26 Ağustos 2011 Cuma

Kadr Gecesi Münasebeti İle



BİSMİLLÂHİR RAHMÂNİR RAHIYM

1-) Muhakkak ki biz Onu (Kur’an’ı), (Hz.Muhammed’in a.s.) Kadr gecesinde inzâl ettik!

2-) Kadr gecesini (-n kadrini,şerefini,haşmetini) bilir misin?

3-) Kadr gecesi, bin aydan (seksen yıllık ömür) daha hayırlıdır!

4-) Melekler ve Ruh Onda tenezzül eder, Rablerinin izni ile her hükümden.

5-) Selâm (hakikati yaşatarak); tâ ki Fecr’in doğmasına kadar (hakikatin zuhuru ile şuurun vechi tanımasına kadar).

(NOT: Ahmed Hulusi Kur’an-ı Kerîm  Çözümü)

Deliler İçeride



Çoktandır e-posta kutusunu temizlemeyi düşünüyordum. Şöyle bir inceledim. Aşağıdaki fıkrayı buldum. Gönderenlere teşekkürü borç bilirim. Beğeneceğinizi ümit ediyorum.

***

Arabanın lastiği tam akıl hastanesinin önünde patlar.

Adam arabayı kenara zor yanaştırır.

Sonraki işlem malum…

Kriko, stepne, bijon anahtarı… ve tekeri söker.

Ama söktüğü 4 adet bijon yuvarlanıp yağmur mazgalına düşer. Mazgal açılır gibi değil. Bijonlar görünmüyor bile.

Adam bir sağına bakar, bir soluna bakar, çaresiz kaldırıma çöker.

Olayı en başından itibaren akıl hastanesinin demir parmaklıklı penceresinden izleyen bir deli seslenir;

    - Ula salaaak! Sen ne yapıyorsun orada öyle?

    - Sorma birader, lastik patladı ve değiştirirken bijonları mazgala düşürdüm, alınması ihtimali de yok.

    - Düşündüğün şeye bak! Diğer lastiklerden birer tane bijon çıkar. Hepsi üç bijon olsun, seni, lastikçiye kadar idare eder.

Adam denileni yapar.

Ve akıl hastanesindeki deliye seslenir.

    - Senin ne işin tımarhanede? 

Cevap müthiştir…

    - Biz burada delilik’ten yatıyoruz kardeşim, salaklık’tan değil..!

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Tiraj Üfürmeleri


Bir yazar, Bir Milyon tirajlı okuyucuyu bırakıp, Onda Biri civarında okuyucusu olan bir gazeteye gönüllü olarak niçin gider? Aynı yazar Seksen Bin civarında satışı olan başka bir gazeteden ayrılınca, Bir Milyon satışı olduğu söylenen büyük gazeteye hiç de zorlanmadan geçivermişti.

“Seçim öncesi olduğu için, daha büyük bir kitleye hitap edebilmek amacıyla” büyük gazeteye düşünmeden evet dediğini söylemişti bir TV programında. Ee öyleyse bildirilenlerin nerdeyse Onda Biri kadar olan satış seviyesindeki gazeteye neden geçtin, sorusunu “daha değişik kitleye ulaşmak ve bu gazetenin geliştirilmesi için” cevabı ne kadar da gülünç gelmişti ogün bana. Hala da aynı görüşü muhafaza ediyorum. Yazar, yazılarının büyük kitlelere ulaşması, fikirlerinin büyük halk kitleleri tarafından okunup, tartışılması için neleri feda edemez ki? Konumuzdaki yazarımız hariç. O ki, daha az sayıdaki okurlara ulaşmak için büyük bir fedakârlık örneği göstererek Milyonla ifade edilen okur kitlesinden vazgeçiyor!

Lafı uzatmanın anlamı yok. Söyleyeceğimizi söyleyelim ve bitirelim bu bizi ilgilendirmeyen mugalâtayı.

Bir Milyon satış rakamını her hafta veriyor genel yayın yönetmeleri. Bir kısım karşı duranlar ise “bu rakamın zorla yapılan aboneliklerden kaynaklandığını, esas olanın bayii satış rakamı olduğunu” ısrarla söylüyorlar. İki kimlikli yazarın kolaylıkla, hem de iki sefer Milyon tirajlı gazeteyi bırakıp gitmesi, bize gittiği gazetelerden daha az tirajının olduğu hakkında ipucu vermektedir. İstediği kadar milyonluk yalanlarını tekrarlasınlar, evimin önüne adeta atılmış nüshayı her sabah gördüğümden bizi inandıramazlar. Okunmayan milyonluk gazetede çalışmaktansa, okunan ve yorumlanan Yüz Binlik bir okuyucu seviyesi âlâdır.

Sonuç: Türkiye’nin en fazla satan gazetesi, hiç okunmayan gazetesidir.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Mıhçıoğlu ve Doktor Yeşilli


Birbirlerine takılmadan duramazlar, birbirlerini görmeden de edemezlerdi. Eşek şakası denilebilecek kadar ağır latifeleri her biri de kaldırırdı, birbirlerinden asla incinmezler güler geçerler, geleceğe dair hayallerde dahi küfürlü, kırıcı hatta tokat - şaplak karışımı vurmalı durumlar bile olurdu.

I

Tıp fakültesinde üçüncü sınıfını okuyordu Doktor Yeşilli. Doktor önlüğünü giydiği zamanlardaki, iki metreye yaklaşan boyu ve Doksan Beş kiloyu bulan kilosu ile her gören şıp diye tanırdı. Kafasına yatmayan yorumlarla karşılaştığında küfürlerin bini bir para ederdi. Makul ölçülü eleştirileri asla kulak ardı etmez, mutlaka yerine getirirdi. Sınıfının en başarılı ikinci öğrencisi olmasa idi, onu asla okulda barındırmazlardı, hocaları dâhil. Yurt binasında battaniyeyi yere serer ve üzerine yüzükoyun uzanarak çalışırdı derslerine. Öyle bir uzanırdı ki, Dört kişilik odayı baştan başa doldururdu adeta. İçeri birisi girecek olsa geçmek için basacak yer kalmazdı. Mecburen uzun atlamayla yerine doğru geçerdi, fakat Yeşilli’nin konsantrasyonunu bozmamak için ne lazımsa yapılırdı.

Bu koca adamın yemek saatleri birkaç dakikalıktı. Bir iki poğoça, bir kap çorba ile birkaç dilim ekmek bu koca vücudu nasıl da idare ederdi. Mezun olduktan beş yıl sonra bu konu açılmıştı da “Lan para mı vardı ki yiyecek ...” deyip açıklık getirmişti.

Okulda değilse, odada veya kütüphanede ders çalışmıyorsa mutlaka yurdun zemin katında yapılmış sekiz-on kişinin namaz kılabileceği küçük mescitte olurdu. Hele bir namaza duruşu vardı ki, görmeliydiniz. O ne huşu, o ne edep, o ne… uzun secdeler ve namaz sonunda uzun upuzun dualar faslı vardı. Birde dua ederken ellerini öyle bir açardı, öyle bir niyaza geçerdi ki, bazen alkışlıyor sanırdınız. Bazen sesi yükselir yine kimlere olduğu bilinmez küfürler ediyor sanırdınız.

II

Liseyi bitirdikten sonra ilk yıl kazandığı okulu beğenmedi Mıhçıoğlu, ikinci yıl da uyuyakaldığı için imtihana giremedi. Üçüncü seferde iktisat bölümüne yaptırdı kaydını, birkaç ay devam etti okula, sevmedi. Gitmedi bir daha. Dördüncü yıl Hacettepe’de Fizik Bölümüne girdi, iki yıl okudu. Üçüncü yılın içinde karıştığı bir olaydan dolayı, disiplin soruşturması sonucunda kaydını sildiler. Aynı yıl yeniden girdi sınava…(bütün okullarını anlatmayayım, onu anlatırken konuyu kaçırmaktan korkarım.) derken altı okul değiştirdi ve On Üçüncü yılın sonunda elektronik mühendisi olarak mezun oldu.

