların emirlerine ve menfaatlerine göre eylem gerçekleştiriyor.

Çözümü sadece PKK ekseninde düşünür ve ele alırsanız yaya kalırsınız. Çabalarınız havada kalır. “Çözüm” dediğiniz süreç aslında, sonu parçalanmaya varacak olan ihanet sürecidir. Problem, ne dağdaki eli silahlı eşkıyanın hoyrat baskınları, ne de bu baskınlarda beklediğimiz görevi Hakkıyla yapamayan güvenlik görevlileridir. Ayrıca çözüm Kandil Dağı ve onları organize eden dış güçlerin etkisiz hale getirilmesinden geçer. Kimdir bu dış güçler?

Bebek Katili’nin Suriye’den dışlanmasından sonraki aşamaları gözden geçirecek olursak, atıfta bulunulan devletler bir bir göz önüne gelecektir. Teslim edildikten sonraki PKK eylemleri gözden geçirilecek olursa, eylem öncesi Türk Devleti olarak yapılmak istenen ataklarında ayrıntılarıyla elenmesi ile yapılan eylemler arasındaki irtibat değerlendirildiğinde her şey ortaya çıkacaktır. En barizi ise, Mavi Marmara gemisinin Filistin’e yardım götürmesi sırasında İskenderun’da bulunan askeri birliğe yapılan saldırıdır. Kimin istediği ve PKK örgütünü kimin kullandığı orada net olarak görülmektedir.

Bir-kaç gün önce, Dağlıca Baskını ise, Başbakan’ın Meksika gezisine ve oralarda yaptığı görüşmelere ne kadar bağlı olduğu, olayları dışarıdan -basından- izleyen bizlerin bile bilgisindedir. O toplantılarda alınan kararlar, üzerinde durulan konular Dağlıca Baskınının ipuçlarını verecektir.

Bu noktada, “anlık istihbarat”, “stratejik ortaklık”, “sıfır sorun”… Gibi dış politika argümanlarından henüz bahse gerek bile görmedik. Sorun denilen şey, uygulanan politikalar, hesapsız dostluk ram oluşları, güvenilmez bilinen -devletlere ve kişilere- sonsuz itimat gösterileri, onların sundukları ve propaganda ettikleri anlamsız uygulamalar ve kanunların kendisidir.

Çözüm daima kendi içindedir. Kendindendir. Kendini ihmal ettiğin sürece çözüme de uzaksındır.

Huzur, barış kendini bilene çokta uzakta değildir.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Romantizm Suçlaması ve Tasavvuf


Sahtecilik savunulmaya başlanıldığında, zevk alınması gereken tüm değerler alt üst oluyor. Cehaletini de bilinen doğruların ters yüz edilmesiyle savuşturuyor bir anlamda.

Adeta hakaret etme hürriyetine sahip olunarak, sıranın ‘romantizm ve tasavvuf’ olmadığını bildiriyor. Aklınca bizi ‘romantizm’ ile suçluyor.

Batı kaynaklı romantizm sözünün ömrü şurada toplasan yüz elli yıl etmez. Daha genç, tazecik, lügatlere yazıldığı günden beri mürekkebi kurumadı henüz… Üzerinde yüzlerce fikir adamı tartışma yaptı, binlerce yazarın ‘roman’ adı altında yazdığı kitaplar rafları dolduruyor, buna rağmen kelime ve serencamı daha tasavvuf kelimesinin T’si kadar bile arşivlere bilgi, hatıra, kitap, bilim… Bırakmamıştır. Olsun, biz suçlanmayı, aşağılanmayı göğüsleyebiliriz.

Konu hakkında onlarca yazımız bulunduğunu arşive girip bakmasını rica ettiğimiz de bile, kendisinin eli boş olmadığını yine küçümseyerek bize söylemesi dayanılır gibi değildi. Kırılmadım. Kırgın değilim. Hep en iyisini sen bilirsin. Sen en büyüksün. Bir bakışta Allah ayetlerinin manasına vakıf olur, bir görüşte cümle anlamları hıfz edersin. Biz bunlardan uzağız. Anlamayız. Hakk’lısınız. Ayrıca, sizin bilginiz mutlaktır. Sizin kabulleriniz ilahidir, bizim bilgimiz ise kısır, sade ve hatta bayat.

