30 Nisan 2012 Pazartesi

Türk Davranışı Nasıl Ortaya Çıkar?


Joe Bidden;

ABD Başkan Yardımcısı.

Neo-Küreselci Liberal politikaların tetikçisi. Ortadoğu'nun yeniden düzenlenmesi konusunda fiilen görevli, Ortadoğu ve Türkiye ilişkilerinin yönetilmesinden sorumlu, ileri derecede Sion-Amerikancı bir zat-ı muhterem.

Adı geçen muhteremin Türkiye'ye geldikten sonra hükümetimizin Ortadoğu politikalarında atağa geçtiği, söylemlerini (Suriye'ye karşı) sertleştirdiği malumlarıdır.

ABD'de Türkiye ve Azerbaycan Türk işadamları ortaklaşa bir toplantı düzenlerler. Toplantı, Başkan Barack Obama'nın Kasım ayında tekrar seçilmesi için düzenlenen kampanyaya destek amaçlı düzenlenen bir gecedir.

Bidden, bu gece de "Türkiye'nin dünya politikasındaki yeri" hakkında bir değerlendirme konuşması yapar.

Başkan Yardımcısı değerlendirmesini yaparken, yaklaşık 200 kişilik hazirun (Türkler) soğuk bakışlarla, tepkisiz gözlerini onun üzerine dikmiş dinler görünmektedirler.

Bidden bir mana veremez. Zor durumda kalır. Şunları söyler:

"Hepiniz inanılmaz donuk gözüküyorsunuz. Hayatımda konuşma yaptığım en donuk topluluksunuz. Sadece orada oturup bana gözlerinizi dikiyorsunuz. Bari beni seviyormuş gibi yapın."

Ben kesin olarak eminim, dinleyiciler burada müstehzi bir edayla tebessüm etmişlerdir.

İyi bir politikacı olduğunu ise Bidden şu sözü ile ortaya koyar:

"Türkiye bizim en değerli, en gurur duyduğumuz müttefiklerimizden biri. Ortadoğu'da Türk liderliğini bekliyoruz."

***

Kim örgütledi Türkleri orada?

Kaldı ki, Demokratları desteklemek için bir araya gelmişler.

Nasıl oldu da böyle bir tepki topluca ortaya çıktı? Görünmeyen bir el, enformel örgütü ortaya çıkardı.

Ne diyor Başkan Yardımcısı, "hayatımda konuşma yaptığım en donuk topluluksunuz." Oysa dünya âlem bilir ki Türkler dünyanın en sıcakkanlı insanlarıdır, en misafirperver insanlarıdır.

Nasıl oldu? Bu dayanışma nasıl sağlandı?

Dünya Türk gücünden korkuyor, Türkülüğün hangi zamanlarda ve nasıl ortaya zuhur edeceğini gayet iyi biliyorlar. Bunun için Türk’ten korkuyorlar. Bunun için Türk’ü bitirmek ve Türksüz bir dünya’da yaşamak istiyorlar.

Hiçbir milletin evlatlarında yukarıda anlatılan, belki de farklı inanç ve düşünüşten insanların toplantısında böylesi bir beraberlik kurulamaz.

Söylemek zorundayız.

“Ne Mutlu Türküm Diyene”

Not: Akşam Gazetesi 29.4.2012 tarihli haberinden hareketle.

29 Nisan 2012 Pazar

Bir Satış Öyküsü

1800 dönümlük arazi üzerine kurulu, fabrika binası ve müştemilatı, 185 adet lojman ve diğer varlıkları ile Balıkesir SEKA Kağıt Fabrikası. Özelleştirilmesi için yapılan kıymet takdirinde 51 Milyon Dolar değer biçilir.

1.1 Milyon Dolara satılır. Tarih 13 Mayıs 2003. Özelleştirme Yüksek Kurulu 24 Haziran 2003 tarihli onayıyla fabrikayı devreder.

Bursa 2.İdare Mahkemesine "satışın iptali" konusunda dava açılır.

"Satılmasında kamu yararı ve özelleştirmenin amacına uygunluk bulunmadığı" gerekçesiyle Mahkeme Yürütmeyi Durdurma kararı alır ve daha sonra da Satışın iptali kararı verir. Bilahare 5 ayrı mahkemeden bu doğrultuda kararlar alınır. Fakat, bir türlü fabrikanın iadesi sağlanamaz. 9 yıldır kapısı kilitlidir.

***

Memleketi Hükümet yönetir. Alınan idari kararlar, çıkarılan yönetmelikler, Tüzükler hep Hükümetin yetkisindedir.

Hükümet, mecliste çoğunluğu bulunan grup tarafından kurulmaktadır. Öyle bir çoğunluk ki, bir araya gelip parmaklarını kaldırdıklarında otomatige bağlanmış gibi Kanunlar jet hızıyla geçmekte ve kanunlaşmaktadır. 

Hükümet başkanının, gönderdiği kanun tasarılarına, mümkün müdür bir vekil muhalfet etsin. Ya da fikir söylemeye kalksın! Alim Allah, tefe korlar. Bu itibarla kimse sesini çıkaramaz.

Dolayısıyla, Hükümet Yasa da çıkarıyor durumundadır. Yani, hem memleketi idare ediyor hem de yasaları çıkarıyor konumundadır.

