29 Temmuz 2011 Cuma

“İnsan Yorgunu”ndan “İnsan”a Yol


Bilmem, bile isteye mi yazdı bu cümleyi Bucera; “Nereye baksam insan sureti”.(*) Yazısı tahlil, kendi haleti ruhiyesi. Bildikleri, belki de bilemediklerinin esiri bir hal. İnsan diyor Bucera, “ben ki, insanları severim, her insan bir dünya derim”.  Hemen sonra ise, “önüne her geleni yutan karadelikler” den bahseder. Hatt-ı zatında “karadelikler” de insanın bir vasfı, uzvu belki de. Ama, “insan severken”, akabinde “karadeliklerden” bahsi, yine kendi başına açtığı belaların anlatımı mı, yoksa kendisinin keşfedemediği bir tarafı mı? yine de en güzel cümleyi başlığa oturtmuş; “Ben insan yorgunuyum”. Zaten beni de bu cümle bağladı yazıya, günlerce üzerinde düşündürdü, aynı zamanda başlıktaki “insan” ile “ben insan severim” cümlesindeki “insan” ın aynı insan mı olduğunu hala çözemedim.

***

19 Mayıs 1919’dan önceki günler;

Milyonlarca kilometre kare toprağa hükmeden, onlarca ırk, dil, devleti bir çatısı altında yöneten, kocaman bir imparatorluk çatırdamış, başkenti dâhil pek çok vilayeti düşman askerleri tarafından işgal edilmiş bahtsız günler… İnsansızlığın hüküm sürdüğü kara günler… Sureta insanlarla hiç bir şeyin yapılamayacağı kaht-ı rical günleri…

Ülkenizin nüfusu kaç? İnsan bölü nüfusunuz kaç?

19 Mayıs’tan sonraki günler;

İnsan bölü nüfusunuz sayısının içinden bir kişi, sadece bir kişi derlenme, toparlanma çalışmalarını başlatır. Sonuçta, düşmanlar kovulur ama koskoca imparatorluk topraklarından 800 metre kare küçük de olsa bizim diyebileceğimiz topraklara sığınılır. Olsun. Başını sokacak bir oda, sıcak bir yorgan soğuk kış gecelerinde kâfidir.

***

Her gün altmış kadar ziyaretçisi vardır, ayrıca eve her gelişinde, akrabalar, yeğenler, çocuklar.. Kalabalık aileden dolayı da insanlar, insanlar… Tatile çıkar iki bin kadar kişidir yol arkadaşı, her taraf “insan suretidir”.

Kaçma isteği ama bir yol bulamama, bir yer bulamama, bir çıkış bulamama… Olur bazen, bulamaz, bilemez, anlayamaz insan. Bir kılavuza ihtiyaç vardır belki de, yolu tarif edecek, bu yol kutlu bir yoldur. Başı insan, yolu insan, sonu insan’a çıkan. Bir öğüt verilir yorumlarda, Sidarta felsefesince; ”…sık sık ortamından uzaklaşıp sessizliği dinlemekle çözebilirsin bu sorunu sanırım.” Cevaben, tam da inanmadan şunları söyler Bucera; ”Haklısın, zaman zaman ıssız yerlerde kendinle baş başa kalarak, ruhumuzu dinlendirmeliyiz ki, hayata o enerji ile ve coşkuyla o insan sevgisiyle geri dönebilelim.” Ne denir? İnsandan kaçarak, dinlenilecek ve insan sevgisiyle geri dönülecek. Ne güzel, başarabilene. Beladan kaçılmaz oysa, olsa olsa kandırmacadır kendimize. En iyisi insanların içinde ama onlardan uzak durarak başarmalıyız gibime geliyor. Doğrusu zor olan, riskli olan başarılabilirse, kazanç çoğalır derler.

Efendim, Üstad Ahmed Hulusi’den bir cümle yazarak sonlandıralım değilse bitecek gibi değil; “insan kendi hakikatini tanımalı, kavramalı, yaşamını buna göre değerlendirerek, “hakikatinden” kaynaklanan kuvvetleri değerlendirerek “cennet” yaşamını kazanmalıdır.”

İnsan olmanın, insanı sevmenin, insan olarak yaşamını devam ettirmenin sırrı da çoğunluğun içinde ve fakat onlardan uzak durarak sağlanabilecektir.

(*)23 Haziran 2011 tarihli Blog Yazısı.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Anayasa’nın 14. Maddesi

PKK kuvvetlerinin siyasallaşması, özerklik ilanının kabul görmesi, Kürtçü bir takım kişilerin hedeflerine varılması gibi konularda, koca koca adamlar, isimlerinin önlerinde kimilerinin Profesör bile yazıyor, Anayasa’nın 14. Maddesinin değiştirilmesinin demokrasinin geliştirilmesi için elzem olduğunu söyleyebiliyorlar. Ne varmış ki bu madde de demokrasinin önünü tıkıyormuş, biraz yakından bakalım.

“Madde 14: Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.”

Yani;    1. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı,
         2. Demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı,

Amaçlayan faaliyetler, anayasada belirlenen hak ve hürriyetler şeklinde yorumlanamaz. Amaçları ne ola ki bu kişilerin. Bize devletin bölünmesini, laik cumhuriyetin ortadan kaldırılmasını alenen salık verebiliyorlar. Özgürlüklerin kullanımı hakkı, devletimizi bölünmeye götürse bile, cumhuriyetimizi ortadan kaldırmayı hedeflese bile, demokratlığın gereği gibi bize nasıl da dayatılabiliyor?

Hangi akıl, içine kirlilik girmemiş hangi zihin bu görüşleri bize demokratlıkmış gibi yutturabiliyor?

Tek amaçları, Devletimizi bölmek ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmak.

Başka türlü yorumlayamıyorum.

Laf kalabalığına getirilen ve zerk edilen bu tehlikeli fikirlerin ayıklamasını iyi yaparak, gerekli tedbirleri almalıyız. Hele ki, yeni anayasa çalışmalarının kısa bir süre sonra önümüze konulacağını da düşünürsek!

Hayatlarının hiç bir döneminde demokrat olamamış zihinler, demokrasi adına bize ne yapacağımızı dayatmasınlar.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir “Garip” Doktor

Tıbbiyeyi bitirdiği yıl ihtisas sınavını kazanarak dâhiliye bölümüne kayıt yaptırdı. Tam zamanında bitirdi ve aynı yıl Anadolu’nun güzel bir ilçesine tayini çıktı. Ertesi yıl yeniden sınava girdi, bu kez üroloji uzmanlık bölümüne kayıt oldu. Bu dalı yarılamışken Adli Tıp dalında da uzmanlık eğitimine başladı ve hepsini zamanında bitirdi.

Adli Tıp uzmanlığını bitirdikten sonra da Antalya adli Tıp Başkanlığına tayin edildi. Bir yıl çalıştı. Bir bayram ziyareti için Ankara’ya gitmek üzere hava yollarından bir bilet satın aldı. İşte ne olduysa bu seyahatte oldu. Uçak Ankara Esenboğa Havalimanı’na inmek üzere iken düştü.

Müthiş bir can pazarı yaşandı. Doktor Saffet sağ çıkanların içinde idi. Ancak, vücudunda kırılmayan bir tane bile kemik kalmamıştı.