Öyle bir yiğit nadir gelir dünyaya. Hey babam hey, elinde kitaplar ve çanta uzun paltosunun içinde öyle bir yürür, öyle bir çalım atardı ki görmeliydiniz. O yürürken kalabalık ya saygısından ya korkusundan yol açar, geçer giderdi. Kara gözlüklerinin arkasındaki gözlerinin ne mana taşıdığını anlamak mümkün değildi. İnandıkları uğrunda korkusuzca tartışır, gerekirse vuruşurdu. Hiç alttan aldığı görülmemiştir. Hiç minnet ettiği vaki değildir. Aç bi ilaç okula geldiğine, sigarasız olduğu halde bir tek dal sigara istemediğine defalarca şahit olmuşumdur. Şakacı idi, bellediği türküleri şakalarına alet eder, etrafını gülmekten kırar geçirirdi. En büyük şakalarını da akşam Doktor Yeşilli’ye saklardı, doktor da ona.

III

Hava sıcak mı sıcak, bunaltıyor, dışarıda bir kavurucu yel esiyor. Ağaç gölgeleri bile durulacak gibi değil. Doktor odasında battaniyeyi sermiş, önünde bir kitap çalışmaya çalışıyor. Gözleri ağırlaşıp kitabın üstüne düşüyor başı.

Gördüğü rüya mıdır, hayal midir? bir anlam veremedi. Alnından ve yüzünden öyle bir ter boşaldı ki, kitap sırılsıklam oldu. “…Bilice şehrinde taşlı sopalı saldırıya uğramış ve çeşitli yerinden yaralanmıştı.” Bir anda dizlerinin üstünde doğruldu. Besmele çekti. Yandaki odada açık olan radyonun sesi iyice yükseltilmiş, etrafına öğrenciler doluşmuş can kulağı ile dinliyorlardı. “Ne olmuş lan… yaralanmış mı?” tasdik ettiler arkadaşları. “Nasıl olmuş, polis, asker yok muymuş”? “Bilmiyoruz”.dediler. herkes susmuş, radyodan gelecek güzel bir haberi bekliyorlardı.

Yeşilli, odadan çıkıp zemin kata indi. Orada da bir odada toplanmış öğrenciler radyo haberlerini dinliyordu. Hamama indi. Kimse yoktu. Havlusunu getirip ılık bir su dökündü. Temizlendi. Bir taraftan da kalbinden bildiği sureleri okuyordu. Giyinip mescite gitti. Tek başına namaza durdu.

Mıhçıoğlu hızlıca merdivenleri çıkıp odanın kapısını açtı. Battaniye yere serilmiş, bir ucunda kitap açık, fakat kitap ıslaktı. Merakı iyice arttı.“Doktor buralarda” diye geçirdi içinden fakat nerede?. Yan odaya geçti, doktoru sordu, “buradaydı şimdi” dediler. Koridorda bir iki sefer bağırdı “Doktooor..”. karşılık gelmedi. Merdivenlere yönelip koşar adım indi aşağıya. Karşılaştıklarına sordu. Gören olmamıştı. Bir anda zınk diye durdu. Mescit geldi aklına.

Mescit’in kapısı yarı açıktı. Yavaşça başını içeri soktu. Doktor oradaydı. “Ohh..” diye geçirdi içinden. Fakat ne yapıyordu? Dizlerinin üstünde, kollarını ileri doğru uzatmış, ellerini alabildiğince açmış bir şeyler mırıldanıyordu. İyice kulak kesildi Mıhçıoğlu, “Allahım bunları kahret..” diye bir şey duydu. “kır onların ellerini…”.. gittikçe rahatladı, sükuna erdi doktor. Başını ellerinin arasına aldı. Mıhçıoğlu sessizce girdi içeri, yanına oturdu doktorun. Doktor; “Duydun mu”? diye sordu. Evet dedi Mıhçıoğlu. “Sen karışma Mıhçıoğlu, olan oldu artık… haydi çıkalım.”

***

Şu cümleler Mıhçıoğlu’na aittir.

“Valla, bilmiyorum bir rastlantı mı, bir kabul olunuş mu? Bilmiyorum. Ertesi gün büyük bir deprem vurdu, Bilice Şehri yerle bir oldu.”

***

Mıhçıoğlu elektronik mühendisi olarak çalışma hayatını noktaladı, emekli oldu, köyüne yerleşti, küçük bir çiftliği var köpekleri ve tavukları ile emekliliğin tadını çıkarıyor. Doktor Yeşilli Profesörlük makamına erişti, büyük bir hastanede bölüm başkanı olarak hizmet hayatına devam ediyor.

19 Ağustos 2011 Cuma

Sosyal Medya Mesajları


Sosyal medya ilginç bir ortam. Zaman zaman yazdığım küçük paragrafları bir kenarda toplama gereği hissettim. Aşağıdaki paragraflar onlardır.

***

Geçenlerde yazdığım bir mesajda,“benden söylemesi Kıbrıs’ta bir şeyler oluyor” demiştim. bu görüşüme katılanlar olmuştu. Anlaşılıyor ki, son sürat Kıbrıs iki toplumlu bir federasyon’a doğru itilmektedir. Bu, RUM tarafı, AB, ABD görüşüdür. Oya işlenir gibi değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bence Kıbrıs’ın İLHAK’ı zamanı gelmiştir. Milletimizce kabul görmesi mümkün olmayan politikalar üzerinde oyalanılmasın. İLHAK Çözümdür.

İki toplumlu federasyon çözüm olamaz. Çünkü Rumlar megalo idea fikirlerinden vaz geçmemişlerdir. Federasyon kabul edilirse, 1970 yılları öncesine dönülmesi kaçınılmaz olur. Acılar yeniden yaşanır. Bize de yeniden bir Barış Harekatı yapmak işi düşer.

***

Kafesin arkasında ifade veren Mübarek’in resmini iyi incelemek lazım. Köpeklik yaptığı kapılardan kendine reva gösterilen bu hareket sonrası,milli olmanın,milli politikalar uygulamanın,bağımsız olmanın yüce faziletini bir daha hatırlamanın faydalı olacağını, hatta hiç unutulmaması gerektiğini düşünüyorum.Mübarek’in durumu,yalakalara ders olsun. BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR.

***

AKP davetiyle yurda dönen Burkay hakkında açıklamalarda bulunan SADETTİN TANTAN; ”Arınç övgüler yağdırdı, Bağış ve Günay federasyoncu Burkay’la bir araya geldi, Burkay’da taşerondur. Ortadoğu uluslar arası bir rekabet ve çatışma merkezine dönüşmüştür. PKK teröre devam ediyor. Halkı bilinçlendirme çalışmaları yapılıyor. Buna karşılık, İktidar ne yapmak istediğini bilmiyor. Öcalan-Burkay hattı ayrışmayı körüklemek için oluşturulmuştur.

***

Arınç: (Biz ideolojisi olmayan bir Anayasa istiyoruz, hiç bir kırmızıçizgimiz yok.) CNNTÜRK’te dedi. Bu kadar renksiz, bu kadar bigâne, bu kadar anlamsız bir parti olabilir mi? madem, ideolojiniz, kırmızıçizginiz yok, ne işiniz var orada. Allah encamımızı hayr eyleye.