Birde, yapılan işlerin, kanunlara uygunluğunun, çıkarılan yasaların anayasaya uygunluğunun denetlenmesi vardır. Bu görev Yargı'nındır. Bazı zamanlarda Hükümetin isteği hilafında kararlar alındığı vakidir. Bu durum hiçte hoş bir hal değildir. Bu durumu düzeltmek iktiza eder. Yargıyı By-Pas etmelidir.

***

Bizde yol çoktur. Biri olmazsa diğeri. Hallediriz abi.

***

Yasaların onaylattırıldığı Meclis gece yarılarına kadar çalışır (!).

Milletvekillerinin, yorgun, argın, uykusuzluktan bitap düştüğü gece yarılarında, farklı konudaki bir kanun çalışması sırasında araya sokulan bir önerge ile halledilir çözümsüz konular.

işte böyle bir zaman, bir kanun çalışması yapılıyor, kimi vekiller uyuklama modunda, kimi hava almak üzere koridorda dolaşıyor, kimi geçmiş hatırlarını daha genç vekillere anlatmakla meşgul.

Tam sırası.

Görüşülmekte olan kanun tasarısını hiç ilgilendirmeyen, uzaktan yakından hiç alakası olmayan bir önerge araya girer.

"Özelleştirme uygulamalarına yöhelik açılan davalarda, ihaleyi kazanan yatırımcıya devrin ardından iptal kararı verilmesi sebebiyle oluşacak fiili imkansızlık karşısında geri dönülemeyecek bir yapının çıkması halinde Bakanlar Kurulu, Yargı Kararını uygulamayabilecek."

***

Siz ne derseniz deyin;

Ben sevdim bu "İleri Demokrasi"yi.

***

NOT: Hikayemizdeki kişiler, yer ve olaylar tamamen bir sanatçının kurgusudur.

27 Nisan 2012 Cuma

“Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını”


“Dağ” kelime ve kavram olarak ne kadar çok kullanılmıştır Türk Edebiyatında. Şiirlerde, hikâyelerde, romanlarda, masallarda, sözlü edebiyatta, aşıklamalarda…

Dağlarda kalan, dağları delen, zirvelerde cebelleşen, dağlarda eyleşen, dağlara yerleşen, dağlara çıkan, dağlara sığınan, dağlara bakan, dağları söyleyen…

Hep bir özlemin, hep bir hasretin türküsüdür dudaklarda dağlar.

Kime hasret, kime özlem? Dağlar metaforu hasretin, özlemin neresinde? Sıla-i Rahim dağların arkasında mıdır? Mecnun’unu çöllere sürerken Fuzûli, Ferhat’ı dağları delmeye göndermek de ne oluyor? Köroğlu neden, Dadaloğlu neden dağları mekân tutar?

Sorular, sorular derken kulaklara dokunan bir türküdür, ciğerler delen. “Aşan bilir karlı dağın ardını”. Dağı aşmayan tabii ki bilemez, ardında ne var dağın. Daha önce dinlediğimiz, “Karlı dağlarda kaldım yetiş Ya Ali” mısrasını hatırlayınca iyice bir anlaşılıyor manası. Hedef seçilir önce, menzil hesaplanır. Bulunulan yer ile hedef arasında dağ vardır. Dağ aşılacak menzile varılacak. Hepsi budur. Dağ başında kalmakta var, işte “yetiş Ya Ali” deyişi ‘Rehberi, Kılavuzu’ işaret eder. Ehl-i Beyt en emin kılavuz, en emin rehber söyleyişidir. Dağ rehberle aşılacaktır ve öğrenilecektir ardında ne var.

“Çeken bilir ayrılığın derdini”. Ayrılık, dağın ardına varılınca son bulur. Hedefte sevgili vardır. Dağ aşılacak ve varılacak. Ayrılık, dünyaya gelindiğinde başlamıştır. Yakar kavurur. Özlem dağlar gibidir. Varmak için arada dağlar öbeklenmiştir. Çıkmak niyetle başlar. Niyet, ayrılığın ateşin kavurması, savurmasının sonucudur.

“Bülbül kaça aldın gülün narhını / Gül alıp satmanın zamanı değil”. Oyalanma, gecikme mükedderdir çoğu zaman. Bülbülün çığırışı gül içindir. Sesini gülden, kokusunu gülden, makamını gülden almıştır. Gülü söyler, güle söyler. Söylerken de yolda eğlenir. Oysa eğlenmenin, gecikmenin zamanı değildir. Hedefte yar bekler, acelemiz vardır.

Dağ aşılacak, menzile ulaşılacaktır.

Hedef İnsandır.

Hz. İnsan.

26 Nisan 2012 Perşembe

Barcelona Neden Elendi?


Chelsea, İngiltere’de oynan maçı 1 – 0 kazanmıştı. Felaketin sinyali taa o zamanlardan gelmişti.

Barselona kibrinin bedelini ağır ödedi. Rakibini küçümsedi, onlara gerekli değeri vermedi, misafir olarak bulunduğu İngiltere’de kendi oyunlarını oynamamaya yemin etmişlerdi adeta.

Teknik direktör Pep Guardiola sakin görünümünün altında intikam hırsıyla kıvrandı, ama olmadı. Neden?