İki yıl hastanede yattı. Bir milyon civarında ameliyat oldu belki. Bütün kemiklerine demirler, platinler eklendi, takıldı. Her iki ayağında da demir protezler, omuzları farklı madenden, ellerindeki kemikler, kaburgaları ilaveli.. hepsi hemen bütün kemikleri böyleydi. İki yıl sonra demir adam olarak taburcu oldu hastaneden. İki yılda evde iyileşmeyi bekledi. Kazadan dört yıl sonra yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı demirden doktor. Yaklaşık dört buçuk yıl süren tedavi süresi içinde Türkiye ve dünya da yayınlanan dergiler, kitaplar ve sair ilmi yayınları takip ederek literatürden geri kalmamaya, öğrenmeye gayret etti. Beşinci yılını doldururken de çalışamaz raporu verildi ve malulen emekli edildi.

İthalat ve ihracat işlemleri yapmakta olan bir arkadaşının bürosuna sık sık giderek ekseriyet zamanını orada geçirirdi. Orada ticarete meyletti. Dünyanın pek çok yerinden dostlar edindi. Çin, Pakistan, İsrail, Arap Ülkeleri, Avrupa, Kanada.. pek çok devlette yeni insanlar tanıdı. Yeni akıllarla tınıştı. Sonra kendi bürosunu kurdu. Dünyada tanıdığı şirketler ve insanlarla iş ilişkileri geliştirdi. Bürosunun bir köşesine de bir paravan yerleştirdi, paravanın arkasına hasta muayene sedyesi kondurdu. Misafir ve ziyaretçilerini artık kendi bürosunda kabul ediyor, kitaplar okunuyor, sohbetler ediliyor, çaylar içiliyordu. Hastalıklı birini gördüğünde de paravanın arkasına çağırarak muayenesini yapar, reçetesini yazardı. Reçete bedelini ödeyemeyecek durumda olanların reçetesini, büro çalışanlarından birini göndererek bizzat yaptırırdı.

Doktor Saffet’i tanıdınız. Şimdi bir özelliğini daha öğreneceksiniz.

Efendim, Doktor Saffet muayene ettiği hastalarından mutlak surette vizite ücretini alırdı. Karşılığını almadan asla hasta bakmazdı. Ben birkaç sefer karşılaştım. Bir seferinde bürosunda sohbet ediyorken bir hastası geldi, paravanın arkasına geçerek yarım saat kadar muayene yaptı. Sonra reçetesini yazdı. Reçeteyi alabilecek durumu var mı, yok mu? Sordu. Sonra ver bakalım ücretimi dedi. Hasta elini cebine soktu, beş altı adet bozuk parayı uzattı doktora, doktor şöyle bakarak içinden bir on kuruş aldı Allah bereket versin dedi.

Başka bir zaman yine sohbet halindeydik. Telefonu çaldı. Konuşmalarından anlıyorum ki bir köyden arıyorlar. Ertesi günü gelmek istiyorlarmış. Müsait mi, değil mi? soruyorlar. Neyse müsait olduğunu, gelmelerini söyledi. “ücreti unutmayın ha..” dedi. Sonra “Yo yo, yağı yoğurdu boş ver, bir tane bazlama getir”. Dedi. Bizim doktorun vizitesi bu sefer ayni ücrete dönüşmüştü. Bana doğru dönerek “taze bazlama yapmışlar, şimdi olsaydı ne de güzel giderdi..” dedi.

Güzel Yurdumun, güzel insanları anlatmakla bitmiyor. Yeter ki bizler onları görmeye azmedelim.

22 Temmuz 2011 Cuma

“Kâh Çıkarım Gökyüzüne…”

Tahir Karagöz gençliğinin baharında yaşadığı olayı bizatihi anlatmıştı. Saadetin Kaynak’ın öğrencisidir. Müziği, besteyi, şarkı okumayı, ondan öğrenmiş, ses eğitimini onun yanında yapmıştır. Sonraları çok güzel şarkılara, çok güzel bestelere de imzasını atmıştır. Eserlerinde Kaynak’ın tesiri hemen göze çarpar. Mesela sözleri Yunus Emre’ye ait olan “Sordum sarı çiçeğe” isimli beste ona aittir. Tahir Hoca namıyla maruftur. Camii Musikisi üzerinde çalışmaları vardır. Gençliğinde nadir bulunan bir ses ve müzik eğitimine sahip olduğu için, özellikle mübarek gecelerde (kandillerde) zengin evlerinde ‘Mevlit’ ,’İlahi’, ‘Kur’an’ okumaya davet edilirmiş, o sıralarda Ankara Kale semtinde, Aslanhane Camii müezzini olarak çalışmaktadır.

Aslanhane Camii’ne yakın bir evde otururlar. O gün Ramazan’ın 27. Gecesi Kadir Gecesi kutlanacaktır. Ankara’nın Çankaya semtinde bir eşrafın davetlisidir. Hem oruç açılacak, hem de teravihten sonra Mevlit okunacaktır. Siyah takım elbiselerini, beyaz gömleğini, kravatını giyinmiş, iki dirhem bir çekirdek, şöyle ikindi vakti civarında Posta Caddesinden aşağıya doğru yavaş yavaş yürümektedir. Hava yağdı yağacak.

Hiç ummadığı bir kişi ile karşılaşır. Hiç aklına gelmezdi… Neyzen Tevfik ile bir anda burun buruna gelmişlerdi. “Vay efendim, Neyzen Baba’m” diyerek sarılır, ellerini öpmek ister. Ayaküstü hal-hatır sorulması faslını geçerler. Neyzen, “gel, şuraya gidelim” der. Reddetmek, mümkün müdür? Baş eğer ve Neyzen Tevfik’in dediği dükkâna girerler, Posta Caddesi’nin en işlek meyhanesidir burası. Ramazan Ayı içinde olduklarından, dükkânın kapısı kapalı, camları sararmış gazete kâğıtları ile kaplı, sanki hizmet vermiyormuş gibi bir durumu vardı. İçeri girdiklerinde gerçekten bir kişinin dışında kimse yoktu, o da tek başına oturmuş demlenmekteydi.

Ve başlarlar içmeye. Kadehlerden biri gelir biri gider. Baba’ya da ayak uydurmak zordur. Zaman zaman içeri girenler oluyordu. Dışarıda yağmur yağdığını öğrendiler. Tahir Hoca artık söz verdiği geceyi de unutmuştu, mecburen.

Vaktin epeyce ilerlediği bir anda çıkarlar dışarı. Minarelerden sala sesleri duyulmaktadır. Yatsı namazı için hazırlıklar yapılmaktadır.

Yağmur yağıyordu, yerler çamur içindeydi. İnsanlar üçer beşer camilere doğru yürümekteler.. Neyzen Tevfik, Tahir Hoca’nın yakasından tutarak bağırır; “Yat ulan yere”. Yatarlar, bir emir daha; “Yuvarlan”. Yuvarlanırlar. Camiye gidenler, iki sarhoşun çamurlar içinde yuvarlandığını görünce; “Sizi sarhoşlar, şu mübarek gecede yapılır mı hiç?..” derler ve tekme atarlar, tükürürler, aşağılarlar…

Bir müddet devam eder bu durum. Islanmamış, çamurlanmamış bir yerleri kalmamıştır. Neyzen Baba’nın zaten dağınık saçları, pejmürde kıyafetleri, Tahir Hoca’nın siyah takım elbiseleri, beyaz gömleği çamur, kir, pas içinde kalmıştır.