***

Suriye’de işler kızıştı; Yabancı ajanlar Suriye’de istedikleri gibi at koşturuyorlar. Ayaklanma dedikleri provakosyonlar neticesi olanlardır. Devlet gerekli tedbirleri almaktan başka yaptğı bir şey yok. Bu arada ölçüsüz güç kullanımı da olabilir. B.Arınç’ın dünkü mesajı kime idi? Ben,İran için “sen karışma AB(D) istediği gibi at koştursun” dediği şeklinde anlıyorum.Dış Politikamız Dış Güçlere havale edilmiş gibi.

***

Erdoğan: ”Sabrın sonuna geldik,D.İşleri Bakanım mesajlarımı kendilerine kararlı bir şekilde iletecek. Bundan sonraki süreç verilecek cevaba göre şekillenecek. Suriye bizim iç meselemizdir” (Gazeteler). Erdoğan’a danışmanlarını değiştirmeyi öneririz. Sizi yanlış yönlendiriyorlar,yanlış bilgilendiriyorlar.Büyük bir hata içindesiniz. Ne yani,orduya hücum emri mi vereceksiniz? Hani ortak kabine toplantısı yaptığınız Esad, bu Esad değil miydi. Ne değişti ki. Allah Korusun

***

İlginç bir bağımsızlık örneği; Bizim başbakan Suriye'ye elçi gönderecekti ve mesajlarımı kendilerine kararlı bir şekilde iletecek" demişti ya, Suriye'den cevap geldi: Yeni Şafak'tan "Suriye yönetimi, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "açık bir mesaj vermek" üzere Şam'a göndereceği Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na  "daha kararlı bir cevap verileceğini"  bildirdi. Haydi Erdoğan bu lafa da bir laf gerekir. Bekliyoruz.

***

Tarımcıoğlu: ”Terörü durdurmak için gerekenleri anlatıyor.Anayasa’daki yanlışları söylüyor.MHP’nin açılıma toptan karşı çıkmasının hatalarını da bildirdi bu arada…” Peki, biz senin milletvekilliğinizi de biliyoruz. O günlerde bunları neden gündeme getirmediniz. Neden o Anayasa maddelerinin değiştirilmesi için çalışmadınız. Ö.Yeniçeri’ye ,Ankara’ya geldiğinde özel şeyler anlatacağını da söyledi.Bunun takipçisi olmak lazım. Bakalım nelermiş.(Kanaltürk)

***
"Terörle mücadelemiz KARARLILIKLA sürdürülecektir".Biliyorum. Bu ülkede yaşayan herkesin ezberlediği ve duymaktan bıktığı bu söz, en son olarak YAŞ toplantılarından sonra tekrar edilmişti. Onun üzerine, Devletin kaymakamlığı basıldı, Polis Şehit edildi, Polis aracı bombalandı, iki asker şehit edildi... Anlamadım. Bizde bıkkınlık yaratan bu KARARLILIK!! ne zaman devreye girecek!..

***

Sanıyorum zaman zaman bu tip paragraflar yazılacaktır. Sadece sosyal medya sayfalarında kalmasına gönül razı değil.

 Eh, fena da olmadı hani…

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Habermas nerede yanıldı?


Metin Boşnak

(Sayın Profesör Dr. Metin BOŞNAK’a makalesinin blog’umda yayınlanmasına izin verdiği için teşekkürü borç bilirim.)

Habermas’ın Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü’nde geliştirdiği “kamusal (devlet değil halka ait) alan” kavramı demokratikleşme unsurlarını anlatır. Türkiye’de ise, ya devletin ya da farklı gettoların komünleştirme alanlarıdır.

Komünler tek tipleştirip eritir ve sosyalleşme yerine “içselleş/tir/me”, mekânları olarak işlev görürler. Burada oluşan kamu aklı da akl-ı selimden farklı anlamda “akl-ı tekil”in temeyyüz ettiği, “benden içerû” bir üst-benin bireysel titreşimleri ve ekolarıdır. 

Yine Habermas’ın dediğinin aksine, bu alanlar “temsili” kültürden çıkış alanları olmak yerine, bir temsilî kültün diğer temsilî kültten çalmak istediği alanlardır. Kültlerin oluşumunda şifahi etkileşimler kadar ticari medya ve misyon medyası, sadece kendi doğrularıyla oluşturdukları ve diğerlerini tekzip ve inkâr ettikleri pasif tüketim “mahalle”leri oluşturmakta, kendi aralarında ticari hatta siyasi iletişimi devam ettirirken, pasif tüketim kitleleri arasındaki farkı da açmaktadırlar. 

Basit gıda konularında bile, oluşturulan tercihli ve/ya çarpıtılmış yönlendirmelerin özünde bu yatmaktadır. Dolayısıyla, ticari ve misyon medyasının birleştiği ana nokta, holistik bir halk anlayışıyla rasyonel ve vicdan temelli bir uzlaşma değil, devletin (yani milletin kurumsal hali) kaynaklarını ele geçirme ve yönetme konusudur.  

Bunun sonucunda, katılımcı demokrasi yerine, halka açık ve mahrem alanlar, birey ve toplum arasındaki mekân, sistem ve hayat arasındaki sınırlar azalırken, tüketim özgürlüğü özgürlük alanlarının zirvesinde yerini almakta ve ironik bir şekilde “marka”ların totemleştiği toplumda kendi gettolarını oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, ifade özgürlüğünün yansıması olan bir tavır, çatışan ideolojik, etnik, dini grupların dışa dönük görünümünde birleştiği bir pota olurken, dar mahallenin açılmasında olumlu etki yerine, dar mahallelerin kendi içinde alt mahalle tabakalaşmasını körüklemektedir.  

Tükettiği ile varlığı ve cevherini yeniden tanımlayan mahalle ve çevre ise, tüketim kimlikleri ile ortak alan oluştururken, aslında hem mahalle,  çevreye hem de çevre küresel “neigborhood”a evirilmektedir. Bu evrimle sürecinde bireysel olarak mahalle ve çevrenin unsurları örneğin markayla gelen kimlik birlikteliklerini, yine markayı edinmekteki çabalarla ideolojik bir başka savaşım alanına dönüştürmektedir.  

Diyalojik mahalle ve diyalojik ilişki geri planda kalır. Üst çevre sakinleri, alttan gelenleri kendince değerlendirir. Belki kimi korkularından sıyrılıp onları kendilerine benzeştiği kadar ilişki alanına sokarken, alttan gelen çevre mensupları, hem kendi gruplarının “ehl-i dünya” gibi tanrısal yargılarını dünyalığa çevirmeye devam ederler. 

Öte yandan…
Benzeşmeyle gelen zahiri yapının köprüden çok, evleri çeviren duvarların üzerinden omuz üstünden bakışma olarak görmekte, bir yandan da fiziki mekânlarını yakınlıkları vesile kılarak, üsttekileri kendilerine çekmeye çalışmaktadır.

Bu başkalaşım içinde mahalle ve çevre birbirlerine karşı getto özellikleriyle hareket etmektedirler. Aynı şeyleri konuşur gibi yapan, ancak göstergelerin aynı şekilde telaffuz edildiği, fakat gösterilgelerin komünal boyutta algılandığı bir iletim siyaseti oluşur.

Jung  “kolektif şuuraltı” konularına önceden girmişti. Sadece bireysel psikolojilerin üzerinde duran Freud’un aksi bir yol tutturdu. Yirminci yüzyıl, seri üretim mekanizmalarının mantığını kolektif bilinç üretmede kullandı. Bunun bir kısmı okullar oldu. Bir kısmı medya ve diğer kitle iletim unsurları. Kolektif bilinç mühendisleri bireysel bilinci ancak eritince kendi kalıbına dökebilir.