1 – 0’ın rövanşında Nou Camp’ta intikam fırsatını enine boyuna değerlendirmek istediyse de; kibir boyunduruğundan bir türlü kurtulamadı. Kendisi ve takımının büyüklüğü bir türlü aklından çıkmıyor, kim gelirse önlerine devireceklerine emin idi. Olmaz, olmadı. Kafası ve beyni futbol oyunlarının en ince, en kıvrak taktiklerini bir anda çözebilecek kapasitede olan Teknik direktör Pep Guardiola nasıl oldu da durakladı? “Böylece Allah, her kibirlenen, zorbacı bilinci kilitler”! (Mu’min/35) kilitlenen, duran beyin artık problemlerin üzerine gidemez, çözüm için bir katkısı da olamaz.

Oysa Türk Hakem Cüneyt Çakır rakip Chelsea’nin en kıymetli oyuncusuna kırmızı kartını hiç düşünmeden ve korkmadan cesaretle çıkardı. Rakibi 10 kişi bıraktı. Kartı haklı olarak gösterdiğini hem İspanyol ve hem de İngiliz basını yazdılar ve yorumladılar. Hatta hakem hakkında “orkestra şefi gibi” yönettiğini, belirtip en önemli spor gazeteleri 10 puanı layık gördüler. Ve hatta hakem ceza alanında yapılan faullü hareketi anında penaltı ile cezalandırarak Barselona için bulunmaz bir fırsatı daha verdi, dünyanın en büyük futbolcusu olarak ünlenen Messi’nin vuruşu direkten dönünce, başı eğik futbolcular artık kurtuluşu da arayamaz oldular.

“Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde kendini beğenerek yürüme! Muhakkak ki Allâh, elindekilerle gururlanan kibirli hiçbir kimseyi sevmez!” (Lukman/18)

Chelsea’nın muhteşem savunmasını kuran ve geleceğini planlayan adam İtalyan menajer Roberto Di Matteo gayet mütevazi olarak yaptığı açıklamada ise; “inanılmaz bir maç oldu. Özellikle oyuncularım adına çok mutluyum onlar bu anı fazlasıyla hak etti. Zor bir sezon geçirmemize rağmen çok özel bir başarı elde ettik. Bu oyuncularımın DNA’sında var.” İfadeleriyle zaferinin keyfini çıkarıyordu.

İspanya için en acı olay ise ertesi günü gerçekleşti.

Yine dünyanın en büyük takımlarından sayılan Real Madrid, Almanların Bayern Münih takımına elenerek tüm ispanya’da büyük hayal kırıklığı yaşanmasına sebep oldu.

Geçmiş olsun diyoruz.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Burjuva ve ‘Aydın’ımız


 “İtalyan Marksist’inin çerçevelenip asılması gereken ve bu günü tam manası ile işaret eden bu sözleri, insanı ürpertiyor.”

Cümlesini okuduğumda iyice meraklanıp tekrar okudum, o meşum konulu cümleyi. Buyurun birlikte okuyalım.

“Yirminci asır toplumunda aydınlar birer ideoloji imalatçısıdırlar. Kapitalist cemiyet geliştikçe; burjuvazi, vazifesi burjuva ideolojilerini olgunlaştırmak olan bir aydın zümresi yaratır. Proleter sınıfı da ihtilaci bir ideoloji geliştirecek olan aydınlar grubu çıkarır sinesinden” (Gramsci Antonio, Oeuvres Choisis, Ad. Sociales, Paris, 1959)

Cevap veren bir dost: “Ne yazık ki, ihtilaci düşünceler geliştirecek olanlar kimlik kaybı yaşıyor!”. Diyerek, acısını ortaya dökmüştü.

Bizde durum nedir?

Paraya kavuşan aday ‘burjuva’da iki değişiklik görülür bizde. Yumurta topuk ayakkabıları makosenle değiştirir ve göbeğine kadar açık olan gömleğinden bir düğme daha ilikler. Zenginliğini boğazına taktığı altın zincir ve kolundaki altın künye (bilezik) ile gösterme telaşındadır. Sonraları lobicilik faaliyetlerini öğrenir. Artık, günlük, haftalık, aylık toplantıların değişmez ve aranılan elemanı oluverir.

 “Gramsci’nin, Türk Solcuları tarafından okunmadığı, anlaşılamadığını üzülerek belirten dostumuz, Fransız çevirmenlerin de Gramsci’yi anlamadıklarını, yazarı Stalin’in uygulamalarının bir eleştirisi şeklinde okumak gerektiğini, Lenin’in işçi sınıfına sosyalist bilinç götürülmesinden farklı bir yaklaşımın ortaya konulduğunu, yıllarca Ortodoks “sol”a karşı mücadele etmiş birisi olarak Gramsci’nin, halkın gönlünü fethetmeyi esas aldığını kısaca özetleyivermişti.”

Burjuva sınıfı, işçi sınıfı.. derken, buyurun bir de AYDINlar sınıfı. Yine aydın, yeniden aydın. Bütün dertlerin devası, ızdırapların çaresi aydın. Başımıza taç ettiğimiz, yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz aydın.