Zorla da olsa ayağa kalkarlar, birbirlerinin koluna girerek destek olup yürümeye çalışırlar. Ulus heykel meydanından aşağıya doğru yürürken, ana yolda son model bir otomobil durur. İçinden zengin olduğu, her halinden belli, kerli felli bir kişi iner. Bu iki kafadara doğru kollarını da açarak koşar adımlarla yürür; “Aman efendim, kimleri görüyorum”. Der ve kucaklar Neyzen Tevfik’i. Arabaya bindirir. Gaziosmanpaşa semtinde bulunan evine götürür. Hemen banyo hazırlanır. Bir güzel yıkanırlar, temiz elbiseler verilir. Giyerler.

Bu halden sonra şu cümleler Tahir Hoca’ya aittir.

“O evde üç gün üç gece rakı içtik. İşte Neyzen Baba o şarkıyı orada besteledi.”

“Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni.”

20 Temmuz 2011 Çarşamba

İki Dünyada Birden Yaşamak

 “Biz çekilmedikçe, bilgeler hayatımızdan çekilmeyecektir”. Cümlesini okuyana dek sıkıntıdan patlayacaktım, kusura bakmasın ama Hoca çuvallamış bile dedim, bu cümleyi okuyunca da nihayet oh dedim! Çünkü yazısına “Bilgeler çekildi mi hayatımızdan?” Soru başlığını koyarak girmiş ve ilk cümle olarak da; “çekilmeleri gerekiyordudiyerek başlamıştı. Yazının sonuna kadar ter bastı, son cümlede oh dedim. Profesör Ahmet İnam’ın 23 Haziran 2011 tarihli Akşam Gazetesinde yayınlanan makalesinden bahsediyorum. “çekilmeleri gerekiyordukesin kanaat bildiren cümlesi soğuk duş etkisi yaratmıştı, zihnimde bıraktığı sedalar ise hayıflanmama, üzülmeme neden olmuştu, tadına doyulmaz nefasetteki onlarca yazısının ardından…

İki dünyada yaşıyorsun. Birincisi, ovaları, dağları, dereleri ve gökyüzü ile seni barındıran ve içinde yaşatan dünya, ikincisi, senin içinde barınan ve senin içinde yaşattığın dünya. İki dünya bir birine alternatif değil ama zıttır. Aralarında çatışma, didişme olabilir. Savaşlar kırılganlıklar olduğu zamanlarda, kırılganlık durumunu düzeltmek tedavi etmek için bir ustaya, uzmana gidilmesi iktiza eder.

Bizi barındıran dünyanın kırılganlıkları anında gidilecek, yardım talep edilecek kişi ve kurumlar var bunlar; “doktorlar, mühendisler, bilim danışmanları. Hele hele geliştirdikleri inanılmaz ‘teknik’lerle sizin ’toplum önünde konuşamama’,’kendine güvenememe’,’girişimci olamama’, ‘gergin ve sinirli olma’ ‘cinsel yaşamınızda mutlu olma’ sorunlarınızı şıp diye çözen kuruluşlar var.’Al sana şu kadar daha dolar beni sportmen yap, güzelleştir, zeki bir insan haline getir’ diyorsunuz, onlar geliştirdikleri inanılmaz bilimsel, inanılmaz derin, inanılmaz felsefi yöntemlerle dilekleri yerine getiriyorlar.”.. “içi yanan çağımın insanını tuzaklarına düşürüyorlar”.  İnam Hoca’nın “içi yanan çağının insanlarını” içi yanarak böyle anlattığını görüyoruz yazısında.

Efendim, birde senin içindeki dünyadan bahsettik, bu dünyadaki kırılganlıklar vuku bulduğunda da gidilmesi gereken ustalar, uzmanlar vardır. Hoca’nın vurguladığı Bilge’ler. Bilge’lere gidilmelidir. Peki Bilgelerin adları nedir, adresleri nasıldır, nerelerde bulunurlar, ne yaparlar, nasıl geçinirler, ne yerler-içerler?.. Sorularını cevaplamalıyız. Efendim bizler onları bulamayız, Onlar bizi bulur. Bulunmak! Bulunmak kaybolma sonunda ortaya çıkan bir olgudur. Bulunabilmek için kaybolmak, kaybolmak için yola çıkmak lazım gelir. Ancak, yola çıkan kişi yolunu kaybedebilir. O halde bulunabilmemiz için yola çıkmamız, aramamız ve yolumuzu kaybetmemiz bizden istenendir. Yani bizden istenen Talip olmamızdır.

Bilgeler; bizler, sizler, onlar gibi sıradan bir hayat yaşarlar. Çarşıda, pazarda, bakkalda, kahvede, barda, kıraathanede, esnaf ise dükkanında, memur ise masasının başında, iş adamı ise yazıhanesinde.. yani bildiğimiz, hepimiz gibi yaşayan insanlardır. Görünüşlerinde hiç bir fark yoktur. Tanışıldıktan sonra farklılıklar ortaya görülür olur. Çok konuşmazlar, bilmedikleri konularda ağızlarını açmazlar, sorulursa söylerler bir iki cümle, sorulmazsa karışmazlar. Yardımseverlerdir. Daima mütebessimdirler, severler, sayarlar, karşıdan bekledikleri hiç bir şey yoktur. Kendilerine verilen görevleri ellerinden geldiği kadarıyla en iyi bir şekilde yapmaya çalışırlar. “Etrafları hep iyi insan” olarak tanır, kimseye bir zararları dokunmaz, bilerek ve isteyerek kimsenin kalbini kırmazlar. Sinirlendikleri, kızdıkları anlar olmaz mı? Olmaz olur mu? Olur tabi. O’nların kızgınlıkları bizlerinki gibi değildir. Kızgınlıkları, kırılmaları kendilerine yapılanlarla ilgili değildir, mesela bir küçük çocuğu döven birisine kızabilirler, yaralı bir hayvana tekme atan birisine kızgınlık belirtebilirler, yetimin hakkını vermeyenlere kırılabilirler, layık olmadığı halde başkalarına asılsız iftira edenlere bozulabilirler… aman ha aman bu gibi durumlara düşmemeye gayret edilmelidir. O’nların kılıcı Zülfikâr’dır. Hani Türkçe’mizde bir söz vardır ya; “eceli gelen köpek cami duvarına siyer” diye, işte bu söz tam da bu durumu anlatır.

Neyse efendim işte bu Bilge’lere gidilir.

“Biz çekilmedikçe, Bilgeler hayatımızdan çekilmeyecektir.” demişti ya İnam Hoca, her şeyin bize bağlı olduğunu, biz istersek nelerin olabileceğini bilerek, düşünerek; Bilgelerin hayatımıza girmesi ve iç dünyamızı aydınlatması temennisi ile…

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Nasrettin Hoca’yı Hiç Böyle Okudunuz mu?

