29 Şubat 2012 Çarşamba

“Lanetli Çember”


Kapalı devre bir sohbete iştirak ettik. Üstat Cemil Meriç cümleleri üzerine bir dostumuzla aşağıdaki muhavere geçti aramızda.

“Tanzimat’tan bu yana Türk aydının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı… Avrupa’yı tanımak gaflet; Avrupa’yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberden nasıl kurtulacağız?” (Mağaradakiler, S. 323)

“Bu lanet çemberden nasıl kurtulacağız?”. Elbette mağaranın duvarlarını yıkarak, kendi ellerimizle yaptığımız putlarımızı kırarak, düşler âleminde bina ettiğimiz sahte yapıları tarumar ederek, kendimize dönerek, kendimiz olarak. 40 yıl önce sorulan soruların bugünlerde halen geçerli olduğunu bilmek ne acı.

“Kaderimizi çizen Avrupa’nın siyasi ihtirasları; kullandığımız kelimeler onun emellerinden dile geliyor. Kulağımıza fısıldanan lafızları hudut ve şümullerinden habersiz fısıldayıp duruyoruz… Tefekkür vuzuhla başlar, kurtuluş şuurla.” (Kırk Ambar, S. 287 – 288) Dostum şu notu da eklemişti: “Mağara duvarlarını yıkmak için bir araç ŞUUR… !”

Aylardır bu sayfalarda dolanıp dururum, İslâmi (sanılan) sınırlı cümlelerle birbirimize Müslüman’lık taslayıp dururuz. En önemli İslâmi mesajlarımızda “Cumanız Hayırlı Olsun” ve “Selam-ün aleyküm” cümleleridir. Çoğunlukla internete konulmuş, kaynağı belli olmayan, yazanı belli olmayan cümleleri ve hatta hadis isminin verildiği cümleleri kopyalayıp yapıştırma metodu (ve büyük bir iş yapılır edası) ile daima çoğaltılmaktadır. Oysa Meriç ne diyor? “Tefekkür vuzuhla başlar, kurtuluş şuurla”. Öyledir. “Bir anlık tefekkür, binlerce rekâtlık namazdan evladır” inancından, kabulünden nerelere gelmişiz? Özden kabuğa geri dönüş.

Tefekkürün vuzuhu insanın insana saygısındandır. Şuur, Yaradan’ın, Kul’unun beyninde nispeten açılımıdır. Böyle olunca bizlere lazım olan, şuurlu bir Türk olarak, şuurumuzun (sonsuza giden) ilim açılımının ve hıfzının sağlanmasıdır. Nasıl olacak bu? En doğruyu Allah bilir.

“Aydının görevi karanlıkları aydınlatmak, ne yazık ki o da kavganın içinde.” Yorumundan sonra, yine Meriç’ten şu satırları yolladı:

“Sağ kovuğuna çekilmiş münzevi, mazlum, mustarip. Sol eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor, manasını anlamadığı reçeteyi. Tek ortak duygu: Düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat’tan beri hazır elbise meraklısıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete… Tefekkür kılıçla fethedilemez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç.” (Mağaradakiler, S. 314)

Sağ ve sol! Ne acı günlerdi o günler. İki küçük kelimeye sıkıştırılmış beyinler. İki küçük kelimenin etrafında bombalı, silahlı, maskeli… Karabasan günler. Artık devrini tamamladı sağ da, sol da. Hiç konuşulmaz oldu, görevini tamamladı ve gitti bizim mekândan. Düzgün durur mu dünyayı yönetmeye azmeden kuvvet(ler) İslâmı ön plana çıkartıp, laik kesimle kavgaya oturttu. Uzaklardan İslâm temsilcisi diye Taliban resimlerini gösterdi dünyaya, kabul edilemez bu resimler ve uygulamaları akıllara kazınıldı ve İslam’ın önüne ‘ılımlı’ kelimesini ilave ettiler. Yepyeni bir dinin sinyalini verdi adeta. Kurduğu BOP örgütlenmesi de, Medeniyetler İttifakı örgütlenmesi de üzerimize yeniden geçirdikleri “deli gömleğinden” ibaretti.

“Düşünce şüphe ile başlar. Düşünce tezatları ile bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?” (Jurnal, 24.07.1964)

“Düşünce en önemli bir ibadettir” demiştik. Nedir düşünce? Kimdir düşünen? Düşünce, ufuk çizgisinin ardındakini hissedebilme, görebilme, anlayabilme antrenmanlarıdır. Bulunduğun yerden ufuklara kadar ne varsa, iyi-kötü, ıslak-kuru, eğri-doğru… ne varsa tamamının kavranılması anlaşılmasıdır. Bunun içinde zıd’dı da vardır, gölgesi de. Bir tanesini eksik bırakırsan tabiî ki öğrendiğin de eksik olacaktır. Zıt kelimesinin içinde küfür yoktur. Küfr’e her bulaşıldığında hayat daralır, bu vakitte ise yeni bir İbrahim’e ihtiyaç vardır. O halde, düşünen İnsandır. (Not: İnsan’ın İ’si büyük harfle yazılmıştır.)

Vakit epeyce ilerlemişti.

Bilahare görüşmek üzere vedalaştık.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Değerli Değersizlik


İdrake gelen açılımlar, her beyinde farklı çağrışımlara gebedir. Her beyin de şuur (Kendisinin tecellisi ile) müsaade edildiği kadarıdır.

Değer; Belli bir konuda toplum olarak, topluluk olarak topluca kanii olup, aynı (benzer) manaların yüklenildiği durumdur. Konudaki mana kişiden kişiye farklılık gösterse de, kabul olunan biribirlerinin kabullerine karşı çıkmamalarıdır. Küçük tenkitler olsa da bunun ehemmiyeti yoktur. Değer verenlerin sayısı çoğaldıkça, değer verilenin değeri de artar. Paha biçilmez olur.

Değersizlik; Yukarıdaki açıklamanın tersi durumdur. Konunun da, verilen mananın da hiç bir önemi yoktur. Hiç bir işe yaramaz (şey)lerdir. Asıl değersizlik, değer verilene değer verenlerin sayısal çoğunluğudur. Çünkü çoğunluk, sürüleşmiştir. Düşünme yetisini kaybetmiş, reklam niteliğindeki resim, söz, şekillere inanır olmuş ve kabul etmiştir. Anlam yitirilmiştir. Varsa da yoksa da (değer verilen) kişinin, grubun, bildirdiği cümleler veya yansıttığı resimlerdir (özellikle TV’ler ve renkli basın kanalı ile).

Engizisyon mahkemelerinde sözde yargılanıp idamla cezalandırılan Hakk’ı söyleyenler tek başına olmalarına karşılık, cezayı verenleri ve uygulayanları destekleyen çoğunluk belki de zevkle idamları seyrediyordu. Derisi yüzülen Hallac-ı Mansur tek başınaydı. Zulüm kararını verenleri ve uygulayanları da destekleyen, tasvip eden ve belki de zevkle alkışlayan çoğunluktu. Kerbelâ’da yaşananları da düşünecek olursak, iktidarın (gücü elinde bulunduran, silah ve para gücü elinde olanların) yalakaları ve bir kuytuda yalnızlığını yaşayan Evlad-ü Resûl.

Hakk’ı söyleyen daima yalnızdır. Hakk’ı söyleyen ve “Hakk’ı tutup kaldırmak” taraflısı daima tek başınadır.

Bir televizyon sohbetinde Yaşar Nuri Öztürk Hoca “yalnızlığın büyüklere özgü bir haslet, bir misyon olduğunu söylemiş, mesela Atatürk’ün yapayalnız” olduğunu belirtmişti.

Değer misyondadır. Hakk’ı söyleyen değerlidir.

Kimin kime değer verdiği önemlidir. Kimin neye değer verdiği önemlidir. Hem değer veren hem değer verilen;  değer verenin kabiliyeti, idraki, şuuru nispetinde kefeye girer.