Uzun yıllardır, TVlerimizde bir tek bile göremediğimiz işçi sınıfının temsilcileri de aydınlarımızın kuyruğuna takılıp, yalnız bıraktılar emeği ile geçinen zavallıları. Artık onların düşük ücretlerinden, sigorta kesintilerinden, ilaç bulamadıklarından, çocuklarını besleyemediklerinden bahseden kalmadı.

“Alnının teri kurumadan” ücretinin ödeneceğini haykırarak, yalakalanarak, kuyruk sallayarak söyleyen muhafazakâr iktidar günlerinde oluyor bunlar. Bilakis, ücretlerdeki reel düşüş, simit fiyatlarındaki aldatmaca ile saklanıyor.

Doğrudur, “kapitalist cemiyet geliştikçe”, burjuvanın doğurduğu aydınlar, burjuvanın kapısında köpekliklerini yapmaya başlayıp devam edeceklerdir. Bizim burjuvamızda da var gariplikler. Ne kendisi bir karar alabiliyor, ne de dayatılan kararları bir başına uygulayabiliyor. Tek dertleri var, kârlarını maksimize etmek. Bu arada işçilerin ücretlerini ise alabildiğince düşürmek (sigorta giderlerini mümkünse sıfırlamak). Bu talimatta AB li yoldaşları, küresel çetelerden gelir.

Şimdi sıra Değerli Hocamızın “ihtilaci düşünceler geliştirecek olanlar kimlik kaybı yaşıyor” vecizesine gelebilir.

İşgalciler, “bütün vatan sathında yerleşmeye çalışıyorlar” (Son teşvik paketi). İşçimizin beli kırılmış, burjuvamız kârlarının hayalinde, burjuvanın kırık ayaklı çocuğu aydın, kalemini de kırmış, dilini kendisine uzatılan pırıltılı hayat resimlerine göre değiştirmiş, (bütün çalışmaları, derneklerden, vakıflardan gelecek paralara odaklanmış. Üretimlerinin tamamı alacağı paraya göre ayarlanmış), vatan-millet-manevi değerler diyen bir azınlık kendi içinde bölünmeler yaşamış (ve hala kavgalar, ayrışma devam ediyor), muhafazakâr iktidar tam bir teslimiyet resmi ile ancak onlardan (küresel güçler) gelen kanunlar üzerinde mesai harcamış… vatan savunmasında kullanılması gereken güçlerin komutanları (tabii ki, teslim olmayanlar) bir bir alınmış zindanlara…

İslamcımız istenilen Müslüman değil, (Gramsci hakkında açıklama yapan dostumuzun vurguladığı üzere) komünistimiz ayarında komünist değil, Milliyetçimiz dağınık bir hal içinde, iş adamımız devlet yöneticilerinin ağızlarını kollar durumda, kendi üniversitelerimizde adam yetiştirip devlette üst düzeylere taşıdığımız kaç kişi sayabiliriz? Hal böyle olunca, bu resimden çıkan Aydın tipi de karmakarışık olması zaten zarurettir.

“Titre ve kendine dön”, emrini tekrar etmek düşüyor bize de.

(NOT: Blog da yer almasını isteyen dostlarımızın ricası üzerine)

9 Nisan 2012 Pazartesi

Rüşvet


(Okumakta olduğunuz yazı, bir hukuk metni değildir.)

Bir Hakk sahibinin Hakk’ını, diğerine, bilgisi ve izni dışında aktarmak için menfaat sağlamaktır. Sağladığı maddi -veya vaat- menfaat karşılığında, olmaması, yapılmaması gereken bir -şey-i yapar (veya yapmaz). Hakk ihlaline sebep olur. Gerçek Hakk sahibinin bundan haberi bile olmaz. Kazanamadığını düşünür, kendisinin layık olmadığını düşünür, o işi kendisinden daha iyi yapabileceklerin var olduğunu ve o işin onlara yüklendiğini düşünür. İşi yüklenen ise, bilir. Kendisinin Hakkı olmadığını bilir, verdiği para, mal, vaat sayesinde işi aldığını, makamı kaptığını bilir. Kendisini rahatlamak için, “canım herkes böyle yapıyor, ne yapalım, o da yapsaydı, âlemin kerizi ben miyim…” şeklinde düşünür. Yaptığı işin, vicdanını rahatsız etmesine mani olmaya çalışır.

Bir TV’de izledim. İlahiyat Doçenti bir kişi oturmuş, izleyicilerin açtığı telefonlarla sordukları soruları cevaplıyor. Telefondaki kişi şunları sordu: “Hocam, ben (…) çalışıyordum. O sıralarda bir kişiden rüşvet aldım. Şimdi çok rahatsızım. İade etmek istiyorum. Kişiyi bulamıyorum, acaba bir yardım kuruluşuna yardım etsem olur mu, Ne yapayım?”

Zor soru. İş bitmiş, para alınmış, iş verilmiş, zaman geçmiş. Bedava Hoca’yı da bulmuş. Günahtan kurtulmanın yolunu arıyor vatandaş!

Ee.. Cevapta verilmesi gerekir ki, işi bu.

“Olmaz”, dedi Hoca Efendi. “O kişiyi arayıp bulacaksın, öyle bir iki yere bakmakla da olmaz, yorulacaksın, arayacaksın gerekirse tüm Türkiye’yi arayacaksın ve iade edeceksin. Günlerce aramana rağmen bulamazsan, o zaman bir yardım kuruluşuna vererek kurtulursun.” Mealen bunları söyledi.