-Meşhur hikâyedir. Hoca elinde yoğurt kâsesiyle Akşehir Gölüne gider ve yoğurdu göle döker. Ne yaptığını soranlara; “göle maya çalıyorum” cevabını verir. “Hiç göl maya tutar mı” diye sorarlar, Hoca; ”Ya tutarsa” der. Bu, “ya tutarsa” cevabı muhteşemdir. Hikâyeden ne anlayacağız?

Bu gün anlatıcı herkesin bildiği fıkra ile başladı sohbetine. Soruyu da yapıştırdı peşine. “hikâyeden ne anlayacağız?”. Altmış yaşına gelmiş olmakla birlikte, yıllardır hem söyleyip hem güldüğümüz bu fıkrayı, Hoca, gerçekten neden söylemişti? Hiç düşünmediğim bir konudur. Şöyle bir analitik düşünce ile şunlar bulunabilir. 1-Göl, 2-Maya, 3-Hoca, 4-Mayanın tutup tutmayacağı. Tabi Hoca’yı konuşturan Halkta işin içinde.

Köy odasının orta yerine yarım metre kadar yüksek yapılan sedire oturmuş, bazen kalkarak, etrafı seyrederken, bazen oturduğu yerden konuşurdu, Anlatıcı. Omzuna attığı mendil ile terlerini siler, kimi zaman mikrofon gibi ağzına götürür, bazen de yelpaze yapardı mendili. “Hey sen.. sen,sen sana diyorum”. Dediği zamanlarda da işaret parmağı gibi kullanırdı mendilini. Dinleyiciler ağızları açık dinlerlerdi. Nefes bile almazlar, dikkatten bir şeyleri kaçırmamaya çalışırlardı. Odanın çaycısı demlikte çayı hazır eder. Anlatıcının işareti ile hemen bardakları doldururdu. Anlatıcı da bu aradan istifade ile dışarı çıkar, biraz nefeslenirdi. Ara bittikten sonraki ilk lafı “Sen söyle bakalım, nerde kalmıştık” olurdu. İşaret ettiği kişi bilemezse, sonraki güne bir ceza kesilirdi kendisine. Kimse de itiraz etmezdi.

Sorulan kişi; “göl, maya, hoca, halk” dedi. Anlatıcı kafasıyla tasdik etti. Bir iki tur attı sedirin üstünde. Kollarını ileri uzatarak, elleri ile sanki bir nesneyi tutar gibi yaptı.

-“Evet. Göl, çokluğu, kalabalığı, ahaliyi, insanları, milleti anlatıyor.”

“Ne!..” dedi. Birisi yüksek sesle, hemen “Şıışşşt. Sus.” Denerek topluca susturdular hayret ifadesi ile konuşmacıyı kesen kişiyi. Anlatıcı, seslerin kesilmesini beklerken etrafı iyice süzdü. Ne kadar meraklandırmıştı, ne kadar dikkat kesilmişlerdi?

-“Şimdi şöyle sora biliriz, göl ahaliyi temsil ediyorsa, maya nedir? Var mı bir fikri olan? Deyip,  etrafını taradı. Çıt çıkmadı. “Maya”. Dedi, Anlatıcı, “Maya Hakikattir. Hakikatin bilgisidir. Ademiyet meyvesinin çekirdeğidir.”

-“Yani, halkın içine bilgi, sır salıyor Hoca öyle mi?”

-“Aynen öyle, Hakikat bilgisini anlatıyor, sonrada anlattığı bu bilginin gönüllerde yeşermesini bekliyor. İşte ‘Ya Tutarsa’ dediği sonuçta bu oluyor. Kimsenin ummadığı insanlardan ne cevherler çıkabileceğini de anlatmış oluyor.”

***

Yüzyıllar içinde bilgi ve mesajlar dilden dile dolaşır, ilk söyleyen ile son yorumlayan arasında Bilge’lik köprüsü kurulur. Söyleyen de, şerh eden de aynı ağızdır.

15 Temmuz 2011 Cuma

110 Yıl Yaşamak


 Hürriyet Gazetesi yazarlarından Rahmi Turan (kendisine ayrı bir saygım vardır) 04.07.2011 tarihli yazısını; “Sağlık, hayatta en büyük zenginliktir”. Diye bitirir.

Şimdi; İmparatorların ağzından çıkan;

“Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi”

Cümlesini de biliriz, biz. Fakat yazarın bu cümlesine takıldım. “Sağlık, hayatta en büyük zenginliktir”.

Acaba öyle mi?

Sokakta, kaldırımda, çarşıda, pazarda insanlar görüyoruz. Yürüyorlar, eşya taşıyorlar, gülüyorlar, koşuyorlar, içiyorlar, yiyorlar, konuşuyorlar… yapıyorlar da yapıyorlar… yani görünüşte sağlıklılar.

İki kişi kavga ediyor, bir birlerinin burunlarını kırmışlar, ha bire vuruşuyorlar. Dönüp bakan bile yok. Hani etrafındaki sağlıklı insanlar!..

Uzun yolda bir araç kaza yapmış. İnsanlar aracın içinde kıvranıyorlar, her gelen araç içindekiler görüyorlar. Gaza basarak süratini artırıyorlar. Bunlarda sağlıklı insanlar!..

Ayağı kırılmış bir kedi, zar zor yürüyor. Aynı kaldırımdan geçmekte olan sağlıklı insanlardan birisi tekme atıyor kediye, diğerleri tınmıyor bile, bunlar da sağlıklı insanlar!..

Örnekteki insanlar sağlıklı kişiler. Yani yazarın “hayattaki en büyük zenginlik” dediği kişilerden. Zengin kişiler yazara göre.

Ne yapacaksın 110 yaşına kadar yaşayıp da? 70-80 yılda bulamadığın mutluluğu bir 30 yıl daha yaşayınca mı bulacağını sanırsın?

“Ben dünyaya niye geldim” sorusunu sormanın tam vaktidir. Cevabını 70 yılda veremediğin soruyu, bir 30 yıl daha yaşarsan vereceğini mi sanırsın?

Kısmet. Kısmet meselesidir bu, birisinin 15 yılda hallettiği sorunu, bir başkası 115 yılda da halledemeye bilir, eğer yoksa kısmeti.

Bir de sayın yazarımız; “insanlığın klonlama ya da daha başka yöntemlerle ölümsüzlüğe kavuşacağının iddia edildiğini söylüyor. ‘Ölümsüzlük’ düşüncesinin hoşuma gitmediğini ve bana oldukça gerçek dışı geldiğini söylemeliyim. Bence ölümsüzlük yerine, yaşam süresinin 110 yıl ya da 120’li yaşlara kadar çıkabileceğine inanmak daha akla yakın.”

İnsanlığın klonlama ya da daha başka yöntemlerle ölümsüzlüğe kavuşacağı… diyor ve/veya bu düşünceyi savunan, anlatan, kabul eden diğer yazar ve düşünürlere de bir cevabımız olsun.

“Öle öle insanlaşır”, ‘ölmeden önce öldüğü’ için insan olur, ab-ı hayatı içer ve sonsuzluğa ulaşır.

“İnsan” zaten ölümsüzdür.

İnsan ölümsüzdür.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Borçlanma ve Hayat – Niye Borçlanıyoruz?