“Hayalcilik” manasını yükleyerek konuştu besbelli, Bu Victor Hugo’yada bir bindirme idi bence. Düş gücünün hayata geçirilmesi olarak tanımlasak bile romantizmi, bizim hiçbir yazımızda, mesajımızda “kuralsızlık” savunuculuğu yaptığımız kanıtlanamaz. Kaldı ki, biz “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” inanışında olduğumuzu defalarca belirtmiştik. Romantik kuşakların ebedi kıblesi Byron bile bu suçlamadan nasibini almıştı. Hayatın acımasızlığını dile getirmek sadece romantizm ile anlatılabilir miydi? Veya Namık Kemal İntibah’ı yazdığı için suçlu mu addedilecekti?

Bütün söylenilenlerden geçtim. “İnsan” özüdür düşünce binamızın.

“Beşeriyet” elbisesini soyunamamış olanlara da saygılıyız, ama haddimizi biliriz.

Koca Yunus’un sözleri anlatır muradımızı.

Sözü bilen kişinin,
Yüzünü ak ede bir söz.
Sözü pişirip diyenin,
İşini sağ ede bir söz.

Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz…


16 Haziran 2012 Cumartesi

‘Miraç’ Niyazi Mısri’den…



Hatm-i cem-il mürselinin fahrıdır fakr-u fenâ,
Hatm odur kim bir ola yanında hem şâh-ü gedâ.

Devlet-i dünyâ seni bir rütbeye muhtac eder,
Devlet oldur sana her bir rütbeden vere gınâ.

Belki Mûsa’yı telemmüz eylese etmez kabûl,
Hızr ile hem-râh olan kes eylemez çün-u çerâ

Dersin aklından alursun bil sana olmaz delil,
Dersini var Hakk’dan al kim ilmin ola reh-nümâ.

İzzet istersen yürü var bekle zillet kapısın,
Ateş-i a’dâ ile kayna olunca kimya.

Kâb’e Kavseyni ev-ednâ da ikâmet eyleme,
Zat-ı baht nûruna yan, bul makâm-ı müntehâ.

Mısrîye hatm-il makâmat oldu her şeyden ferağ,
Zâhir u bâtında kalmadı ebed illâ Hüdâ

(Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün)

"Kutlu olsun..."

14 Haziran 2012 Perşembe

Dostluk’ta Sevgi, Düşmanlık’ta Kin



Dünyadaki kavgaların, çatışmaların, çelişkilerin sebebi dünyanın kendisidir.

Düşmanlık, dünyanın dünyevilik kokusundan kaynaklanır. Başka diyarları tanımamış kişi için kendi vatanı ne ise, dünyalık da odur sahibi için. Gerekirse öldürür, eziyet eder, zalimliğin en uç noktalarına kadar vardırır zulmünü.

Sevgi, dünyadan uzaklaşanda gül verir. Gül kokusu dostluktur. İyiliktir. Güzelliktir. Yardımcı olmaktır. Misafirperverliktir. Hâsılı güzellikler ve güzelliktir sevgi.

Kavganın da, sevginin de kararı makbuldür.

Çok fazla dostluk gösterisinden uzak durmalıdır. Abartılarak, her gün, her an birliktelik, anlamsız savunmalar, bilerek arkadaşının hatalarını örtbas etmeye kalkışmak ileride çaresiz dertlere vurabilir başını. Olur ya, bir gün aranız açılır arkadaşınla. Güzel günler gözünün önünden hiç gitmez, hatıralar hep aklındadır. Hayıflanırsın, üzülürsün. Verdiğin emeklere yanar, geçirdiğin zamanlara acırsın. Kanatır bir yerlerini, kederden bitap düşersin.

Çok fazla düşmanlık gösterisinden de uzak durulmalıdır. Küslük birkaç günle (hiç olmamalı ya) sınırlı olmalıdır. Kırıcı, yaralayıcı tavırlardan kaçınılmalı, düşmanlığı düşmanca değil, kırarak, dökerek, yaralayarak değil, birkaç küçük sitem sözleriyle bitirmelidir. Olur ya, bir gün düşman dediğiniz kişi ile samimi olursunuz, dost olursunuz. O vakit, düşmanca geçen günleriniz hatırlandıkça kanatır, yaralar, üzer, kedere boğar seni. O çirkin günlere, hınçla, hasetle geçen o yakıcı günlere yanar, geçirdiğin zamanlara acırsın. Kanatır bir yerlerini, kederden bitap düşersin.

Orta yol karardır.