Yoksa değer verenlerin sayısının çok fazla oluşu, çoğunluğa hitap eder.

Hakikate değil.

Yalnızlığı seçmiş, Hakk’ı bildiren, Hakk’ın sözünden çıkmayan Hakk Erenleri hiç mi hiç ilgilendirmez.

24 Şubat 2012 Cuma

Öğretmenlerimiz


Bir memleket hakkında bilgi mi edinmek istersin a oğul.

Ne diye yorarsın kendini, var git ilk mekteplerden bir kaç, orta mekteplerden birkaç, yüksek mekteplerden birkaç öğretmen bul.  Tanış onlarla, onların halini bir iyice anla.  İlim seviyelerini, ahlaklarını kontrol et. Borç ver onlara, bir müddet sonra da onlardan borç iste.  Uzak bir memlekete birlikte seyahat et, meyhaneye de git, camiye de git onlarla. Edebiyat konuş, tarihten sor, fizik hakkındaki görüşlerini al, matematikle aralarının nasıl olduğunu öğren, coğrafyadan bir soru sor, tarihi öğrenmek istediğini bildir. Sık sık bir parka, bir kahvehaneye uğra onlarla, çay ikram et, bakalım sana ne zaman bir ikramda bulunacaklar?

Bildikleri konuları sana aktaracaklar mı, bilmedikleri bir konu açıldığında susacaklar mı?

İyice bir öğren, anla bakalım. Neler olacak?

Buraya gelmişken bir hatıramı aktarayım size. Profesörmüş bir Üniversitede. Hani şu sosyal medyada takibat durumu var ya orada tanımıştım. Bir gün bir makalesi yayınlandı bir gazetede. Hz. Mevlânâ hakkında şöyle bir cümle etmişti. “Mevlana yüzyılının en önemli şairidir.” Bu cümle üzerinde biraz düşündüm. Şair bir Mevlânâ! Bazıları da “düşünür” der. İnsan sevgisinden yola çıkanlar ‘hümanist’ diyorlar. Neyse konumuza gelelim. Biraz düşündüm ve bir mektup yazdım isminden de bahsederek. “Şair demek yanlıştır, şair değildir, bu tanım pagan zamanlardan kalmış bir tanımdır” gibi birkaç cümle yazmıştım. Ağır bir cevap verdi bana. Kendisinin bu konularda yetiştiğini, kendisinden başka da ilim âleminde Mevlânâ’ya şair denildiğini filan yazdı. Doğrusu şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemedim. “kendilerinin en doğrusunu bildiğini, başkalarına da itibar etmediklerini” bildirdim. Fakiri arkadaşları arasından çıkarttı. Bloc’ladı beni. Bu çok ağırıma gitti. Nasıl olur? Bir ilim adamına ileri sürdüğü fikre karşı bir iki cümle ediyorsunuz ve sizi hakaretlerle karşılıyor ve siliyor sizi! Eleştiriye açık olmayan ilim adamı olur mu? Tetattiye kapalı ilim adamı olur mu? Başka fikirleri küçümseyen bir ilim nerelerde okutulur? Buna ilim diyebilir miyiz? Bu kişiye ilim adamı diyebilir miyiz?

Ve bu ilim adamı titrli kişinin yetiştirdiği öğrenciler ne haldedir?

Ve tüm öğretmenler bunun gibiyse, o ülkenin hali nasıldır?

İşte size bir ölçü.

Öğretmenlerimiz üzerinden ülkenin ölçümü.

Yönetim tarzı, ekonomisi, gazeteleri, televizyonları, devlet kurumları, özel şirketleri, fabrikaları, ticarethaneleri…

Hepsi birbirine benzer.

Ve… Bunların tamamında çalışanların eğitimi bir öğretmen tarafından verilmiştir. Öğretmenleri nasılsa toplum da aynıdır, odur.

Bu yüzden bir toplumu tanımanın en kısa yolu, birkaç öğretmeni tanımaktan geçer.

23 Şubat 2012 Perşembe

“Artık Avrupayı, Doğulu yapma zamanı gelmedi mi?”

Yazının başlığı Emrah Bekçi’den ödünç alınmıştır.

Çarpıcı bir başlık

Gerçekliği içinde barındıran, görmek isteyenlere de muhteşem çağrışımlar yaptıran kışkırtıcı bir başlık. Olması gerekeni bir cümleye sıkıştıran, ifade ettiği muhtevayı zamanlar içinden günümüze taşıyan güzel bir anlatım. Emrah Bekçi “Avrupa’nın Doğulu” olma zamanının geldiğini vurguluyor. Ne yalan söyleyeyim, geçen hafta yazdığımız “Yunanistan’a talip olunmalıdır” başlıklı yazımızı yazarken Bekçi kadar açık yürekli olamamıştık. Biz Yunanistan ile yetinmişken, tüm Avrupa hayalini nasıl kuracaktık? Sonraları Romanya üzerinde de bir takım oyunlar oynandığını tespit edince, şimdi Emrah Beyin teklifine ‘neden olmasın’ demek zorundayız.

Avrupa’nın kapısı Yunanistan ile açılır, Romanya ile genişleme ve yerleşim devam eder… Makul oldu bu görüş.

Ahmet Mithat Efendi’nin görüşlerinden yola çıkarak yapılan sade bir analiz; “Biz son zaman tarihi vakalarıyız, Avrupa kültürünü doğuya, yani kendimize dâhil edip, Avrupalı olmaya çalışan şaşkınlarız”. Konu net anlaşılıyor. Biz yaşımız erdi ereli bildiğimiz hep bu yöndeyiz. Kültür adamlarımız, sanatçılarımız, devlet idarecilerimiz hep aynı yolda idiler. “Bu ne büyük ihanet, bizleri zehirleyen, milli şuurumuzdan uzaklaştırıp, kendi dil, inanç, kültür gibi değerlerini benimsettiren bir zehir. (Avrupa)”. İhanettir bu. Oysa Türk Milleti kültür etkileşimine açıktır. Bulduğu ve hoşlandığı kelimeleri, tavırları, kültürü almaktan asla kaçınmaz. Hiç bir beis görmez. Zaman içinde ‘kendine has’ yapacaktır.

Şurası çok önemli: “Dünya sermaye bağlamında başka ülkelere bağımlı olmayan ülkelerin, iletişim alanında ki yatırımlarını incelediğimizde, günümüz itibariyle olağan dışı maddi artışın olduğunu göreceğiz. Bu şu anlama geliyor, başka milletleri kendinizden birileri yapmak istiyor iseniz, etkileşime geçmelisiniz. Bu ise sadece iletişim bilimi ile mümkün.” Başlangıçta neler olması lazım geldiği açıkça anlatılıyor. Ticari, sınaî, kültürel işbirlikleri, üniversitelerarası diyaloglar, öğrenci değişimi, misafirliği, o ülkelerde kültür merkezlerinin açılması, Türkçe’nin yaygınlaştırılması politikaları… yapılacak o kadar çok iş var ki..

Bilim adamlarının çalışması gereken bir konu da şudur. “Avrupa yaşlı bir ihtiyar, ama kurnaz ve akıllı. Kültürden noksan, genellemede insanları antisosyal.” Tespiti ‘antisosyal insanlarla iletişimin mümkün kılınabilir hale gelmesi?’ nasıl kalkınma topyekûn oluyor, gelişme tüm kesimlerle birlikte oluyor ise, Avrupa içlerine doğru seferlerimiz de tüm sosyal katmanlarla birlikte olacaktır. Bizim insanımız Avrupalıya nazaran “antisosyal değil” dir. Bizim dayanacağımız gücümüz de, sosyal insanları ile tarihi öz kültürü ve devlet kurma geleneği bilgilerinin pekiştirilerek kendimizi kabul ettirmekten geçecektir.

İşte o zaman Emrah Bekçi’nin sorusunu bizde soracağız;

“Bunca yıl, Doğu kültürünü Avrupalı yapmaya çalışan Avrupa’yı, Doğulu yapma zamanı gelmedi mi sizce?”