Özne nesnelleşir önce. Sonra üst-ben, özne olarak yerine geçer. Merkez üsler Lacan’ın tanımladığı şuuraltı “grameri”ni yazar. Gramerden ibaret olan mamul, semantiğini yitirmiştir. Özne olmak zordur. Varlığınızı birey olarak algılamak lazım. Öznel olmak daha zordur. Çünkü varlığınızı nesnelere rağmen devam ettirmektir. Bireyin içine doğduğu dil, kültür, yasa, iklim, coğrafya, çevre ve zaman, aslında onu zaten kendi için hazırlanmış olan bir hazır kalıp doğrultusunda yetiştirir. Farkında olmadan o kalıpla, o kalıbın bir parçası olarak şekillenir insan Nesnel” bakmak bu unsurların etkisiyle aslında imkânsızdır. Her öznel olma çabası, özne olanın da nesneleştiği süreç içinde, kendini nesneleştirenlerin kendilerine telkin ettikleri öznellik statüsü ile avunur. Bir taraftan nesnellik kendi başına fazilet ve inanırlık göstergesi olur. Diğer taraftan, bir yanılsama sarsılmaz gerçeklik konumu kazanır. 

Yorumları oluşturmakla, metni yeniden yazarak yorumlamak arasındaki fark aslında kendi başına bir olmanın ötesinde, oldurmak çabasını ortaya koyar. Diyebildiğini demek, diyemediğini saklamak, diyemediklerini kodlamak, çağrıştırmak, hacıyatmazlık abidelerine dönüştürmek, dinlediklerini yeniden yazmak da, bilginin perspektiften ibaret kaldığı bir başka adil olmayan öznel alan oluşturmaktır. Gerçek hayatı tayin eden bir merkez algı olmaktan çıkar ve nesneleşen ve nesneleştikçe ve nesneleştikçe seyyarlaşan enstrüman olur. İki unsurun çatışması sonucunda “normal,” yani “üst-ben”in çizdiği “norm” içinde “ben” artık bir “üst-ben” içinde erir, onu hem oluşturan hem de onun oluşturduğu bir etkileşime girmiştir.  “Ben” ile “üst-ben” arasındaki ilişki, “olma” çabasına engel olan bir “oldurmak” eylemidir. “i-mek (=olmak)” ilmekler arasında dokunan bir kumaştır artık.  

“Olmak” bir kimlik ifade ederken, “oldurmak” bir başka kimliği giydirme çabasıdır.  İnsan toplumlarının doğayı oldurması ve oldurma şekli de medeniyet dairesinde kültürlenmeyi ifade eder. “Cemiyet”in müşahhas ya da “cemaat”in mücerret şekillendirme metodları, insanın doğayı şekillendirmesine benzer şekilde, bireyin doğasını    şekillendirmek        ister.

Bu süreç içinde farklı etkiler sonucunda beşeriyet, cemiyet ya da cemaat bilinci oluştur.  Bireysel bilincin “birlik” adına gemlenmesi ve/ya törpülenmesi aslında cemiyet ya da cemaati kendi başına bireyleri ve bireyliği kendi içinde eriterek bünyesine ekleyerek, kendi “ben”ini oluşturur. Bu “ben”in gelişimi, diğer “ben”lere benzeme ya da onları kendine çabasına gider ve toplumsal çatışmanın özüne bireysel ilişkiler değil, bireyi eriterek var olan hırslı “ben”ler arasında oluşur. 

Erittiği bireye “ben”in şeytaniliğinden bahsederken, onların eriyiğinden kurduğu heyula “ben”i ilahlaştırır. Kendi içindeki bireylerin sanal eriyiğinden yeniden kalıba dökülen “ben” ise --bireylere salık verdiklerinin aksine-- bencil, ganimetçi, saldırgan tutumu ile sadece ötekini şeytanlaştırır. Kendi içinde çıkabilecek kopmaları da oluşturduğu tanrısal yargılama mekanizmalarıyla meşrulaştırır.  

Tanrı etrafında ve ona itaat adına girilen süreçte, bizzat Tanrının kendisi nesneleşir ve Tanrının kullandığı misyoner insanlar, Tanrıyı kullanmaya başlar. Devletin milleti kendi varlığının takviye ve bekası için araç görmesine benzer şekilde cemaat, çıkışındaki temel iddialar yerine, kendi varlığını oluşturan bireyleri ve “hizmet” hedefi olan Tanrıyı onlar üzerinden başkalarına hükmetme sürecine dönüşür. Tanrı artık, herkesin Tanrısı olmaktan çıkar. Bir kabile totemi olur. Ve Habermas liberallerle yeni ilahiler okutmaya başlar: “Haber-” gider “-mas” ı kalır yadigar.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Dilsiz Düdükler


 Suriye’ye askeri harekât yapılmalı mı, yapılacak mı gibi sorularla tartışma devam ederken; Aydın geçinen bazı dilsiz düdükler şöyle demeye başladılar; “Türkiye Otuz yıldır beş bin – yedi bin arasında değişen PKK kuvvetleri ile yaptığı savaşta bir başarı elde edemedi, Suriye’ye harekât yapmak kim, Türk Askeri kim”!. Evet, ciddi ciddi bu konuyu tartışıyorlar ve dillendiriyorlar. Ne dediğini biliyor mu bu talihsizler? Neyi anlatmak istiyorlar? Kimin adına konuşuyorlar? İşte dilsiz düdük dediklerimiz bunlar, üfleyenin sesini çıkartan düdükler. Kıymetli bir yazarımız da dolma kalem diyor bu dümbüklere. Ne Türk’ü tanıyorlar nede Türk Askerini. Türk Tarihi hakkında bildikleri Orhan Pamuk,  Elif Şafak… gibi düdüklerin çaldıklarından ibaret. Sonra Türk’ü tanımak onun hakkında birkaç kitap okumak, birkaç hikaye dinlemekle de olmuyor. Türk olmakla mümkündür, Türk’ü tanımak. Türk olamayan (doğumdan bahsetmiyoruz) Türk’ü de anlayamaz, tanıyamaz.

Türk’ü tanımak mı istiyorsun, evvela Atatürk’ün içinde Türk geçen sözlerini bir bir, alt alta yazacaksın. Her birinin üzerinde aylarca, yıllarca düşüneceksin. Okuyacaksın. Sohbet edeceksin. Öğreneceksin. Öğrendiklerini hazmedeceksin, özümseyeceksin. Kâfi mi peki? Tabii ki değil. Onun gibi olmaya gayret edecek, çaba harcayacak, uzun uzun secde de kalacaksın. Tefekkür edeceksin. Kendin olacaksın. O olacaksın. Sonra da konuşmaya ehil olduğunu kendine inandırdıktan sonra, konuşabilirsin, yazabilirsin.

Bunlardan sonra da yukarıdaki söylediğin sözü tekrar düşünerek, yeniden yorumlayacaksın. Yine de aynı sözü söyleyebilirsen ki, zannetmiyorum, o zaman konuşmaya değer görürüm seni.

Ne yapalım ki, böyledir. Bu yolun dışındaki yollar da senin şu anda içinde bulunduğun yola çıkar. Bu yol bizim yolumuz olamaz.

Ha!..

Şunu da söyleyeyim.

 Sen Bilirsin.

12 Ağustos 2011 Cuma

Ateistler Neye İnanmaz

"I'm guite happy to believe in an inoffensive inactive God". Antony Flew

Öyle anlatıldığını düşünmüş, öyle anlatıldığı için öyle inanmış bir düşünür Flew. Ateist’lerin, niçin inanmadıklarını sorgulamak haddim değil, araştırmalar, neden, niçinler sonrası ulaştığım bir sonuçtur; olayları, anlatılanları değerlendirdiğimde ulaştığım sonuç, sanki bende atesit’ler gibi inanmıyorum. Neye inanmıyorum.