2004 yılı idi. Ufak tefek ev ihtiyaçlarını almak üzere bir bakkaldayım. Hani şimdilerde süper market diyorlar ya. Alış veriş yaptığın yer market olunca, daha bi keyifli oluyor. Geçirilenleri pek hissetmiyorsun. Bakkal olunca!.. oo   sormayın hemen “yahu ammada kazıkcısın..” der dururuz. Elin ‘büyük bakkal’ı olunca da, ne yapalım “elle gelen düğün bayram..” der geçeriz. Neyse, birkaç parça malzeme alıp ödeme mekânına sıraya girdim. Tam önümde öğrenci olduğu belli delikanlı birisi. O da birkaç küçük tüketim malzemeleri almış. Ödeme için kredi kartını verdi. (O zamanlarda tüketim malzemeleri için de taksit yapılabiliyordu). Kasadar; “tek çekiş mi, 6 taksit mi?” diye sorudu. Delikanlı taksitli olmasını söyledi.

Sanane be aslanım, ne karışıyorsun, karışma, el ne yapar yapar, nasıl öderse öder, sana ne? Yok. Dayanamadım. Muhtemelen babasının kredi kartına ek yapılan bir karttı çünkü. Bir babanın hakkını aramak gerekirdi. “Delikanlı, ne diye taksit yapıyorsun, zaten küçük bir para, öde gitsin..” gibi bir ikaz cümlesi çıktı ağzımdan. Daha laf bitmeden, “sana ne be amca, işine bak sen..” demez mi, delikanlı. Kafamı sallayıp bitirdim konuşmayı. Bir de kendime kızdım ki, sormayın.

Ödemeyi yapıp çıktım dışarı, birazda sinirlenmiş miydim ne?

Delikanlı dışarıda beni beklemiş, bana doğru yürüdü. “al bakalım, düzelt düzeltebilirsen bee.. Sana ne, ne karışırsın…” diye mırıldanırken; delikanlı biraz da çekinerek, “efendim, sizden özür dilemek için bekledim.” Dedi. “Ohh.. “ dedim. Kendi kendime. “Estağfurullah. Seni kırmak istememiştim. Madem, bekledin niye ikaz ettiğimi anlatayım sana”. Dedim. Delikanlı, öğrenciymiş, üçüncü sınıftaymış. Gelecek seneye mezun olacakmış. Nişanlıymış. Okul bitince evlenecekmiş. Babasının küçük bir dükkânı varmış. Bağ-Kur emeklisiymiş. İşte, ayaküstü bunları anlatıverdi.

“Bu bir tuzak.” Dedim. “Borçlanma, borçlandırma bir tuzak.” “şimdi sen bilmiyorsun, bu hesaplar nasıl takip edilecek, nasıl ödenecek. Hesaplar bir karışırsa, çık işin içinden çıkabilirsen. Çok zordur. Bütün mesele seni, beni, bizi borçlandırmaya sevk etmek. Bizler borçlandıkça onların keyfi yerine geliyor. Bu bilinçli yapılan ve bilinçli uygulanan bir politikadır… onlar dedim de, onlar dünyayı yönetmeyi akıllarına takmış, küresel güçlerdir… zaten devletimiz taşıyamayacağı kadar borçlandırılmış vaziyette, bir de halk borçlandırılırsa işler tamam demektir…” epeyce anlattım gence. Bilmem bir faydası oldu mu?

Okuduğum bir haberde, bu günlerde 41 Milyon kişinin, kredi kartlarından dolayı başının dertli olduğu, ödeme zorluğu çektiği işleniyordu. İşte o delikanlıya tam da bunu anlatmak istemiştim. Bu kadar kredi kartı borçlusu olursa bir ülkede, en ufak bir krizde, ya da söylenti de kâğıttan kaleler yıkılır gider… Borçlanılarak elde edilen refah yalancı bulutlar gibi kaçar gider… Kim bilir, belki de o delikanlı şimdi bu haberleri okuyor ve bize dua ediyordur.

12 Temmuz 2011 Salı

Sizi ilgilendiren haberleri kaçırmayın!


Gündemde merakla takip ettiğiniz bir konuda gelişmeler oldu mu? Sevdiğiniz yazarın yeni kitabı ne zaman raflarda olacak? Bu yaz ilginizi çeken bir kültür sanat etkinliği var mı? Peki en son moda trendlerini biliyor musunuz?

Böyle soruların cevabını merak ediyorsanız, hurriyet.com.tr'nin ücretsiz bir hizmeti olan Mind sizin için çok faydalı olabilir. Mind, önemsediğiniz konularla ilgili hiç bir haberi kaçırmamanızı sağlayacak. Merak ettiğiniz konularda yayınlanan haberler size e-posta aracılığıyla bildirilecek.

Peki Mind nasıl çalışıyor? Mind websitesine girerek (http://mind.hurriyet.com.tr) kaydolun ve takip etmek istediğiniz konuların listesini oluşturun. Örneğin: "diyet", "sergi", "Ara Güler", "defile" ve "Elif Şafak". Artık bu konularla ilgili yayınlanan haberlerden, tercih ettiğiniz sıklıkta gönderilecek e-postalar sayesinde haberdar olacaksınız.

Eğer bir haber yayınlanır yayınlanmaz haberdar olmak isterseniz, Mind'ın masaüstü uygulamasını da yükleyebilirsiniz. Ayrıca dilediğiniz zaman Mind websitesinden, takip ettiğiniz konularla ilgili geçmişte yayınlanan haber başlıklarına ulaşabilir ve bunları haber arşivinize ekleyebilirsiniz.

Mind, ilgilendiğiniz haberlere ulaşmanın en kolay yoludur. Siz de tıklayarak takip listenizi oluşturmaya başlayabilirsiniz...


Bir bumads advertorial içeriğidir.

Özlenen - Özleyen

Özlenen Kim?

Özleyen Kim?

Bir Öz var doğrudan

Bir Öz var.

Hidayetiyle Hidayete erenler,

Özün birliği içinde,

Öz olur giderler.

Huuu...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Şeyh Şamil

Efendim TRT’de yayınlandı, bir belgesel “Kafkas Fatihi” gibi bir ismi vardı, şimdi tam ismini hatırlamıyorum. Ruslarla, Kafkaslarda yaşayan Türkler, Çerkezler, Tatarlar arasındaki kahramanlık destanının anlatıldığı bir belgesel film. Baştan itibaren değil de “Şeyh Şamil” bölümünden bir sahneyi anlatacağım ve ilave edeceklerimiz var.

Şeyh Şamil’in 10.000 silahlı, atlı askeri vardır. Yıllarca Rus ordularını basar, kırar, kaçar, dağların aslanıdır. Yıllar böylece geçer. Yıllar geçtikce Kayıpları büyümüştür. Rus ordusu çok güçlenmiştir. En kötüsü bir-kaç yüz askeri kalmıştır. Teslim olmaya karar verir. Rus Çarı sarayın kapısında karşılar Şeyh Şamil’i. Kılıcını çıkarttırmaz, almazlar, hep belindedir. Bir aylık süre içinde düşmanda olsa saygı duydukları esirlerini sarayda ağırlarlar. Bir ayın sonunda sürgün cezasına gönderirler. Buraya kadar anlattıklarım tarihi belgesel dedikleri filimden öğrendiklerimizdir.