Sevgimizde de, düşmanlığımızda da orta yol.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Riya ve Barış


Çıkmaz sokak; hem riya hem barış. Sonunu bulmak zor. Nereye kadar riya, nereye kadar barış? Tersten söyleyelim.

Riya görülemezse, barışın da önemi yok.

Barış; senin, Sen ile sözleşmesi.

Riya; sen ile Sen’in kavgası.

Birisi bilinmeden, ötekinin anlaşılamadığı bir dünya.

Aslında bu dünyada yaşayan biz.

“Sulh” ile “Riya”nın savaşı.

Ve…

Daima bir birinin içine geçip, bir bütünü karartan kurumlar.

Daima herkesin riyadan kaçarken, barışa koştuğu ama daima çelişkili ve kavgalı bir halin mevcudiyeti… Anlaşılamayan budur. Kavga da buradadır.

Kimi barış derken riya, öbürü riya derken barış.

Son söz.

Anlaşamazlar.

Riyayı gören barışsever riyakâr, barışı gören riya düşmanı riyakâr.

Ne barışı biliyoruz, ne de riyayı.

Geçip gidiyoruz. Halimizce…

11 Haziran 2012 Pazartesi

Hangi Kitapları okumalıyız?


Sık sık karşılaşırım okunan kitaplarla ilgili tartışmalara.  Neleri okumalıyız, nasıl okumalıyız. Okurken not almalı mıyız, yeni karşılaştığımız bir tespit veya teklif halinde dönüp o konuyu araştırmalı mıyız?

Her kesin kendine has bir okuma tarzı vardır. Bu zaman içinde kendiliğinden gelişir ve oturur. İmkânı yok ki birisinin önerisiyle, dayatmasıyla değiştirilebilsin.

Görebildiğim kadarıyla, (genel olarak) kitap tercihi genel olarak reklamların mesajlarının algılanmasıyla oluşuyor. Kafasındaki oluşan probleme çözüm aramaktan ziyade, televizyonlarda kitap tanıtımı saatlerine denk gelinmişse, sunucunun heyecanla gösterdiği kitaba yöneliş veya marketlere kadar inmiş kitap raflarının cazibesi kitabı satın almaya yönlendiriyor. Sonra okunur mu, atılır mı bilinmez. Eğer amaç sadece kitabın satın alınması ise diyeceğimiz olamaz. Bu yayınevinin amacı olabilir. Tabiî ki ticari gayesi de vardır yayınevinin, okuyucuyu pek de ilgilendirmeyen.

Kitap, tanımlanmış bir probleme cevap olacak veya musluğundan şerbet akan çeşmenin tadını, lezzetini, zevkini verecek. Şartlar sağlanmamışsa bırakırım kitabı. Sonuna kadar okuyamam.

Üslupta mühimdir. Kimi sıkıcı üsluplara sahip sayfaların içinde boğuşmaktansa, zevk alınan gül bahçelerinde dolaşmak evladır.

Kitap tavsiyesi kadar hatalı bir şey olamaz. Evvela tavsiye edeceğin kişiyi en az kendin kadar tanımalısın. Zevklerini, hayat görüşünü, felsefesini, inançlarını… Bilmelisin. Kitap tavsiyesi ondan sonra gelir. Sorularını da bilmelisin, aradıklarını da, duymaya alıştıklarını da öğrenmelisin, duyduklarını geliştirecek okumaları tavsiye etmelisin. Zordur. En iyisi kütüphane rafları arasına serbest bırakmalı okuyucuyu. Ne arıyorsa kendisi bulsun. Küçük yardımlar, adres tarifi gibi olmalıdır. Edebiyat kitapları sol rafın başında, tarih kitapları ikinci rafta… gibi.

Bilgilenmek, malumatı artırmak iyidir. Ancak insana yük olacak malumattan da kaçınmalıyız. Hiçbir şeye yaramayacak, düşünceyi kısırlaştıracak, gereksiz bilgilerden uzak durmalı, boşuna hamallık yapmamalıyız.

Zevk alındığı sürece kitabın cinsi, konusu, baskısı, kâğıdı önemli değildir. Okunacak tek kitap, zevk alınarak okunan kitaptır.

Kulak misafiri olduğum bir konuşmayı aktarmak isterim, yeni denizler keşfetmek isteyen okurlarımız için. Yeni yeni sularda kulaç atmak isteyen okurlarımız için, enteresan gelebilir.

**

Sordular;

-                 -    “Siz hangi kitabı okursunuz.”