Hele hele son günlerde, içinde bulunduğumuz Ramazan ayında, iftar ve sahur programlarında TV lerde yapılan programları incelerseniz, dikkatle izlerseniz neyi anlatmak istediğimi daha iyi anlarsınız. Ekranlara çıkarttıkları sakallı sakallı kişilerin bir inançları var, saygı duyarız. Bu kişilerin günlerdir (daha 20 gün var) anlattıkları tanrı tamamen, öğrendikleri kadarıyla kendi dimağlarında yarattıkları tanrıdan ibaret. İşte ben onların kendi yarattıkları ve dikte ettikleri tanrılarına inanmıyorum. Cenneti, cehennemi, hurileri, zebanileri, abdesti, namazı, orucu, mukabeleyi… bir anlatışları var ki… sanki iki kişi bir birini imtihana çekiyor, cennette allah’ın huzurunda nelerin olacağını anlatıyorlar, iki samimi arkadaş gibi, bazen birisi bir gün oruç tutan cennete gider diyor, bazen diğeri, kalb-i selim’i anlatırken hiç ilgisi olmayan, alakasız örnekleri veriyor. Kalb-i Selim’in cennete girenlerde olduğunu anlatıyor. sanki ticaret yapıyorlar, şu ibadeti yaparsan şu kadar kazanırsın, maazallah yapmazsan ziyanın şudur… Neler neler.  İşte ben bunlara inanmıyorum. Bir gün diyanette görevli imiş isminin başında da Prof. Yazıyor, bir zat-ı muhterem. ‘Hürriyet’i anlatıyor. Allah’a Kul olanın hür olduğunu, hürriyetin ancak Kul olmakla mümkün olacağın anlatıyor. Dikkatlice baktım, bıyığını Başbakan Tayyip Erdoğan’a benzetmek için o kadar uğraşmış ki, kendi mahkûmiyetinin bile farkında değil. Hürriyetten bahsediyor. İşte bunun için inanmıyorum. Her neyse, birinci cümleye geri dönelim.

Flew şöyle söylüyor; “zararsız, etkin olmayan bir tanrıya inandığım için çok mutluyum”. Kendine ait bir fikrini böylece açıklıyor.

Sosyal medyada bizim Prof.larımızdan birisi şöyle yazdı; “I’m quite happy to belive in an inoffensive inactive god” diyen İngiliz Filozofu Anthony Flew ölmüş.” Bu cümleye yine Prof. Olan eskiden Milletvekilliği de yapmış bulunan (başka görevleri de vardı) birisi aynen şu cevabı verdi; “Herhalde kendi canını kendi aldı”. Birinci Profesör; “Valla öbür tarafta buluşunca taleplerini bizzat kendisi iletir artık” dedi. Araya bugünlerde bir gazetede köşe yazıları yazan birisi katıldı; “Adam onca zaman sonra ‘yanılmışım tanrı varmış’ diyebilmiş ya, daha fazlasını da beklemek lazımJ Birinci Profesör sanırım kırdığı potu hafifletmek üzere; “evet bu da bir erdem. Çıkmayan candan ümit kesilmez. ‘şaka yaptım’ diyen Rorty’den daha iyi bir sonJ Diyerek konuşmayı bitirdiler.

Gördünüz mü Profesörlerimizin halini. Hiç Profesörlerin konuşmalarına, yazışmalarına benziyor mu? Ne bir derinlik var nede letafet. Dalga geçiyorlar, küçümsüyorlar. Peki, kendileri bir görüş, bir fikir, bir düşünce ortaya koyuyorlar mı? Hayır. Maalesef hayır. Bu iki prof. Üstelik devletin üst kademelerinde çok önemli görevler almışlardı (birisi halen görevli). Bilgi, yok. Düşünme kabiliyeti, yok. Makam mevki, çok. Kazanç, çok.

İşte ateist’lerin inanmadıkları düşünceler bunlar. Evet evet bu düşüncelere ben de inanmıyorum. Öyle bir tanrı tarif ediyor ki, koy ceviz kabuğunun içine, gezdir, ihtiyacın olduğu anda ise çıkar ve tapın, hatta iste isteyebildiğin kadar iste. Cenneti iste, af iste, para iste, makam mevki iste, nasılsa ceviz kabuğu içinde yanında taşıyorsun ya. İşte buna inanmıyorlar. Ben de inanmıyorum.  Oysa Flew, imanını açıklıyor, inanç tarzını açıklıyor kendine has üslubu ile. Flew’in tanrısı zararsız, fakat bizim Prof.ların tanrısı zararlı. Kendilerini bile terbiye edememiş. Terbiye edemeyen tanrı zararlı tanrıdır.

Oysa, ölüm haberini veren birinci profesöre ikincisi “toprağı bol olsun” deseydi, milli kültürümüz içinde oluşagelen bir hoşgörü tarafımızı da göstermiş olurdu. “herhalde kendi canını kendi aldı” diyerek, hem kendisini ve hemde milletimizi küçülttü, kendisinin farkında olduğunu zannetmiyorum. Onun adına üzüntü duyuyorum.

“Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlermiş”. Özdeyişince bir süre daha bu ehliyetsiz, yeteneksiz biçareler başımıza bela olmaya devam edecekler anlaşılan.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Ana Yâr, Ana Yâr


Değişik madenler karıştırılarak (alaşım) daha dayanıklı malzemeler elde edilir. Bir ustanın elinde birbirinden değerli nesneler, ürünler yapılır. Kullanım sahalarına göre ve yerine göre verilen şekiller, kimi zaman farklı alanlarda kullanılmak üzere evrimlendirilirse de, esas üretim amacına çıkıldığından gerekli verim alınamaz. Böylece, eşya kullanım amacı dışında işlerle, meşguliyette ızdırap çeker. Üzmemeliyiz, kırmamalıyız, her ne var ise hayatta insan için, doğru amaç ve doğru yerlerde kullanmalıyız.

Anasından doğduğu gibi kalmaz kişi, ilk öğretmeni anası olarak ninniler, türküler, ağıtlar kulağının dibinde yankılanır. Ana sesi beyninin hücrelerine işlenir ilme ilmek. Çevre yetişir öğretmenliğe. Arkadaşları, tanıdıkları teker teker aktarır hâlihazırda bilmediklerini. Öğrenmek başlı başına bir merak ve çabayı gerekli kılar. Okullar girer devreye, öğretmenler, öğretmenler, arkadaşlar, çevre işbaşındadır hep. Tabiat doğumundan itibaren hiç bırakmaz, taşı ile, toprağıyla, rüzgarı ile, mevsimi ile… Hiç bitmez bir süreğendir hayatın içinde öğrenmek… Öğrendikçe yeni bilgilere kulaç atar, yeni bilgiler yeni alanlar açar mecburiyetlere…

“Said said’dir anasının karnında, şaki şakidir anasının karnında”

Şimdi durum değişti. Yazı başka bir mecraya girdi.

Sağlıklı nesiller ‘burada sağlık geniş anlamıyla kullanılmıştır’ sağlıklı ana babalarla meydana gelmektedir. Ruh sağlığı, akıl sağlığı, vücut sağlığı, düşünce sağlığı.. hasılı hür ana babalar. Bismillahirrahmanirrahiym.. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile. Bir damla su ve anadan vücuda gelen bir yumurtanın birlikteliği.. ve pıhtılaşma süreci. Anne gebedir. Eğitim aşaması başlamıştır. Annenin gözünden görür, kulağından duyar yediğinden istifade eder… Rahimiyet kucaklamıştır. Her türlü tehlikelere karşı korunduğu gibi, anne de yükünü her türlü pisliğe, her türlü çirkefe karşı korumakla sorumludur. Bilerek veya bilmeyerek işlediği her iyiliğin ve/veya kötülüğün taşıdığının ahlakında, ilminde, kaderinde tesiri görülecektir. Her bir tebessüm bir rahatlama, her bir kızgınlık belirtisi de daralma yaşatacaktır doğmamış cenine. Alınan her güzel nefes hayat damarlarında bir genişleme, kafesteki Can’a bir rahatlama sağlayacaktır.