Rüşvetin klasik tanımı şöyledir. Yapılmaması gereken bir işi yapmak veya yapmamak, ya da yapılması gereken bir işi yapmak veya yapmamak. Tabii -yapmak- fiili bir menfaat temin etmek maksadıyla gerçekleşmektedir.

“Mallarınızı, aranızda, gerçeklerle bağdaşmayan şekilde yemeyin. Ve bilip durduğunuz hâlde insanların mallarından haksız yere yemek için hükmedicilerle konuşmayın.” (Bakara/188)

Adaletin terazisi bozulmuştur. Gerçeklerle bağdaşmayan bir taksimat yapılmıştır. Hatta bu taksimatta iş başındakiler danışılır olmuştur. Ya onların ısrarı veya iş sahiplerinin işini garantiye bağlaması ile işin kendisine verilmesinin oluru sağlanmıştır. Her halükarda başkasının Hakk’ı gasp edilmiştir, bilgisinin dışında. Aslında başkaları da olabilir. Yani çok insanın Hakkı gasp edilmiş olabilir.

Şöyle ki; 10 Liraya satılabilir malın devlet dairesince alınmasını düşünelim. Araya rüşvet giriyor. 1 lira rüşvet alınıyor. Malın satıcısı o bir lirayı malın bedeline yükleyecektir. Yani 11 liraya satacaktır devlete. Ne oldu? Parayı kim verdi? Devlet. Devlet Hazinesi. Yani bütün millet.

Şöyle de bir örnek verelim. Bir işe alım imtihanı yapılacak. Binlerce kişi giriyor sınava. Bunların içinden birisi rüşvet vererek işe kabul ediliyor. Önünde kaç kişi vardı? Yüzlerce belki. Hangi örneği verirseniz verin, rüşvet veren tek kişi ise de, rüşveti alanın karşısında sorumlu olduğu binler, yüz binler hatta bütün millet vardır.

Yani dememiz odur ki, ileride aldığı rüşvetten nedamet getiren kişinin, rüşveti aldığı kişiyi bulup iade etmesiyle kurtuluş olamaz. Hesabı buna göre yapmalıyız. Yazımız belki Hoca Efendi’ye ulaşır da eleştirilerini alırız. Bizde bilgileniriz.

Asıl korkunç olan rüşvet susturulmaktır, susmaktır. Doğruyu, Hakk’ı söylemekten susmak. Bu en çok aydınların başına gelir. Cahilin susması önemli değildir, aydınlar edindikleri menfaat karşılığında susarlarsa felaketlerin en büyüğünü beklemelidir.

“Uzeybul Hicânat denilen yerde Hatimin oğlu Tirmmah’la karşılaşan Hz. Hüseyin ona da Kufe’de neler olduğunu sordu. Tirimmah Kufelilerin önde gelenlerinin rüşvetle susturulduğunu, halkın dağıtılıp korkutulduğunu, Müslim, Hani, Kays ve Abdullah’ın feci şekilde öldürüldüğünü, Kufe’ye gitmekten vazgeçmesini, dilerse Tay kabilesinden yardım isteyerek yardımcı olabileceğini söyledi. Ancak Hz. Hüseyin Tirimmah’a teşekkür etti ve yardım talebini kabul etmedi.”

(İhsan Özkes, Kerbela Faciası isimli makalesinden) Aydınları susan millet helak olmuştur.

Hz. Mevlânâ’dan, rüşvet, doğruluk hakkında…

Vicdanını karartıp rüşvet alırsa hakim
Fark edemez kim mazlum, göremez kimdir zalim.

Madde gözü tembeldir, hep kolayını arar
Yanlış yöne götürür insanı kolay yollar.

Üşenme, kaynağı bul, zor gelse de nefsine
Doğru yollarda ara, yokuş ve dik gelse de.

Bırak zannı, şüpheyi hedefin olsun gerçek.
Varınca göreceksin her zahmete değecek.

Asıl şaşılık budur, budur gözdeki mertek:
Zannetmekle bilmenin farkını görememek.

Bulanıktan uzak dur, her işin olsun berrak;
Ancak temiz bir kalptir, yüzü ak çıkaracak

Hele de vesveye aman sakın kapılma
Güvenilmez bilgiyi kendine rehber kılma.

Vehimden de uzak dur doğru bilgi zannetme,
Hele de evhamları ona buna iletme.

Doğru olsun her işin. Doğrudan uzaklaşma,
Doğru bil, doğru düşün, doğrudan asla şaşma.

Hz. Mevlânâ
(Her Nefes Dergisi, 2009/Aralık Sayısından alınmıştır.)

6 Nisan 2012 Cuma

Kamu İmkânları ve Yalakalar!


ABD destekli muhafazakâr iktidarın sunabileceği devlet imkânlarından yararlananlar, yararlanma ihtimali bulunanlar iktidar güçlerinin etrafında bir yalakalar halesi oluşturdular.

Bu durum, hemen bütün iktidar sahiplerinin karşılaşabilecekleri, her devirde pıtrak gibi biten asalak zümreyi işaret eder.

Yiğit ona derler ki, bu palyaçolara prim vermeye.