“Kendini arayan insan” Yazısı Üzerine

 “Kendini arayan insan” başlığını görünce, işte okunacak bir yazı dedim ve açtım sayfayı. Hedefe ulaşma çabasındaki “insanı bu hedefe sürükleyen, yaratılışındaki eksiklik” cümlesine gelince de duraksadım. Eksiklik ve insan! Hem de yaratılışındaki eksiklik! İnsan mükemmeldir oysa. Eksikliği nasıl yakıştırdığını anlamak üzere okumaya devam etmeliydim. İnsanı “sınırlı ve sonlu” olarak tanımlıyor yazar. İnsan ve sınır! İnsan ve son!

Önce İnsan kelimesi üzerinde bir anlaşma sağlamalıydık, sonra tartışırız diye düşündüm.

Biz, yazarla aynı kelimeyi söylüyor olmamıza rağmen, aynı kavram üzerinde yoğunlaşamıyorduk. Her iki ağızdan çıkan insan kelimesi farklı çağrışımlar yapıyordu. Sonra karar verdim yazar BEŞER diyordu insan kelimesi ile. Biz ise İnsan’dan bahsediyoruz!

“O hep mutlak varlığa ulaşma çabasında ve kendisine o ruhu vereni aramaktadır. Bu refleksif düşünüş tarzı hep yolda olmasına hiç durmadan, bıkmadan menzile varmak için çalışmasına da neden olmaktadır.” Belki de bu çalışmayı burada kesmeliyim. Yazar başka bir bilgi kaynağının tesiri altında ap açık görülüyor. Hem, “mutlak varlığa ulaşma çabasında” olacak ve hem de “kendisine o ruhu vereni arayacak”! Yani, uzaklarda bir yerlerde bir “ruh veren” var, insana ruhu verecek ve insan da o ruhu vereni arayacak! İşte insan kelimesi konuşurken, yazarken anlaşılan mana farklılığı. İkilik. Yani hem veren var, hem da alan. Yani, hem aşık olunan var, hem de aşık olan. Bu hal ikilik halidir.

Nitekim, “dualite”den bahseder yazar. Bir ayet-i kerime derc eder tam bu noktada. “‘And olsun biz insanı, çamurdan bir özden ya-rattık.! İlahi mesajı ve sonradan ruhun verilmesi”. Buradaki “dualite”yi doğrusu biz anlayamadık. Dualitenin içine düşmüş yazar, insanın dualitesinden bahsediyor! Yoksa çamur ve ruh ikileminden mi bahsediyor? İyi de “ideolojilerin bazen nesnesi bazen öznesi” olmasının ne manası var tam da burada? Anlayamadık! “Âşık Veysel’in ‘benim sadık yârim kara topraktır’ derken mutlak dönüşü ifade etmektedir, ama bir dirilişin de olacağı muhakkaktır. Verilen ruhun devreye girmesi ve yeniden hayat bulması serüveni”. Böyle değil, ne Veysel ölümden bahseder o şiirinde, ne de ruhun devreye girmesi diye bir olay vardır insan hayatında. Çünkü ruh daima vardır. Devreye girmesi demek bir müddet susması, yok olması daha sonra tekrar hayatiyet kazanması demektir. Elektrik kesilmesi gibi, bir müddet sonra gelir ya elektrikler onun gibi mi acaba?

Yazı 4-5 paragraf daha devam ediyor. Ben burada kesiyorum.

Bu kadar da olsa düşündürebildiği için yazar A. Alagöz Bingöl Beyefendiye teşekkürlerimi iletirim.

Kuru hayatımıza renk verdiği için.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Bir Dem Fasl-ı Muhabbet


Yitik zamanlardan kalma, bir dostluktu bizimki.

O zamana geri dönüş mümkün, dostu dostça karşılamak mümkündü. İhtimal o ki, tatlı bir kelam, ama yakıcı kokusuyla havayı değiştirir, hiç olmayacak zannedilen vuslata oturur kalırdı. Umut hep vardı. Özlem gibi.

Kar rengi hayallerdeki gibi idi gelişi. Gidişi olmayacak güzellikte. Ne dersen de, bir umuttu bizimki. Bir özlem.

İkram edilen tabureye oturduğu vakit, derin soluklanarak, epeyce zaman olduğunu da mırıldanmıştı dudaklarından. Zaman, geçmeye mahkûmdu idrakimizde. Ne varsa hatıralardan bir bir zaman üstüne kurulu, kelimelere bile gerek olmayan lisan-ı hal ile anlatırdı olup biteni. Kalplerden kalplere giden yol, bir bakışla, bir nazarla belirir, hat kurulurdu, iletişim tamamlanırdı. Kanal ayarlı ise eğer kesintisiz bir haberleşme artık mümkündü.

Testiye taze suyun doldurulması için lazım olan boşaltılmasıdır testinin. Bayatlamış, eskimiş suyun boşaltılıp taze su için musluğa vurulması gerek testinin. Serin, tatlı yayla suyunun lezzetinden şifa bulmak, tadını yudum yudum, zerresini bile havaya vermeden yudum yudum içmek kana kana..

Çaylar içiliyorken havadan sudan konuşmalar oluyor, memleket ahvali, yöneticiler gibi konular gündeme geliyordu. Hava sıcak olmasına rağmen, bulunduğumuz yerdeki asma ağacının gölgeliği bizi hardan koruyor, kuzey bakı kısmından hafif bir esinti yüzümüzü serinletiyordu. Ara sıra da etraftaki komşuların şakalaşmaları tat katıyordu sohbetimize.

Nerelerdeydi kim bilir? Neler düşünüyor, kimlerle irtibat kuruyordu?

Alnında biriken bulgur bulgur terleri mendiliyle sildiği vakitler, sanki en kutsal ibadetlere eğilir gibi hal hatır soruşları, bir öğrencinin dersleri hakkında bilgi aldığı anlar hepsi ama hepsi mübarek bir görev yaptığı izlenimini verirdi. Hiç bir sorusu dil ucuyla olmaz, taa içten gelen kalbi sorular olurdu. Bazen akıllar verir, öğütler verir hiç uzatmazdı hepsi hepsi birkaç cümleden ibaret. Konuştuğu vakit, en büyük nutuk verenlerin haline bürünür, kelimelerin hakkını vererek, cümlelerin manasını zihne yerleştirerek konuşurdu. Hepsini de ibadet vakarıyla tamamlardı.

Aslında konuşmazdı. Mesajlarını taş ustası gibi akıllara kazırdı O.

Hep İnsan olmanın, İnsan olabilmenin fazileti üzerinde durur, “dünyaya gelmekteki amacın insan olmak” olduğunu vecizelerle, küçük hikâyelerle anlatırdı. İnsan hedefti onun için. İnsanlar topluluğu için Atatürk’ün “Türk” dediğini de ondan duymuştum. Bir başka âlemin izahıydı İnsan onun için. Hatta âlemlerin. Bunun için Âşık Veysel’in “İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece” dizelerini sık sık tekrarlardı. Geliş ve gidiş yolu olarak, iki kapılı hanı örnek verdiğini belirtir, hele bir türküsü başladığında radyodan nefesler tutulur, gözyaşları içinde sonuna kadar dikkatle dinlerdi.

Her karşılaştığımda, her konuştuğumda üniversitelerin yıllar içine sığdıramadığı fikirleri, felsefeleri kısacık bir zaman içinde nakşederdi hafızalara. Tabi ki, gönüllü olarak.

İşte böyle bir hal içinde bir tutam zamanı daha yitirdik.

Yorgunluk belirtileri yüzlerden okunmaya başladı. Yetti gayrı denildi.

Bir sonraki buluşmanın özlemi şimdiden yakmaya başlamıştı bile.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Hatıra Düşen Faili Meçhuller


Şöyle tanımlıyor TDK internet sözlüğü faili meçhulü: “Kimin yaptığı belli olmayan veya bilinemeyen”

Kimin yaptığı belli olmayan, bir kavram olarak alındığında en son yapanın anlaşılmaması gerektiği ortaya çıkar. Halk dilinde “tetikçi” denen kişiler, olayı en son yapan olmamaktadır. Olayı, planlayan, örgütü kuran, destekleyen kişi ve/ya kişiler aslında olayın failidir. Bizde bunun üzerinde duruyoruz. Böyle anlıyoruz.