“Güzel doğuş” ilk olarak anadan çıkışla olacaktır. Dünyaya saldığı figan ilk dersin sözlüsü gibidir. Ninniler, türküler çağında ise dikkatle kaydedilir verilenler. Ömrü boyunca silinmemecesine.

Öğrenme ilânihaye bir çabadır. Ta ki, anadan edindiği “güzel doğuş” tecrübesini, “güzel doğuş”la perçinlesin.

Yol uzun, yollar engebeli, vasıtalar farklı farklı, araba, otomobil, tren, vapur, uçak… gibi. Her birinin gidişi, seyri, varışı farklı zaman ve mekân gerektirir. O ki, bize düşen varılacak hedefi iyi belirlemek, gidilecek yere bileti emin bir firmadan almaktır.

Yolumuz açık olsun.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

“Normalleşme”

Hangi kelimeyi dillerine dolasalar, lügatte bir sayfa kirleniyor. Demokrasi bunlardan biri idi. İnsan hakları, ileri demokrasi, sivil anayasa, değişim, dönüşüm, sivil toplum örgütleri, Ergenekon, darbe ve darbeciler.. Şimdi de normalleşme. Anlamını yitiren, karardıkça kararan bir kelime. Hangi ağızdan çıksa, farklı tedailer oluşturan, söyleyenin bile ne anlatmak istediğini, hangi anlamı ifade ettiğini bilemediği bir garip Türkçe. Bir garip kelime. İşareti bir yerden topluca alıyorlar, özgürlüğün simgesi olarak addetikleri kendilerine sağlanan ortamlarda kafa karıştırmaya, zihin bulandırmaya, kültür eskitmeye bayılıyorlar. Kazanda karıştırılan çok sebzeli çorba gibi, suyu verdikçe misafir sayısının arttığı gibi, sulandıkça çorba, yiyenlerde de ağız tadının bozulduğu gibi… Toplu hücum, toplu savunma taktikleri. “Ne günlere kaldık Gazi Hünkâr”.

Anormal olan bu kişilerin zihnine, söylemine uymayan her şey. Bir başka fikre, bir başka yoruma tahammüllü değiller. Normalleşme dedikleri de, kendilerinin söylediklerinin, kendilerinin bildiklerinin uygulamaya, tedavüle konulmasından başka bir şey değil. Ben varım! Diyorlar. Yüzde ellilik bir oyla yeniden oturulan iktidar koltuğunun desteği ile de, Ben varsam, benim söylediklerim en iyisidir, benim düşündüklerimin dışındakileri atın gitsin diyorlar. İşte ileri demokrasi dedikleri, normalleşme dedikleri bu. Bağırıyorlar, en fazla konuşuyorlar, en çok laf söyleyenin en iyi anlaşıldığını zannediyorlar, bu yüzden susmuyorlar. İki dinle bir söyle felsefesinden, kültür birikiminden o kadar uzaklar ki, yabancı diyarlardan edindikleri kitapları okuyarak, kendi fikirleri imiş gibi kamuya sunuyorlar. Aldattıklarını bile düşünmeden. Aldandıklarını da akıl edemeden. Her ne biliyorlarsa kendi bilgileri en iyisi…

H.Uluengin 06.08.2011 tarihli yazısında şöyle diyor: “O halde ‘ulusalcı’ tantanaya aldırmayın, demek şimdi bizde nor-mal-le-şi-yo-ruz! Çünkü son YAŞ toplantısına paralel olarak gerçekleşen komutan istifaları, general tayinleri, masa düzenleri falan, bütün bunlar sonsuz anormal ve sırf Türkiye’nin nev-i şahsına münhasır olan ucube bir durumun nihayet ‘normal’e doğru kavis çizmesi anlamına geliyor.

Ancak yalnız kavis sözkonusudur ve esas ideolojik rota henüz mecrasına girmemiştir. Ne vakit ki TSK iç bünyede de kendine vehmettiği ‘koruyuculuk’ ve ‘kurtarıcılık’ misyonu unutacaktır; yani Kuleli’deki eğitim ‘hedefi sivil gösterir, asker tetikte komut bekler’ ilkesiyle başlayacaktır, Türkiye tam ‘normal’e işte o zaman kavuşacaktır!”

İşte normalleşme dedikleri bu. Bütün mesele, Asker hayatın hiç bir yerinde olmayacak. Eleştirmeyecek. Düşünmeyecek. Nefes almayacak. Hatta orta eğitiminden itibaren sivillere biat edileceği öğretilecek. Şimdi bu yazara sormalı; asker kendi başına ne gibi bir savaş ilan etti, hangi askeri harekâtı TBMM’nin emri olmadan başlattı, hatta, kendisine verilen sınır ötesi yetkisini bile, sivil iktidardan emir almadığı gerekçesi ile kullanmadı. Sakın 12 Eylül’ü örnek olarak verme.

Biz anlamayız, anlayanlar, sosyologlar, ekonomistler, felsefeciler, karşılaştırmalı doktrinler uzmanları, dünyaya nizamat vermeye çalışan düşünce kuruluşu uzmanları şu cümleyi bize tercüme etmelidirler:”esas ideolojik rota henüz mecrasına girmemiştir”.

Nasıl, anlamadınız mı? hedef, istenen, esas; “ideolojik rota henüz mecrasına girmemiştir”. Daha başındayız mı demek istiyor, hedefleri neymiş? Daha rotaya bile girmemiş. Hedef ancak bu kadar açık edilir. Peki bu hedefi belirleyenler kim, kimler? Yabancı okullarda eğitimini tamamlamış, yabancıların arasında onların sunduğu ortamlarda hayatını devam ettirmiş, belki onlardan biri ile evlenmiş garip bir çocuk işte.

Diyorum ki, bu hedefi neden açık ettiğini bir gün ondan sorarlar. Tıpkı, ‘devrimlerin önce kendi evlatlarını yediği’ gibi.

5 Ağustos 2011 Cuma

Kurtlar Sofrasında Oyunlar


 "Eskiden muhtıra veriyorlardı, şimdi istifa veriyorlar”, “1. Cumhuriyetin sonu”, “güle güle”, “Karpuz kesecektik..”, “Çok iyi oldu”, “TSK Erdoğan’a teslim oldu”, “Albaylıktan sonra siyasi irade atamalıdır”,

Dalga geçiyorlar, küçümsüyorlar, ezerek konuşuyor-yazıyorlar, dikkate almıyorlar, yok var sayıyorlar, önemsemiyorlar… neden? Çünkü yüzde elli oy aldılar. Büyükleniyorlar. Bu durum başkanlarının konuşmalarında, tavırlarında gördüklerini taklitten ibarettir. Seyrediyorlar, ne görüyorlarsa onu yapıyorlar. Bu bir hastalık belirtisidir. Hemde sirayet katsayısı oldukça yüksek bir hastalık, ışık hızında yayılan mikrobik bir hastalık. Sosyal bilimciler, psikiyatrlar, fizikçiler, matematikçilerden ve halk heyetinden müteşekkil bir komisyonun muayenesinden geçmeleri gerekmektedir. Bizden söylemesi. Maazallah tedavisi imkânsız bir duruma girerlerse zararı tüm millet tarafından çekilebilir. Şimdiden tedbir alınmalıdır.