Ancak, iktidarın gücü gözleri kör eder.

Etrafında yuvalanan asalakları göremez bile. Bilakis hoşlanır. Kendisinin ne kadar büyük olduğunu düşünür. Tam burada, çöküş, bitiş başlamıştır.

Muhalefet seslerini yükseltenlere yapılan hakaretler söylediklerimizin ispatıdır.

Sonumuz hayır olsun.

5 Nisan 2012 Perşembe

Yargılanan Kimdir, 12 Eylül mü?


Kullandıktan sonra bir kenara atarlar, kâğıt mendil gibi. 30 yıl boyunca dokunmadılar, çünkü onların kurdukları sistem hala kendi lehlerine işliyordu. 10 yıl önce iş başına getirdikleri siyasi grup, artık eskiye ihtiyaç göstermeyecek kadar yeni politikaları uyguluyorlardı. Onların yerlerinin daha da sağlamlaştırmak, onlara karşı halkın sevgisini, teveccühünü artırmak için yapılacak olan da, eskiye dönerek onların kullanılma süresinin de sonuna geldiğini bildirmek ve imzalamak için yargılamalarını gündeme taşımaktı.

Yapılan bundan ibarettir.

Yakın geçmişten örnek olarak de Mısır Diktatörü Mübarek yeter.

12 Eylül 1980 ihtilali ilginçtir, “bizim çocuklar kazandı” cümlesiyle ABD Başkanı’na bildirilir. “Tereyağından kıl çeker gibi.”

“Yeşil Kuşak”, iki kutuplu dünyanın, S.S.C.B ve ABD çatışmasında düşünülmüş sosyolojik (güya) tedbirler zinciridir. Başarıyla kuruldu. Nedir? 1978 Pakistan darbesi, 1979 İran darbesi ve 1980 Türkiye darbesi; S.S.C.Birliğini yalnız bırakmaya yönelik dinci darbeler. Çok ilginç, 12 Eylül darbesini de dinci darbeler olarak tarihin sayfalarına not ediyoruz.

İhtilal Lideri işine “Hoca’nın Oğlu” olarak başladı. Yaptığı yurt gezilerinde “Ayetler” okudu, ayet mealleri uçaklardan atıldı, en çok imam Hatip Okulları bu devirde açıldı, her isteyen istediği gibi Kur’an Kursları açabildi.

En önemlisi, Atatürk adına yapılanlardı. Yaptıklarının tamamı milletin Atatürk’ten nefret etmesini sağlamaya yönelikti. Atatürkçülük adına hava alanının, spor salonlarının, caddelerin, salonların, yapıların adlarını değiştirdiler, radyo ve TV’de (O zaman Sadece TRT vardı) her gün insanları bıktıracak derecede Atatürk konulu sohbetler yaptırdılar. Öyle ki, millet yeter artık be.. dedi. Demek zorunda kaldı.

24 Ocak 1980 tarihinde ekonomi yönetiminde yeni kararlar alınır. Liberalleşme ve kapitalizmin ‘bırakınız geçsinler’ cümlesiyle özetlenen serbest piyasa ekonomisinin uygulanmasına yönelik kararlar, Türk Parasını Koruma Kanunu esnekleştirilip, Türk Lirasından kaçmak için nelerin yapılması gerektiği kararları.. bu kararları alan heyetin başkanı Turgut Özal’dı. (Daha sonra yüksek enflasyon belası patlamıştı).

8 ay kadar uygulamada bir başarı sağlanamadı. Kararlar alındığı gibi sürüncemede kaldı. Liberalleşme kararlarının uygulamaya konulması için Turgut Özal “Tek Yetkili” olarak iş başına gelmek istiyordu. Başbakan olamazdı. Milletvekili değildi. Üstelik sık sık kapatılma ile karşılaşmış bir dinci siyasi oluşumdan milletvekili adayı olmuş ama seçilememişti.

Bu durumda askeri müdahale tek çare olarak yapıldı.

Ve… Turgut Özal’ın kurduğu parti ezici çoğunlukla iktidara taşındı. (Mevcut duruma çok benziyor!)

24 Ocak kararlarının uygulanmasına geçilmesi için hiç bir sebep kalmamıştı. Turgut Özal, kadroları içine dinci düşünceli kişileri yerleştirdi, uzun süre Bakanlık koltuklarında oturttu. Bütün uygulamalar dini kelimelerle gizlendi, bütün söylemler dini terimlerden alınarak halkın zihni bulandırıldı. Bizim insanımız dindardır. Dine dayalı kelimelere, söylemlere duyarlıdır. Böyle olunca, bu söylemleri yapanları bağrına bastı. Müslüman olarak, Müslümanları oylarıyla destekledi, uzun süre iktidarda bulundurdu.

Bu arada da iktidar liberalleşmenin, küreselleşmenin isteklerini hiç bir itirazı olmadan, üzerinde hiçte tartışılmadan bütün kanunları çıkardı.

***

Bu günlere gelindi.

Şimdiki iktidar güçleri hakkında laf etmeye lüzum yoktur. Malumlarıdır.

Küreselleşme konseptindeki değişimler neticesinde, küreselcilere biat etmiş iktidarın yerinin sağlamlaştırılması için, eskilere tersten öykünerek yargılanmalarının önü açıldı.