Cevap verdi;

-                -   “Biz kendimizi okuruz.”

**

Son söz;

Herkesin (İnsanın) bir kitabı vardır. Açılma(k) için Besmele bekler.

10 Haziran 2012 Pazar

Fatih’e Gidiş



Balkonumun altına kadar uzanan ağacın dalına bir bülbül kondu. Bir milyon makamlı şarkı faslına başladı. Güneş deniz üstünden yokluğa doğru gidiyor.

Bülbülün figanı kim için?

Balkona çıktım. Çıkar çıkmaz dal üzerindeki bülbülün uçup oradan uzaklaşması bir oldu.

Meğer bana güneşi göstermek istiyormuş.

Güneş, çıplak gözle seyredilebilecek çağında. Son demlerini yaşıyor.

Kızıla bürünmüş deniz, ufukta güneş.

Resmin sağ tarafındaki tepelerin görünen yanı karanlık. Güneş, deniz ve ben. Bülbülün ikramı.

Bir kez daha allak bullak et dünyamı ey bülbül. Bir kez daha yık hayatımı.

Ve,

Cennet nedir, cehennem nedir bir kez daha yaşat bana.

Görmek, yaşamaktan ibarettir.

Duymak, sahici yaşamak.

Artık,

FETİH kelimesi üzerinde derin, derin düşünmek gerekir.

Fetih nedir?

Fetih neden gereklidir?

Fatih kimdir?

Fetheden neden güzeldir?

Güneş, deniz ve ben. Arada bülbül.

Öyleyse;

Her fatih’e bir İstanbul.

8 Haziran 2012 Cuma

İki cümlelik makale



Olur ya da olmaz.

Olmayan senin anlayamadığın.

Olan senin idrak edemediğin.

İki cümlede anlatılabilen bu.

İster anla, ister anlayama bana ne!

7 Haziran 2012 Perşembe

Türk


Hem zordur tanımlamak Türk’ü
Hem  kolaydır yaşamak Türk gibi

Bu çelişkiye haydi bir örnek ver.
Derim ki, yalan söyleme yeter. 

5 Haziran 2012 Salı

Muhsin Yazıcıoğlu, Hrant Dink ve Uludere



İlginçtir;

AKP Genel Başkanı; “Uludere ilgili artık konuşulmasın” dedi. İlginç!

Neden korkuyorlar? Niçin konuşulmasın?

Öteden beri bahsettiğimiz şuydu.

1        -   Hrant Dink

2        -   Muhsin Yazıcıoğlu


3         -   Uludere

-         Bu olaylardan birisi aydınlanırsa hükümet düşer.

-         İkisi aydınlanırsa AKP çoğunluğu kaybeder.


-      Üçü de aydınlatılırsa NATO kaybeder ve AKP ve AKP’li muhafazakârlar bir daha değil iktidar olmak, meclisi bile göremezler.
-       
Farklı ortamlarda dillendirdiğimiz bu görüşlerimize bir ilave daha yapabiliriz.

Suriye. Büyük yanlışlar yapıldı. Mazlumun yanında görünür gibi yapılarak, zalime gaz verildi. Uygulanan politikaların altında kalma ihtimalleri de var. Çok güvendikleri yol arkadaşlarının bir gün yolda yapayalnız bırakması mümkündür.

Yanlışı, başka bir yanlışla düzeltemezsiniz.

3 Haziran 2012 Pazar

Çok Güldüm


Eline mikrofonu alınca coşuyor, şahlanıyor, koşuyor da koşuyor.

Konuşmanın bir yerinde:

Selahattin Eyyubi'nin vasiyetini gündeme taşıdı.
Terki dünya eyledikten sonra, kefenli haliyle sokaklarda dolaştırılır ve bütün dünyanın önünde saygıyla egildiği Selahattin bakın ne haldedir. Mesajı verilir. 

Konuşan, biz bunu biliyoruz dedi.
Ne olursan ol, kefenden başka bir şeyin kalmayacak dedi, biz bunu biliyoruz. Tam bu arada dinleyiciler coştu, alkışladı, ağlayanlar bile oldu...

Güldüm. Çok güldüm.
Havuzlu villaları, BİM CELL'leri, gemicikleri düşündüm.

Güldüm, çok güldüm.

1 Haziran 2012 Cuma

Hatıra





Her bir yaprağına kızıl kandiller bağladık
Hatıranı yâd edip Sabaha dek ağladık