40 yıl evvel dinlediğim hikâyeyi anlatmanın tam zamanıdır.

Sarayda, gerçekten yüksek misafir gibi ağırlanır Şeyh Şamil. Öyle kibar, öyle yakışıklı, öyle güzel elbiseler giyer ve kendine yakıştırır, öyle bilgilidir ki, saray ve Rus ileri gelenlerinin hayranlığını kazanır, herkes onunla tanışmak için can atar. Her gece sarayda, O’nun şerefine partiler verilmekte, balolar düzenlenmektedir.

Şeyh Şamil öyle güzel dans etmektedir ki, sarayın tüm kadınları, kibar Rus hanımefendileri, misafirleri dâhil tamamı kendisiyle dans etmek üzere yarışırlar. Dans etme sırasına girerler.

Dağların aslanı Şeyh Şamil, Çarın Sarayının kalbini de kazanmayı başarmıştır.

Bu tabloyu tarihçiler niye anlatmaz bilemem. Belgeselciler niye filmlerinde işlemez anlayamam.

Oysa, içinde bulunduğumuz yıllarda böylesi hakikatlere öyle ihtiyacımız var ki!... “ben dans etmeyi bilmem” diyebilen, bu özelliğini de dini eğitimine veren ve dinin gereği imiş gibi vurgulayan, yüksek idarecilerimizin bulunduğu şu yıllarda…

8 Temmuz 2011 Cuma

Dişçi Hüseyin


İlk mektebi bitirdiği gün diş atölyesinde çıraklığa başladı Hüseyin. Kısacık boyu, çelimsiz haliyle kalfaların ve ustasının gözüne girmeyi başardı. Sevilir oldu. Dükkânın temizliği, çay söyleme, getir götür işleri onundu artık. Yaptıkları işin neye yaradığını aylar sonra öğrendi. Meğer insanlara diş yapılırmış. Bir iki yıl sonra da dükkânda yapılan dişleri diş hekimlerinin muayenehanelerine Hüseyin götürmeye başlamıştı. Doktorların provaları nasıl aldıklarını, dikkatlice seyreder, kafasına nakşederdi. Zaman geçtikçe hekimlerle de arkadaşlığını ilerletti. Bazı hekimler diş çekimlerinde, muayenelerinde seyretmesine müsaade ettiler. Artık, kalfa olma sırası kendisine geldiğinde onlarca diş hekimi tanıyordu. Hepsinden her gün bir şeyler öğreniyordu. Çürük diş, doldurulacak diş, çekilecek diş…

Kendisine atölyede çene yaptı. Üzerine dişler döşedi. Evlerinin bir odasına kurduğu küçük çalışma masasında bu çene üzerinde çalışıyor, kendisinin dizdiği dişleri çekim yapıyor, temizliyor, parlatıyordu.. Takıldığı yerleri hekimlere soruyor, bir güzel anlattırıyordu. Her bir şeyi iyice kafasına yazıyordu Hüseyin. Kalfalığı sırasında ustası ile birlikte ava gitmeye de başladı. Birkaç haftada bir tarlalarda, bayırlarda av peşinde koşardı. Keklik, tavşan, üveyik ararlardı.

Bir gün hurdacıdan sağlam bir dişçi koltuğu buldu, ucuza kapattı. Eski idi, fakat üzerinde çalışılırsa hallolabilecek ayarda idi. Evlerinin bodrumunda bulunan soba borularını dışarı çıkarıp koltuğu oraya yerleştirdi. Artık hafta sonlarında, akşamları yapacak bir işi vardı. İki yıl uğraştı koltukla. Ama ortaya göz alıcı iyi bir iş çıkmıştı. Artık koltuğu da vardı. Sıra hasta bulmaya gelmişti. O da çok zor olmadı. Birkaç arkadaşına söyledi. Hısım akrabadan, dostlardan dişi ağrıyanları birer ikişer gönderir oldular. Sevabına iki yıl da böylece çalıştı Hüseyin.

Evlerinin yakınlarında dev bir bina yapıldı. On beş katlı ve uzun bir bina. Üç dört değişik girişi var. Çok kalabalık bir bina. İşte o binan arka tarafında, gözlerden uzak, zemininde küçük bir dükkân kiraladı, neredeyse bedava denecek bir paraya. Hemen pencerelerini gazete kâğıdı ile kapattı, temizliğini yaptı. Her akşam azar azar olmak kaydıyla odunluktaki diş ünitesini taşıdı dükkâna. Bir ay içinde her şey tas tamam olmuştu. Pencereye kalın bir perde de olmak üzere. Artık hastalarını kendine ait muayenehanesinde kabul edecekti. İlk başlarda yine tanıdıklardan, konu komşudan, kendi köylülerinden hasta kabul etti. Para almaya da başladı küçük küçük. Çekim yapıyor, dolgu yapıyor, hareketli veya sabit protezler takıyor… Hem dua alıyor, hem kesesini dolduruyordu. “Hüseyin Diş Atölyesi” isimli bir levha bile taktı. Kalıplar, protez yapımında kullandığı malzemeler ve aletler olmak üzere bayağı bir atölye olmuştu.

Bir gün ava tek başına çıktı. Tüfeğini aldı, kütüklüğü doladı beline, avcı çantasını yanına taktı, şapkasını da başına geçirdi tarlalarda av aramaya başladı. Akşam yaklaşıyorken, hava karardı kararacak bir halde iken ilginç bir şey gördü Hüseyin. Bir yılan ve fare kavga ediyorlardı. Gözlerine inanamadı. Yılan fareye saldırıyor, fare birkaç metre ötedeki ota gidiyor, otu geviyor, kemiriyor dönüp yeniden yılana saldırıyordu. Çok ilginç olan bu durumu üç beş sefer seyretti Hüseyin. “Allah Allah, nedir bu ot, ne yapıyor ki” diye düşündü. Farenin yılana doğru gittiğini gördüğünde, otu kökünden çıkarıp başka bir tarafa attı. Fare dönüp otu aradı, bulamadı, bir oraya, bir buraya koşuşturdu, bulamadı ve bulunduğu yere yığıldı, öldü. Yılan gelip ağzına doldurdu fareyi ve yuttu. Hüseyin, kendisine kızdı. Farenin kahramanca kavgasını kendisi yüzünden kaybettiğini düşündü. Tüfeğini çekti, gez göz arpacık derken yılana boşalttı çifte fişeği. Yılan layığını bulmuştu.

Ertesi gün atölyede ustasına anlattı olayı, inanamadılar. Ustası “hangi ottu” diye sordu. “Valla ustam hangi ot olduğunu sonradan bende çok düşündüm, ama hatırlayamadım. Attığım otu da bulamadım.” Dedi Hüseyin. “Eşeklik etmişsin” dedi ustası. Böyle bir ot atılır, unutulur muydu? Ne kadar kıymetli bir ot olduğunu Hüseyin de düşünmüştü fakat iş işten geçmişti.