Hepsi bu. Yargılamaların hiç bir önemi yoktur.

İhtilaller çocuklarını daima yemiştir. Liderlerinin de yenildiğini Mısır, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Irak, İran, Pakistan, Afganistan (son günlerde de Suriye) örneklerinden biliyoruz. Bu kez, devrini, hizmetini tamamlamış bir yaşlı liderin üzerine tüm suçları yıkarak amaçları doğrultusunda ilerlemek istiyorlar.

Madem suçludur (ki, tabiî ki suçludur, bunun aksine bir şey söyleyemeyiz), yetkisiz olarak emir verme makamlarına kurulmuştur, demek ki, verdiği emirlerin tamamı yetkisizlikten ‘kanunsuzdur’. O halde, kanunsuz verilen emirleri yerine getiren, Başbakan, Bakanlar, Kamu Bürokrasisi.. taa odacısına kadar tamamı suçludur.

Bu dava dava değil, tiyatrodur. (Yargılanmaları gerekir ama sadece onlar değil.)

Türk Genel Kurmayı’na ihtilali yaptıran gücün (AB+D ve NATO) Hâkim karşısına çıkartılmasına kadar da tiyatro olarak kalacaktır.

Dikkat edilirse, “Yeşil Kuşak” projesi sağlam bir şekilde uygulanmış ve amacına ulaşmıştır. Yukarılara bakarsanız sözümüz anlaşılır.

Kullandıkları gibi atarlar bir kenara.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Ümit, İman, Sevgi


Ay, buluttan battaniyesini usulca çekti üstüne, gözlerini kapattı.

Sürmeli bir karanlık çeğmelendi Ankara üstlerine doğru.

Buzlu kaldırımlarında şehrin, telaşlı insanlar düşmemek için olabildiğince dikkatle yürüyorlardı belediye otobüslerinin kümelendiği duraklar tarafı istikametince.

Küçülen ekmekler, paylaştıklarından değil, büyük adamların para üzerindeki oyunlarından ileri geliyordu. Her gittiklerinde bakkala, çarşıya, pazara harcayabilecekleri ile daha az miktarda alışveriş yapılabiliyordu. Ailenin geçimi günbegün sırtta kamburu artırıyor, yaşamak zorlaşıyordu.

Her biri bir bahaneye sığdırılan, yozlaşmış kabullerin kavgaları neticesinde, bitap düşen millet evlatları, önce beyinlerini, düşüncelerini, sonra imanlarını teslim eder olmuşlardı.

Yorgundular. Umutsuzdular. Yakın gelecekte çözüm de görünmüyordu.

***

Bakışlarındaki hüzün, gözlerinden girip kalbini dağlıyor hayatındaki binlerce fotoğrafın çerçevelerini kırıyordu.

Zafiyetin sebebi sevgi olamaz.

Sevgiyi nefsi hislerimizin sebebi gibi göstermek kendimizdeki acziyettir. Acziyetimiz, sevgimiz olamaz. Elbette ki, sevgi karşısında acizizdir. Savaş, zaten nefsaniyetinin sana açmış olduğu tüm cephelerde ve toptan olmaktadır. Kumandanlıkta burada belirlenecektir.

Kişi hayatında acımasız kareler verilir bazen. Gözünün hiçbir şeyi görmediği zamanlardır o anlar. Ne ağlamak, ne yalvarmak kâr eder.

Toparlanmak, birlenmek vaktidir artık.

Geçmişin hesabı da geçmişle geçip gitmiştir. İş o ki, eğer işlenmişse geçmişte hatalar, ortaya koyulup, üzerinde hesaplar - kitaplar yapılarak bir daha o hataları tekrarlamamak, bir daha o yanlışlara düşmemek için ince planlar yapılmalıydı. Makinenin bozulan parçaları bir başına da kalsan, oturup parmaklarınla, tırnaklarınla tamir edilmeliydi.

Yapılacak budur.

Derin nefes alıp, besmele ile başlayarak, taptaze bir hayata doğmak.

***

Sonra yorulmaların en zorlusu, en belalısı başlar.

Plan ayrıntılı olarak işlemeye koyulunca, her bir noktasına da güvenilir insanları bulup yerleştirmek ve yapılması gerekenleri tereyağından kıl çeker gibi yapıp bitirmek gerekir.

Vazife kutsaldır.

***

Güneş dağların ardından ılık ve sevimli yüzünü gösterdi.
Kaldırımlarında şehrin dolaşanlar, nereye bastıklarından emin, işlerine güçlerine koyuldular. Yüzlerde karşıyı mutlu eden bir gülümseme.

Huzur, bütün ülke sathını kapladı.

Herkes ne yapacağını, niye yapacağını biliyordu.

Bir Deli’nin çıkagelmesi ile kısa sürede işler yoluna girmişti.

Gözünde; şan, şöhret, ad, nam, ün… bulunanların kahraman olmaları muhaldir. Onun için bizim Adsız Kahramanlarımız muteberdir. İşte öyle, bir dere kıyısında, çöplükler içinde…

Derviş sabrında uçmağa varmak.