1 -  Hrant Dink. Türkiye’de yaşayan bir Türk Ermeni’si. Devletine bağlı, yasalarına saygılı. Türkiye’de “kripto Ermeniler” konusunda bir çalışma yaptığını biliyoruz. Trabzon Şehri’nden birkaç delikanlı aralarında bir örgüt oluşturarak, kendi hallerinde karar vermişler, H. Dink’i öldürdüler. İlk yakalanan ve tetiği çeken el 17 yaşında bir çocuk, sorgusunun ardından iki kişi daha yakalandı, organizasyonun tamamlanması çalışmalarını yapan. O kadar.

Dediler ki, “32 saat sonra katili yakaladık.” Öyle mi acaba?

Dink’in katili bulunabildi mi? Tetikçiden bahsetmiyoruz, değilse Uğur Mumcu’nun tetikçisi de bulundu, ama hala faili meçhuller arasında sayılır.

2 - Muhsin Yazıcıoğlu BBP Genel Başkanı. 25 Mart 2009.

Siyasi çalışmalar yapmak üzere gittiği Kahramanmaraş’ın Çağlayancerit İlçesi’nden dönerken, Göksun İlçesi’ndeki Keş Dağı üzerinde helikopter, bir milyon olmaması gerekenlerin bir araya geldiği zamanlarda düştü. Genel Başkan Yazıcıoğlu ve beraberindeki 5 kişi birlikte gittiler, kimi helikopterin düştüğü anda, kimi daha sonra donarak can verdiler.

İlginçtir hem Hrant Dink ve hem de Ergenekon soruşturmaları konusunda açıklama yapmasını bekliyorduk. Katledilmişlerdir. Henüz çözülememiştir.

Bizim faili meçhuller dosyamızda kayıtlıdır.

3 - Aselsan Mühendisleri.

Dört adet Mühendis çalıştıkları konu üzerinde uzman olan bu dört yiğit, İntihar süsü verilerek öldürülmüş olma ihtimalleri çok yüksektir. Henüz ölümleri hakkında hiç bir araştırma ve açıklama yapılmamıştır.

Bilinen intihar kararıdır. Bize göre faili meçhuller listesindedir.

4 - 30 Kasım 2007 tarihinde İstanbul’dan Isparta’ya giden uçağın içinde nükleer bilim adamları Prof. Engin Arık, Araştırma görevlisi Özgen Berkol Doğan, Yüksek Lisans öğrencisi Engin Abat ile Doğuş Üniversitesi Prof. Dr. Şenel Fatma Boydağ, Doç. Dr. İskender Hikmet ve Araştırma Görevlisi Mustafa Fidan vardı. Uçak alana inmezden önce parçalandı ve havada infilak etti. Bu bilim adamlarına uçak mezar oldu.

Uçak kazası ile hayatı sonlanan ve Türkiye için hayati bir konu üzerinde çalışan ilim adamlarının ölümleri, kaza raporuyla üzeri örtülen faili meçhuldür.

İlginçtir, bu kazadan iki yıl sonra Rusya semalarında bir kaza daha olur, o uçakta da İran’lı Nükleer Bilim adamları vardır!

5 - Ankara’da özel harekât polis müdürü;

İntihar etmek için hiç bir sebep yokken ortada, üstelik solak olmasına rağmen sağ şakağından vurularak öldürülen polis müdürü hakkında intihar ettiği kararı verilen bu cinayette faili meçhuldür.

6 - Uzun yıllardır biliyoruz, İsrail işgal ettiği topraklarda acımasızca Filistin ve Gazze’li insanları insan Haklarından mahzun bıraktığı, onların insanca yaşamalarına müsaade etmediğini.

Türk Dış Politikası tarihte eşi benzeri görülmemiş bir çözüm politikası geliştirerek, içinde asker ve/ya polis olmayan, silahsız bir grubu bir gemiye doldurarak Gazze’li insanlara insani yardım malzemeleri gönderdiler. Böyle söylüyoruz, eğer hükümet istemeseydi gidemezlerdi. İsrail geminin hareketinden sonra yüksek sesle tehditlerini gönderdi, bu tehditler duyulmadı, bir işlem yapılmadı. Nitekim gemi daha uluslar arası karasularda iken İsrail askerleri gemiye indirme yaparak işgal etti, çıkan kargaşadan ise 9 adet Türk şehit edildi. Bu 9 adet Türk’ün ölümleri faili meçhuldür.

Taa ki, Dış İşleri Bakanı Davutoğlu’nun konu hakkındaki bilgisine başvurulup konu açıklanana dek.

7 - Ostim Ankara’da özellikle küçük sanayi işletmelerin toplaştığı 70000 civarında iş yerinin bulunduğu bir sanayi merkezidir. Bu bölgede bir gün bir atölyede patlama olur, yangın çıkar. Gariptir ki, olayın meydana geldiği yerin arka sokağında aynı işi yapan başka bir işyerinde de aynı şekilde patlama olur ve yangın çıkar. 20 kişi ölür. O gün, bu gündür konu hakkında hiç bir şey söylenilmez, yazılmaz, çizilmez. Halk arasında hükümet ve belediye yetkililerini suçlayıcı ağır konuşmalar dilden dile dolaşmaktadır. (Burada yazmaktan taaccüp ederim.) Olaylar üzerine ölen 20 kişi bize göre faili meçhuldür.

8 – Uludere. Hiç bir tereddüde mahal yok. Asker’e verilen hatalı istihbarattan ve askeri yanıltan yanlış bilgilerden kaynaklanmıştır. Halen araştırmaları devam eden bu olay hâlihazırda faili meçhuldür.

“Bizim zamanımızda bir tane bile faili meçhul yoktur”

Deme lüksünüz hiç yoktur.

Bu konuları inceden inceye araştırıp, millete açıklamadığınız, anlatmadığınız takdirde, boynunuzda asılı kalacaktır.

19 Şubat 2012 Pazar

İmanımı Gömdüm

İmkanə çatıb qəm dolu dövranımı gömdüm,
Pul gördü cibim, naleyi-əfğanımı gömdüm.

Gördüm ki, kimin vicdanı var, gündə əzirlər,
Alqan edib insafımı, vicdanımı gömdüm.

Rüşvət nə şirinmiş, onu ilk dəfə dadandan,
Lənət oxuyub şeytana, imanımı gömdüm.

Haqq əhli üçün torba tikib böhtan atandan,
Hey mənsəb alıb, dərdimi, böhranımı gömdüm.

Haqsız yerə çox haqlıya meydan oxudum mən,
Fitvanı verib xeyli müsəlmanımı gömdüm.

İnsan deyil, insanlıq ölübdür bu diyarda,
Çoxdurmu, ölən bir nəfər insanımı gömdüm.

İnsandı ki, cin sandığım övladi-bəşərdir,
İnsanlığa dair ədəb-ərkanımı gömdüm.

Bir gün yuxu gördüm ölürəm, pul çıxır əldən,
Heç kimsəyə bəxş etmədim imkanımı, gömdüm.

Şeytan dedi: Allaha olan eşqini dəfn et,
Duydum pula xatir dəli şeytanımı gömdüm.

Qardaş qanı, dostun canı boş şeydi pul üçün,
Dollar cibə girsin deyə, öz canımı gömdüm.

İnsanlığı ehsanlıq edən dövrdə Qasim,
İnsanlıq üçün verdiyim ehsanımı gömdüm.

Qasimbala Səfərov.-19.02.12.