Ne insanları tanıyorlar, ne bürokrasiyi. Şu söze bakın; “Askerin Albay’lığa kadarki atama ve terfileri TSK’nın iç işlerinin işleyişi doğrultusunda yapılsın. Fakat Albay’lıktan sonraki atama ve terfileri siyasi irade tarafından yapılmalıdır.”(yandaş tesmiye edilenlerin tamamı bugünlerde bu sözü dillendiriyorlar) Bu cümleye ilaveten: “asker kışlasına çekilsin, siyasete karışmasın”. Diyorlar. Nasıl olacak bu? Hem Albay’lıktan sonraki komuta kademelerini siyaset dolduracak, hemde bu kişiler siyasetle ilgilenmeyecek! Nasıl olacak bu? Hiç düşündünüz mü? Önerilen şey, TSK’nın tamamen siyasileşmesi yolunu açacaktır. Bizler gördük, sıradan bir odacının tayini için bir-kaç milletvekilinin dolaştığını, defalarca telefonlar ettiğini. Ki, generallerin arkasına siyasileri almayacağını kimse garanti edemez. Hatta Binbaşı’lık çağlarından itibaren siyasi güç aranmaya başlanılacaktır. Alın size kaos. Bütün olanlardan, konuşulanları değerlendirdiğimde, kendilerine verilen bilgileri, kulaklarına fısıldanan verileri TV’lerde anlatıyorlar, yazılarında ve konuşmalarında gündeme getiriyorlar, o kadar.

Bakın Mümtaz’er Türköne isimli Profesör ünvanlı kişi bu durumu nasıl açık etti. 02.08.2011 tarihli CNNTÜRK ‘teki programda. “Ben kitapta okudum, ABD Sayıştay’ı askerin talep ettiği bir alımı incelemiş ve uygun ve elzem olmadığı kanısına vararak reddetmiştir. Şimdi bu Türkiye’de mümkün müdür? ABD’de ret ediliyor.” Neymiş? Bir kitap vermişler eline, okumuş, bize enjekte ediyor. Ne ABD Sayıştay’ını ne Türkiye Sayıştay’ını tanıyor. Hatta Türkiye Sayıştay’ının yıllardır bu günkü Hükumet’in biatçıları tarafından yönetildiğini, Sayıştay’ın inceleme ve denetleme kabiliyetini yitirdiğini de bilmiyor. Sonra başka bir kitap vermişler, diyor ki; “Bütün generaller aptaldır”. Verdikleri kitapta böyle yazıyormuş ve bize zehrini kusuyor. Lafı Kürt ‘sorunu’na getirerek; ”eskiden Kürtler devlet dendiği zaman askeri anlarlardı, şimdi AKP yi anlıyorlar. Bunun bir fırsat olduğunu ve AKP’nin çözeceğini..” anlatıp veya ‘ötüp’ duruyor. Mehmet Altan’da; “Ben bu siyaseti bunun için sevmiyorum” dedi ya, gençliğin tabiri ile koptum vallahi. Tabi ya, hiç siyaset yapmaz, yazmaz, konuşmaz. Ne olgunluk, Erdoğan bunlara mı güveniyor?

Türk Silahlı Kuvvetleri veya Türk Ordusu’nun komuta kademesi temel midir, çatı mıdır? Bu tür konuları patavazsızca ortaya atanların, Cevaplanması gereken bir sorudur. Bize göre komuta kademesi TEMEL’dir, Öyle her önüne gelenin dokunamayacağı, üzerinde oynama yapamayacağı bir temel.

Elbette TSK yurt savunması için her türlü tedbiri alacaktır. Elbette TSK siyasetin dışında kalacaktır. Elbette TSK ve kurmayları dünyanın en iyi eğitimini alarak en üst düzey subaylarla donatılacaktır. Elbette TSK dünyanın en iyi silahları ile teçhiz edilecektir. Hiç bir beis yok. Hiç bir soru yok.

Tam da bu noktada TSK komuta kademesine de tarihin içinden gelen bir sözümüz olsun;

“Efendiler, maddi ve bilhassa manevi çöküş, korku ile… acz ile başlar.

Âciz ve korkak insanlar herhangi bir felâket karşısında, milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen bir hale gelmesine sebep olurlar. Âciz ve teredütte o kadar ileri giderler ki, adeta kendi kendilerine hakaret, ederler. Derler ki, biz adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olmamıza imkan yoktur. Biz, kayıtsız şartsız, varlığımızı bir yabancıya teslim edelim. Balkan savaşından sonra milletin, bilhassa ordunun başında bulunanlar da, başka tarzda ve fakat aynı zihniyeti takip etmişlerdir.

Türkiye’yi, böyle yanlış yollarda çökme ve yok olma vadisine sürükleyenlerin elinden kurtarmak lazımdır. Bunun için, bulunmuş bir hakikat vardır, ona uyacağız. O hakikat şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarına büsbütün yeni bir iman aşılamak… bütün millete taptaze bir ruh vermek.”

(Nutuk: Kültür Bakanlığı, 1000 temel eser,cilt 2, sh. 237)


3 Ağustos 2011 Çarşamba

Gazetelerden Misafirlerimiz Var

Efendim, yaz rehavetinden midir, tembelliğin keyfinden midir nedir? Anlayamadım ve üzerimdeki tembelliği bir türlü atamadım. Bu gün farklı bir açıdan olaylara bakan, gazetelerde köşe yazarlığı yapan birkaç yazarımızın düşüncelerini aktarmak niyetindeyim. Bakalım nasıl olacak;

***
TSK’daki istifalar, ABD’nin, Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, islâm dünyasını dönüştürme stratejisinin Türkiye’ye yansımalarıdır. ABD, Türs Ordusu’nu, İslâm dünyasında acil müdahale gücü olarak kullanmak istemektedir. Türkiye’nin Mısır, Libya ve Suriye olaylarında açıkca isyancıları desteklemesi, ABD’nin isteklerinin yerine getirildiği anlamını taşır.

Hatta Prof. Michel Chossudovsky, “Suriye’de BOP operasyonları” nı anlattığı yazısında “Silahlı isyancıların Türkiye ve Ürdün kanalıyla gizli bir biçimde desteklenmeleri, hiç şüphesiz ortak İsrail-Türkiye askeri ve istihbarat anlaşması çerçevesinde koordine edilmektedir” diye yazmıştır. Bir NATO ordusu olarak geçmişte Amerikan çıkarlarını gözeten darbeler yapan, muhtıralar vren TSK, zihinlerden Sovyet ipoteği kalktıktan sonra bu tür politikalara karşı çıkmaya, hatta Avrasya seçeneklerinden bahsetmeye başlamıştı.
Arslan BULUT, 02.08.2011, Yeniçağ