İstenendir.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Kavramlar ve Kargaşa


Öncelikle, kavramlar dünyasını iğdiş edip, milletin aynı kelimelerle, aynı manayı yüklediği kavramları alt üst edecek, sonra da milleti kendi haline bırakacaksın. Gör bakalım aynı topraklarda doğup büyüyen iki kişinin kavgasını…

Maddi manaları taşıyan kelimelere dokunmazlar. Her zaman taş taştır, demir de demir. Farklı manalar çağrıştıran kavramlar üzerinde oynarlar. ‘Türk’, ‘Türkiyeli’ gibi. Aynı dili konuştuğunu sanır iki arkadaş, yılların dostu. Meramları farklı olunca, benzer kelimelerle konuşsalar da aynı dili konuşmuyorlar demektir.

Millet, aynı kelimeye aynı manayı yükleyenlerdir bir tanıma göre.

Kavramlar, kültür birikiminin, anlayış ve anlama kabiliyetinin direkleridir. Taşıyıcı kelimler rastgele anlamlandırıldığında konuşma ve anlama zorluğu çekilir.

Tarih boyunca hep aynı manaların yüklendiği kelimelere, yavaş yavaş ama sürekli çok farklı manaları yükleyerek, konuşmalar yapılıp, hikâyeler yazılıp, sinema filimleri çekilip, tiyatro eserleri sahnelenip halkın yıllardır kullandığı ve aynı manaları yüklediği kelimelerin işlevlerini değiştirdiğin zaman, kargaşa dile vurur. Beyinler allak bullak olur. Kavram kargaşası milleti bir biriyle anlaşamaz hale getirir. Bunun üstüne artık, anayasaları da değiştirirsin kolayca, ülkede ne gibi ekonomik kıymet varsa satarsın kimse anlamadan ve kavgaya girmeden. Satma kelimesini değil de özelleştirme kelimesini kullanacaksın. Anayasa demeyecek ama ileri demokratik, sivil anayasa diyeceksin, halk ne dediğini anlamayacak. İyi bir şey söylediğini sanacak. İyi bir şey söylediğin için de amacına kolayca ulaşacaksın.

Kavramlar, kavrama kabiliyeti kadar ilgilendirir kişiyi.

O halde kavrama kabiliyetini azaltmak ve köreltmek için kişileri düşünmeye sevk edici haber, yorum, edebi eser, film gibi sanatsal etkinliklerin yerine, “gözyaşlarına ve acılara boğacak, o insanları küfre sürükleyecek, akıllarına daima en kolay yapabildikleri ve yapmaktan zevk aldıkları faaliyetler getirecek” eylemler hazırlanır. Topluca ve sürekli olarak ‘sanki aynı merkezden hazırlanmış’ haberler, yorumlar, görsel efektler ard arda verilir. Büyük tartışmalar, büyük kampanyalar düzenlenir. Zavallı millet korumasız ve korunaksız bir halde teslim alınır. Sonrası kolaydır.

Her şey bir plan dâhilinde ve büyük paralar harcanarak, dünyanın en önemli beyinleri ile çalışılarak yapılır bunlar.

Evini satarak parasını borsaya yatıranları mı, insan vücuduna zararlı olduğu kesinlik kazanan ayaküstü yenebilen zararlı hamburgerlerin kapış kapış satılmasını mı, satışı bazı ülkelerde yasaklanan kola içiminin köylere kadar girmesini mi, ayranın unutulmasını mı? Hangisini örnek vermeli. Bütün bunlar hep beyinlerin tersyüz edilmesinin sonuçlarıdır.

Son yıllarda siyaset ekonomisinde de kullanılmaya başlandı bu yöntemler. Siyasi parti propaganda metinleri, filimleri, fotoğrafları tamamen milletin kavram beyninin istenilen biçimde şekillendirilmesi çalışmalarından ibarettir.

Beyin sağlığımızı korumak için, aile saadetimizi kollamak için, hayatımızın huzur içinde devamı için kavramlar külliyatımıza sahip çıkıp, ilmin ve medeniyetin doğuracağı tabii gelişmeler dışında, kelimelere atalarımızın yüklediği manaları yükleyerek konuşmalı, kullanmalıyız.

1 Nisan 2012 Pazar

Küçük Bir Not


Dünya ömründe üç-beş saat nedir ki? Kısacık zaman diliminde, birkaç kelimelik muhavere… Dostlarımız da duysun istedik.

*

Dereler, hasretinden koşturur deryaya doğru.

Önüne gelen setleri yıkar geçer.

Bütün amacı bir an önce varmaktır deryaya.

Deryaya varıp derya olmak.

*

Soru sordu dost: “Ya da deryada kaybolmak mı dersiniz?”
“Eyvallah Sayın Hocam” cevabı verildi.

*

Aslında, kaybolmak başta olur.

Dağın zirvelerinde yolunu da kendini de kaybeder.

Özlem, yeni bir yol aratır…

Yol çıkar karşısına. Artık yeni yoldadır.

Amaca ulaşmak için ne set dinler, ne ket görür.

Yıkar geçer. Kırar gider…

Taa Derya’ya varana dek.

Karışınca dinginleşir.

O’nunladır.

O’dur artık.

Farklılık, fark âlemi denen dünyadadır.

Bir’dir O’rada.

*
“Böylesi daha güzel. Kemale erişme yolu…
Selâm ve dua ile…”