Şair Hakkında;

Səfərov Qasımbala 1987-ci ildə dünyaya göz açıb. 2006-cı ildə orta məktəbi bitirib ali məktəbə qəbul olunub. Ali məktəbi bitirdikdən sonra, 2010-cu ildə ordu sıralarına çağırılıb. Şeir aləmində hansısa uğuru olmasa da, haqqı deməkliyi ən böyük uğurlardan hesab edir. 2002-ci illərdən kiçik və satirik şeirlər yazır. Satira sahəsində Sabirdən, Baba Pünhandan bəhrələnmişdir. Həmçinin, qəzəl və ya şeir janrında Fizuli, Nizami, Nəsimi, Xətai, Seyyid Əzim, Şəhriyar və başqaları onun ilham mənbəyi olub.­­

17 Şubat 2012 Cuma

Tekrara Düşmek

                       “Ayının üç hikâyesi vardır, üçü de ahlat üzerine.”

Mutlak surette lafı dolandırır, kendine ait bir hatıranın üzerine bina eder sohbeti. Hatırası da daha önceleri defalarca anlattığı sıradan bir insan yaşantısından ibarettir. Anlattığı, anlatacağı.. bu da bilinen, defalarca dilenildiği için de kabak tadı veren bir durumdur. Bu itibarla, dinlenilmekten hoşlanılmayan, itici gelen, anlattığı ilk dinleyen için güzel de gelse, kabul görmeyen tiplerdendir, neylersin ki, yakın bir tanıdığın, sürekli birlikte olduğun kıymetli bir arkadaşındır. Yapılacak bir şey yoktur. Dinlemeye mecbursundur. Ya da çıkıp gidersin o ortamdan.

***

Olsun. İnsan üzerine kurgulanan hikâyelerin, reddedilecek tarafları da olur. Kabul görecek tarafları da.

Yetişme o dur ki, hayatı ve hayata karşı insanı idare eden beynin büyük kısmının kullanılması antremanlarıdır. Ne kadar kısmını kullanırsa insan beyinin, o kadarlıktır. Peki, yetişme nasıl olacaktır? Seyahat, yeni yerleri görmek, yeni insanlarla tanışmak, yeni fikirlerle teati de bulunmak. Yeni kitaplar okumak. Yeni filimler seyretmek. Yeni yazarlar. Yeni kütüphaneleri gezmek, oralarda oyalanmak, karıştırmak, araştırmak. Niye hep YENİ kelimesini kullandık? Aslında ‘değişim’dir bu. Zamanımızda da özellikle siyaset yapıcıların sık kullandığı ‘değişim’ yeniliktir aynı zamanda. Yeniyi öğrenmek, yeniye intibak, yeniyi yaşamak. İlk gelenin, ilk öğrenilenin kaldırılıp atılması değildir yenileşmek. Belki, kullanılan bir eşyanın atılıp yenisinin alınmasında bu vardır, fakat insan için böyle bir yapıyı düşünmek ne kadar doğru olur? Bina etmek en doğrusudur gibime geliyor. İlk gelenin üstüne yenilerini koymak, ilk öğrenilenin üstüne yeni bilgileri ilave etmek daha doğru değil mi? Zaten öncesi yoksa bilginin, sonrasını da anlamak, anlamlandırmak mümkün değildir.

Tekrar dinleyeni sıkar, hele bu tekrar üç kere, beş kere… Olursa!

Bazı tekrarlar da vardır ki, aranandır, istenendir. O muhteşem ağızlardan çıkan tekrarların tadına doyum olmaz. Yeni manalara, yeni buutlara varılır. Tekrar burada açılımdır, yeni bir açılım.

Çok sayıda kitap okumak gerekli midir? Kitap okumak tabii ki gereklidir, ama her konuda sayısız kitap okumak gerekli midir? Buna itirazım var. Çok sayıda okunacak kitap, belki yeni alanlarda düşünce turlarına çıkartır fakat öğrenmeyi, bilmeyi geciktirir gibime geliyor. Oysa birkaç kitabı tekrar tekrar okumak, o kitabın içeriğine, edebi söyleyişine intibak için lazımdır. Öyleyse çok kitap okumak değil, bir kitabı çok okumak evladır diyebiliriz.

Her okuyuşta yeni anlamlar bulabilirsiniz. Her anlam yeniden düşünülecek, her düşünce yeniden vücut bulacaktır kendi içinde. Böylece manalar merdivenini basamak basamak çıkarak arzu edilen en üst düzeydeki manalar binası inşa edilecektir. İstenen de budur.

Söylenilecek sözler akıldan geçirilerek dile getirilmelidir. Öncesi düşünülmeli, daha önce anlatıldı mı, anlatılmadı mı? Sorusu çözüldükten sonra konuşulmalıdır. Doğrusu bilmediğin konularda susmak ve dinlemektir. Bildiğin konuları ise başkalarının da öğrenmesi maksadıyla anlatmalısın. Susmak zor da olsa.

Susma, bildiğin bir konu hakkında senin fevkinde bilgi sahibiyle karşılaşma durumudur. Onun Hakk’ını vererek, ona riayet ederek.

Evet, bilmiyorsan sus.

İnsan’a gidişin ilk şartı.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Cephe ve Öngörü


Cephe savaşı görmemiş bir komutan, gelen bilgileri de değerlendirmeyi bilemez.

Bu komutan, provakosyana en yakın, en açık komutandır.

Askerlik, masa başlarında yapılan görüşme ve akıl yürütmelerle öğrenilebilecek bir oyun değildir. Bilakis, birliğin içinde, cephenin en önünde ve daima askerlerinle birlikte, silahının üstünde uyuyarak, planların beyin kıvrımlarında daima dolaşarak öğrenilebilecek bir meslektir.

Kurmay öngörüleri, cephe tecrübesi olmayan beyinlerde daima zararlı sonuçlara gebedir.

Niye yazıyoruz bunları?

Sevk ve idare ehliyeti olmayanlara yüklenilen yöneticilik görevi, her halükarda hayal kırıkları ile sonuçlanan pahası yüksek yıkımlara neden olmaktadır.

Yöneticilik mektebi olmayan alanlardan biridir. İş başında ve sürekli tecrübe metotlarıyla pişe pişe, yeteneğin olgunlaştırılması halidir. Evveliyatında alınan eğitim – öğretim elbette yararlı, düşünce ve karar alma süreçlerinde gereklidir. Peki, yeterli midir? Değildir tabii ki. Araştırma geliştirme çalışmaları, incelemeler, okumalar sürekli ve etkili olmalı, çok çeşitli konular üzerine danışılacak ehliyetli kişiler hazır bulundurulmalıdır. Eğitim, kesintisiz bir süreç olacak, düşünebilme ve düşünceleri not edebilme aralıksız fiili olacaktır yöneticinin. Eğitimin “kalitesi”, düşüncenin “Hakk”çası, tutulan notların “düzgün ve anlaşılır” olması, karar anında hataları ‘en az’a indirecek kurallarından olmalıdır yönetmeye talip olan kişinin.

Her şeyi bildiğine inanan ve bu inancını etrafına pompalayan kişilerin iyi yönetici olmadıkları defaatle görülmüştür. Çok konuşan yöneticilerin gün gelip inandırıcılıklarını kaybettikleri aşikârdır. Gereğinden fazla yiyip, üstüne hareket etmekten de kaçınan ve durmadan ense, göbek, k..ç büyüten yöneticilerin sık sık hataya düştükleri bir gerçektir.

An olup, tembellikle bir olduklarından, etraflarındaki danışmanları da artık gerekli, yeterli ve doğru bilgileri verme lüzumunu da unuturlar. Kendisine uymuşlardır çünkü. Ne kadar sık görülen bir örnektir bu. Siyaset sahnesine bakın neler neler göreceksiniz. Tam bu noktada bir felaket saklıdır. Yönetici, fikirlerini söyleyip araştırılmasını isterken birden hal değişip, danışmanları gibi düşünmeye, onlar gibi olmaya başlar. Danışılanlar ne isterse onu söyler yönetici, onların tarih ettiği ‘tip’e uygun hareket eder olur. Haiz olduğu vasıfları kaybolur ardı sıra…

Öngörüsünü yitirmeye görsün yönetici!