Hüseyin hala kendine ait muayenehanede diş çekiyor, diş yapıp takıyor, ara sıra ava gidiyor. Hala fare ile yılan kavgasını hatırlıyor. Bir daha görürüm umuduyla gezinip duruyor…

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Uydurma Hadisler Üzerine

Efendim sizlere üç delikanlıyı tanıtayım bugün. Erdoğan, İnşaat Mühendisliğinde okuyor, üçüncü yılı, Turgut, Kamu Yönetimi okuyor son sınıfta, Hakkı Türk Dili ve Edebiyatı okuyor son yılı. Üçü bir ev kiralamışlar, ev işlerini ortaklaşa yapıyorlar. Kimse kimseye yük değil. Çay ocağında ve yolumuzun üstündeki küçük parkta görürüm onları. Okul dışı zamanlarda hep birlikteler. Ellerinde bir kitap vardır, konuşurlar, tartışırlar. Çay ocağında mahallenin emeklileri ile sohbetleri pek tatlıdır. Sohbetin makaraya dönüştüğü sıralarda Hakkı bir şiir okur veya okumasını rica ederler o da kırmaz, Haşim’den, Yahya Kemal’den, Yunus’tan.. ne bileyim işte aklına ne gelirse okuyuverir. Ortalığı yatıştırır. Mühendis titizliği ile genellikle Erdoğan düzenleyici rol oynar. Turgut her söze karışmaz, sırasında da en acımasız eleştirilerini anlatmaktan, söylemekten kaçınmaz. Haftanın araştırma, tartışma konusu Hadisi Şeriflerdir. Hele şu ‘mevzuu hadis’ sözüne tahammül edememektedirler. Bir türlü akılları ermez. Nasıl olur da peygamberin söylemediği, yaşamadığı, tavsiye etmediği sözler, hayat tarzları onun adına söylemiş gibi, yaşamış gibi uydurulur?

Bu üç kafadarın hep bekledikleri, birisi vardır çay ocağında. Kapıda göründüğü anda hep birlikte anlaşmışlar, sözleşmişler gibi hemen onun yanına giderler. İnce uzun boylu, daima takım elbiselerini giymiş, kravatını takmış, saç sakal tıraşını layıkıyla olmuş bir halin dışında gören olmamıştır. Onun sohbetinden zevk alırlar, konuşmaları yerli yerindedir. Lüzumsuz bir kelimesi bile yoktur. Dede derler. Üç evlat dört torun sahibidir. Memuriyetten sekiz yıl önce emekli olmuş, kendi yağı ile geçinip giden, güler yüzlü bir Türk Aydınıdır.

Dede kapıyı açıp girdi içeri. Etrafa şöyle bir baktı. Her zamanki köşedeki yerine geçip oturdu. Bizim delikanlılar da hemen sohbetlerini keserek Dede’nin yanına taburelerini çektiler. Çaylar söylendi. Hal hatır faslı geçildi. Hakkı elindeki, Yaşar Nuri Öztürk’ün İmamı Azam isimli kitabı masanın üzerine bıraktı. Dede kitabı tanıdı.

-“Haa” dedi. “İmamı Azam.” “Tartıştığınız konu neydi?”

-“Hadisler, özellikle uydurulmuş hadisler. Uydurma Hadis olur mu Dede?”

Çaylarını yudumladılar. Taburelerini masaya yaklaştırdılar. Dede kitabı eline aldı. “Bu kitabı geçen hafta okumuştum” dedi. Karıştırdı sayfalarını. Bir yerde durdu.

-“Size bir cümle okuyayım”. Okuma gözlüğünü burnunun üzerine yerleştirdi. “Sayfa 302 ‘Âişe’nin kezzab tabiriyle damgaladığı tek isim Ebu Hureyre’dir. Bu sıfatla defalarca itham etmiştir.” Çocuklar, kezzab Arapça bir kelime ve aşırı yalancı, ileri derecede yalancı demektir. Kim söylüyor bu sıfatı? Hz. Âişe. Âişe kim? efendimizin karısı. Bizlerin de anası. Kime söylüyor bu sözü? Ebu Hureyre’ye. Kim bu Ebu Hureyre? En fazla hadis rivayet eden kişi. ‘Yaşar Nuri Hoca şu kanaate ulaşır 289. Sayfada. Tartışmasız bir emevi meddahı, tavizsiz bir Muaviye hizmetkarıdır’ Açın hadis kitaplarını, dinleyin vaizlerin, imamların hutbelerini, vaazlarını defalarca bu kişinin rivayet ettiği hadisleri anlatırlar. Yani ileri derecede yalancılıkla itham edilen kişi…

Sinirlendi Dede. “Çayları tazele Hikmet” sert çıktı sözler ağzından. Haklıydı Dede. Milleti, Âlem-i İslam’ı böylece yanıltıp, yanlış bilgileri zehir olup zerk ediyorlardı. Elindeki kitaptan bir sayfa daha açtı; “Bakın şuraya, ‘Muaviye, Ali hakkında çirkin isnatlarda bulunmak üzere Sahabe ve tabiûndan iki ekip görevlendirdi. Bu ekiplere, herkesin karşı çıkamayacağı imkânlar ve bağışlar sağladı. Bu kişilerin sahabeden olanları arasında ebu Hureyre, Amr bin el-Âs, Mugibe bin Şûbe ve Semire bin Cündeb de vardı.’”

“-Nedir şimdi bu. Neler oluyor. Yeni bir konuya geçmeyelim. Sahabe konusu. Yani bunlar da mı Sahabe diyebilirsiniz. Yeter bu kadar. Yalnız size Hadislerle ilgili bir ölçü vereceğim. Dikkatle dinleyin.”

Kitabı masanın üzerine bıraktı. İskemlesinde şöyle bir gerindi. Çayından bir yudum içti. Gözlerini kıstı. Başını yana doğru eğdi. “uydurma, uydurulmuş hadisi nasıl anlayacağız? Bu önemli bir konudur. 1. İlk bakılacak Kur’an’dır. Rivayet edilen hadis Kur’an hükümlerine uygun mu, karşı mı duruyor. Kur’an ayetlerine, hükümlerine karşı bir manası varsa bilin ki uydurmadır. 2. Kur’an’da bulamazsanız, İlme bakarsınız. Efendimizin sözleri ve hayatı ilme asla karşı olamaz. 3. Burada da bulamazsanız gönlünüze müracaat edin. Gönlünüz tasdik edebiliyorsa doğrudur. Tasdik edemiyorsa uydurmadır. İşte size üç mihenk taşı. Yalancılardan korusun bizi ve milletimizi.”

“Amin.” Dediler. Gülümsediler. Problemleri çözülmüştü.

Bir daha bu konuya hiç dönmediler.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

“Samsun’a çıktığım gün umumî durum ve manzara”

1919 yılı Mayıs ayının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumî durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harb’in uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve Hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz, korkarak, yalnız Padişah’ın iradesine tâbi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangibir duruma razı.

Ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilâf Devletleri, ateş-kes anlaşmasının hükümlerine uymağa lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilâf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askerî birlikleri. Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet, başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919 da, İtilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor.

Buradan başka, memleketin her tarafında, hristiyan azınlıklar gizli, açık, milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine çalışıyorlardı.

Sonradan elde edilen bilgiler ve vesikalarla iyice anlaşıldı ki, İstanbul Rum Patrikhanesi’nde teşekkül eden Mavri Mira Cemiyeti,(vesika 1) vilâyetler dahilinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul. Yunan Kızılhaç’ı, Resmi Muhacirin Komisyonu (Göçmen işleri komisyonu), Mavri Mira Cemiyeti’nin faaliyetlerini kolaylaştırmakla vazifeli. Mavri Mira Cemiyeti tarafından idare olunan Rum okullarının izci teşkilatları, yirmi yaşından büyük gençler de dahil olmak üzere, her yerde kuruluyor.