***
Nergis çiçeğinin Yunan mitolojisine dayanan bir geçmişi var. Narsis, çok yakışıklı bir delikanlıdır. Ormanlar perisi Eko, ona aşık olur, gelgelelim karşılık görmez bu aşkı, çünkü Narsis kendine aşıktır. Bir gölün kıyısına gidip, suya vuran aksini kucaklamak ister sık sık. Böyle günlerden birinde, göle düşüp boğulur. Ruhu, aynı adı alan çiçek şeklinde tecessüm eder. Divan şiirinde Nergis imgesi, mest ve mahmur olmayı çağrıştırır. “Narkotik” kavramı da buradan türetilme.
Cazim GÜRBÜZ, 02.08.2011 Yeniçağ
***
… hani o övündükleri hastaneler, sağlık hizmetleri var ya, gidin de bir devlet hastanelerinin durumunu görün. İçeride sinekler uçuyor. Temizlik ve hijyen yok. Ama dijital bildiri panoları var; hoş geldiniz diyor. Nereye hoş geldiyseniz. Ülke elden gitmiş, Apo İmralı’dan çıkmış, Türkiye özerklik ayağına federal sistem oyunu ile parçalanmış, çocuğun büyüyünce diplomalı işsizler ordusuna katılacakmış, kızın kapanacak, kocası üstüne iki kadın daha alacak, ara sıra dövecek canını çok sıkarsa bıçaklayacak, boş ol dediğinde dul kalacakmış sana ne. Bırak çocuğun büyüdüğünde düşünsün. Nasıl olsa onu da afyonlamanın bir yolunu bulurlar. Sen zaten çocuğunu düşünmediğini, bu ekibe oy vererek kanıtlamadın mı? boş verin sizler böyle gayrıciddi konuları, nasıl olsa Tayyip Erdoğan sizin yerinize düşünüyor ve sizler de zaten onunla gurur duymuyor musunuz?
Savaş SÜZAL, 02.08.2011,Yeniçağ

***
Yüksek Askeri Şura, anlatmalı.
TSK’da yaşanan değişim nedir?
Kore’ye gidişin faturası mıdır?
Şura’ya bir dip not bilgisi vereyim: 1980 yılında (31 yıl önce) darbe yaptığında Kenan Evren’in uçağına binerek, güçlü orduya yağlama yazısı yazanlar şimdi; “eskiden muhtıra veriyorlardı şimdi istifa veriyorlar” diye değişim züppesi olmuş yazılar döktürüyorlar.
Necati DOĞRU, Sözcü

***
Halihazırda, iktidarı ve geniş muhalefeti ile sivil idarelerin militarizimle ciddi bir hesaplaşması söz konusu değil, böyle giderse, bu istifaların ‘devir teslim’ töreninden öte bir anlamı olmaz. Daha öte bir anlamının olması demokratik muhalefetin sesinin gür çıkmasına bağlıdır. Bu gür sesi çıkarmaktan imtina edersek, vebal hepimizin üzerine olacak. Askerin de, sivilin de hışmından korkmak insani bir şey, ama insan olmanın anlamı ‘eşrefi mahluk’ olmakla sabittir, bu şerefi taşıyamazsak insanlığımızı inkâr etmiş oluruz. Hiçbir korku bu şerefi reddetmenin vebaline mazeret olamaz.
Nuray MERT, 02.08.2011, Milliyet
***
Murat Karayılan, iran’ın Kuzey Irak operasyonunu, “Ankara ve Tahran’ın ortak işgal projesi” olarak tanımlıyor. Duran kalkan iddiaya kanıt olarak “İran’ın saldırdığı günlerde, Türkiye’nin sınıra yığınak yapması, saldırı ortaklığını gösterir.” Diyor. PKK’ye yakın Fırat Haber Ajansı ANF, “300 kişilik Türk Özel birliğinin İran plakaları takılan 20 araçla İran’a geçtiğini” iddia ediyor.
Türk askeri sürekli saldırı yiyor… Ankara’nın önlemi nedir? Gerillan savaşının avantajını kullanan ve savaşmakta kararlı olan güçlere karşı koyma politikası nedir? CHP bu konuda ne düşünüyor? Merak mevzuu…
Melih AŞIK, 02.08.2011, milliyet

***
Özetle, görünen köy kılavuz istemiyor. Çünkü, kılavuz karga…
Işık KANSU, Cumhuriyet

1 Ağustos 2011 Pazartesi

İlim Adamı ve Bizimkiler


TV de haberlere denk geldim. Gözüm takıldı. Sekiz on kişilik bir grup, ellerinde kameralar, spikerler telaşla bir kapıyı çalıyorlardı. Neler oluyor diyerek dikkat kesildim. Kapıyı birisi açtı. Saçları uzamış omuzlarından aşağıya kadar, sakalı uzamış, saçları, bıyıkları ile sakal bir birine karışmış, burnunun üzerinde duran gözlüğü ha düştü ha düşecek. Kapıyı yarım aralayarak “ne var ne istiyorsunuz” dedi. Elinde mikrofon olan kişi uzatarak; “çözdüğünüz problem nedeniyle vaadelien bir milyon dolarlık ödülü takdim etmek üzere buradayız.” Diye açıkladı, orada olma nedenlerini. Adam, “Gidin buradan. Beni rahatsız etmeyin.” Dedi. Kapıyı sertçe kapattı.

 Buraya kadar haberlerde izlediğim olayı yorumsuz olarak aktarmaktan ibarettir. Sonradan öğrendim. Bir Rus bilim adamı, yıllardır çözülemeyen bir problemi çözmüştü. Dünya matematik derneğinin vaat ettiği bir milyon dolarlık bir ödül vardı, çözülemeyen bu problemi çözene. İşte bu ödülü getirmişlerdi. Yarı açık kapıdan başını uzatan adam “rahatsız etmeyin beni, gidin buradan.” Dedi. Değil bir milyon dolar, sayısız dolarları da getirselerdi yapacağı aynıydı. Gerçek ilim adamı. Hakiki adam. Sonra ne oldu bilmiyorum. Ödülü ulaştırabildiler mi?

26 Temmuz tarihli Hürriyet internet sitesinde karşılaştığım bir haber bunları düşündürdü bana. Genç bir kardeşimiz hazırladığı (Ramanujan asalların Genelleştirilmesi) başlıklı matematik projesini TÜBİTAK’a sunar. Bilim kuruluşumuz, Prof. İmzalı bir yazıyla “bu projeyi yapmış olamazsınız” gerekçesi ile rededer. Hiç bir açıklama yoktur. Sorulan sorulara, yazılan mektuplara hiç bir cevap vermezler. Proje sahibi genç idari yargıya müracaat eder. Yargı, TÜBİTAK’a savunmasını yapmasını ister. Oraya da savunma göndermezler. Ne ilim, ne bilim ya! Ali Kıran baş kesen.

Genç adam, projenin kendine ait olduğunu, profesörler karşısında savunabileceğini bildirir. Oralı olmazlar. Ne bilim adamları ya! Ne ülke ya!

Şimdi biz oturup, neden geri kaldık, neden diğer dünya devletleri bizi geçti… gibi sofistike cümlelerle halimize ağlıyor olabiliriz. Sizleri, bizleri yetiştiren hocalarımıza baksak kafidir.

İlmin sahibi, kime isterse ona verir ilmini. Zannediyor ki, bir ilim adamı kendisidir. Kendisinden başka kimse hele küçük bir öğrenci çalışamaz, kendisini geliştiremez. Sen kim oluyorsun. Senin veya babanın hazinesinden bir pay mı istediler de tek başına karşı çıkıyorsun. O projeyi yapan gencimizi, velev ki kendisi yapmamış olsun, sizler onu kırmayacak, bilakis cüretini alkışlayacak, teşvik edeceksiniz. Değil mi hocam! İlmi ilerleme yalnızca gençlerin eğitimi ve araştırmalarıyla mümkün olacaktır. Şimdi bu hocaya bir ceza verilmelidir. Gençlerimizin çalışma, araştırma ve geliştirme azimlerini kırdığı gerekçesiyle ayrı bir ceza verilmelidir. Aslında görevinden uzaklaştırılması, hatta üniversiteden bile kovulması gerekmektedir. Hatta bu hocaya gencin yaptığı çalışmayı neden şimdiye kadar kendisinin ve/veya kendi üniversitesinin yapmadığı sorularak ikinci bir ceza da verilmelidir.

Çözdüğü problem üzerine kendisine getirilen ödül için “gidin buradan, rahatsız etmeyin beni” diyen ilim adamı ile birde bizimkini karşılaştırır mısınız.