Sahip olduğu şirketler, mal varlıkları elinden çıkar bir bir.

Öngörü ne zaman yitirilir?

Artık, ‘ben oldum’ denildiği andan itibaren. Artık, ‘kimse elime su bile dökemez’ diye düşünüldüğü anlardan itibaren. Artık, ‘kimse olmasa da bu işler kendiliğinden yürür’ diye etrafa hava basıldığı zamanlarda. Artık, ‘bu işleri ben bilirim, bunlar benden sorulur, siz bir b..k bilmezsiniz’ düşüncelerini açıktan dillendirdikten sonra. Artık, ‘öngörüye de gerek yok, ben her şeyi hallediyorum’ şeytanlığı kalbe oturduktan sonra. Artık, araştırmaya da, okumaya da, sormaya da gerek kalmadı ifritinin içe yerleşmesinden sonraları. Öngörü yitirilir. Buradaki ‘öngörü’ doğru olan, iyi olan, olması gereken gibi olan öngörüdür. Yoksa hatalı, yıkıcı, lüzumsuz… Öngörüler zihne hücum eder ve durmadan, ama durmadan hatalı kararlar almasına vesile olur. Hatta bu hatalı hareketleri niye yapıyorum, bu zararlar nereden geliyor? Diye sorma gereği bile duymazsın. Çünkü sen bir tanesindir!

Zararın olağanın dışında artma zamanlarında, ‘cephe’ye dönüş, oraların havasını soluyuş gereklidir. Yani, başa dönüş.

Bunun olmaması için; etrafına hak ettikleri değeri vermek, taltif ve ödül mekanizmalarını kullanmak, çalışma, iş konularında yardımlaşmayı ön plana çıkarmak, bilgi saklamamak ve yanındakilere bilginin saklanmaması gerektiğini öğretmek, danışma, araştırma, geliştirme faaliyetlerine aralıksız devam etmek… Gerekecektir.

Devletin ve yöneticilerimizin son zamanlarda düştükleri yürek paralayıcı durumları gördükten sonra, bir katkı olması açısından bunları düşündüm ve yazdım.

İlgilisine sunulur.

14 Şubat 2012 Salı

Eleştiri Nedir?


Adaleti kendi ailesi içinde gerçekleştiremeyenlerin devlet idaresinde söz sahibi olmaları, Allah Muhafaza büyük yıkımlara sebep olur. Bu ister “biz”den, ister “onlar”dan dediklerimizden olsun. Fark etmez. Adalet duygu ve görev olarak beyinlerde yeşermedikten sonra ne kurtuluş, ne yükseliş ne de varoluş gerçekleşebilir. Sonumuz hayr olsun.

Bulunduğu grup içinde muhalefet yaptığı anlaşılan bir yazardan şu cümleleri okudum: “Biz görev yaptığımız dönemde de benzer şeyler oluyordu… Tecrübe dünkü yanlışlardan dersler çıkarmanın adıdır…”

Muhalefete düştükten sonra doğruyu görmüş yazar.

Madem tecrübe kazandınız, sizin zamanınızda talimatla liste dışına çıkarttığınız kişi (kişiler)den özür dileyip, hatalı olduğunuzu da anlattınız mı bari?

Türk siyasetinin, Türk yöneticiliğinin onulmaz hastalığı. Ben en iyi bilirim, benden iyisi yoktur hastalığı. Bu durum devam ediyor maalesef.

Rastgele ve işe yaramaz eleştirileri orda burada söylemektense, derde deva olacak türden eleştirileri olabildiği kadarıyla yüksek sesle söylemek, yazmak, yayın organlarında yayınlamaktır doğrusu. Salt yayınlamakla da olmaz. eleştiriyi yöneltilen kişilerin de bu yazıları okumalarının sağlanması, en azından haberdar olmalarının sağlanması gerekecektir. Aksi halde sen, ben, bizim oğlan üçgeninde dönüp duran eleştirilerin anlamı tartışılır.

Ancak burada bir tehlike vardır. Eleştirilen yönetici kulağını tıkamışsa dışarıya, yapacak bir şey yoktur. Yanında davul da çalsan duyuramazsın.

Eleştiren, eleştirilerini açık, berrak bir ifadeyle, ne istediğini, ne anlatmak ihtiyarında olduğunu alenen, anlaşılır bir biçimde ifade etmelidir. Esrar dolu suçlamalar, anlaşılması güç ifadeler Hakk’lı olunan bir durumdan, anlaşılamaz bir konuma göçürtür ki, yapılan işlerin hamallığı ile kalınır. Hiç bir işe yaramaz.

Eleştiri bir kültürdür. Sanat’tır. Edebi bir türdür. Cemil Meriç üstadın eleştiri yazıları tekrar tekrar okunan büyük edebi metinlerdir. İstenen de budur aslında. Küfür, hakaret, iftira, özel alanın deşifresi asla eleştiri olamaz. Bunlar, mahalle kabadayısı ağzıyla eşkıyalık yapmaktan ibaret beyhude harcanan emeklerdir. Hırsla, kinle, intikam duygusuyla yapılan eleştiriler de aynı sonuca varır. Rüzgâr eken bora biçer misali.

Eleştirdiğin kişinin veya topluluğun güçlü zamanlarında kendinin nerede bulunduğunun da bilinmesi, düşünülmesi gerekir. Ki, yaptığın eleştiri bumerang gibi dönüp kendini vurmasın.

Agah Oktay Güner’in geçenlerde yazdığı bir makale şu cümlelerle bitiyordu: “Yeniden doğuş’un üç temel şartı vardır. “Doğru Dil, Doğru Tarih ve Doğru Din.” Bu temel eğitim stratejisinin üzerine uzmanlık kültürlerini, meslek eğitimlerini kurabilirsiniz. Adam gibi, Allah’tan gayrısına kul olmayan insan yetiştirirsiniz.”

Galiba Türkiye’mizdeki eksiklik budur.

İnsan eksikliği.

Haydi, öyleyse doğru insana. Hazreti İnsan’a.


13 Şubat 2012 Pazartesi

Operasyon ve Millet

Olaylar:

1- Uludere; 35 kaçakçının terör örgütü elemanları varsayımıyla öldürülmesi.

2- MİT Müsteşarı’nın ‘Şüpheli’ sıfatıyla sorguya çağrılması.

***

Öteden beri bilinen bir gerçektir, Türkiye’de bir Türk – Kürt savaşının çıkarılmak istendiği. Niye çıkaramadılar? Bilemedikleri, kavrayamadıkları bir hususiyeti vardı Türk Milleti’nin. O’nun için en önemli husus, birlik ve beraberliği sürdürmek ve “devlet-i ebed müddet” fikrinin zihinlerine nakşedilmiş olmasıdır.

Bunu anlayamadılar.

Hem savaşın başında olan güçler anlayamadılar, hem de onların içeride edindikleri yerli işbirlikçileri.

***

“Operasyon, bizatihi milletin kendisine yapılmalıdır.” Kural budur.

Ya da öyle bir kuruma yapılmalı ki, millet kendisine yapılan operasyonu fark etsin yenilgi duyguları yaşasın, ezilmişliği içinde yeşersin.. Hiç bir şey düşünemez olsun.

İşte denen ve yapılan tamamen budur.

Son on yılın operasyon dosyalarını incelediğimizde gördüğümüz tablo budur.

Millete yapılan operasyon.

Hatta bir kalemşora “devlet yenildi” bile dedirttiler.

Dedirttiler ama millet üzerinde hiç bir tesiri olmadı.