Ermeni Patriği Zaven efendi de, Mavri Mira Cemiyeti ile birlikte çalışıyor. Ermeni hazırlığı da, tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.

Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşkilat kurmuş ve İstanbul’daki merkeze bağlı olan Pontus Cemiyeti rahatça ve başarıyla çalışıyor (ves .2).

Durumun dehşeti ve korkunçluğu karşısında her yerde, her bölgede bir takım kimseler tarafından bunlara karşı kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanılmıştı. Bu düşünceyle girişilen teşebbüsler bir takım cemiyetler doğurdu. Meselâ Edirne ve Çevresinde Trakya – Paşaeli adıyla bir cemiyet vardı. Doğu’da (Ves. 3) Erzurum’da ve Elazığ’da (Ves.4) genel merkezi İstanbul’da olmak üzere Vilayat-ı Şarkîye Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti  (Doğu Vilayetleri Milli Hakları Koruma Cemiyeti) kurulmuştu. Trabzon’da Muhafaza-i Hukuk (Hakları Koruma) adında bir cemiyet  mevcut olduğu gibi, İstanbul’da da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (Trabzon ve Çevresi Bağımsızlık Cemiyeti) vardı. Bu cemiyet merkezinin gönderdiği temsilcilerle, Of kazası ile Lazistan (rize) sancağı dahilinde şubeler açılmıştı (Ves.5,6)

İzmir’in işgal olunacağına dair mayısın onüçünden beri apaçık belirtiler gören, İzmir’de bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi bu çok ıztıraplı durum hakkında görüşmeler yapmışlar ve oldu-bitti haline geldiğine şüphe kalmıyan Yunan işgalinin ilhakla neticelenmesine engel olmak kararında birleşmişler ve Redd-i İlhak (Yunan hakimiyetini reddetme) prensibini ortaya atmışlardır. Aynı gecede bu maksadın herkesçe benimsenmesini sağlamak için İzmir’de Yahudi Maşatlığına toplanabilen halk tarafından bir miting yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin, Yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle bu teşebbüs ümid edilen derecede maksadı sağlayamamıştır.

(Bu girişten sonra memlekette kurulan dernekler, teşkilatlar, teşebbüsler hakkında uzun uzun bilgi verilir, daha sonra ordunun durumu ve kendilerine tevdi edilen müfettişlik vazifesi ayrıntılı olarak anlatılır.)

Düşünülen Kurtuluş Çareleri:

Şimdi efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım: bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar hatıra gelebilirdi?

İzah ettiğim hususlar ve müşahedelere göre üç çeşit karar ortaya atılmıştı.

Birincisi: İngiltere’nin himayesini istemek.

İkincisi: Amerika’nın mandasını istemek.

Bu iki çeşit karar sahipleri, Osmanlı Devleti’nin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nu, muhtelif devletler arasında paylaşılmasındansa, bütün halinde, bir devletin himayesi altında bulundurmayı tercih edenlerdir.

Üçüncü karar: mahalli kurtuluş çarelerine başvurmak… Mesela bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti’nden koparılacağı ihtimaline karşı ondan ayrılmamak tedbirlerine başvuruyor. Bazı bölgeler de Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılacağını ve Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılacağını oldu-bitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmağa çalışıyorlardı.

Efendiler ben bu kararların hiç birisinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, esassızdı. Hakikat şu ki, içinde bulunduğumuz tarihte, Osmanlı Devleti’nin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu. Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk’ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da paylaşılmasını sağlamağa çalışmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklali, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi mânâsı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.

Neyin ve kimin korunması için, kimden ve ne yardım sağlanmak isteniyordu?

O halde ciddi ve hakiki karar ne olabilirdi?

Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da milli hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir TÜRK devleti kurmak!...

İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar asmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.

 Bu kararın dayandığı en kuvvetli muhakeme ve mantık şuydu: esas Türk Milleti’nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak tam istiklale sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.

Yabancı bir devletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, aciz ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir, gerçekten bu seviyesizliğe düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilmez.

Hâlbuki Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir!..

Öyleyse ya istiklâl, ya ölüm!

İşte hakikî kurtuluşun parolası bu olacaktı.

(1000 temel eser, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı yayınları,birinci basılış,Milli Eğitim Basım evi,İstanbul 1973- 1.Cilt )

(NOT: Yorumsuz.)

(1927 de CHP genel kurulunda 6 günde okunan hitabenin giriş cümleleri böyledir.)

1 Temmuz 2011 Cuma

Semender, Yılan ve Kurbağa

Geceyi bölen canavar düdükleri ile uyandıktan sonra uyku da tutmaz bir daha. ‘Kimi götürdüler’, ‘kimdir hasta’ meraklı soruları kendi kendine sorulur. Pencereden sarkarak cankurtaran aracının nerede durduğu öğrenilmeye çalışılır. Karşıdan, yandan birkaç ışık daha yanmıştır. Yalnız değilsindir gecenin ortasında.

Televizyon açılır sonra. O kanal senin bu kanal benim gezintiler sonunda, belgesel yayınlayan bir kanalda durulur. Camdaki resimler ilginçtir. Merakla seyredilir.

Kertenkele ailesinden, serçe parmak büyüklüğünde bir semender. Üzerindeki renkler sayılamayacak kadar çok. Yeşil, kırmızı, mavi.. “küçücük bu alana nasıl da sığdırmış” diyesin geliyor. Etrafını seyrediyor. Bakışları karşıyı delip geçiyor adeta. Aslan bakışlı. Dev gibi bir yılanla karşılaşır. Yılan biraz mesafeli durur. Çatal dilini çıkartarak etrafı kokluyor. Semenderin gözüne gözüne bakıyor. Başını sağa sola sallıyor. Dilini çıkarıyor, havayı koklar gibi. Belli ki aç. Yiyecek arıyor. Semender tam aradığı gibi. Kuyruğunu sallıyor. Dilini çıkarıyor. Bakışmalar uzun uzun, sanki saatlerce bakışıyorlar gibi. Semender kımıldamadı bile. Dev yılan başını yana çevirdi, döndü ve gitti, başka mecralarda aramaya rızkını.

Semender etrafına bakındı. Kıvrak adımlarla yürüdü, yürüdü. Ağaçların arasından, otların içinden, küçük su birikintilerinden ustaca geçti. Birden bir karanlığa düştü. Ağzını açmış bekleyen kocaman bir kurbağanın ağzındaydı şimdi. Olan olmuştu. Biz semenderin yürüyüşünü, çimlerin arasında dans edişinin zevkini çıkartırken, koskoca bir kurbağanın ağzına girmiş ve yok olmuştu. Fakat kamera kurbağayı çekmeye devam ediyordu.

O da ne? Bir şeyler oluyor. dev kurbağanın gözleri kapandı. Ağzı bir tünel çıkışı gibi açıldı. Semender çıktı dışarı. Yürüdü gitti.

Aç gözlü kurbağa ölmüştü.