Yazarlar, gazeteciler, muvazzaf askerler, generaller, emekli bir Genel Kurmay Başkanı, polis müdürleri, bürokratlar, rektörler, profesörler… Tutuklandı. Bu konularda çok yazıldı çizildi, laf etmeye gerek yok. Ordunun kalbine girildi. Gizli bilgilere el konuldu. İnceden inceye her şey öğrenildi. Şimdi sırada MİT var. Uludere faciasından sonra bir gazeteciye “İstihbarat MİT’ten” haberi yazdırılmış, bunun üzerine Kurum tarafından “istihbaratın kendilerince verilmediği” açıklanmıştı. Bunlar ne lüzumsuz, ne gereksiz ne bîçare laflar. Devlet içinde bir karmaşa, bir keşmekeş yaşandığını anlatan iyi örnek. Bir tarafıyla ateşin içindesin, diğer tarafıyla birbirinle kavga halinde! Ne acı bir durum. Olayları takip eden millet ne düşünecek? Bir yalnızlık duygusu, korunmasızlık düşüncesi ve… Yenilmişlik ‘algı’sı.

Ancak, savaş sonrası yenilgi hallerinde değiştirilen sınırların değiştirilmesi operasyonu, ancak, bir işgal sonrası, bir ihtilal sonrası değiştirilecek Anayasa’nın değiştirilmesi operasyonu, ancak, bir efendinin başa geçmesi halinde incelenebilecek gizli noktaların deşifre edilmesi operasyonu… Hepsini gördük. Sıra da MİT var. Hepsi bu.

Kimi, iktidar sahiplerinin iç savaşı da diyor bu duruma.

“Deliğe süpürülmeden” yapılacak işlerin olduğunu düşünenler de var!

Millet ise kendi halinde ve çoğunluğu, geçim telaşı içerisinde olaylardan uzak, verilen görevini yapıyor. Karışmamayı tercih ediyor. TV’lerden alabildiği kadarıyla bilgilenmeye, öğrenmeye çabalıyor. Doğru nedir, olaylar hangi yöne gider? Problemlerini çözmeye çabalıyor.

Üzerine oynan oyundan bîhaber.

“Allah’ım senin her şeye gücün yeter. Elbette senin bir bildiğin vardır. Ya bana bir şey öğretmek istersin, ya da bana gerekli cezayı vermek. Büyüklüğüne inanırım. Senden başka tanrı tanımam, senden ve sana doğrudur yolum. Beni bu yoldan alı koma”.

Şeklinde dua eder durur.

Bekler…

10 Şubat 2012 Cuma

Komuta Kademesinin Dikkatlerine


Askerlik ilim ve teknikleri, askerlik sıfatını ve başkomutan olacak kimsede bulunması gereken vasıfları belirtir, açıklar ve öğretir. Yoksa insanları başkomutanlığa tayin işi komuta edilecek ordunun asıl sahibi veya meşru vekilleri tarafından yapılır. “Başkomutanlık vasıflarına sahibim” diyen her adamın o mevkie kendiliğinden gelebilmesinin ise mânâsı büsbütün başkadır.

Kara Vasıf Bey, bir de demiş ki, Başkomutan cephenin gerisindeki işlerle uğraşmasın! Bu fikir yanlıştır. Cephenin insan sayısıyle, yiyeceğiyle, giyeceğiyle, silâh cephanesiyle ve sairesiyle ilgilenen başkomutan, elbette bütün bunların geride bulunan kaynaklarıyla ilgilidir. Kara Vasıf Bey, bu iddia ettiği fikri hangi kitapta, hangi sahada, hangi yerde görmüş! Gerçi hem cephe ile hem de geride birçok işlerle uğraşmak güçtür. Bir adam hem cepheye komuta edecek, hem de aynı zamanda cephe gerisinde birçok şeylerin yapılmasını sağlayacak. Bunu bir adam nasıl yapabilir? Şüphesiz yapar. Fakat yapar dediğim zaman, Başkomutan, şu an cepheye komuta eder. Sonra oradan kalkar falan yere gider, yiyecek işini yapar; filan yere gider, ikmal işini yapar demek değildir. Üzerine büyük işler almamış insanların bu husustaki tereddütlerini mazur görmelidir.

Bakınız! Size misal söyleyeyim:

Ben çok acemi komutanlar gördüm. Mesela bir alay komutanı, yeni tümen komutanı olmuş: veya bir tümen komutanı yeni kolordu komutanı olmuş: biraz da tecrübesiz! Henüz tecrübe kazanmaya zaman bulamadan zor durumlar karşısında kalmış, o zamana kadar bir tümene alışmışken, düşman karşısında iki veya üç tümene birden komuta etmek zorunda kalınca tereddüde düşmesi ve güçlüklere uğraması tabiidir. Bir tümene komuta ettiği zaman, mümkün olduğu kadar, bütün tümen birliklerini aynı anda görebilmek ve idare etmek imkânına sahip bir acemi komutan, iki, üç tümenin gözünden uzak mevzilerde savaşını idare etmek zorunda kaldığı zaman kendi kendine “Ben hangi tümenin yanında bulunayım, onun mu, bunun mu? Orada mı, burada mı?” diye sorar…

Hayır! Ne orada bulunacaksın, ne de burada!

Öyle bir yerde bulunacaksın ki, hepsini idare edeceksin. “O zaman ben hiç birini lâyıkıyla göremem” der.

Tabii göremezsin, elbette gözlerinle göremezsin!

Aklın ve sezginle görmen lazımdır.

***

NUTUK: Kültür Bakanlığı 1000 temel eser.1975, cilt 2, Sh.263-264

8 Şubat 2012 Çarşamba

Postacı ‘TÖRE’ Getirdi


Yeniden çıkarılması çalışmalarına başlanıldığını duyduğumda, neler hissettiğim, neler hatırladığım bir yana, derin bir sevinç kapladı içimi. Bir eksikliğin daha giderileceğini düşünerek.

‘Okuma’, okudukları üstüne ‘düşünme’, düşündüklerini ‘yazma’ özürlüsü bir toplum olduk çıktık. 80’lerin inşaası eğitim örgüsünün bunda önemli vebali var. Hala Üniversitelerimizde özgür düşüncelerini açıklayamayan, geliştirme çalışmaları yapamayan, devletin (ya da yönetenlerinin) hatalı tutum ve davranışları üzerine fikir açıklayamayan ilim çevreleri de elbette bu toplumun içinden birileri…

Her neyse Postacı kapıyı çalıp, kapıyı açan ‘emanet’e kitapçığı uzattığında, “baba, Töre geldi, Töre geldi” figanını duymalıydınız. Birkaç kere konuşulmuş, geciktiğinden filan bahsedilmişti. Yazmış bir kenara demek ki çocuk.

Naylon torbasına özenle yerleştirilmiş olması ilk notumuzu pekiyi derecesinde vermemize neden oldu.

Hemen açtık. İki kitap yaprağı büyüklüğünde ve 175 sayfa.

25 yıl sonra yeniden çıkıyor. İlk sayısı da, ilk sahiplerine hürmeten Emine Işınsu Hanımefendi’ye adanmış.

Hatıralar denizinde kulaç atmaya başlıyoruz.

Prof. Ahmet Bican Ercilasun Töre hatıralarından bir nebze tattırırken “Haydi hep beraber Töre mektebinin sıralarına kurulalım” diyerek, hem eski Töre’nin bir mektep olduğunu vurguluyor, hem de yeni çıkaran arkadaşlara Töre’nin bir mektep olması talimatını veriyordu.

A.Yağmur Tunalı Töre’nin çıkış, yaşayış ve yeniden hayat kazanış hikâyesini şairliğinin de kuvveti ile pek güzel anlatıyordu (kapsamlı bir makale ‘Töre’ severlerin mutlak okuması önerilir).

Sonra, tanıdıklar peş peşe geçit resmi yapıyorlar, Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi, Halide Nusret Zorlutuna, İskender öksüz, İlkin Esen Yıldırm, Hasan Kallimci,  Mehmet Çınarlı, Hasan Kayıhan, Tarık Buğra…  Emine Işınsu yazılarını önceden okumuş olanlara yeni lezzetler, ilk okuyanlara da pınar rahmeti olacak.

Dr. Muhtar Tevfikoğlu bir mektupla katılıyor katara. Edebiyat ve mektup neymiş? Tevfikoğlu’ndan öğreniyoruz. Şu cümleyi yazmadan geçemeyeceğim. “Hafıza esrarengiz bir gemidir. Ne zaman hangi kıyıya demir atacağı, ne zaman oradan kalkıp hangi iskelelere halatlarını bağlayacağı bilinmez.” Töre ile birlikte hoş geldiniz diyorum.

Nebahat Akbaş Emine Hanım’la bir röportaj yapmış (ayrıntılı, okunmalıdır) hemen peşinden de Erol Gözdemir’in Emine Işınsu’nun tarihi romanları üzerine, Yüksek lisans tezi açıklamalı bir yazı edebiyatseverlere hararetle tavsiye edilir.

Sonra Işınsu yazıları, hikâyeleri… Ardına da Emine Işınsu Bibliyografyası (Nazlı Yıldırımer) ilave edilmiş. Çokta iyi olmuş.

Işınsu’nun Tiyatroları (Dr. Gıyasettin Aytaş), Işınsu ile Konuşma (Yavuz Bülent Bakiler), Kadın Romancılar (Dr. Alemdar Yalçın), Türk Romanı ve Işınsu (Ahmet Bican Ercılasun), Küçük Dünya (Mehmet Şeref Önal), Azap Toprakları (Reşat Gürel ve Hüseyin Mümtaz), Tutsak (Dr. Hüseyin Yeniçeri), Sancı’yı Bugünden Okumak (Ahmet Şafak), “Çiçekler Büyür” Hakkında (Galip Erdem, Umay Günay, Yahya Akengin, emine Işınsu), ışınsu’nun Romanı “Canbaz” üzerine bir inceleme (Prof. Dr. Gürsel Aytaç ve Necmeddin Türinay, Turan Bozkurt), Işınsu Abla (Şükrü Alnıaçık),  Işınsu’da kadın teması (Hümeyra Yargıcı), Işınsu’da tasavvuf inceleme ve irdelemeleri (Serdar Odacı, Hayati Bice, Tutsak ve Hürriyet üzerine (Şerif Aktaş), Emine Işınsu’nun Halide Nusret Zorlutuna ve ‘Aşk ve Zafer’ ve arif Nihat Asya için ‘Vefatından Bir Yıl Sonra’ isimli yazıları…

Ve… Şiirler: Halide Nusret Zorlutuna ‘Işınsu’ için, Dilâver Cebeci ‘Çâh-ı Bâbîl’, Yetik Ozan ‘Tutsak’, Halide Nusret Zorlutuna ‘Bahar Üçlemesi’, Yetik Ozan ‘Sancı’, Mehmet Ali Kalkan ‘Çiçekler Büyür’ ve derginin son iki sayfasını Arif Nihat Asya’nın Yelken şiiri süslüyor. Şöyle söylemiş A.Nihat Asya; “Herkes beni ‘BAYRAK ŞAİRİ’ olarak tanıyor, ama ben ‘YELKEN’ şairi olarak tanınmak isterdim.”

Sadece yazı başlıklarını ve yazarlarını verdiğimiz halde bu kadar uzadı yazımız.

Dergiye ulaşıp okuyunuz. En iyisi abone olunuz. Zahmetsizce kapınıza kadar gelsin.

Emine Işınsu’nun elyazısı ile teşekkür ettiği, Ömer Faruk BEYCEOĞLU Beyefendi’ye gönül dolusu teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

Emekleri başak olsun harmana,

Alın terleri altına dönüşsün.

Sanat, edebiyat, kültür ve tefekkür ufuklarında nice yıllar dalgalanması dileklerimizle hoş geldin ‘Töre’ diyoruz.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kıyamet Senaryoları!


Washington Post gazetesi yazarı David Ignatius yazdığı bir köşe yazısında; (*)

“ABD Savunma Bakanı Panetta’nın İsrail’in İran’ı Nisan, Mayıs ya da Haziran ayında vurma ihtimalinin güçlü olduğunua inandığını belirtti. Ignatius, b tarihlerin, İran’ın nükleer silah üretimi konusunda ‘dokunulmazlık alanına’ girmesine fırsat vermeyecek şekilde, yani iş işten geçmeden harekete geçilmesi planlanarak belirlendiğini ifade etti”.

Panetta’ya basın mensuplarının sorusu üzerine adı geçen;

“Yorum yapmıyorum”. Diye cevap verdi. “Haberi yalanlıyor musunuz” sorusu üzerine ise; “Hayır, sadece yorum yapmıyorum. Ne düşündüğümü ve olayları nasıl gördüğüm sadece beni ilgilendirir.” Şeklinde cevap veriyor.

İran liderlerinin bu tehditlere anında cevap verdikleri biliniyor. Hatta karşılıklı tehditler bir savaş provasını da andırıyor. Ayetullah Hamaney;

“İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurması için uluslar arası kamuoyundan gelen baskıya boyun eğmeyeceğini belirterek, iran’ı tehdit etmek ve İran’a saldırmak, Amerika’ya zarar verecektir. Yaptırımlar bizim nükleerdeki kararlığımız üzerinde etki yapmaz. Petrol ambargosu ve savaş tehditlerine karşı bizim de doğru zamanda gündeme getirilecek tehditlerimiz var”.

İran liderliğinin Siyonist rejime karşı savaşacak tüm ülke ve grupların kendileri tarafından desteklenecekleri de ve bunu sık sık açıkladıkları da bilinmektedir.

İsrail tarafından hazırlanan bir reklam filminin içeriği de enteresan çağrışımlar yapıyor. İran nükleer tesisinin karşısında konuşlanan tebdili kıyafetli İsrail Ajanları, tablet bilgisayar üzerindeki konuşmaları sırasında birisinin bir tuşa basmasıyla nükleer tesis havaya uçuyor. Sanki kıyamete adım adım der gibi. Sanki yapacakları eylemleri önceden haber veriyor gibi. Sanki İran ve Ortadoğu halklarına korku yaymak istemeleri gibi.

İsrail Savuma Bakanı Ehud Barak’ın askeri seçeneği gündeme getirmesini ve İran üzerinde “yaptırımların askeri amaçlı nükleer programını durdurmayı başaramaması halinde harekete geçme seçeneğinin değerlendirilmesi gerektiğini” söylemesi de not edilmelidir.

Katar destekli Taliban birliklerinin Yemen’e yerleştirilmelerinin de Ortadoğu Politikası araçlarından olduğunu bildirmeye lüzum var mıdır?

Ortadoğu’da ilk amaçlanan Sünni – Şii çatışmasıdır. Bunun provaları yapılmaktadır. Sünni – Şii çatışması iç savaş demektir. Bu takdirde Türkiye’nin de tarafını belirlemesi gerekecektir ki, ABD Türkiye’nin İran’a karşı tavır alarak politika belirlemesi hususunda gerekli çalışmaları yaptığı da bilinmektedir. Yani, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap Ülkeleri ile birlikte olarak, İran, Suriye ve Hizbullah grubuna karşı bir savaş ihtimalinden yüksek sesle konuşulmakta ve tartışılmaktadır.

Türkiye iktidarının önemli isimlerinden H. Çelik’in, Ana Muhalefet Lideri Kılıçdaroğlu hakkında ‘Alevi’lik vurgusunu iyi okumak lazımdır. Rastgele söylenilen bir söz değildir. Tam da Suriye gerginliği sırasında ve oradaki vuruşmalar sırasında dilendirilmiş olması, Türkiye’yi yönetenlerin tarafının bildirilmesinden başka bir şey değildir.

Bu arada Türkiye iç politikasında geniş kesimlerin saygı beslediği Atatürk sözleri, onun uygulamaları konularında kimi değişiklikler yapılması tartışmaları belki de dış politika gelişmelerinin gözden uzak tutmak istenmesi ile ilgilidir.

Büyük ve riskli olaylara gebe görünen Ortadoğu psikolojik (İran, Suriye ve Türkiye) harekâtı belki de üçüncü savaş sinyalleridir kim bilir!

(*) 03.02.2012, Hürriyet